
2.910 kelime · ~15 dk okuma
İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. Pod.bmd ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.
Merhaba. Kendini tanımak insanın en zor görevidir. En acıklı şey de insanın en büyük engeli kendisidir, der Jung. Bugün yine bir düşünürüm fikirlerinden alabileceğimiz derslerle seninle birlikteyim. Bu bölümdeki düşünürümüz de tahmin edebileceğin üzere Carl Gustav Jung. Daha önce onunla ilgili bir kitap okuyordum. Daha önceden kastım birkaç sene önce ve bol bol paylaşmıştım o dönem aslında Jung'un fikirlerini.
O yüzden dedim ki bu bölümde de psikopatikada neden bu konuyu bir daha ziyaret etmeyelim ve bu konuyu konuşalım istedim. Yani Jung ne demiş de biz hala bugün onu konuşuyoruz, onun derslerinden hayatımıza neler uyarlayabiliriz ve bunu düşünelim istiyorum. O yüzden bu bölümde Jung'un düşünce sisteminden, teorilerinden, fikirlerinden yola çıkarak ondan öğrenip uygulayabileceğimiz beş hayat dersinden bahsedeceğim. Şimdi Jung her ne kadar psikoloji dünyasında oldukça tartışmalı bir figür olsa da ki bunun en büyük nedeni aslında bilimsellik yerine eserlerine gömülü olduğuna inanılan mistisizm. Yani ne demek bu? Jung'un bilimsel metotları takip etmek yerine fazlaca ilgili olduğu dini hikayelerden, mitlerden, Arketiplerden, insanlığın ortak hikayelerinden bahsediyorlar bu eleştirinin içinde. Gerçi tabii kendisi bu eleştiri hiç sevmiyor, ayrı. Buradaki bilimsel tutum tabii ki sorgulanabilir. Ama yine de ben onun birçok düşüncesine çok değer veriyorum. Ve bence onun düşüncelerine, bugünün penceresinden de bakabiliriz. Ve yaşama dair bakışımıza yeni perspektifler kazandırabileceğimizi düşünüyorum.
Ama önce Jung'un kim olduğundan bahsedeceğim. Çok kısaca, Jung, Sigmund Freud ve Alfred Adler'le birlikte psikanalizin üç kurcusundan biri olarak kabul ediliyor. İsviçre'de doğup ölmüş bir psikiyatrist ve bir psikanalist Jung aynı zamanda ve 86 yıllık yaşamın ardında bizlere psikiyatri, psikoloji, antropoloji, olsun işte felsefe, din, arkeoloji, edebiyat alanlarına dair çok önemli çalışmalar bıraktı. Aslında biz onu başlarda hep Freud'la biliriz. Freud biliyorsun ki zaten psikanalizmin babası olarak anılıyor. Başlangıçta aslında Freud, Jung'un dehası ve onun kendi fikirlerine olan bağlılığı sebebiyle kendi varisi olarak görüyordu. Jung da Freud'a ve çalışmalarına çok hayrandı. Onu bir mentor, bir akıl hocası olarak görüyordu. Hatta Freud için manevi babam diye bahsettiği söyleniyor.
Ve bunlar işte bir mentor, öğrenci olarak bu şekilde Freud'un teorilerini geliştirmek, desteklemek için birlikte çalıştılar ve gitgide tabi daha yakın bir bağ kurdular kendi aralarında. Ama birçok ilişkide olduğu gibi bu bağ ilerledikçe mesleki ve kişisel etkileşimleri derinleştikçe yani Temel farklılıklar ortaya çıkmaya başladı aralarında. En temel farklılık da yungun bilinç dışının doğası hakkındaki görüşlerinden doğuyordu aslında. Freud biliyorsun zaten her şeyi cinselliğe bağlıyor. Yine bilinç dışını şekillendirmede de bastırılmış cinsel arzuların ve travmanın rolünü vurguluyordu.
Ama Jung bu kavramı tüm kültürlerde ortak olan arketipler, semboller, mitleri içeren kolektif bilinç dışı içirecek şekilde genişletti. Yani Jung daha çok bu dini hikayelerden bahsediyordu, ortak mitlerden bahsediyordu. Ama burada Freud tamamen bunu cinselliğe bağladığı bir konuydu bilinç dışı. Bilirsin işte cinselliği bastırdığımız için şu olur, fallik objeler, Freud'en slipler vardır, ağzımızdan kaçan söylemler. Genelde hep bu konulara bağlar Freud. Ama Jung
çok daha farklı bir şekilde bunu ele aldığı için de biraz da bir Freud'a ona karşı olan bir eleştiri kabul etmediği, birazcık ego da var bu işin içinde tabii ki iki tarafında, bir şekilde ters düştüler, eleştirileri kabul etmediler ve araları açıldı bu iki psikanalistin. Ve sonuç olarak da Jung bu ayrılıkla birlikte analitik psikoloji okulunu kurdu. Yani kendine ait bir okul oldu. Bu onun daha farklılaştığı Freud'dan.
Şimdi, klasik psikanaliz dediğimizde tabii ki kişilik gelişiminde erken deneyimler çok önemli olduğundan burada hastanın geçmişine odaklanılır. Jung da tabii ki yine bunlara önem veriyor. Ama öncelikle bugüne, mitolojiye, folklore ve kültürel deneyimlere de odaklanarak insan bilincini anlamaya çalışıyordu. Herkesten farklı olarak o.
Bu bölümde de Carl Jung'un düşüncelerinin izinden giderek bugün yaşama dair neler öğrenebiliriz? Bunları paylaşmak istiyorum seninle. Ve o zaman başlayalım diyorum. İlk bahsetmek istediğim konu şu. Hayatın amacı anlamsızlıkta anlam bulmaktır. Bu tabii ki benim değil, Jung'un sözü. Jung, Anılar, Düşler, Düşünceler kitabının Ölümden Sonra Yaşam Üzerine bölümünün sonunda şöyle söylüyor. Ana temayı anlaman için okuyacağım bu arada. Aralardan bazı cümleleri çıkarıyorum, atlıyorum o yüzden.
Çağımız yalnızca şimdiyi ve burayı vurgulamaya başladı ve bunun sonucunda insanı ve insanın dünyasını şeytanlaştırdı. Oysa insanın görevi bunun tersidir. Söyleyebileceğimiz kadarıyla insanın varoluşunun tek nedeni yalnızca varolmanın karanlığında bir ışık tutabilmektir. Son cümle özellikle vurucu burada. ''The sole purpose of human existence is to kindle a light in the darkness of mere being.'' diyor Jung elimdeki kitabında. Yani burada insanın, varoluşunun yegâne amacının varolmanın karanlığına bir ışık tutmaktır anlamında söylüyor. Burada tabii karanlığı anlamsızlık olarak yorumlamamız da mümkün.
Jung'a göre her birimizin varoluş amacı hayatta bir anlam bulmak. Basitçe var olmak yerine bunun ötesine geçmemizi, kendimizi keşfedip büyüme peşinde koşmamızı söylüyor bize. Bu, bu arada şimdiye kadar dinlediğin diğer bölümlerden de tanıdık gelecektir sana belki. Socrates'ten, Nietzsche'ye, işte daha yakın zamanlara gelirsek, Viktor Frankl'dan, Irving Yalom'a. Yani aslında hiç isim saymayayım. Çünkü yüzyıllar boyunca birçok düşünürden bu temayı duyduk. Onlar hepsi bu temayı vurguladı zaten. Hayattaki anlam arayışına çeşitli açılardan baktılar yani yüzyıllar boyunca insanlar. Jung'un çalışmaları da aynı şekilde. Genellikle kendini keşfetme yoluyla kişisel anlam arayışına odaklandı.
Çünkü ancak bu sayede önümüzdeki yolu aydınlatmaya yardımcı olacak yeteneklerimizin farkına varabiliriz. Sadece bu şekilde içsel hazinelerimizi keşfedebileceğimizi düşünüyordu Yumta. Aynı zamanda tabii bir tek bu da değil kendimize yapacağımız bu yolculuğun amacı. Bu sayede keşfettiğimiz bu hazineyle çevremiz için nasıl olumlu bir etki yaratabileceğimizi de öğrenebiliriz. Yani bu hem şahsi olarak bizim hem çevremizin yani içinde bulunduğumuz topluluk için de atabileceğimiz en doğru adımlardan biri. Ve tabii ki bu kendini anlama ve keşfetme tutumu hayat boyu devam eden bir süreç. Ve kolay bir süreç olduğunu da söylemiyorum. Kendi bakış açımızın nereden kaynaklandığını anlamak.
değerlerimizle, inançlarımızla yüzleşmek, yeri geldiğinde de onları sorgulamak zorunda kalırız bunları yapabilmek için. Ama sadece kendimizi bulmak, adını aramak bile hayata çok daha derin bir anlam katar aslında. Bunun için ne yapacağız peki? Her birimizin her zaman çocukluğumuzdan bir parçamızı içimize taşıdığını unutmayacağız. Ve o çocuk bize ne anlatıyor? Ne yapmamızı söylüyor? Hangi inançlar, önyargılar,
Hangi çarpık düşüncelerle hareket ediyor? Bunları anlamalıyız. Çünkü kendimizi tanımadıkça hayatımıza bize iyi gelecek bir anlam bulmamız da çok zor olur. Yani aslında bize tam olarak ne iyi gelir? Daha doğrusu biz aslında kimiz? Bunu bile bilemeyiz yoksa. Belki başkalarının hayalleri, idealleri uğruna hayatımıza heba ederiz başka başka yollarda. Bunun olmaması için de çocukluğumuzla yeniden tanışacağız. Her çocukluğun biraz yaralı, biraz eksik olduğunu. Her ailenin tırnak içinde. biraz da anormal olduğunu kabul edeceğiz yani. Çünkü günün sonunda normal nedir aslında? Normal değil, çerçevelediğimiz hayatlar imkansız. Kimse, hiçbir birey, hiçbir aile böyle değil. İşte böyle böyle biz de keşfedeceğiz kendimizi. Gelelim ikinci derse. Yani Jung'un en ünlü iki kavramına. Persona ve gölge kavramları.
Bundan daha önce duygusal olarak sağlıklı insanların dokuz özelliği bölümünde bahsetmiştim. Jung deyince tabi ki bunlar ilk akla gelen kavramlardan oluyor. Peki nedir persona kavramı? Bunun için bir yandan başkaları üzerinde kesin bir izlenim bırakmak, diğer yandan da bireyin gerçek doğasını gizlemek için tasarlanmış bir tür maskedir diyor Jung persona kavramı için.
Yani hepimizin günlük yaşamımızda taktığı maskeleri var diyor oyun gözünde. Ve buna da persona adını veriyor. Persona için sosyal normlar ve beklentiler tarafından şekillendiren, yani toplum bizden bir şeyler bekliyor. Varlığımız, olmamız gereken kişi hakkında bir beklenti içinde. Ve persona da bunlar tarafından şekillendiren dünyaya gösterdiğimiz versiyonumuz diyebiliriz.
Aslında burada bir tane maskeden de söz etmiyoruz. Hepimizin birden fazla maskesi olabiliyor. Anne maskesi, sevgili maskesi, arkadaş maskesi, mesleki maskeler. Çeşit çeşit maskelerimiz var yani. Bu kötü bir şey gibi geliyor kulağa ama aslında personel toplum içinde yaşamamızı mümkün kılan bir şey. Bu yüzden normal hatta zorunlu bir şey aslında. Toplum bizden bunu talep ediyor çünkü.
Hepimiz toplumsal hayatımızda bu maskeleri kullanıyoruz. Eve döndüğümüzde ise yani yalnız kaldığımızda da çıkarıyoruz bunları. Madalyonun diğer yüzünde ise yungun gölge dediği şey var. Yani dışarı göstermediğimiz, bastırdığımız, gölgede bıraktığımız yanımız bu. Gölgeyi basitçe şöyle diyebilirim, başkalarının görmesini istemediğimiz, hatta varlığını kabul etmek bile istemediğimiz parçalarımızın toplamı olarak düşünebilirsin.
Güvensizliklerimiz, korkularımız, algıladığımız zayıflıklarımız, utandığımız arzularımız, bilinç dışına itilmiş, reddedilmiş, bastırılmış veya bilinçsizce kabul edilmemiş tüm olumsuz, karanlık ve potansiyel olarak zararlı yönlerimiz bunlar. Ama bu yönler sadece olumsuz olmak zorunda da değil tabii. Aynı zamanda potansiyel olarak pozitif olan ama reddedilmiş veya bastırılmış özelliklerimiz de barınabilir gölgemizde. Peki, buradaki önemli ders ne? Bilmemiz, kabul etmemiz gereken şey şu burada. Hem persona hem gölge kabul etmenin biraz güç olduğu konular olsa da, her ikisi de kim olduğumuzun birer parçası. İkisi de kötü değil aslında. Jung hem personamızı, yani dışarı gösterdiğimiz o süslü kişiliğimiz, hem de gölgemizi, yani bastırdığımız, sakladığımız karanlık tarafımızı tanımanan ve kabul etmenin kendimizi anlamak için hayati önem taşıdığına inanıyordu.
Çünkü, aksi takdirde şöyle bir şey olabiliyor bu arada. Personası şişebiliyor insanların. Ha bu anlamda toplumsal duruşuyla egosu büyüyor yani. Ve böyle kişiler genellikle bu giydikleri maskeleri gerçek benlikleriyle karıştırıyorlar. Örneğin, bir kişi toplumun kabul ettiği belirli bir rolü veya kimliği benimsiyor, gerçek duygularını ve düşüncelerini de bastırmaya başlıyor böylelikle.
Bu durumda bu kişi sadece toplumun kabul ettiği persona tarafından tanınan ve kabul edilen biri olarak bir rol oynamaya başlıyor. Ancak işte bu şişirilmiş sahte kimlikler zamanla bu kişi de içsel çatışmalara sebep oluyor. Çünkü gerçek benlikle dışarıdaki kişiliğimiz çok büyük uyumsuzluk içindeyse duygusal olarak kendimizi rahatsız hissetmeye başlıyoruz. boşluk duygusu oluşuyor içimizde. Jung da işte bu yüzden diyor ki, kişinin gölgesiyle ve gerçek benliğiyle yüzleşmesi ve bunları dengelemesi gerekiyor. Jung'a göre olumsuz veya bastırdığın özelliklerinle yüzleşmen ve onlarla barışman, içsel bütünlüğünü sağlaman ve bu sayede de potansiyelini keşfedebilmen için çok önemli. Yani şöyle düşüneceğiz, ben neler saklıyorum içimde? Topluma giydiğim kostüm maske nedir? Bu soruları sürekli kendimize sora sora keşifler yapacağız. Gelelim üçüncü hayat dersine o zaman. Jung'dan öğrenebileceğimiz bir sonraki ders de son söylediklerimle yine bağlantılı bir şey aslında. Ama bu maddeye Jung'dan bir alıntıyla başlamak istiyorum. Şöyle diyor, bütünlük kişinin varlığının bir kısmını kestirip atmasıyla değil, zıtlıklarını bir araya getirip bütünleşmesiyle elde edilir.
Bu kez benzer bir şey, Jung'un başka iki ünlü kavramı üzerinden konuşma vakti o zaman. Anima ve animus kavramları bunlar. Duymuş olabilirsin daha önce. Jung bu kavramlarla insan ruhundaki kontuseksüel ya da yani Türkçesiyle cinsel anlamda karşıt kutuplu yönlerini tanımlıyor. Jung'a göre her cinsiyet içinde karşı cinsin pisçesini barındırıyor. Yani bir kadınsan içinde eril bir pisçe yani animus, eğer bir erkeksen de içinde dişil bir pisçe yani anima barındırıyorsun Jung'a göre.
Anima, erkekteki feminen yönleri, yani duygusal ve yaratıcı unsurları. Animus ise, kadında erkek özellikleri, mantıklı düşünce ve karar alma yeteneklerini simgeliyor. Ve tabii ki her iki kavramda tahmin edebileceğin üzere, az önce sözünü ettiğim gölge kavramının bir parçası olarak varlar. Tabi ilk başta kulağa cinsiyetçi gelebilir bu tanımlar biraz. Bugünün dünyasında cinsiyete, cinsel kimliğe, cinsel yönelime dair tabii ki Jung'un döneminden daha farklı düşünüyoruz artık. Ama bu tanımları tamamen doğru kabul etmesek de ben yine de düşüncelerinin işlevsel bir yönü olduğunu düşünüyorum burada da. Çünkü bence tam tersi bu düşünceler bizim toplumsal cinsiyet stereotiplerine meydan okumamıza da yardımcı olabilir. Yani erkekler şöyledir, kadınlar böyledir demek yerine her birimizin içinde birbirimizden parçalar olduğunu anlamamıza da yardımcı olabilir. Çünkü animus ve anima kavramları içsel bir çeşitliliğin ve zenginliğin varlığını da vurguluyor aslında.
hem de içimize karşı cinse dair parçalar barındırma fikri kabul etmek gerekirse dönemine göre oldukça da ilerici bir düşünce aslında. Yani her iki kavram da sadece toplumsal cinsiyet rollerine değil, aynı zamanda içsel dünyadaki çeşitli özelliklere ve potansiyellere de dikkat etmeleri sağlayabilir. Bu anlamda da önemli bunlar. Bu da içsel çatışmalarını anlaman, kabul etmen, bütünlük kazanman için yine önemli bir araç aslında. Böylece de belki kendini daha derinlemesini anlayıp ilişkilerinde daha fazla derinlik ve anlayış geliştirebilirsin.
Evet, gelelim dördüncü derse. Jung'un bir diğer hayat öğretisi de yine günümüzde hala çok popüler olan kolektif bilinç dışı kavramı hakkında olacak. Kolektif bilinç dışı, Jung'un zamanında en çok tartışma yaratan fikirlerinden biri. Hatta Freud'la yollarının ayrılmasının, işte Jung'un kendi psikanalitik okulunu kurmasının da temeli bu kavram demiştim zaten. Nedir peki bu kolektif bilinç dışı? Jung'a göre tüm insanlar içgüdülerin ve anıların depolanda ortak bir psikolojik alanı paylaşıyor.
Yani benim kişisel deneyimlerimin ötesinde diyor ki insanlığın ortak birikimi olan bilgiler düşün. Bunlar böyle havada herkesin erişebildiği bir bilgi bulutu gibi duruyor. Ve milyonlarca yıl boyunca yaşamış olan atalarımızın yaşantıları, deneyimleri, travmaları, alışkanlıkları hep bunlarla şekillenmiş bir alan bu. Modern bir benzetme yapacak olursan, kolektif bilinç dışında atalarımızdan miras aldığımız bir veri tabanı veya işte böyle bir iCloud gibi, böyle bir bilgi işlem bulutu gibi hayal edebilirsin. İhtiyaç duyduğumuzda hepimizin erişebildiği, insanlığa özgü deneyimler yaşamımıza olanak tanıyan, çok eski zamanlardan beri birikimli bir şekilde oluşmuş geniş bir bilgi ağı yani. Ve bugün hala insan deneyimini şekillendiren, onu etkileyen bir katman aslında bu.
İşte toplumsal roller, cinselliğe dair kabuller, korkular, hazlar, arketipler hepsi insanlığın ortak bilincine dair ve hepsi bu alanın içinde. Aslında bakarsan bu düşünce uzun yıllar boyunca sözde bilim olarak görüldü. Ve bu bahsettiği insanlığın tamamını bir şekilde birbirine bağlayan bu bilinç dışağı, Jung'a psikanalitik kuram içinde de mistik bir hava verdi. Ama aslında bakarsak yani bugün geldiğimiz noktada da yungun kolektif bilinç dışı kaframına daha farklı bakabiliyoruz. Yani özellikle evrimsel psikoloji perspektifinden baktığımızda kolektif bilinç dışı dediği şey onun, yani burada aslında benzer bir yapı var yine bilimsel olarak da, bu beyin yapısının nesiller boyunca genetik olarak aktarılmasıyla mümkün olabilir deniliyor yani evrimsel psikoloji açısından da.
Her hayvanı doğru uyaranlarla karşı karşıya kaldığında mesela aktif hale gelen hıldızsal bazı davranışları var. Bu doğru. Jung'un kolektif bilinç dışından kastettiği bu muydu? Yani onu söylemek zor. Ama bu görüşü destekleyen argümanlar bulmak da çok zor değil aslında. Peki, kolektif bilinç dışı teorisinden bugün ne öğrenebiliriz?
Yunk rüyalarımız aracılığıyla doğrudan kolektif bilinç dışına erişebileceğimizi düşünüyordu. Yani rüyalarımızı hatırlayabilir, onun için de arketipleri arayabilir, arketipin sunduğu bilgeliği yorumlayabiliriz. Ve aslında yapıyoruz bunu, bu rüya yorumculuğunu. Ama tabii ki rüyalar yalnızca bilinç dışının bir tezahürü değil. Hatta rüyalarla ilgili bir bölüm de hazırlamayı düşünüyorum yakın bir süreçte aklımda.
Ama bilinç dışımız gizli arzularımız ve korkularımızın rüyalarımıza belli ölçülerle şekil verdiği de aşikar aslında. Sonuçta yungun bu kolektif bilinç dışı kavramı insanlığın ortak geçmişinden kaynaklanan, belirli sembollerin, motiflerin, insanların rüyalarında, sanat eserlerinde, mitlerinde ortaya çıkmasını açıklayan bir olgu. Mesela, örnek olarak ezderhaları ya da kahraman motifini düşün. Ne kadar çok hikayede vardır insanlığın başından beri. Bu mitolojik figürler farklı kültürlerde, farklı biçimlerde hep varlardı. Ama temelinde de hep aynı evrensel semboller yatıyordu. Yani farklı yerlerde, farklı insanlar hep aynı hikayelerin farklı varyasyonlarını anlatıp durmuş.
Bunu anlamak da sosyolojik anlamda da çok önemli bizler için. Kolektif bilinç dışına buradan da bakabiliriz. Bir de kolektif bilinç dışı aynı zamanda dünyada yaşayan diğer insanlarla bağı hissetmek için de iyi bir araç. Yani farklı yerlerden, farklı bakış açılarından geliyor olsak da hepimiz anne özlemi çekeriz mesela. Veya ölümü düşündüğümüzde hepimiz korkutuyoruz. Belli zamanlarda kahramanlar ararız. Tüm bunlar Jung'a göre insanlığın ortak mirasında gizli oluyor.
Ve gelelim Jung'un felsefesinden bu bölümde alacağımız son hayat dersine. Bu da kendimize dair içgörü kazanmaya ilişkin bir ders. Jung muhtemelen en bilinen sözlerinden birinde şöyle söylüyor. Görüşümüz ancak kendi kalbimizin içine bakabildiğimiz zaman netleşir. Dışa bakar rüya görür, içe bakar uyanır.
Daha önce dediğim gibi Jung, kendini anlamak için içe bakmanın büyük bir savunucusuydu. Zaten bütün temalar, burada bahsettiğim bütün dersler bir anlamda içe bakmaya dair dersler sunuyor bize. Düşüncelerimizi, duygularımızı, deneyimlerimizi keşfetmeye, zaman ayırmanı ve iç gözlem yapmanın gücüne Jung çok inanıyordu çünkü. İnsanın gözlerini dış dünyaya değil, kendine çevirerek uyanabileceğini düşünüyordu. Böylece de hayattaki anlamı bulabilir, kendi kişisel hikayemizle, kişisel inanç sistemimize temasa geçebilirdik.
Çoğunlukla etrafımızla, toplumda olup bitenlerle, diğer insanların bizi nasıl algıladığıyla aşırı derecede ilgilenen canlarız biz maalesef. Başka bir deyişle, topluma sunduğumuz maskelerimizle, personelarımıza gereğinden fazla meşgulüz. Gerçekte kim olduğumuza temasa geçmek içinse, aslında içimize bakmamız gerekiyor. Çünkü ancak bu sayede kim olduğumuzu veya kim olmak istediğimizi daha iyi anlayabiliyoruz. Ancak böylece kişisel inançlarımızı, kişiselliklerimizi daha iyi tanıyabiliyoruz. Bu da hayatta bir yön, bir anlam sahibi olmamıza yardımcı oluyor. Kendi derinliklerimize bakmazsak, daha önce dediğim gibi kendi ihtiyaçlarımız, kendi isteklerimizden öte başkalarının bizden beklentilerini, kendi hayat gayemini sanabiliyoruz.
Böyle olduğundaysa hayatımız bize bir rüya gibi, hatta kendi rüyamızda değil, bir başkasının rüyası gibi görünebilir. Bu yüzden sen de günlük hayatında tepkilerini, duygularını düşünmek için belli sessizlik ve tefekkür anları yaratabilirsin. Sessizce düşünmenin gücünü asla hafife alma çünkü bu davranışlarına, duygularına, arzularına ışık tutabilir. Ve sonunda kendinle ilgili keşfedeceğin şeyler de seni aslında gerçekten şaşırtabilir.
Evet, benim bugün Jung'a dair anlatmak istediklerim bu kadardı. Şu ana dek Jung'dan alabileceğimiz elsleri düşündüğünde ortak bir tema fark etmiş olabilirsin. Bu tema, Jung'un ve analitik psikolojinin en önemli kavramlarından individuation, yani Türkçesi ile bireyleşme kavramında yatıyor. Analitik psikoloji üzerine iki denemede Jung bu kavramı şöyle açıklıyor.
Bireyleşme tek homojen bir varlık olma halini ifade eder ve bu bireysellik eşsizliğimizi, biricikliğimizi içerdiği ölçüde aynı zamanda kendimiz olmamız anlamına gelir. Dolayısıyla bireyleşmeyi kendini gerçekleştirme olarak çevirebiliriz. Yungun bireyleşme dediği şey kendi içsel potansiyelini gerçekleştirmen ve tam anlamıyla kendin olmak için izlediğin süreç aslında. Bu da ancak kendi iç dünyanın anlama, kendi değerlerini keşfetmen, benlilik bilincini güçlendirmen ve kendini gerçekleştirmenle mümkün. Bugün bile bireyleşme kavramı psikoterapi ve ruhsal sağlık alanında çok önemli bir kavram. Bireyleşme ayrıca senin gibi olmayan insanlara karşı anlayışını da arttıran bir şey.
Yani başkalarıyla ilişkilerinde daha anlayışlı olabilirsin böylece. Çünkü empatiyetini artıran bir süreç. Kendi benliğini anladığın ölçüde ancak diğer insanların farklılıklarını da daha iyi anlayabilirsin. Yani böyle düşünürsek tabii ki kendini anlaman diğerlerini anlamana da yardımcı olacaktır.
Sanırım Jung'dan alabileceğimiz derslerin en sadeleştirilmiş hali bu düşüncede yatıyor aslında. Ben kendini tanıma sürecinde epeydir yol alan bir öğrenci olduğumu düşünüyorum. Kendime dair keşiflerim ise asla bitmiyor tabii. Peki sen? Senin son zamanlarda kendine dair keşiflerin oldu mu? Topluma karşı taktığın maskenin altında aslında neler var? Bunları hiç düşündün mü? Bir sonraki patikada görüşene dek kendi benliğinin farkına varabildiğin, potansiyelini gerçekleştirebildiğin,
ve psikolojik olarak sağlıklı bir bütünlüğe ulaşabildiğim bir hayat dilerim. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.