Podcast

52 - İnandığımız Şey Nasıl Gerçek Olur?

Psikopatika

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İnandığımız şeyler gerçek olabilir mi? İnsan düşünceleriyle geleceğe yön verebilir mi? Bu bölümde, sürekli tekrar ettiğimiz düşüncelerin nasıl kendini gerçekleştiren kehanetlere dönüştüğünü ve hayatımızı etkilediğini anlattım.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.183 kelime · ~16 dk okuma

İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.

Merhaba. Ne düşünüyorsun hayatın hakkında? Şanssızlıklar hep seni mi buluyor? Uğraşsan da isteklerin gerçekleşeceği konusunda bir inancın kalmadı mı? Yeni bir adım atma konusunda tereddüt mü duyuyorsun? Veya sen de ben her zaman yolumu bulurumculardan mısın? Yani belki dibi görürüm, kötü zamanlar geçiririm ama azmimle hacı yatmaz gibi tekrar ayağa kalkarım mı dersin? Hiç düşüncelerinin gerçekliğe dönüştüğünü, bir şeyi gerçekten, tüm detaylarıyla hayal ettiğinde bir şekilde gerçekleştiğini düşündün mü veya buna şahit oldun mu?

Çok klasik bir örnek vardır. Sanırım birçok kişinin başına gelmiştir. Ertesi sabah çok önemli bir şey vardır. Bir sınav, sunum veya seyahat gibi mesela. Uymam lazım dersin.

Transkriptin tamamını oku

Ama içinde bir kurt düşer. Ya uyuyamazsam, ya uyku tutmazsa diye. Saat on iki olur, bir olur, iki olur. Gerçekten uykuya dalmakta zorlanırsın. Bir nevi kendini gerçekleştiren kehanete dönüşür bu. Bu çok basit bir örnek tabii. Ama işte bu bölümde konumuz bu olacak. Yani düşündüğümüz şeyler zaman içinde gerçeğe dönüşebilir mi? Bunun hakkında konuşacağım.

Düşüncelerimizin, isteklerimizin, inançlarımızın gerçeğe dönüşmesiyle ilgili antik Yunan mitolojisinde ünlü bir hikaye var. Kıbrıs'la heykeltraş Pygmalion'un hikayesi bu. Pygmalion, Kıbrıs adasında yaşayan bir heykeltraştır. Kadınlarla yaşadığı olumsuz tecrübeler onu kadınlardan uzaklaştırır. Ve Pygmalion ölünceye de kimseyle evlenmeyeceğine dair ant içer. Kendisini de Xanatina yani heykeltraşlara adar.

Kadınlara dair ümidini kaybettiği için bir gün heykelde olsa kimseye benzemeyen mükemmel bir kadın yaratmayı karar verir. Uzun uğraşların ardından fil dişinden bir kadın heykeli yapar. Ama heykel o kadar güzel olmuştur ki Pygmalion'u yarattığı bu kadına aşık olur. Adını da Uyuyan Aşk anlamına gelen Galatea koyar.

Pygmalion heykelini her gün uzun uzun seyreder ve her gece rüyalarında Galatea'nın canlandığını görür. Sonunda Pygmalion aşk tanrıçası Aphrodite'in tapınağına gidip ondan Galatea'ya gerçek bir canlılık ve duygu vermesini ister. Aphrodite Pygmalion'un bu duasını duyar ve onun dileğini kabul eder. Pygmalion evine döner, aşık olduğu heykeline sarılır, öpüp koklamaya başlar.

ve o anda Galatia'nın teninin yumuşaklığını, vücudunun sıcaklığını hissetmeye başlar. Galatia artık bir heykel değildir. Canlanmış, gerçek bir kadına dönüşmüştür. Galatya'da hikaye çalışma aşkına karşılık verince evlenirler, çocukları olur ve ömür boyu mutlu mesut yaşarlar. Bayılıyorum böyle hikayelere bu arada. Hep mutlu mesut yaşıyor herkes evlenip. Bir anlamda ilişkilere aşka dair çarpık bir inanç geliştirmemize de sebep oluyorlar aslında bunlar. Çünkü sanki hayatta hiç zor günler, dertler, sıkıntılar yokmuş, birbirini sevip evlenmek mutlu son demekmiş gibi bir algı yaratıyor.

Bakın bakalım asıl ondan sonra nasıl başlıyor gerçek hayat sorumlulukları. Yani sonsuza kadar mutlu yaşamak diye bir şey yok. Birbirlerini hep sevdiler. Bazı günler kavga ettiler. Bazen canı cehenneme dediler. Neyim ben bu arada? Amerikan filmi değil mi? Canı cehenneme diye kim konuşuyor bilmiyorum ama... Bazen iyi ki bulmuşuz birbirimizi dediler. Bunlar daha gerçekçi bir anlatım. Yani hayat tek başınayken de hep mutlu ya da mutsuz değil. Biriyleyken de.

Ben hikayeyi şöyle değiştiriyorum öyleyse Galatiya'da Hekeltaş'ın aşkına karşılık verince evlenirler, çocuklar olur ve bazı günler didişirler, birbirlerine zor katlanırlar, bazen çok severler birbirlerine, şükrederler şu hayat yolculuğunda birbirlerini buldukları için ve iyisiyle kötüsüyle bir ömrü beraber paylaşırlar, yol arkadaşı olurlar. Bu mitolojik öyküye ayar vermem bittiyse devam ediyorum. Burada Pygmalion'un heykeline karşı olan beklentisi onun canlanmasını sağlar aslında. Hayali bir noktada gerçeğe dönüştür. Şimdi neden anlattım bunu? Çünkü sosyal psikologlar Pygmalion etkisi adı verilen psikomitolojik bir kavram tanımladılar. Bu narsizm gibi, o dipus kompleksi gibi yine kesimini antik Yunan mitolojisinden alan bir kavram ve düşüncelerimizin, isteklerimizin, beklentilerimizin gerçeğe dönüşmesinde konu ediniyor. Yani başkalarının özellikle de mesela benden üstün olduğunu düşündüğüm yüksek bir yerde konumlandırdığım insanların

Benim hakkımdaki beklentilerine denk düşen davranışlar sergilemem anlamına geliyor bu. Bunu anlatacağım. Ama önce düşüncelerimizle gerçeklik arasındaki ilişkiden bahsetmek istiyorum. Çünkü düşüncelerimiz her şeyden önce bizim gerçekliğimizi, dünyayı nasıl algıladığımızı şekillendirme gücüne sahip. Şimdi 2001 yılında yapılan bir deney var, şarap tadımı deneyi. Şarabın ana vatanı diyebileceğimiz bir yerde Fransa'nın Bordeaux şehrinde yapılıyor. Yani Bordeaux Üniversitesi'nde.

Baya da klasik bir deney. Belki daha önce duymuş olabilirsin aslında. Araştırmacılar orta kalitede bir borda şarabını alıyorlar. Biri pahalı görünen, diğeri de ucuz görünen iki şişeye dolduruyorlar. Sonra da farklı şişelere konulmuş ama aslında birebir aynı şarap bunlar.

Degüstatörlerden yani şarap tadım uzmanlarından bunu tatmalarını istiyorlar. Ve sonuç olarak da tadımı yapan kişiler iki kişiye birbirinden çok farklı puanlar veriyorlar. Pahalı şişede servis edilene böyle kompleks, dengeli, yumuşak gibi olumlu yorumlar yapıyorlar. Ucuz görünümlü şişede servis edilen ama birebir aynı şarabada zayıf, hafif, yaban gibi olumsuz yorumlar yapıyorlar. Ama aslında ikisi de aynı şarap. Şimdi neden böyle oluyor? Burada bir beklenti var, tadım yapan kişilerin beklentisi yani.

kişileri önceden gördükleri için daha şarabın tadına bile bakmadan çoktan bir yargıya varmışlardı aslında kendi beklentilerinin doğrultusunda. Yani ilginç şekilde işin gerçeği bizler için de geçerli bu. Mesela eğer bir şarabın ucuz olduğunu düşünürsek tadı bize de ucuz gelebilir. Çok iyi bir şarap içtiğimizi düşünürsek de tam tersi olabilir bu örnekte olduğu gibi.

Bu kitaplarla ilgili de olabilir, filmlerle ilgili de olabilir. Bazen etrafımızdaki herkesten iyi bir yorum duyarsak bir şeyler hakkında ya da mesela bir filmin iyi ve kaliteli bir yapım olduğunu düşünüyorsak önden, hani işte yapım şirketi, yönetmeni, tüm veriler bu yöndeyse sevmeyebiliriz, yine sıkılabiliriz. Ama kalitesiz olduğunu veya boş olduğunu düşünme ihtimalimiz daha azdır. Bu deneye gelince de şu çok ilginç bence. Yani tıpa tıp birbirinin aynısı iki şarap veriliyor. Ve degustatörler yani onların işi bu. Onlar aynı olduğunu anlayamıyorlar bile. Hani nasıl olur da bu kadar yanılabilirler diye düşünüyor insan. Sonuçta o özel eğitiminin olduğu alan bu. Ve bunların aynı şey olduğunu bile anlayamıyorsun. Gerçekten ilginç yani. Şimdi böyle dediğimde bu durumun istisna olduğunu düşünüyor olabilirsin. Sonuçta bir laboratuvar ortamında kontrollü bir şekilde yapılmış bir deney bu zaten. O yüzden gerçek hayattaki pek çok durumda geçerli olmadığı gibi bir argümanla gelebilirsin buna. Ama şimdi günümüzde nörobilimsel bulgular da bize beynimizin böyle işlediğini söylüyor. Biz günlük yaşamda

Duyularımız aracılığıyla dünyaya doğrudan erişimimiz varmış gibi hissediyoruz. Ama aslında durum böyle değil. Yani ne kastediyorum burada? Mesela ben bir şeye dokunduğumda dokunma hissi parmaklarımda oluyormuş gibi hissederim. Ama aslında her şey beynimde olur. Bu durum tüm duyularım için geçerli bu arada. Görmek dediğimiz şey aslında gözde gerçekleşmiyor. Veya işitme dediğimiz şey kulaklarımızda ya da koku dediğimiz şey burnumuzda gerçekleşmez.

Bunların hepsi beynimizin faaliyetleri aslında. İnsan beynini düşün. Kafa tasımızın içinde dış dünyayla doğrudan teması olmayan bir organ beyin. Ne seslerle, ne görüntülerle, ne kokularla doğrudan bir teması var. Karanlık ve sessiz bir kutunun içinde gibi. Dünyada olan biten şeylerin bilgisi duyuyor organlarımızdan beynimize iletiliyor. Ama iletilen şey doğrudan görüntü, ses veya koku değil aslında.

Sadece bir elektrik sinyali, renksiz, kokusuz, tatsız bir tür veri yani sadece. Beyinde bu gelen veriyi cap canlı, renk ya renk bir algı deneyimine dönüştürüyor. Yani kısacası, bizim gerçeklik dediğimiz şey aslında dışarıda var olan ve duyu organlarımız yoluyla bizim içimize akan bir bilgi değil. Beynimiz dışarıdan gelen duysal verileri pasif bir şekilde kaydetmiyor yani. Hani dünya bu şekilde var ve biz onu kaydedip öyle algılıyoruz diye bir şey yok. Tam tersine.

içeri akan çeşitli yerlerden bir hikaye yaratmakla meşgul beyin. Ve şu an etrafımdaki her şey de bu hikayenin bir parçası. Yani şu an bu bölümde anlatırken, kütüphanemdeyim mesela ve gördüğüm her şey benim zihnimin kendi hikayesi. Benim beynimin duyularımdan gelen bilgiler hakkındaki yorumu. Ben böyle görüyorum bunları. Belki sen farklı görüyorsun. Aramızda algı farkında anlayamıyoruz. Aynı şeye baktığımızı sanıyoruz.

İşte bu noktada biz ne kadar burnumuzla koku aldığımızı, gözlerimizle gördüğümüzü, kulaklarımızla duyduğumuzu zannetsek de aslında bunların tamamını beynimizle kendi algımıza göre yapıyoruz. Bir gerçekliği herkes aynı görmüyor yani. Hatta biz bu konuyu, benim bu sene yaptığım bir Söyleşi serisi vardı. Orada Sinan hocayla, Sinan Canan'la konuştuk. O da bir sinir bilim uzmanı olarak, dış dünya dediğimiz her şey aslında zihnin içerisinde oluşturuluyor diye anlattı bu durumu. Yani beynimizin neler yapabileceğini, gerçeği nasıl ayıplıkebileceğini hiç ama hiç hafife almamak gerekiyor.

Şimdi, bu kadar mı bu konu peki diye sorabilirsin. Sonuçta bunların tamamı bizim algımıza ilgili şeyler. Düşüncelerimiz nasıl gerçeğe dönüşür sorusuysak, gerçekten dış dünyayı değiştirmek. Bir şeylerin gerçekten değiştiğini görmek anlamına geliyor biraz. Doğru, tabii ki öyle. Ama tüm bunları anlatmamın nedeni aslında dünyayı olduğu haliyle değil de, zihnimizdeki haliyle algıladığımıza vurgu yapmak. Yorumluyoruz onu yani. Ve her şey burada başlıyor aslında.

Çünkü bir sonraki adımda zihnimizdeki bu yorum, davranışlarımızda ortaya çıkmaya başlıyor. Yani olan biten de böyle şekilleniyor bundan sonra. Şimdi, başta bahsettiğim Pygmalion etkisine döneyim. Burada daha açıklayıcı olacak bence. Robert Rosenthal ve Leonard Jacobson diye iki psikolog var. Bunlar beklentilerinin nasıl gerçeğe dönüştüğüyle ilgili ünlü bir deney gerçekleştiriyorlar. Kaliforniya'da bir okulda araştırmacılar ilkokul öğrencilerini bir zeka testine sokuyorlar.

Neredeyse tüm öğrenciler birbirine aslında çok yakın puanları alıyorlar. Ama bu sonuçları da sadece bu araştırmacılar biliyor. Testin sonrasında da araştırmacılar sınıftan rastgele birkaç çocuğu seçip bir liste hazırlıyorlar. Sonra da gidiyorlar sınıf öğretmenine, bakın bu çocuklar testten çok yüksek puan aldılar, ileride çok başarılı olacaklar diyorlar. Ama aslında başarılı olacaklarını iddia ettikleri çocukların testten aldıkları puanlar sınıftaki diğer öğrencilerden farksız. Tabi öğretmenlerin gerçek test sonuçları hakkında bir bilgileri yok.

İşte işin buradan sonrası ilginçleşiyor. Aradan bir sene geçiyor. Araştırmacılar yine aynı okula gelip, aynı öğrencilere yeniden bir zeka testi yapıyorlar. Ve bir sene önce öğretmenlere bunlar yüksek zekalı, çok başarılı olacaklar denilen öğrenciler, sınıf ortalamasının gerçekten de üzerinde puanları alıyorlar.

Yani bir sene önce aslında hiçbir nesnal veriye dayanmadan öyle yani kafadan sallanmış, atılmış bir gerçeklik bu, bir iddia ve bir sene sonra gerçek olmuş oluyor. Nasıl oluyor bu peki? Bu sefer çünkü şarap tadımındaki gibi sübjektif bir algıdan da söz etmiyorum. Baya baya objektif bir test yapılıyor ve öğrenciler bu testte başarılı oluyorlar. Bu araştırmayı gerçekleşen psikologlar bu deneyden şöyle bir çıkarım yapıyorlar.

Bu öğretmenler, yani öğrencilerin potansiyelleri üzerine tabii ki bir düşünceleri oluşuyor, bir beklentileri. Bu da onlara karşı davranışlarını, yaklaşımlarını etkiliyor ve çocukların daha başarılı olmasını sağlıyor. Şöyle şeyler oluyor mesela, öğretmenler bu bir sene boyunca gelişme potansiyeli olan öğrencilere daha sıcak bir öğrenme ortamı sunuyorlar. Bu öğrencilerin daha yüksek öğrenme kapasitesi olduğuna inandıkları için onlara daha ileri seviyede bilgileri paylaşıyorlar, işte iyi kaynaklar öneriyorlar.

Onlara daha fazlaca fırsatı veriyorlar, daha katılımcı olmalarını teşvik ediyorlar, yanıtlarına daha fazla olumlu yorum yapıyorlar, hata yapsalar daha anlayışlı yaklaşıyorlar. Onlar yanlış cevap verdiğinde mesela yanlış deyip geçmiyorlar, onun yerine hatayı açıklıyorlar, işte nerede hata yaptıklarını anlatıyorlar. Bütün bunlar da öğrencilerin davranışlarını, düşüncelerini etkiliyor haliyle. Kendilerine daha fazla güvenmeye başlıyor bu öğrenciler. İşte bu inanç arttıkça kendilerine olan daha fazla çalışıyorlar. Başardıklarına inandıkları için derslerden ve ders çalışmaktan daha fazla keyif almaya başlıyorlar.

Yani bu durum pozitif bir döngüye dönüşüyor. Ve bu sayede aradan geçen bir yılın sonunda araştırmacıların en başta öne sürdüğü bu çocuklar çok başarılı olacaklar kehaneti gerçeğe dönüşmüş oluyor. Yani buradan çıkan sonuç şu, inançlarımız ve duygularımız zaman içinde davranışlarımızı etkiliyor. Ve biz bir düşünceye içsel olarak ne kadar inanırsak bu inanç doğrultusunda davranmaya başlıyoruz. Davranışlarımız zaman içinde çevremizi de etkilemeye başlıyor.

Ve sonunda da baştaki düşüncelerimiz, inançlarımız gerçeğe dönüşebiliyor. Tabii burada çok önemli bir ayrımdan söz etmem gerek. Hayatta bizim etkileyebileceğimiz ve etkileyemeyeceğimiz şeyler var. Mesela yaşamın içinde spontan olarak gelişen olaylar üzerinde hiçbir kontrole sahip değiliz.

Yani hangi ailede doğduğumuz da kontrolümüz dışındadır. Örneğin depremler, salgınlar, hava durumu, trafik kazaları, ölüm... Bunların hiçbirini kontrol edemeyiz. Yani şimdinin moda söylemiyle evrene ne kadar mesaj yollarsak yollayalım, bu türden olayları düşüncelerimizle değiştirmemiz mümkün değil. Etkileyebileceğimiz şeylere gelince, mesela düşüncelerimiz, yargılarımız, inançlarımız, başımıza gelen olayları nasıl yorumladığımız, bu olaylara nasıl tepki verdiğimiz,

Bunlar üzerinde çok daha büyük oranda kontrol sahibiyiz ve bunları zaman içinde değiştirmemiz mümkün. Tabii etkileyebildiğimiz şeyler yalnızca kendi düşüncelerimiz ve gerçekliğimiz değil. Dış dünyada olan biten üzerinde de etki gücüne sahibiz ki bu demin bahsettiğim araştırma da tam olarak bunu ortaya çıkarmıştı zaten. Mesela yeni biriyle tanıştım diyelim ve bir sebepten ötürü onun güvenilmez biri olduğunu düşündüm. Böyle düşünürsem muhtemelen çok farkında olmasam bile ona hafif soğuk davranırım yani hissettiririm bunu.

karşılığında o da beni benzer bir şekilde algıladığı için o da muhtemelen bana mesafeli davranır. E ne olur sonunda? Gerçekten de güven vermedi bana. Bak nasıl da haklı çıktım deriz muhtemelen bir şey yaşadığımızda. Veya bir sebepten ötürü bu yeni tanıştığım kişiyi sevdim diyelim. Dolayısıyla ona sıcak davrandım. Bu durumda o da muhtemelen bana daha sıcak davranır. Yine baştaki düşüncelerim ve tahminlerim haklı çıkmış olur.

Tabii ki karşı tarafın nasıl davranacağını tamamen kontrol edemem. Yani karşımdaki insan benim ona sıcak davranmama rağmen yine de bana soğuk davranmayı tercih edebilir. Ama genelde bunun olma ihtimali daha düşüktür. Daha istisnai'dir yani.

Çünkü kurduğum ilişkide bana düşen payda neler yaptığım, nasıl davrandığım, karşımdakilerin nasıl davranacağında büyük ölçüde etkiler. Düşüncelerin gerçeğe dönüşmesi de, kehanetlerin gerçekleşmesi de bu şekilde işler. O kadar çok örnek verebiliriz ki buna aslında. Mesela matematik konusunda çok kötüyüm, kafam basmıyor diyen biri ne kadar uğraşırsa uğraşsın yapamayacağına inandığı için hiç matematik çalışmaz genelde.

veya dinlerken böyle yarım kulak dinler, işte anlayamıyorum zaten diye böyle bir hükmü vardır en başta. Sonunda da kendisi hakkındaki bu yargısı gerçeğe dönüşür. Gerçeğe dönüştükçe de baştaki yargısı doğrulanır. Bu arada bu ben olabilirim, yani bu hikayenin kahramanı. Matematiğim çok iyiydi uzun yıllar boyunca benim küçükken. Sonra ortaya ki gibi sanırım matematiğe çok ilgi duymamaya, takip etmemeye başladım. Herhalde o dönemin içeriğiyle, hocasıyla, bir sürü şeyle ilgili. Dil derslerini çok severdim ben her zaman.

Takip etmedikçe de matematik dersinde çaktırmadan böyle başka romanlar okuyup, işte ders kitaplarının içine resimler çizmeye başladı. Böyle başka şeyler yapmaya başladım, keyif aldım. Ve bir süre sonra matematik bana Arapça gibi gelmeye başladı. O kadar koptum ki olaydan. Tabii o zaman da kötü notlar almaya başladım. Çalışmak da istemiyorum. Yani kötü not aldıkça kafam basmıyor deyip hiç çalışmadım. Çok da kopmuş oldum o noktada artık.

Ve üniversiteye kadar inan bu böyle gitti. Halbuki üniversitede notlarım çok yüksekti benim ve düzenli çalışıyordum. Matematikten de en yüksek puanı almıştım sınıfta. Yani sonra demek ki yani isteyince anlıyormuşum demiştim. Hani baştan programlı bir şekilde çalışıp ya ben bunu yapacağım dediğimde de yapabiliyormuşum bunca sene. Hani boşuna bu kadar ötelemişim matematiği diye düşünmüştüm.

Yani bu örnek bana çok uyuyor. Ama yine mesela başka bir örnek vereyim. Sosyalleşmek konusunda kötü olduğunu düşünüyorsun diyelim. Bir partiye ya da buluşmaya gittiğinde muhtemelen yani sosyalleşmek yerine orada bir köşede tek başına durup kimseyle konuşmayabilirsin. Biraz daha çekingen davranabilirsin. E tabii sonunda sen kendini soyutladığın için belki kimse de sana o kadar girişken bir şekilde gelip konuşmaz. Bir iki denerler belki. Birkaç kişi giderler. O zaman baştaki inancın da doğru çıkmış gibi olur.

Veya en klasik örneği vardır, böyle örnek verip duruyorum ama son olarak şu örnek, çünkü bilindik bir şey bence. Hani sürekli eşinin onu aldatacağına inanan biri, mesela kıskançlıkla eşinin davranışlarını böyle izlemeye başlar, işte mesajlarını kontrol etmeye başlayabilir, bu ilişkilerde çok gördüğümüz bir şey çünkü. Ve zaman içinde de bu kısıtlayıcı davranışlar ilişkilerinde gerçekten gerginliğe neden olur. Evlilikleri de huzursuz bir evliliğe dönüşebilir sonunda. Bu olduğunda da eşinin onu gerçekten aldatma ihtimali normal şartlara göre daha çok artar. Çünkü aradığı huzuru ve doyumu ilişkisinden alamamaya başlamış olur. Bu arada tabii ki bunlar doğru da olabilir.

Kısacası biz doğru olduğuna inandığımız şeyleri ortaya çıkaracak şekilde hareket ederiz. Bu yüzden olaylara yaklaştığımızda daha baştaki inançlarımız, düşüncelerimiz, olayların nasıl gelişeceğini de az çok belirler. Ayrıca bir şey daha var. Kendimiz hakkında bir şeye inandığımızda aslında iki şey yaparız.

Confirmation bias dediğimiz o doğrulama yanlılığı ve algıda seçicilik. Yani baştaki inancımızı güçlendirecek kanıtlar ararız. Ve baştaki inancımıza aykırı olan şeyleri de göz ardı ederiz. Mesela şimdi başarısız olduğuma inanıyorsam yaptığım her hata yeterince iyi olmadığımın kanıtına dönüşür gözümde. Bir şeyi iyi yaptığımdaysa bunu şansa bağlayabilirim. Bu yüzden kendimize ve dünyaya dair genel olarak daha olumlu bir bakış açısı edinmek çok önemli.

Ama tabii, tekrar hatırlatayım burada, düşüncelerimiz sihirli, mistik güçlere sahip değiller. Yani en azından bugün bildiğimiz, kanıtlayabildiğimiz kadarıyla bu hala böyle. Yalnızca düşünmek ve inanmak bir şeyin gerçekleşmesi için yeterli değil yani. Sadece çok önemli bir ilk adım bu. Ama işin içinde başka adımlar da var. Nedir peki bunlar?

Şimdi her şey düşünceyle başlar. İlk adıma bu yüzden düşünce diyebilirim. Düşünce dediğimiz şey zihnimizde dolaşan fikirler. Ve bir fikir sürekli aklımıza gelmeye başlamışsa giderek kalıcılaşmaya başlar. Ve kalıcılaşan düşünceler de inanca dönüşmeye başlar. İkinci adım bu yüzden inançtır. Burada düşüncelerimizin doğru olduğuna inanmaya başlarız. Ve bu inanç davranışlarımıza dayandır.

Bu da bizi üçüncü adıma getiriyor, yani davranışa. Biz bir şeye gerçekten inandığımızda, davranışlarımız bu inançları takip etmeye başlıyor. Ona göre şekilleniyorlar. Ve tekrar tekrar aynı şekilde davrandığımızda da artık otomatikleşiyorlar. Geldik dördüncü adıma. Otomatikleşen davranışlar alışkanlık halini almaya başlıyor. Yani günlük olarak rutinimiz haline geliyorlar.

En önemli adımlardan biri, bir alışkanlık yüzlerce, binlerce kez tekrarlandığında kimliğimizin bir parçasına dönüşüyor. Kendimizi bu alışkanlıkla, bu rutinle özdeşleştirmeye başlıyoruz. Ve onu sürdürmek için de çaba harcıyoruz. Hani biz insan olarak bize kolay geleni, alıştığımızı yapmak isteriz derim ya hep. Daha otomatikleşmemiş yeni bir alışkanlığa geçmek zor gelir ya bize. İşte biz yeni bir patika açmış oluruz bir alışkanlığı tekrarlayarak.

Ve zaman içinde bize kolay gelen yol onu uygulamak olur zaten. Mesela koşu yapmayı düşün. Alışana kadar zor gelir her sabah o ayakkabıları ayağına geçirip belli mesafeyi koşmak. Ama bir kez rutin haline getirdiğinde bu sefer yapmadığında kötü hissetmeye başlarsın. Bir parkuru tamamlamak da çok daha kolay hale gelir. Peki, ve son adım olarak da her gün tekrar edilen alışkanlıklar gerçeğimiz olurlar. Onu şekillendirirler. Günlük alışkanlıklarımız, rutinimiz neyse biz de ona dönüşürüz.

ki şu anda içinde bulunduğun, yani seni sen yapan durum da aslında bu türden alışkanlıkların, davranışların bir bütünü. Pınar kimdir, nasıl biridir, neleri sever diye düşündüğümde aklıma böyle birçok şey geliyor. Okuduğum kitapların, izlediğim filmlerin, içinde bulunduğum sohbetlerin, çevremdekilerin, arkadaşlarımın bir ortalaması haline dönüşüyorum. Gördüğüm ülkeler, duyduğum hikayeler, her sabah uyandığımda yapmayı seçtiğim şeyler ve en önemlisi hayata, kendime dair inançlarım beni bugün olduğum kişi yapıyor. Senin de seni bugüne, şu anki haline getiren, çizdiğin yolda hangi adımları atıp hangilerini atmayacağını etkileyen belli düşüncelerin, inançların vardır mutlaka.

Ve bugün bir bakıma bu inançların eseri olarak görebilirsin kendini. O yüzden neden bu adımları yavaş yavaş değiştirip istediğimiz yönde yeni bir ben inşa etmeyelim ki? Öyle değil mi? Elbette hayatta her şey her zaman istediğimiz gibi olmaz, olmayacaktır da. Kurduğumuz hayallerin gerçekleşmesi kadar hayal kırıklıkları da var hayatın içinde. Düşme, kalkma, acı, mutluluk hepsi kol kola. Ama ne olursa olsun bir gün her şey yeniden yoluna girecek. Ben her zaman yeniden yoluma bulurum inancı. Hayatımızı yoluna sokma gayreti için motivasyon alıyor bize. Düşüncelerimiz kendini gerçekleştiren kehanet haline geliyor bir yerden sonra. Beklentilerimize denk düşen davranışlar sergiliyor, beklediğimiz sonuçlara ulaşıyoruz. O zaman madem düşüncelerimiz davranışlarımıza dolayısıyla hayatımızı şekillendiriyor,

O halde sonunda her şey iyi olur diyelim bence. Peki, bölümün sonuna gelirken, sen de belki kendi hayatına bakıp, kendi yaşamın üzerine düşünebilirsin. Seni bugüne getiren, şu anki sen yapan inançların neler? Bir işe girişirken onu başarabileceğine inanıyor musun? Yoksa zihnin hep tereddüt mü dolu? Bir şeyler ters gittiğinde bunu dünyanın sonuymuş gibi mi algılıyorsun?

Yoksa bir şekilde sonunda her şey her zaman iyi olur mu diyorsun? Bu gibi inançlarını bir gözden geçirebilirsin. Daha önce hep söylediğim gibi, farkındalık değişimin ilk adımı ve bu tür de inançlar çoğu zaman farkında olmadığımız şekilde zihnimizin arka planında sabittirler. O zaman sen de beni dinlemeyi bitirdiğinde bunları fark etmeye çalışarak değişim konusunda ilk adımı atabilirsin. Ben de yine tekrar tekrar kendime bunları hatırlatmaya devam edeceğim. O zaman bir sonraki patikada birlikte yürüyene dek hayat yönünü çizme konusunda kendi gücünün farkında olduğun günler dilerim. Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)