
3.282 kelime · ~16 dk okuma
İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodBMD ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.
Merhaba. Son zamanlarda isteksiz, tatsız, durgun mu hissediyorsun? Ya da tam olarak üzgün veya tükenmiş hissetmiyorsun belki ama herhangi bir mutluluk veya heyecan da hissetmiyorsun. Hayata karşı isteksizsin yani. Monoton bir rutinin, bir döngünün içinde boşluk hissiyle boğuşuyorsun belki de.
Belki saatler, günler, haftalar, yaşama veya herhangi bir aktiviteye dahil olmadan şaşırtan bir hıza geçmeye başladı. Ve sen tüm bu durumu anlamakta ve anlatmakta sorun yaşıyorsun belki de. Eğer bu söylediklerim sana pek de uzak gelmiyorsa, languishing dediğimiz duygu durumu ile mücadele ediyor olabilirsin. Languishing kelimesini daha önce duydun mu bilmiyorum. 2002 yılında bir sosyolog ve psikolog olan Corey Keyes tanınıyor bu kelimeyi. Popülerliğini ise 2021'de pandeminin tam ortasındayken psikolog Adam Grant'in New York Times'da yazdığı bir köşe yazısıyla kazanıyor.
Adam Grant'i duymuşsundur belki, meşhur bir psikolog şu an baya. En çok satanlar listelerinde hep kitapları oluyor. O dönem de Grant bir makale yazıyor. Bu New York Times'in en çok okunan makalesi oluyor bir anda. Ve bu tanım, yani languishing, bir anda herkes için, işte bu ya, demek ki hissettiğim buymuş hissini vermeye başlıyor.
Peki nedir bu languishing tam olarak? Aslında Türkçe'yi nasıl çevirirsek çevirelim, belli anlam kaymaları, eksiklikleri yaşayacağımız bir kelime bu maalesef. Yani tam çevirisi yok. Yabancı bir tanım olarak girdi literatüre. İşte hayat enerjisinin tükenmesi diyebiliriz belki veya bir tür boşluk duygusu da tanımlayabilir bu durumu.
Ama bence language'ın kelimesine karşılık en uygun Türkçe kelime bezginlik veya bezmişlik olabilir gibi geliyor. Mesela şunları çok duyuyorsunuzdur veya belki sen de hissediyorsunuzdur şu an. Birine nasılsın diye sorduğunda yanıt, eh işte normal, sıradan, son zamanlarda keyif alacak pek bir şey bulamıyorum. Genelde dizileri peş peşe izliyorum yani kötüyüm, üzgünüm diyemem ama hiçbir şeyden de keyif almıyorum tarzı yanıtlar tam da bu durum için geçerli aslında. Yani kötü değilim ama eh işte keyfim tadım yok hissini bu kavramla açıklayabiliriz.
Language'in kavramını daha iyi anlatabilmem için mental sağlığı bir spektrum olarak düşünmemiz doğru olur bence. Ne demek bu? Günlük yaşamda çoğu zaman duygu durumumuzu nasıl hissettiğimizi ifade ederken tek boyutlu bir anlayışla sıkışabiliyoruz. Yani kategorik düşünebiliyoruz durumumuzu. Ya iyiyimdir ya kötüyümdür gibi ayırıyoruz yani.
Bu da demek ki pozitif duygularım yoğunsa, daha baskınsa, o zaman iyiyim. Tersi ise, yani negatif duygularım yoğunsa, kötüyüm gibi bir yaklaşımla tanımlıyoruz bu sefer ruh halimizi. Aslında bu kadar net çizgilere sahip değil duygusal durumumuz. Sonuçta biz aynı anda hem olumlu hem olumsuz duygular hissedebiliriz veya hiçbir şey hissetmeyebiliriz.
Şimdi aslında bunları anlatma sebebim, languishing'in ne olduğunu tam olarak açıklayabilmem için ruh haline dair farklı bir bakış açımız olması lazım. Pozitif psikolojide iyi oluş haline, yani well-being dediğimiz durum, buna dair alternatif bir yaklaşım da var. Ve bu yaklaşıma göre bu kadar keskin bir iyiyim ya da kötüyüm durumu yok. Mesela, pozitif duyguları güçlü hissettiğimiz ve negatif duyguları hissetmediğimiz duruma flourishing adı veriliyor.
Tam bir iyi hissediş, bir esenlik hali. Olumlu duyguların, ruhsal sağlığın, sağlıklı ilişkilerin, anlamlı bir yaşamın varlığını ifade eden bir kavram. Flourishing. İyi oluş halinin zirvesi diyebiliriz bu kavram için. Bir nevi serpilmeye taşma hali yani. Ki kelimenin motomot Türkçe karşılıklarından biri de serpilmek zaten.
Zaten flourish ile flower yani çiçek de etimolojik olarak aynı kökten geliyor. Yani çiçek açmak, gelişmek gibi anlamları var bu kelimenin. Bir de ikinci bir durum var ki, bunun tam tersi, olumlu duygular yok denecek kadar az ve negatif duygular oldukça yoğun. Dünyaya ve kendi benliğime karşı fazlasıyla karamsar bir bakış açısı hakim bu durumda. Buna da suffering diyoruz. Bu kelimeyi keder, ızdırap olarak çevirebilirim. Özünde bir depresyon halini tanımlıyor. Flourishing için iyi oluş halinin zirvesi dedim. Depresyon ve suffering halini ise tam tersi yani dibi diyebilirim. Üçüncü bir duruma gelelim o zaman. Eğer hem negatif hem pozitif duygularımız güçlüyse ki bu ikisini birden aynı zamanda hissedebildiğimiz durumlar var.
Bu duygu durumuna bitter sweet, yani acı tatlı duygular adını veriyoruz. Ben İngilizce terimler kullanıyorum ara ara. Çünkü anlatmak istediğim duruma özel her tanımın dilimizde tam karşılığı olmuyor. Bazen başka bir dil bir durumu sadece bir kelimeyle çok güzel açıklamış ve literatüre bu şekilde kazandırmış oluyor. Schadenfreude gibi mesela. Almanlar bir durumu bir kelimeyle ne kadar güzel anlatmışlar. Yani başkalarının acısından, başına gelen kötü şeylerden duyulan sevinç, mutluluk demek. Hani ne kadar ihtiyacımız olan bir kelime aslında bu toplumda. Böyle durumlarda yabancı tanımlardan, kelimelerden yardım almak güzel oluyor bir durumu anlatırken. Ya da mesela bizden bir örnek vereyim. Gönül. Ne kadar güzel, özel bir kelime. Ve İngilizce'de bir karşılığı yok. Bir kelimede biz sevgi, isteği, arzuyu, hatrı, kalbimizden geçen duyguların kaynağını anlatabiliyoruz.
O yüzden de dediğim gibi bazı tanımsal kelimeler o kadar hoşlar, o kadar güzeller ki direkt o dilden alıyorum tanımı ve bu şekilde paylaşıyorum. Sonradan birçok kelime ile onun ne anlama geldiğini açıklamaya çalışıyorum. Neyse dilimize yabancı kelimeler sokma linç yemeden geleyim bitter sweet'e yani acı tatlı olarak tanınacağımız bu buruk sevinceye. Mesela ne zaman hissedebiliriz böyle? Üniversite mezuniyeti örnek olabilir buna. Bir yandan mutluyuzdur, bir yandan da 4-5 yılımızı geçirdiğimiz bir yuvadan ayrılıyormuşuz gibi hissederiz. Yeni bir şehre taşınmak yine böyledir. Evlilikte hem hayat arkadaşımızla hayatımızı birleştiriyoruz. İyi ihtimalle güzel, anlamlı bir yolculuğa çıkıyoruz. Hem de eski özgürlüğümüze veda edip bir başkasıyla aynı evi paylaşmaya başlıyoruz. Aynı hayatı paylaşmaya başlıyoruz. Sorumluluklarımız artıyor.
Ben mesela ergenlik yıllarımda çok ideal bir evlilik tablosu görmediğim için evliliğe dair çok karışık hislerim olduğunu, çekincelerim olduğunu hatırlıyorum büyürken. Çünkü hani bir şekilde yaşadıklarımdan dolayı herhalde küçüklüğümde evliliğin bir kadının kendini gerçekleştirememesi, kariyerine veda etmesi, mutsuzluğu, hatta bazen belki aldatılmayı bile kabul etmesi gibi kodladığımı hatırlıyorum. Bu da bende bu kuruma karşı çok karışık hisler uyandırmıştı açıkçası. Sonuçta bunlar yıllar içinde değişti zaten ama birçok durum hakkındaki hislerimizi zaten o güne kadarki kodlarımız belirliyor. Yani bir kişinin olumlu kabul ettiği bir durumu bir başkası farklı bir pencereden görebiliyor. Mezuniyet örneği de bu arada aynı şekilde. Yani sizin önünüzce çalışma hayatından şikayet eden, sürekli geçmiş gençlik günlerini özlemle anan, hani şimdi şanslısın, sen gerçek hayatın mezunu olunca göreceksin diyen bir ebeveyniniz varsa mesela,
Mezuniyet de sizde kaygı uyandırabilir. Veya ülkenin, gençlerin durumu malum. Zaten mezuniyetin kaygı uyandırmaması durumu bugün daha az görülen bir durum sanırım. Neyse bu karışık duygu durum hallerini anladıysak, son bahsedeceğim duruma, yani dördüncü maddeye gelelim. Pozitif duygularına, negatif duygularına zayıf olduğu bir ruh hala aslında bu. Ki bu durum başından beri sözüne ettiğim languishing kavramını ifade ediyor. Kötü hissetmiyorum ama iyi de hissetmiyorum. Donuk gibiyim, sanki hiçbir şey hissetmiyorum olarak özetleyebilirim bu durumu. Şimdi tüm bu ayrımlardan bahsettim burada dört maddede. Çünkü hem iyi oluş ve ruh halini daha farklı bir perspektiften el alarak anlatmak istedim. Ki böylelikle daha kompleks duygularımızı tanımamız ve tanınamamız mümkün olsun. Hem de languishing dediğimiz bezginlik halinin diğer duygu durumlarından farkını açıkça ortaya koymuş olayım dedim.
Çünkü bu bezginlik hali ne iyi oluş halinin zirvesi ne de dibi aslında. Depresyon ve flourishing arasındaki bir yerlerdeki anlamsız boşluk. Her ne kadar depresyonun dipteki ruh haline, ruhsal bozukluk belirtilerine sahip olmasak da yine de pek de iyi durumda olduğumuz söylenemez. İyi hissetmediğimizi kabul edebilmek için ille de en dipte olmayı beklememize gerek yok. Ne çok kötü, ne çok iyi ortada bir yerlerde en işte halindeyken de psikolojik olarak sağlıksız bir dönemden geçiyor olabilir. Ki bu halde dediğim gibi bölümün ana konusu zaten, yani language'in durumu. Burada yine tanıdık bir yabancı terime değinirsem bu da benzer duyguları taşıyor içinde. Ennui'de Fransızca'da aynı durumu açıklıyor ama artık günümüzde birçok kişinin ortak durumunu tanımladığı için çokça kullanılan, popüler olan bir terim bu. Bıkkınlık, tatminsizlik, ilgisizlik anlamına geliyor.
Hiçbir şey ilgimizi çekmemeye başlıyor. Bir tür kronik can sıkıntısı durumu yani. İster ennui ister languishing diyelim. Aslında çok tanıdık ve fazlasıyla yaygın bir durumdan söz ediyoruz. Belki sen de hayatının bu döneminde böyle hissediyor olabilirsin veya şimdi böyle hissetmiyorsan bile hayatının belli dönem etkilerinde fark etmiş olabilirsin böyle hissettiğini. Mesela hayatınla ilgili ne yapacağına dair zihninde net bir planın yoksa geleceğe dair hiçbir umut taşımıyorsan
Bu hisse saplanmak gayet olası. Veya belki daha önce dediğim gibi pandemi dönemi olabilir bu. Hayatın tadının tuzunun giderek azaldığı, günlük aktivitelerinden pek de keyif almadığın bir dönemde belki de bu duyguyu sen de hissetmişsindir. Peki o zaman gelelim bu konudaki nihai meseleye. Languishing'in, bu bezmişliğin, bezginliğin, Boşvermişliğin, boşluğun hayatımız üzerinde önemli etkileri de var. Ne gibi mesela? Böyle dönemlerde yaptığın işe odaklanmakta, üretken olmakta zorluk yaşayabilirsin. Daha önce dediğim gibi bir keyif alamama hali, heyecan duyamama durumu var olabilir hayatında.
Buna ek olarak bir duranlık, hedefsizlik, amaçsızlık var olabilir hayatında. Sanki hayatının kontrolü sende değilmiş de akan bir nehrin içinde sürüklenip gidiyormuş gibi de hissediyor olabilirsin. Ve tüm bunlara rağmen depresyonda da değilsindir. O kadar da kötü hissetmezsin aslında. Ki bu da Lion Washingen'in kendine has tehlikesi diyebiliriz.
Neden peki? Çünkü languishing depresyon kadar kolay fark edilebilir bir durum değil. Ona dair en büyük sorun da bu zaten. Eh işleğiyle ifade edildiği için ve genellikle bir kayıtsızlığı da beraberinde getirdiği için çoğu zaman bu duygu durumunu ve deneyimini tespit etmek zordur. Kendimizi depresyonda olduğu kadar yalnızlaşmış, öz saygısı yerle bir olmuş hissetmeyiz mesela. Ama genellikle dünyaya karşı kayıtsızlık içindeyizdir.
Bu kayıtsızlık kendi acımızı görmemizi veya yaşadıklarımızı acı olarak yorumlamamızı engeller. Bu yüzden de değişmek, bir şeyleri değiştirmek için harekete geçmekle zorlanırız. Bu kayıtsızlık haline gelince de aslında bu bir nevi kendini korumadır. Özellikle bir hedefsizlik ve amaçsızlıkla birlikte gelen belirsizliğe karşı psikolojik olarak kendimizi korumaya aldığımız için hissizleşiriz. Çünkü olumsuz duygular kapının hemen ardındadır böyle hissettiğimiz zamanlarda.
İçimizdeki yargılar ses bir yerlerde konuşur durur. Ve biz aslında o sesi duymamak için, olumsuz duyguları hissetmemek için genel olarak duygularımıza bir set çekeriz. Kapıyı üzerlerine kapatırız yani. Languishing bu yüzden bir nevi kendini korumadır. Olumsuz duygulardan kaçınabilmek için genel olarak tüm duygulardan kaçınmadır yani.
Bir nevi anesteziye de benzetebiliriz bunu. Anestezi etkisi altındayken acıyı hissetmeyiz belki ama yalnızca acıyı değil, genel olarak hiçbir şeyi hissetmeyiz aslında. Peki, bu neredeyse herkesin hayatının belli dönemlerinde mustarip olduğu languishingden, kayıtsızlık ve hayattan keyif alamama halinden kurtulmak için neler yapabilirsin? Şimdi asıl önerilere geçelim o zaman. 1. Adını koymak. Yani nedir bu? Ne zaman duygularla ilgili konuşsam her seferinde bunu söylüyorum ama tekrar etmekten hiç vazgeçmeyeceğim sanırım. Çözüme giden yolun ilk adımı her zaman duyguyu tanımak ve adını koymaktan geçiyor.
Psikoloji dünyası duyguları yönetmek için en iyi yollardan birinin onu rahatlandırmak olduğunda neredeyse hemfikir. Çünkü yaşadığımız duygusal deneyimin adını koymadığımız veya koyamadığımızda genellikle onunla yüzleşmekten kaçınırız. Ve bu bizi bilinçsizce zararlı davranışlara yönlendirebilir. Bu bulanık duygusal deneyimimizden kaçmak için tüm günümüzü televizyon karşısına geçirdiğimizde mesela işte aşırı yemeğe yöneldiğimizde veya durgun halimizi sürekli alışveriş yaparak gidermeye çalıştığımızda.
işlere daha yokuş aşağı gidebilir tabi haliyle veya duygusal deneyimleri adlamlandıramamak, onları ifade edememek bu duygulara bastırmamıza neden olabilir. Başkalarıyla paylaşıp geri bildirim almadığımızda bu duygu deneyiminin bize has olduğunu düşünmek gibi bir hataya düşebiliriz. Oysa deneyimize bir isim verdiğimizde ve bu durumu ifade eden genel bir kavramın var olduğunu fark ettiğimizde Başka insanların da bu deneyimi yaşadığını anlarız. Yalnız değilizdir artık. Pek çok kişinin muzdarip olduğu bir duygudur artık bu. Mesela eğer bugünden sonra language'in kavramını bilgi dağarcığımıza eklediysek, artık etrafımızda, davranışlarımızda onu fark etmeye başlarız. Böyle hissediyorsak, gün boyunca kendimizi yeni deneyimlerden alıkoymamızın, pasif davranışlara yönelmemizin altında yatan nedeni biliyoruzdur artık. Bu sayede de bu duruma karşı yapıcı davranışlar geliştirebiliriz.
Duygusal deneyimlerimizin adını koymak bu yüzden çok ama çok önemli. Peki, o zaman adını koyduk diyelim. Buna ek olarak neler yapabiliriz bu boşluk hissine karşı? İkinci bahsetmek istediğim adım da şefkat ve öz şefkat kelimelerinde yatıyor. Languishing'in odaklanma sorunlarına yol açabileceğini, motivasyon eksikliğine neden olabileceğini söylemiştim. Örneğin masanın başına oturduğun, çalışmaya çalışıyorsun ama yine odaklanma sorunları yaşıyorsun.
ve odaklanamadığın için kendine kızıyor, kendini suçluyorsun. Peki sana sorum şu. Kendini suçlamanın, kendine kızmanın, kendinden utanmanın veya kendine acımanın bugüne dek hiçbir faydasını gördün mü? Evet, üzerimizde hafif bir baskı hissettiğimizde bu bazen bir motivasyon artışına neden olabilir. Ama languishing dediğimiz şey öyle anlık bir duygu değil. Bir sürecin içinde oluşan bir durum. Ve kendi üzerimizde kurduğumuz bu baskı sürecin tamamına yayıldığında
Bizi motive etmekten çok motivasyonumuzu daha da kırabilir. Kendimize karşı şefkatle yaklaşmaksa utanç ve suçluluk duygularımızı hafifletmeye yardımcı olabilir. Kendine nezaketle davranmayı, içinden geçtiğin bu sürecin suçlusunun sen olmadığını fark etmen bu yüzden çok önemli. Öz şefkatin yanında başka insanlara karşı şefkatle yaklaşmak da bu duyguyu aşmak için önemli bir adım.
Çünkü languishingin üzerimizdeki bir diğer etkisi, biraz kabuğumuza kapanmamıza sebep olması ve diğer insanlarla bağ kurmaktan geri çekmesi. Böyle zamanlarda biraz bencil davranışlarda bulunabiliyoruz. Tabii ki buna ihtiyacımız olduğu için de yapıyoruz bunu. Ama yine de başka insanlara karşı da şefkatle ve ilgiyle yaklaşmak, onlarla ve genel olarak toplumla daha bağlı hissetmemizi sağlayabilir.
Gelelim üçüncü öneriye ki bu bence içinde bulunduğunda en çok ihtiyacın olacak önerilerden biri olacak. Nedir o dersen? Senin için anlamlı olduğuna inandığın faaliyetlerde bulunmak. Anlamlı faaliyetlerden kastım tutkularını, ilgi alanlarına, kişisel değerlerini yansıtan aktiviteler gerçekleştirmek.
Bu tür faaliyetler languishing nedeniyle kaybettiğini hissettiğin enerjini canlandırabilir, motivasyonunu arttırabilir. Çünkü bu durum genelde yaşamın amaçsızlığı, anlamsızlığı üzerine düşüncelerle birlikte gelir. Bazen hepimiz rutin yaşamımızda anlam ve amaç bulmakta zorluk çekebiliriz. Böyle olduğunda genelde günlük işlerimizi, görevlerimizi yerine getirsek de eylemlerimizin neden önemli olduğunu veya nasıl bir amaca hizmet ettiğini anlayamayabiliriz.
Bu da zamanla kendimizi boşlukta hissetmemize, yaşamımızdaki aktivitelerin yetersiz veya anlamsız olduğuna dair bir algı edinmemize sebep olabilir. Başlangıçta bu anlamsızlık ve amaçsızlık öyle pek depresif değildir. Eh işte hayatta yaptığım bazı şeyler var anlamında pek önemsemiyorum gibi boşvermiş bir tavır içinde olmaktan söz ediyorum. Ama zaman içinde aksi yönde hareket etmezsek, gündoğduş anlamsızlık giderek daha fazla olumsuz duygularla kendini hissettirmeye başlayabilir. Amaçsızlığın geçirdiği boşluk duygusu gelecekle ilgili planlar yapma yetimizi zayıflatır. Ve önümüzde geleceğe uzanan bir patika göremediğimizde günlük motivasyonumuz da zayıflar haliyle. İşte bu yüzden bizim için anlamlı olan faaliyetlerde bulunmamız çok önemli. Neler olabilir bunlar?
Başkalarına yardım etmek, onların hayatlarına dokunmak, çevreye, dünyaya bir şekilde katkıda bulunmak, bir şeyler üretmeye veya yazmaya çalışmak gibi şeyler olabilir mesela. Kendine şu soruları sorabilirsin sen de. Günlük yaşamında sana bir amaç duygusu kazandırabilecek şey nedir? Ne gibi meseleler senin için önemi arz ediyor mesela? Kişisel değerlerine uyumlu ne gibi etkinliklerde bulunabilirsin?
Başkalarına, topluma veya gezegenimize nasıl bir katkıda bulunabilirsin? İşte kendine bu soruları sorman, hayatına katabileceğin anlamlı faaliyetler bulman için yardımcı olabilir. Bu arada ille de yeni bir aktivite bulmak zorunda da değiliz. Hala hazırda günlük rutininin dünyaya olan etkisi üzerine düşünmek de yeniden anlam ve amaç sahibi olmana yardımcı olabilir. Mesela yaptığın işi el alalım. Kime nasıl yarar sağlıyorsun yaptıklarına?
Sen bu işi yapmazsan, dünya üzerinde yaşamı daha kötü olacak insanlar tanıyor musun? Kimler onlar? Bu soruları sorman yaptığın işin altında yatan anlamı hatırlamana yardımcı olabilir. Ve gelelim dördüncü, yani son öneriye ki bunun da çok faydalı olabileceğini düşünüyorum. Bu kez kilit kelime akış. Yani akışını bulmak.
Bu Mihaly Csikszentmihalyi'nin öne sürdüğü bir kavram. Belki de biliyorsunuz, pozitif psikolojiye büyük katkıda bulunmuş bir psikolog kendisi. Başka bir bölümde bu konu hakkında daha detaylı konuşabiliriz ama kısaca bahsedeceğim burada. Biraz maalesef kişisel geliştiricilerin de içine boşalttığı bir kavram oluyor bu yer yer. Genel olarak bu hani akıştayım, akıyorum gibi söylemler kullanıyor birçok kişi.
Ama bu kavram gerçekten ne demek? Ona bir bakalım. Akış, bir aktiviteyle tamamen meşgul olduğun, yoğun bir odaklanma durumu içinde olduğun bir zihinsel durumu ifade ediyor. Akışın içindeyken zamanın nasıl geçtiğini unuturuz genelde. Çünkü o anki deneyimimizle bütünleşiriz.
Aslında kendimizi unutsak da buna rağmen kontrolün de elimizde olduğunu hissederiz. Yani bir şeyleri seri şekilde izlerken de ne emrediğimiz pasif bir sürüklenme gibi değildir bu. Aksine aktif, meşgul hissederiz. Yeteneklerimizi kullandığımızı gerçek anlamda işe yaradığımızı hissederiz. Bu türden aktiviteler bulmak için de birkaç şart var. Öncelikle bu şart değil tabii ama bir şeylerle veya birileriyle bağ kurduğun aktiviteler akışın içinde hissetmek için en uygun aktiviteler.
Ayrıca bir aktivitenin içinde kaybolabilmen için bu aktiviteden zevk alıyor olman da gerekir. Yani bir şeyi sırf önemli olduğu için akış içine sokamaz bizi. Ondan keyif alman da önemli. Bir başka önemli kriter, akışa girebileceğin, içinde kaybolabileceğin aktivitenin senin yeteneklerini zorluyor olması.
Motivasyon kırıcı bir zorlamadan mı söz etmiyorum burada tabii. Ama bir şey çok kolay olduğunda giderek ona karşı dikkatimizi kaybetmeye başlarız. Buradaki zorlamadan kastım, yeteneklerimizi gerçekten kullandığımızı hissettiren, bizi sürekli odakta kalmaya iten bir zorluk seviyesi. Son olarak da akış içinde hissettiğin aktivite ille de üretken bir aktivite olmak zorunda değil. Tabii ki bir şeyleri üretirken akış içine girebilirsen ne mutlu sana ama ille de üretken olmalıyım diye düşünmene gerek yok böyle hissedebilmen için. Tüm bunlardan yola çıkarak ne gibi aktiviteler önerebilirim? Mesela oyun oynamak, akışta hissetmenin harika bir yolu bence. Burada bilgisayar oyunlarından söz etmiyorum. Daha çok arkadaşlarla bir araya gelerek oynanan oyunlardan bahsediyorum. Gerçi oğlum mesela arkadaşlarıyla birbirlerine bağlanarak bilgisayar oyunları oynuyor. Bir yanda PC açık, yanda telefon konferansı açık, yok işte headsetinde mikrofonu açık. Bir savaş ortamı var resmen, her kafadan bir ses çıkıyor.
Ama onlar öyle seviyorlar, ne diyeyim yani. Onların oyunu da bu şekilde. Onlarla birbirine bu şekilde bağlı hissediyorlar. Bir aktivite paylaşıyorlar. Başka ne tür oyunlar olabilir mesela? Bir kutu oyunu akşamı olabilir. Veya birkaç arkadaşınla bowling'e gitmek olabilir. O kadar yeteneksizim ki bu konuda bu arada. Zaten fiziksel koordinasyonumun, yön duygumun pek iyi olduğu söylenemez. Beni tanıyanlar bunu bilir.
O yüzden benim tercihim muhtemelen bowling olmazdı ama bu da yine güzel bir aktivite açıkçası. Veya spor yapmak, işte bahçe işleri yapmak, yemek yapmak gibi etkinlikler de bir akış içine çok kolay sokan aktiviteler. Ben arkadaşlarımla yürüyüş yapmayı, ormana gitmeyi de çok seviyorum mesela. Çok keyif alarak yaptığımız bir aktivit oluyor bizim. Böyle aktiviteler içinde yakaladığımız akışın da bir sürü olumlu etkisi var. İş tatminini, yaratıcılığını artıran, tükenmişlik hissini azaltan etkiler bunlar.
Hayatımızda bu tür dönetkilere daha fazla yer ayırdıkça, languishingin getirdiği o tat alamama durumu ve boşluk hissi yerine giderek akış içinde hissettiğimiz olumlu duygulara bırakıyor. O yüzden hayatında oyun oynamaktan hiç vazgeçmemeni hatırlatmak isterim. Hem sana hem de kendime tabii. Peki o zaman, bölümün sonuna gelirken birkaç hatırlatma yapmak istiyorum. Her şeyden önce yaşamdan keyif alamama hali, bölüm boyunca bahsettiğim amaçsızlık, boşluk hissi, günümüz dünyasında pek çok insanın kendini içine bulabildiği durumlar. Bu yüzden eğer böyle hissediyorsan kendini yalnız ve suçlu hissetme.
Hepimiz zaman zaman yaşıyoruz bu duyguları. Bu bir süreç ve her süreç gibi yeni başlangıçlarla değişecek güven bana. Ayrıca şunu da unutma ki insanın sürekli bu iyi oluş halini sürdürmesi öyle mümkün bir şey değil. Hepimizin tatsız zamanları olur. Hepimiz olumsuz duygular hissederiz. Hepimiz bu uğrumsuz duygulardan kaçmak için bazı hisselerimizi bastırabiliriz. Languishing kavramını ilk ortaya atan sosyolog, psikolog Corey Keyes'in sözleriyle noktalamak istiyorum bu bölümü. Şöyle anlatıyor durumu Keyes, modern yaşam içinde kendimize imkansız bir görev belirlediğimizi, çünkü hazcı mutluluğu kesintisiz bir şekilde sürdürmenin imkansız olduğunu söylüyor.
ve hayattan tatmin olmuş ve memnun hissetmemizin tek yolunun kendimize bazı ideallere kendimizden daha büyük ve daha yüce bir amaca vermemiz ve bu amaca uygun yaşamaya çalışmamız olduğunu söylüyor. Kendi adıma konuşursan yaşadım demek için ne yapmalının son oturumunda Zülfü abi, Zülfü Libaneli hayata anlamlandırmak hakkında konuşurken cevabını bildiği bir soru sormuştu bana. Sen neden yapıyorsun bunları? Bak aslında ihtiyacın yok demişti.
Tabii o işin daha maddi boyutundan bahsediyordu. Çünkü özünde herkesin anlamlı bir hayata sahip olma isteğini, başkalarına yardım edebilme, daha yüce bir amaç için yaşama gayesinin değerini en iyi bilen insanlardan biri o bence. O yüzden kendimi anlamlı hissettiğim bu hayatın içinde yeni projelerle öğrenerek, öğreterek, gelişerek, dönüşerek yaşamaya devam etmek istiyorum. Bir de minik kuzularımı, yani çocuklarımı şefkatle, özenle yetiştirebilmek istiyorum. Hayatım böyle anlamlanıyor benim günün sonunda. Yani bir noktada çevremdekileri mutlu etmek, çevremdekilere de anlam verebilmek, kendi belirlediğim bir amaç uğruna yaşayabilmek istiyorum. Bu sayede de hayatım hakkında çok mutlu hissediyorum, doğru yolda hissediyorum kendimi çünkü.
Sana da sormak istiyorum. Senin hayatında değer verdiğin neler var? Bu değerleri, önemsediğin şeyleri daha iyi hale getirmek için neler yapabilirsin? Eğer bir boşluk hissi yaşıyorsan, bu soruları cevaplandırman, mücadele edebilmek için ilk adımların olabilir. Bir sonraki patikada birlikte yürüyene dek içinde kendi anlamını yaratabildiğin, kendine ve başkalarına iyi gelirken tatmin hissettiğin bir hayat dilerim. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.