
3.278 kelime · ~16 dk okuma
İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.
Merhaba. Günün çok erken saatlerinde kaydediyorum ben bu bölümü. Sabah insanı mısın yoksa sabah somurtan, aman kimse benimle konuşmasın, bana dokunmasın diyenlerden misin bilemiyorum. Ben genelde sabah insanıyım diyebilirim. Çok yorgun olduğum, kimseyle konuşmak istemediğim sabahlar da oluyor tabii ama yani genel olarak sinir bozulucu bir neşem oluyor benim sabahları. Kendi kendime şarkılar söylüyorum bazen. Daha çok duşta oluyorum. Sesim akustik olarak duşta iyi çıkıyor çünkü. Başka da pek bir yerde iyi çıkmıyor. Ya bu arada bunu da çok yapıyorum. Arkadaşlarım bile hep böyle yine mırıldanmaya başladın diye uyarır beni yürürken. Kendi kendime böyle mırıldanırım şarkılar. Böyle bir huyum var yani. Neyse. Sinir bozucu demişken sabahları neşeli olan insanlara hiçbir şey demeye gerek yok tabii ki. Yani kendim öyle olduğum için demiyorum. Ama sinir bozucu bir pozitiflik durumu da gerçekten var.
Daha doğrusu böyle bir kültür oluştu, toplumsal bir tutum oluştu bunun üzerine yani. Neden bahsediyorum dersen, olumsuzlukları reddetmek, pozitifliği aşırı bir biçimde vurgulamak gittikçe yaygınlaşmaya başladı. Bu da toksik yimserlik veya toksik pozitiflik adını verdiğimiz paradoksal bir duruma sebep verdi sonunda. Yani şimdi tabii ki olumlu düşünmek ve iyimser olmak çok sağlıklı tutumlar. Ama işte eğer bu bir noktada gerçeklikten kaçışın bir türü haline geldiğinde işte sorun orada başlıyor. Çünkü hayat bazen iyi, bazen kötü, bazen coşkulu, mutlu, bazen mesela gerçekten acı verici olabiliyor. Ve bazen gerçekten atlatılması zor şeyler geliyor başımıza ve acı çekiyoruz. Çekmemiz gerekiyor çünkü. Bazı şeyleri gerçekten hissetmemiz gerekiyor.
Bu positive vibes only yani sadece pozitif düşünceler hareketi işe yaramıyor. Hayatta sadece pozitif düşünceler, pozitif duygular yok. Hep tekrar tekrar söylediğim gibi eğer sadece pozitif olanları kabul edip onlara alan açacaksak bu diğerlerini yani çok da hoşumuza gitmeyen duygu ve düşünceleri bastıracağız anlamına gelir ki bu da her zaman daha çok şiddetlenerek karşımıza çıkmalarına sebep olur. Kısacası bastırmak hiçbir zaman iyi sonuçlanmıyor.
Peki, biz diğer insanlara nasıl baskı uyguluyoruz bu iyi hissetme konusunda? İşte mesela zor bir dönemden geçtiğini paylaşan birine, ya işte elindekilere odaklan, çok daha kötü durumda olan insanlar var demek mesela bir örnek. Acılar hep yarıştırılır bizim kültürümüzde biliyorsun. İşte seninki de acı mı? Bu ne ki? Asıl ben neler yaşadım tarzı söylemler vardır. Benim eniştem vefat etti çok yakın bir zamanda. Benim için de ikinci bir baba gibiydi. Ben babamın hastalığında uzun süre onlarla beraber yaşadım ve hakikaten çok ilgilenirdi benimle. Çok tatlı bir adamdı, çok üstümüze düşerdi. Deli doluydu yani çok şahsına münasırdı. Ne öyle birini önceden tanıdım ne bir daha tanıyacağımı düşünüyorum.
Ve çok acıydı tabii ki. İki kızı var. Onlar da kardeşim gibiler gerçekten. Hep bir kız kardeşim olmasını isterdim. Onlar da hayattan kız kardeşe en yakın kişiler benim için.
Oradayken mesela babasını kaybetmiş kuzenime, biri diyor ki... ...bu da bir şey mi? Ben 17 yaşındayken babamı kaybetmiştim. Yani şu an bunu mu konuşuyoruz? Kim daha şanssız, kimin acısı büyük diye mi yarıştırıyoruz burada? Kız acı çekiyor orada. Yanında ol işte, babasını kaybetmiş. Çok büyük bir yıkım yaşıyor. Gelmiş bunu diyor biri mesela. Ya da yine aynı şekilde, mesela depresyonda olan birine... ...sahip oldukları için daha fazla şükran duymalısın, daha fazla şükretmelisin demek.
Tabii ki şükretmeyi öğrenmek çok değerli. Belki daha iyi bir anımızda bazı şeyleri daha büyük bir pencereden görmek iyi gelecektir bize. Gerçekten her zaman için şükredeceğimiz bir şeyler de vardır hayatta. Ama biz bunu fırtanın ortasında dalgalarla boğuşurken göremeyiz. Ve bazen de gerçekten o an olan şeye o kadar üzülüyoruzdur ki hayatımızın geri kalanında şükredebileceğimiz şeyler olsa da bu o an, o duruma üzülmeyeceğimiz anlamına gelmez.
Bu söylemler evet ilk bakışta iyi niyetli gibi gözüküyor ama baskılayıcı dualara itibariyle nihayet olarak etkileri pek de iyi olmayan tavırlar diyebilirim bunlara ben. Yine birçok konudaki söylemler, mesela işim bu sıralar beni çok strese sokuyor dediğinde en azından işim var kendini şanslı saydanması veya senin canını acıtan, seni öfkelendiren ailevi bir meseleyi öfkeni bastırmadan paylaştığında ''Aa öyle deme canım, onlar senin ailen, ne olursa olsun onları sevmen gerek.'' gibi bir cevap verilmesi. Yani bunların hepsi istisnasız anlamaya çalışmak ve empati değil de bir nevi ahlaki bir ders verme, üstence bir bakış içeren durumlar. Ve bu arada bu toksik ilimserlik durumu bizim yalnızca kendimize değil, toplumun, çevremizin de bizlere yansıttığı bir tutum olduğu için bu yalnızca bireysel psikolojiyi değil, toplumsal psikolojiyi de ilgilendiren bir konu. Yani sosyolojik bir yanı da var, içinde yaşadığımız kültürle de çok ilgili. Ama bu arada bu toksik iyimserlik kültüründen bahsetmeden önce bazı noktaları netleştirmek istiyorum. Her iyimserliği de toksik olarak yaftalama aşırılığına da kaçmamamız gerekiyor çünkü.
Mutlu olmak, iyi hissetmek, güzel, dolu, anlamlı bir yaşam sürmek... Bunlar hepimizin arzularının ideallerini oluşturuyor. Toksik yimsellik kavramından, kültüründen bahsederken kesinlikle mutluluğu, olumlu düşünceyi önemsizleştirmek, dersizleştirmek istemiyorum. Hatta bir terapist olarak hayata yönelik olumlu bir tavır almanın faydalarını burada defalarca paylaştım zaten.
Mutluluk üzerine de konuştum, bir şükran günlüğü tutmanın faydalarını anlattım. Tüm bunlar uzun vadede yaşamdan duyulan memnuniyeti artıran pratikler tabii ki. Hayata optimist bir perspektiften bakmanın neşemizi, enerji seviyemizi, sağlığımızı artırdığı, kaygı düzeyimizi azalttığı bilimsel araştırmalarla da kanıtlanmış durumda zaten. Hatta diyalektik davranış terapisini ele aldığımda mesela, olumlu düşünceye odaklanmak, olumlu tarafından bakmak veya olumsuz düşüncelerle araya mesafe koymak gibi stratejilerinde yeri geldiğinde çok faydalı olabildiğini söylemem gerek. Hakkını da vereyim bunların bu sebeple. Ama tüm bunlar belli terapi ekollerinde kullanılan stratejiler zaten. Mesela farkındalık temeli terapilerde de on parmak şıkran egzersizleri, mutluluk getiren aktivitelere zaman ayırmak, yani çeşitli egzersizlerle daha fazla olumlu duygu ortaya çıkarmaya yoğunlaşmak gibi adımlar var. ki daha fazla olumlu duygu oluşturmak için emek vermek, hissettiğimiz olumsuz duyguları geçersiz kılmaz. Ve sonuçta bu egzersizlerin, pratiklerin işe yararlılıkları da yine araştırmalarla kanıtlanmış durumda. O yüzden yeri geldiğinde onlardan da faydalanmak gerekiyor. Yani burada önemli nokta şu ki, dediğim gibi yeri geldiğinde olumsuz düşünce döngüsünü durdurmak, dikkati, odağı daha olumlu bakış açılarına yöneltmek gibi stratejiler, günlük yaşamda kullanılabilecek harika araçlar ve teknikler.
Doğru kullanıldığında bataklığın içine çekiliyormuş gibi hissettiğimiz bir dönemde oradan çıkmamıza yardımcı olabilir bunlar. Yani hayatımızın daha iyiye gidebileceğini, onun hala yaşanmaya değer olduğunu görmemize yardımcı olabilirler. Zaten bu yüzden toksik ilimserliği konuşurken bazı noktaların önündeleştirilmesi gerektiğini söylüyorum. Çünkü bu konunun siyah-beyaz gibi basit bir mesele olmadığını düşünüyorum. Her olumlu yaklaşımı, hatta kimi zaman kendimize olumlu düşünmeye zorlamayı bile toksik olarak etiketlemek biraz riskli. Çünkü bunlar belli durumlarda, belli kişiler için faydalı stratejiler. Bu yüzden kısacası olumlu düşünmeyi yaftalamıyoruz diyerek başlamak istiyorum. O zaman pozitiflik hangi noktada toksikleşiyor? Biraz bundan bahsedeyim.
Şöyle diyeyim buna, olumsuz durumlar karşısında gerçekçi olamayacak kadar aşırı iyimser olmak, öyle davranmak, yani bu şekilde yalnızca olumlu duyguları deneyimlememiz gerektiği yönünde bir baskı oluşturmak, utanıma giriyor. Tabii bu kendi üzerimizde de başkaları üzerinde de olabilir. Hatta daha da ileri giderek başkalarının acılarına, geçirdikleri zor dönemlere indirgeyici bir bakış açısıyla yaklaşmaya kadar varabilir bu tutum. Daha önce anlattığım eniştemin kaybının örneğinde olduğu gibi mesela. Ve o an karşımdaki kişinin acısını, içinde bulunduğu durumu hiç dikkate almadan acı verici duygularını yok etmesini bekleyebilirim söylemlerimle.
Bu da tabii gerçekçi olmayan bir iyimserlik baskısına dönüşebilir. Aslında burada gerçekçi ve gerçekçi olmayan iyimserlik arasında yaptığımız ayrım önemli. Gerçekçi iyimserlik, olumlu düşünceyi destekler ama bunu yaparken de gerçekçi bir temele dayandırır bunu. Yani aslında olumsuz duyguların durumlarının da farkında olup buna rağmen bir çıkış yolu görebilmekten bahseder. Gerçekçi olmayan iyimserlik de olumsuz duyguları yok sayarak sadece olumlu düşünceye odaklanmaya zorlar bizi.
Üzgün veya kötü hissettiğimizde bile pozitif olmaya, dışarıdan mutlu gözükmeye zorlarsak kendimizi, bu işte tam da gerçekçi olmayan bir ilimserlik halidir. Toksik pozitiflik bana nasıl hissetmem gerektiğini söyler. Bir bakıma bir norm dayatır aslında. Onu sağlıklı ilimserlikten ayıran ana şey de budur zaten. zararlı olan başlı başına olumlu bir zihniyete sahip olmak değil yani tabi ki. Burada gerçek sorun neyin hissedilebilir neyin hissedilemez olduğunu tanımlayan tavırda yatıyor. Olumsuz duyguların değersizleştirilmesi bu aşırı pozitiflik halini tehlikeli yapan şey yani. Eğer hayatında birisi onunla olumsuz duygularını paylaştığında bu duyguları sürekli reddediyorsa
sana sürekli biraz da böyle samimiyetsiz bir şekilde nasıl hissetmen veya davranman gerektiğini dikte ediyorsa veya sen onun yanında böyle hissetmemeliyim aslında diye düşünüyorsan işin içinde toksik pozitiflik olması muhtemel. Peki, neden tehlikeli veya zararlı diye tanımlıyorum bu tutumu? Aslında çok basit birkaç nedeni var bunun. İlk olarak bu türden bir tutum duygusal paylaşım alanımı çok ama çok sınırlıyor. Hissettiğim olumsuz duyguları paylaşabileceğim bir alan bulamadığımda duygularımı anlamam ve anlamlandırmam da zorlaşıyor. Ayrıca pozitif bir maske takınma zorunluluğu hissettiğimde gerçek hislerimden uzaklaşmam da söz konusu oluyor genelde.
Bu da kendi içimdeki çatışmalara, anlamsızlığa ek olarak başkalarıyla iletişimin de daha yüzeysel ve samimiyetsiz hale gelmesinin nedeni olabiliyor. Ayrıca bu şekilde sorunları pozitif bir bakış açısıyla ele almanın ötesine geçemem zaten. Bu da sorunlara gerçekçi çözümler bulmamı zorlaştırabilir. Yardıma ihtiyacım olduğunda bu ihtiyacımı karşılamam da çok zorlaşır tabii. Çünkü yaramıza merhem bulabilmek için önce o yarayı görmek, diğerlerini de korkmadan göstermek gerekir.
Ki araştırmalar da bize duygularını kabul eden ve onaylayan insanların, onları inkar edenlere göre çok daha fazla ilerleme katettiğini gösteriyor. Bir diğer konu da toksik iyimserliğin duyguları iyi veya kötü olarak ayırması. Yani üzüntü, öfke, keder, yaz gibi duyguları, deyim yerindeyse öcüleştirmesi, şeytanlaştırması bir anlamda. Böylece de olumsuz duyguları hissetmekten korkmaya başlarız ve maalesef bu yüzden de bu tür duygulara utanç gibi ağır bir duygu eşlik etmeye başlayabilir.
Yani mesela şöyle düşün. Öfke hala hazırda baş etmesi zor bir duygu zaten. Bir de ondan utanmaya başladığını düşün. Utanç verici bir durum haline gelir bütün bu süreç. İyice zorlaşır hislerimize katlanabilmek o zaman. Bastırma eğilimi içine de gireriz bu şekilde. Ve hep dediğim gibi, bu duygu bu sefer bastırdıkça da katlanarak artar. Pasif agresif farklı tepkiler vermeye de başlayabiliriz.
Veya şöyle düşün, zor bir dönemden geçen birine pozitif ol dediğimizde neler hisseder? Diyelim ki karşımda iyi hissetmeyen, başına tatsız bir şeyler gelmiş ya da durumdan bağımsız olarak canı sıkkın, hayatın depresif bir döneminde olan bir tanıdığım var. Benimle iletişim kurmaya çalıştığında onu hiç anlamaya çalışmadan, bu kadar olumsuz bakma hayata tarzında bir cevap versem, Muhtemelen duyulmamış, anlaşılmamış, yalnız hisseder kendisini. Sana biri mesela bir şeyini paylaşmaya çalışırken, aman boşver, iyi düşün işte tarzı bir şey dese, böyle hissetmez misin? Sanki kestirilip atılmış gibi, duyguların hiç duyulmamış gibi. Zaten aşırıya kaçmış yersiz iyimsellik tam da bunu yapıyor. Hem de bize kendimizi başkalarına yük oluyormuş gibi hissettirebiliyor.
O zaman sanki biz de duygularımızda sorun varmış gibi hissedebiliyoruz. Hatta dışarıya çok açılmak istemediğimiz için yani bundan çekinmeye başladığımız için içimize kapanmaya başlıyoruz bir anlamda. Ama bununla beraber bir ayrı kategori var ki bütün dünyanın derdi onlardadır. Başkalarının derdini önemsemezler, her şey çok büyüktür ve aman Allah'ım onlar ne dertlerle boğuşuyorlardır. Bu da bir anlamda toksik negatiflik diyebilirim. Bu insanlar da tabii yaşam enerjimizi çekerler. Bu tarz insanları ayrı tutuyorum, bu ayrı bir kategori çünkü. Ve böyle insanlardan uzak durmak istemekte haklıyızdır açıkçası. Çünkü aslında bu insanlar yardım edilmek bile istemezler, sadece söylenmek isterler. Veya mesela bazı insanlar depresyonda olmayı, depresif olmayı severler kendileri farkında olmasa bile. Çünkü bu onlar için bir mazerettir. Bu sayede hayata karışmaları gerekmez. Depresyon kabuğunun altına sığınırlar, böylece pasif bir hayat sürebilirler. Dediğim gibi bunlar herhangi bir arkadaşımızın bize kötü bir dönemden geçtiğini söylemesiyle aynı şey değil.
Bunlar bazı insanların kronik olarak çevrelerine yansıttıkları şeyler ve özünde istedikleri şey aslında yardımda değil. Söylendiklerinde mesela çoğunlukla sizin dediğiniz şeye tam olarak kulak bile vermezler aslında. O negatifliği üzerine boşaltacak birini isterler. Tekrar ediyorum bunu ayrı tutarak çevremize zor dönemlerden geçen, zor duygularla boğuşan, onlara kulak verecek birilerine ihtiyacı olan insanlardan bahsediyorum ben burada.
Veya kendimizden bahsediyorum tabi, sadece çevremizden de değil, gerçek anlamda bu duyguları yaşaması, kabullenmesi gereken insanlardan bahsediyorum yani. Diğerleri zaten oldukları gibi kalmak istiyorlar, öyle kalmayı seçecekler kendi kişilik yapılarından dolayı. O zaman gelelim bir başka nedene. Bir de toplumsal bir tarafı var bu kavramın, demiştim. Toksik iyimserlik topluma yayıldığında ve bir kültür haline gelmeye başladığında her zaman mutlu olmamız gerektiğine dair gerçekçi olmayan bir beklenti oluşturur. Bu mümkün mü peki? Tabii ki değil. İnsanız neticede ve iyi günlerimiz kadar kendimizi pek de öyle neşeli, enerjik, pozitif hissetmediğimiz günlerimiz de olacak.
Hatta zaman zaman kaybolmuş, anlaşılmamış, depresif de hissedeceğiz. Kabuğumuza çekilmeyi, yalnız kalmayı, tek başımıza düşünmeyi isteyeceğiz belki de. Bunların da ayıplanmaması, toplumsal olarak kabul edilen durumlar olması için, bunu yaşayanların stigmatizasyona, önyargıya, damgalamaya maruz kalmaması için bu kültürün değişmesi gerekiyor en başında. Ki bu kültür aslında son zamanlarda antidepresan tüketiminin de artmasına neden olan durumlardan biri. Sonuçta herkes her an mutlu olamaz ve antidepresanların görevi mutluluk dağıtmak olmamalı. Hastalıkların tedavisi için kullanılmalılar onlar. Hayatta genel bir anlam kaybı yaşadığımız için antidepresan alınmaz mesela.
Bu sayede gerçek sorunlarla yüzleşemem. Sadece onları daha az umursarız. Ve böylece zaman içinde bastırdığımız gerçek sorunlar da çığ gibi büyür. Yani şeker dağıtır gibi her dönemsel mutsuzluğa, tatsızlığa antidepresan verilmemesi gerekiyor. Şimdi tabii dediğim gibi çok antidepresan kullanımı, çağın ruhuna da bakarsak biraz da mutsuzluk halini, bunu besleyen toksik imserliği sosyal medya üzerinden değerlendirebilirim. Sosyal medya ve psikoloji üzerine birçok araştırma yapılıyor haliyle son yıllarda.
Ve burada sosyal medyanın ruh sağlığı üzerinde hem olumlu hem de olumsuz etkileri olabileceği gözüküyor. Mesela nasıl olumlu etkiler oluşabilir? Sosyal medya aracılığıyla benzer sıkıntıları çeken insanlar bulabiliriz. Dayanışma için topluluklar oluşturabiliriz. Aynı zamanda kendimizi ifade edecek bir alan bulmak, bu anlamda duygusal destek sahibi olmak, daha az yalnız hissetmemize sebep olmak gibi olumlu etkileri olabilir sosyal medyanın. Ama bunun yanında pek çok araştırma olumsuz yanlarını da gösteriyor tabii.
Mesela işte depresyon, kaygı, uyku kalitesinde düşüş, bedenimiz hakkında memnuniyetsizlik gibi yan etkileri de olabiliyor. Ve tüm bunlarla genel olarak azalan yaşam tatmini, azalan memnuniyetle de ilişkilendiriliyor ki işte bu durumun aynı zamanda toksik pozitiflikle de yakın bir ilişkisi var. Biliyorsun sosyal medya özellikle de Instagram gibi görsel paylaşımları temel alan uygulamalar, insanların genellikle hayatlarının belli bir yanını öne çıkardıkları uygulamalar. Yani çoğu insan aslında olduğu kişiyi olduğu haliyle değil de olmayı arzuladığı kişiyi sunar sosyal medyada çoğu zaman.
Olumsuz duygular, içinden geçilen zor zamanlar, zor duygular, sosyal medya profillerinde pek rastlanır şeyler değiller. Ben özel hayat paylaşmayı sevmiyorum profilimde pek. Özellikle de benim hayatım sadece benden ibaret olmadığı için. Ne kendi anne babamın, ne çocuklarımın, eşimin hayatını istediğim gibi paylaşmam doğru olmaz tabii ki. Kendimle ilgili anlatacağım çoğu şeyin ucu da bir şekilde onlara dokunur. Ama mesela çok özel hayata girmeden yine de zaman zaman yaşadığım bazı zorluklardan bahsetmeye çalışıyorum.
Bazen mutsuz olduğumu, üzüldüğümü, sevdiklerimi kaybettiğimi, onların hastalıklarına üzüldüğümü, zor dönemlerden geçebildiğimi göstermek istiyorum. Herkesin biraz insanlaşmasını istiyorum yani. Hiçbir şeyin hiçbir zaman dışarıdan gördüğü kadar mükemmel olmadığının bilinmesini istiyorum. Ama yine de bu zor biliyorum. Günün sonunda özel hayatlarımızın da bir mahremiyeti var. Ve her şeyini sonuna kadar açmıyorsan, sosyal medya profilin birkaç mutlu andan ibaret oluyor sonunda. Ne yaparsan yap. Bu yüzden mesela sen de sosyal medyada vakit geçirdikten sonra kendini kötü hissediyorsan, takip ettiğin hesapları bir gözden geçirebilirsin.
Nedir o an seni rahatsız eden diye düşünebilirsin. Sürekli olumlu mesajlar, olumlu gönderiler, paylaşan hesapların bir kısmına yardımcı oluyor gibi görünse de aslında o kadar da iyi gelmeyebilir. Sıkıntılı bir ruh halindeyken sürekli olumlu imgelere, söylemlere rastlamak duygusal deneyimize çoğu zaman katkıda bulunmayabilir. Sosyal medyanın kendimizi sürekli diğerleriyle karşılaştırma eylemine yol açtığı da bilinen bir şey tabii. Mükemmel olman baskısı da birçok insanın sosyal medyada parıltılı bir persona yaratmasına sebep olabiliyor.
Böylelikle de gerçek benliğimizden iyice uzaklaşıyoruz ve kendimize yabancılaşıyoruz. Kendimizi sürekli başkalarıyla karşılaştırmak da işte bu mükemmelliyetçilik baskısını ve sosyal kaygı bozukluğunu artırıyor. Hatta tam da bu nedenlerle son dönemlerde ortaya çıkmış alternatif uygulamalar var, belki duymuşsundur. Be Real ki tam çevresi gerçek ol oluyor. Öyle bir uygulama çıktı bir ara ve özellikle Z kuşağı içinde epey de popülerleşti. Kullanıcılarına günün rastgele bir anında bildirim göndererek o an ne yaptıklarını fotoğraflamalarını isteyen bir uygulama bu. Ve bu uygulamanın birden popülerleşmesinin en büyük nedeni
Tam da Instagram'ın yaptığının tam tersini yapması. Birinde sergilemek istediğimiz kişiyi seçme şansı varken diğerinde olduğun kişiyi gösterme zorunluluğu var çünkü. Araştırmalar TikTok'un Z kuşağı içindeki popülerliğini de benzer bir faktöre bağlıyor mesela. Instagram'ın aksine TikTok'un bir tür kolektif katarsiz yaratmak için depresyon, kaygı, yaz gibi konuları mizahi, alaycı bir tonda ele aldığını söyleyemez. ve Instagram'daki gösteriş kültürü yerine TikTok'taki duygusal gerçekçilik z kuşağı için çekici bir faktör. Peki, bunlara ek olarak duygularımıza dair değinmek istediğim birkaç mesele daha var. Öncelikle insanız ve doğal olarak hem olumlu hem de olumsuz sayabileceğimiz pek çok duygulara sahibiz. Önemli olan şu ki bu duyguların tamamının insan deneyiminin birer parçası olduğunu unutmamamız gerekiyor. Duyguları iyi kötü olarak etiketlemek zaten en baştan yanlış.
Ama kafamızdaki ilgisi olumsuz bile olsa bir duygunun onu kabul etmemek, inkar etmek bizi duygularımızdan uzaklaştırır. Yani dolayısıyla kendimizden, deneyimimizden de uzaklaştırır bir anlamda. O zaman da işte bu aşırı pozitiflik durumu olumsuz duygularımızı maskeleyen ama onları hafifletmeyen sağlıksız bir başa çıkma mekanizması haline gelir. Daha önce söylediğim ve hep söylediğim gibi tekrar edeceğim yine. Araştırmalar duygularını ne olursa olsun tutarlı bir şekilde kabul eden, onları bastırmak yerine yaşamayı, deneyimlemeyi seçebilen kişilere olumsuz duygularla daha iyi baş edebildiğini gösteriyor. Çünkü unutmamak gerekiyor ki her duygu aslında bize bir şeyler söyler, bir şeyler öğretir. Olumsuz duygular içsel bir iletişim aracıdır. Bu duygular ihtiyaçlarımızı, sınırlarımızı, değerlerimizi anlamak için önemli fırsatlar sunar bize. Ve bu duygulara izin vermek, bize ne anlattıklarına kulak vermek, içsel dünyamıza daha derin bağlantı kurmamıza yardımcı olabilir. İhtiyaçlarımızı, bize neyin iyi gelip neyin iyi gelmediğini fark ederiz böylelikle. Ayrıca kendi zayıflıklarımızı, güçlü yanlarımızı keşfetmemize de yardımcı olabilirler. Olumsuz deneyimlerden çıkarılacak dersler, kişisel gelişimimizi destekler mesela.
Hayatımızdaki sorunları fark etmemize, bu sorunlara çözüm yolları bulmamıza yardımcı olabilirler. Reddetmek yerine duygularımızla yüzleşmek gerçek sorunların üstesinden gelmede en önemli adımlardan biridir. Ayrıca olumsuz duyguları anlamak ve kabul etmek sadece kendi içsel dünyamıza değil, aynı zamanda başkalarının duygusal deneyimlerini de anlamamıza yardımcı olur. Yakın ilişkiler güven duyduğumuz bir zeminde kırılganlıklarımızı, zayıf noktalarımızı, yaralarımızı paylaşabilmek üzerine kuruludur çoğu zaman. Ne zaman ki kapıda kalkanımızı bırakıp, askimizi çıkarıp bir köşeye bırakabiliriz, ne zaman ki bu yaralarımızı açabiliriz karşı tarafa, işte o zaman yakın samimi ilişkiler kurabiliriz.
Aksi doğamızla bağdaşmayan içtenliksiz ve yüzeysel ilişkilere gebedir çünkü. İşte bu yüzden ki toksik iyimserliğin en baş eşlikçilerinden biri de empati ve anlayış eksikliği diyebilirim. Oysa empati, sağlıklı ilişkiler kurmamızı, bu ilişkileri derinleştirmemizi sağlar. Olumsuz duyguları kabul etmek, anlamak, bunlar üzerine sohbet edebilmek de empatiyle çok yakın bir ilişki içindedir zaten.
Sonuçta acı çekmekten kaçınmak, acı çekmenin ta kendisidir. Ve hayatta anlamlı olan birçok şey, bir noktada olumsuz deneyimlerin, hislerin, süreçlerin üstesinden gelinerek elde edilir. Peki, bölümün sonuna gelirken, toksik iyimserlikle nasıl başa çıkabiliriz? Kısaca bundan biraz bahsedeyim.
Toksik ilimserliğin zıttı daha önce bahsettiğim gibi kötümserlik ve sürekli eleştiri değildir. Öncelikle bunu söylemem gerek. Toksik ilimserliğin zıttı şefkat, öz şefkat ve empatidir. Kötü hissettiğin zamanlarda pozitif hissetmeliyim demek yerine, bu türden olumsuz duyguları hissedebilirim, bu normal, zor bir dönemden geçiyorum demek öz şefkattir mesela.
veya bir arkadaşın sana kendini son zamanlarda iyi hissetmediğini veya bir şeylere karşı öfkeli, kızgın hissettiğini söylediğinde, çok olumsuz bakıyorsun, olumsuzluklara odaklanarak bu ruh halinden çıkamazsın türünden şeyler söylüyorsan eğer, bunun yerine ona empatiyle, yaşadıklarına aitse şefkatle yaklaşmak, Herkese en iyi gelebilecek davranış biçimi olacaktır muhtemelen. Böyle hissettiğin için üzgünüm, seni anlıyorum. Dilersen bugün keyfini yerine getirecek bir şeyler yapabiliriz birlikte. Ne dersin? türünden bir yaklaşın. Çok daha sıcak, çok daha kucaklayıcı, anlayışlı, daha önemseyen bir tavır olacaktır.
Çünkü aslında çoğu zaman birine derdimizi anlattığımızda istediğimiz şey bir tavsiye almak, bir çözüm bulmak değildir aslında. Yalnızca biraz empati ve anlaşılmak aradığımız asıl şeydir çoğu zaman. Peki o zaman, bölüm sonunda yine sana sorayım. Hayatında hiç seni rahatsız edecek, seni kötü hissettirecek derecede imsarlıya rastlıyor musun? Belki sen sürekli iyi hissetmeye zorluyorsun kendini ve içinde çok derinlerden gelen o çığlığı sürekli bastırıyorsun. Veya belki çevren senden sürekli bunu bekliyor.
Nerede, hangi ortamlarda rastlıyorsun bu duruma daha çok? Sosyal medya, iş ortamı veya arkadaş ortamı olabilir mesela. Belki bir düşünüp buna göre kendi davranışlarını veya başkalarıyla ilişkilerini gözden geçirmek isteyebilirsin. Bir sonraki patikada birlikte yürüyene dek, tüm duygularını bastırmadan, anlayışla kucakladığın, kötü olmasaydı iyinin, mutsuzluk olmasaydı mutluluğun da var olamayacağını kendine hatırlattığın günlerin olsun. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.