
3.577 kelime · ~18 dk okuma
İnsanın kendini anlaması, bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. Podbimedi ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.
Merhaba, bugün bazen mistik bir değer atfedilen, bazen geleceği görmemize yardım eden kehanetler gibi bakılan, bazense sadece bilimsel olarak anlamlandırılmaya çalışılan hepimizin ama hepimizin yaşadığı bir deneyimden bahsedeceğim. Tahmin edersiniz ki karşınızda rüyalar. Bir gün 24 saat, bunun yaklaşık 16 saatinde uyanık, iyi ihtimalle 8 saatinde uyuyarak geçiriyoruz. Yani ömrümüzün üçte biri böyle geçiyor. Ve bu sürede ortalama bir insan yaşamanın 5 yılını rüya görerek geçiriyor. Çoğunu aslında hatırlamıyoruz bile bu rüyaların. Belki bize çok daha kısa geliyor hatırladıklarımızı topladığımızda. Zaten çoğu rüya uyanıldıktan kısa bir süre sonra unutuluyor. Yani uyandıktan sadece birkaç dakika sonra rüyalarımızın yarısını unutabiliyoruz biz.
Hatta 10 dakika içinde %90'ını unutabiliyoruz eğer not almazsak. O yüzden uyanır uyanmaz ne gördüğümüzü yazmak oldukça faydalı bir şey. Çünkü ancak bu şekilde aklımızda tutabiliyoruz biz rüyalarımızın çoğunu. Ama unutsak da unutmasak da düşünürsek çok ciddi bir süre gerçekten 5 yıl. Ve ben rüya görmüyorum ki demeyin. Çünkü böyleymiş gibi hissetseniz bile büyük olasılıkla rüya görüyorsunuzdur. Çünkü rüya görmek aslında evrensel bir insan deneyimi.
Rüyaların bilirsiniz garip senaryoları olur genelde. Olmayacak olay örgüleri, yepyeni dünyalar, uçabilmek, canavarlar tarafından kovalanmak gibi gerçek dışı durumlar görürüz. Bayağı da etkiler bu gördüğümüz rüyalar bizi. Benim alakasız insanlara sinirli uyandığım olmuştur mesela.
Kızgınım ama aslında ortada hiçbir şey yok. Uzun süredir birbirimizi görmemişiz bile ama rüyamda bir şekilde beni kızdırmış. Veya uzun süredir görmediğimi, özlediğimi farkettiğim olmuştur bazı insanlar rüyama girdiğinde. Veya şu da olur, bazı rüyalar çok sıklıkla tekrarlar mesela.
İki rüyam vardı. Birini anlatmayayım. Bayağı özel ve içinde derin anlamlar barındırıyor. Yani ben bugün baktığımda artık biliyorum. Eskiye ait bir travma, bir korkuyla alakalı bu hayatımda yaşadığım. Ve tekrar tekrar ortaya çıktı oluyor belli dönemlerde. Ve tabii işte kendimi tanıdıkça, biraz geçmişi analiz ettikçe, neden şimdi tekrar ortaya çıktı, neden sıklaştı diye düşündüğümde cevabını daha kolaylıkla bulabiliyorum kendi psikolojimi anlayabilmek için.
Ama bir rüyam var ki bunu paylaşacağım çünkü biliyorum bu başkalarında da çok sık oluyor. İşte ben lisede, üniversitede hep son saniye çalışırdım sınavlara ve hep böyle uykum olurdu. Zaten çalışman gerektiğinde insanın uykusu gelir ya. Ve çok sıklıkla, son zamanlarda daha az ama geçmişte çok görüyordum. Mesela hala lisedeyim ve bir dersim kalmış. Aslında mezun olmamışım. Veya işte üniversitedeyim ama yarın bir sınavım var. Ve bütün gece çalışmam gerekiyor. Ama çok uykum var. Ne yapacağım ben diyorum. Esel yazmam lazım işte. Uykusuz kalmam lazım. Dayanamayacağım uykusuzluğa. Hani böyle geceler de olmuştur gerçekten bu arada. Hala kabuslarıma giriyordu çok uzun süre. Yani bu tarz rüyalar artık dediğim gibi artık olmuyor.
Ama birçoğumuz da ortaya çıkabiliyorlar dönem dönem. Şimdi madem hepimiz rüyalarımızla bu kadar içli dışlıyız, bu kadar meraklıyız onlar hakkında, ben de bu bölümde şu soruları cevaplandırmak istiyorum. Neden rüya görürüz? Rüya gördüğümüzde beynimizde neler olur? Rüyaların arkasında yatan gizli anlamlar var mı? Peki modern bilim neler söylüyor? Veya psikanaliz ne anlatıyor bize rüyalarla ilgili? Rüyaları nasıl yorumlamak gerek? Ve gerçekten
Anlamı nedir rüyaların? Anlayacağım. Bir sürü soru var rüyalarla ilgili. O zaman başlayalım.
İnsanlık tarihi boyunca rüyalar gizemlerle dolu bir alan oldu ve farklı kültürlerde önemli roller oynadı. Antik çağlardan beri rüyaların anlamını anlama çabası mitolojilere, dini inançlara hatta politik kararlara bile yön verdi. Mezopotamya'da yaşayan Sümerler rüyaların tanrılarla iletişim aracı olduğuna inanırdı mesela. Ve kraliyet kararlarını alırken rüyaları, onların yorumlanmasını da göz önünde bulundurmuş.
Hatta kralların rüyalarını, rüya tabirlerini bağ mumundan tabletlere yazdırır, bir arşiv oluştururlarmış. Muhtemelen bu da işte sonraki nesillerde bir bilgilik aktarıldığını düşünülerek yapılan bir eylemdi. Veya Antik Mısır'da da benzer bir durum var. Mısırlılar rüyaları kehanet, yani bir geleceği öğrenme aracı olarak görürlermiş.
Hatta o yüzden de Firavunlar rüya yorumcularına danışarak görüntümlerini şekillendirilermiş. Yine Yunan mitolojisinde de rüyalara dair benzer inanışlar var. Rüyaların tanrılar tarafından gönderildiğine ve insanlara önemli mesajlar içerdiğine inanırlarmış. Mesela ünlü tarihçi Herodot vardır, duymuşsunuzdur. Pers kralı Xerxes'in Yunan seferine çıkma kararını bir rüyadan aldığını anlatır. İşte tarihteki bu örnekler de bize rüyaların insanlık tarihi boyunca nasıl da ilgi ve merak konusu olduğunu anlatan şeyler aslında.
Peki, o zaman günümüze gelelim. Bugün de hala uyku ve rüyalar konusunda tam olarak neler olup bittiğine hakim olduğumuzu söyleyemem. Beynimizde bazı değişimler olduğunu biliyoruz ve bunlar hakkında verileri de sahibiz aslında. Ama bugün bile uzmanların neden rüya gördüğümüze dair sadece teorileri var. Kesinleşmiş şeyler yok. Ben neden rüya gördüğümüze dair bilimin, özellikle de nörobilimin neler söylediğini anlatacağım bugün.
Ama yakın döneme gelmeden önce rüyalar ve psikoloji denilince akla gelen ilk isimlerden de bahsetmek istiyorum tabii. İlki de Sigmund Freud, ikincisi ise daha geçen bölümde anlattığım Carl Gustav Jung olacak. Freud'e kadar bilim dünyasında rüyaların subjektif yani öznel, kişiye özel olduğu, bu yüzden de bilimin rüyaları inceleyemeyeceği görüşü yaygındı. Bu paradigmaya pozitivizm diyoruz. Yani ne demek bu?
Doğru bilginin yalnızca bilimsel olan olduğu ve bu bilgiye de yalnızca deneyicilikle ulaşılabileceği düşüncesi. Bu yüzden de Freud'dan öncesine kadar bilimin rüyaları inceleyemeyeceği düşünülüyordu. Çünkü rüyalar dış bir göz tarafından objektif biçimde gözlemlenemediği için üzerine bilimsel metodolojiyle bir çalışma yapılamıyordu. Ama Freud tabii ki bu görüşe katılmadı. Ne kadar öznel veya kişisel olursa olsun, Rüyalar vardır ve doğanın bir parçasılardır." dedi ve bu düşünceden hareketle rüyalar için bir inceleme metodu geliştirmeyi denedi. Onun meşhur kitabı Düşlerin Yorumu vardır hatta bu kitap 1899'da yayınlandığında çok ses getirdi. Hatta şöyle söyleyebilirim, psikanalizin bilinç dışı kavramının da yolunu açan Freud'un rüya analizi üzerine kurduğu teorisiydi.
Freud'un rüyalar hakkındaki düşüncelerine bugün siz de aşina olabilirsiniz. Kısaca özetlemek gerekirse, Freud'a göre rüya, gündüzleri bastırdığımız, toplum tarafından kabul edilmeyen, utanç verici, rahatsız edici arzuların, duyguların, bu arada özellikle de cinsel fanteziler diyordu Freud bunlara. İşte bunların birer ifadesiydi. Bu arzular uyurken o bastırdığımız yerden, aklın filtrelerinden kurtuluyordu ve işte tüm müfantezileri gerçek hayatta yaşamamıza gerek kalmadan rüyalarda doyuruluyorlardı. Doğrudan Freud'un ifadesiyle rüyalar bilinç dışına açılan ana yoldu yani.
Ve yine Freud'a göre rüyalarda gerçek eylemler, gerçek kişiler ve sahne değiştiriliyor ve çarpıtılıyordu, yani sembollere dönüşüyordu. Ne gibi semboller mesela? Bunların çoğunluğu seks sembolleri oluyor. İşte sopa, şemsiye, direk, bıçak gibi fallik semboller penis'i, çukur, mağara, şişe, kavanoz gibi içi doldurulabilen şeylerse vagina'yı sembolize ediyordu mesela.
Su ile ilgili rüyalar doğumu temsil ediyordu ama birinin suda boğulduğunu görmek yeni bir başlangıç aradığın anlamına geliyordu. Ya da bir merdiven tırmanmak aslında seks arzusunun bir yansımasıydı gibi gibi birçok böyle analizi vardı rüyaların. Peki, yine rüyalar deyince bir diğer orijinal katkı da Jung'dan geliyor. Geçen bölümde anlatmıştım, yıllarca yakın çalışmış Freud ile Jung ve bir noktada fikirsel ayrılık yaşamışlardı. Bu ayrışmanın en büyük nedeni de bilinç dışının yapısı hakkındaki düşünceleriydi ikisinin de. Ve tabii rüya deyince yine burada fikir ayrıklarını görebiliyoruz ikisini. Jung da aynı şekilde rüyaların bilinç dışına açılan bir yol olduğuna, kaynağını bilinç dışından aldığına inanıyordu Freud gibi. Ama buradaki önemli fark şu,
Jung'a göre rüyaların kaynağı sadece bastırılmış bireysel arzular veya cinsel dültülerle sınırlı değildi. Evrensel ve kolektif sembolleri içeren bir yönü vardı rüyaların. Bambaşka kültürlerde, bambaşka coğrafyalarda yaşasak bile rüyalarımızda benzer semboller, ortak temalar görebiliyorduk. Hatta bu sembollere sadece rüyalarda değil, mitolojide, efsanelerde, masallarda da rastlıyorduk. Mesela yaşlı bilge bir adam görmek, dev bir örümcek görmek, yılan görmek gibi sembollerden bahsediyorum ben. Jung'a göre bu türden semboller aslında arketiplerdi, evrensellerdi, her insan için benzer anlama geliyorlardı ve kaynaklarını insanlığa atalarından kalmış kolektif bilinç dışından alıyorlardı.
Ama Jung'un Freud'dan ayrıştığı tek nokta bu değil. Jung rüyalarda evrensel bazı semboller olduğunu ve bunun kolektif bilinç dışından kaynaklandığını söylüyordu, evet. Ama aynı zamanda rüyaların çoğunun bireysel olduğunu, tüm sembollerin genellemelerle açıklanamayacağını da söylüyordu. Yani bir rüyanın anlamı onu kimin gördüğüne bağlıydı Jung'a göre. Ki bu da onu günümüz rüya yorumlama metodlarına Freud'dan daha çok yaklaştırıyor aslında.
Freud da Jung da ana fikir olarak rüyaların önemli olduğunu, o yüzden onlar üzerine düşmemiz gerektiğini, bunun da kendimiz hakkındaki farkındalığımızı artıracağına inanıyorlardı. Açlıkları yol da bu anlamda tabii ki çok önemli. Ama benim tüm bu fikirlere karşı aklıma çok basit bir soru geliyor. Belki siz de hak verirsiniz bu soruya. Bazen hiç de anlamlı olmayan, gayet düz, oldukça absürt rüyalar görebiliyorum diye düşünüyorum. Örnek mesela rüyamda kendimi masa başında çalışırken gördüğüm oluyor. Fanteziden çok gayet sıkıcı bir rüya diyebiliriz buna. Hal böyle olunca da her rüyam bastırılmış duygularım ve arzularımla ilgiliymiş gibi gelmiyor tabii. Bunun nedeni psikanalizin, özellikle de Freud'un biraz indirgemeci olması.
Rüyalarımız yalnızca bastırılmış bilinç dışı dürtülerimizin açığa çıkmasıyla şekillenmiyorlar aslında. Tek işlevleri de bu değil. Ve bunu demişken de modern bilimin uyku ve rüyalarla ilgili söylediklerine geçebilirim artık bence. Bilim dünyasına göre de uykunun en önemli işlevlerinden biri beynin bakımını ve onarımını yapmak. Yani uyku sırasında beynimiz uyanıkken yaşadığımız deneyimleri, bilgileri, duyguları işliyor, sıralıyor ve saklamak için çalışmaya devam ediyor. Bir nevi beynin temizlenme, kendini onarma sistemi diyebiliriz.
Bu sırada neler hafızaya depolanacak, neler gereksiz olarak atılacak diye çalışmaya devam ediyor beyin. Bu açıdan beynimizi ikinci bir bağırsağa benzetiyor aslında bilim insanları. Bağırsaklarımız nasıl ki yediklerimizi sindiriyorsa, beynimiz de bu sırada gün içinde deneyimlediklerimizi sindiriyor. Nelerin depolanıp depolanmayacağına karar veriyor yani. Ve bizim beynimizin de işlemine doğru şekilde devam edebilmesi için işte bu uykuda yenilenme ve temizlenme işlemine ihtiyacı var.
Uyku temelde iki farklı aşamadan oluşuyor. Bu aşamalardan biri REM yani Rapid Eye Movement, Türkçesiyle hızlı göz hareketleri. Diğeri ise Non-REM yani REM olmayan evre. Temelde iki evre diyorum çünkü Non-REM uykusunun da aşamaları var kendi içinde ama kolaylık olsun diye temelde iki diyelim. Uyku süresince bu iki evre arasında geçiş yaptığımız bir döngü içindeyiz.
Rüyalarımızın da hepsini olmasa da çoğunu işte bu REM uykusu sırasında görüyoruz. REM uykusuna 4-5 kez geçiş yapabiliyoruz. Bu tabii ki uykumuzun süresine göre değişiyor. Mesela az uyumuşsak 2-3 kez de olabiliyor bu REM evresi. Bu evrelerin ilki bayağı kısa yani 10 dakika kadar sürüyor. Takip eden evrelerde ise bu süre giderek artıyor. 1 saate kadar çıkabiliyor hatta. Bilim insanları REM evresine paradoksal uykuda diyorlar. Çünkü bu sırada bedenimiz tamamen felç durumda. Hareketsiz.
Ama beyin aktivitesi, kalp atışımız, solunum hızımız artıyor, gözlerimiz hızlı bir şekilde hareket ediyor. Hatta beyin aktivitesi neredeyse uyanıklığa yakın bir derecede yoğun oluyor bu aşamada. Görsel, motor, duygusal işlevlerle, otobiyografik hafızamızla ilgili korteks alanlarımız çok yoğun şekilde çalışıyor. Hatta çok ilginç, mesela rüyanda bisiklet sürdüğünü görüyorsun diyelim veya koştuğunu görüyorsun.
Bu anı gördüğün sırada motor işlevlerden sonra da korteks alanları da aktif oluyor. Ve gündüz uyanıkken bisiklet sürdüğünde beyninde nasıl bir aktivite oluyorsa, uyurken de aynı aktivite oluyor beyinde. Yani zihin gerçekten de bisiklet sürdüğünü düşünüyor, buna inanıyor. ''İşte neden rüya görüyoruz?'' sorusuna verilen en önemli cevaplardan biri de burada yatıyor zaten. Harvard Üniversitesi'nde iki psikiyatrist, Alan Hobson ve Robert McCarley, 1977'de rüyaların kaynağına dair nörobiyolojik bir teori ortaya atıyorlar. Aktivasyon Sentez Teorisi deniyor buna. Bu teoriye göre rüya görmek, beynin uyku sırasında gerçekleşen sinirsel aktiviteyi anlamlandırma girişimi. Beynimiz uyku sırasında ortaya çıkan rastgele sinir sinyallerini anlamlandırmaya çalışıyor yani.
Mesela zihnimde bir yer aktife oluyor ve ben kendimi koşarken görüyorum. Zihnimde başka bir sinirsel aktiviteyi yüzüyorum olarak yorumluyorum. Aslında rüyaların absürt senaryoları var ya, o hikayeler aslında zihnin birbirinden çok farklı aktivite parçalarını birbirine yamalayarak bir araya getirmesiyle oluşuyor diyorlar. Ortada bir mantık yok yani. Çoğu zaman bir araya getirilmiş kopuk parçalar var.
Şimdi, rüyalar nörofizyolojik açıdan, işte beynimizdeki o rastgele sinir sinyallerinin anlamlandırma çabamız diye tanımlansa da, yakın dönemde yapılan çalışmalar rüyaların o kadar da rastgele olmadığını gösterdi bize. Bunu da uykunun, özellikle de REM uykusunun hafızayla bağlantısıyla açıklıyorlar. Dedim ya uyku beynin uyanıkken yaşadığımız deneyimleri, bilgileri, duyguları işlemesiyle ilgili diye, Rem uykusunun da bu resimde özel bir tarafı var aslında. Araştırmalara göre rem uykusu eksikliği, beynin hafıza sisteminde aksaklıkları neden olabiliyor. Yeterince rem uykusu almamışsan, ertesi gün bilişsel kapasitende bir zayıflama, hatırlama oranında düşüş deneyimleyebilirsin bu yüzden. Peki neden? Bunu bir deney üzerinden anlatmak istiyorum. Kaynaklara Tetris etkisi diye geçmiş bir fenomen var. 2000 yılında Harvard Üniversitesi'nde de bu deney yapılıyor bunun hatta.
Katılımcıları alıyorlar, ellerine bir Tetris veriyorlar ve insanlardan birkaç saat boyunca Tetris oynamalarını istiyorlar. Birkaç saatlik oyunlardan da katılımcıların uyumalarını istiyorlar. Daha sonra uyuyan insanlar uykunun REM evresine geçtiğinde yani rüya görmeye başladıklarında uyandırılıyorlar ve ne gördün diye soruluyorlar. Çok ilginç bu. Katılımcıların %60'dan fazlasına rüyalarında Tetris gördüğünü söylüyor. Yani düz, kare L şeklinde yukarıdan aşağıya düşen rengarenk bloklar görüyorlar yani.
Bu bulgulardan da çıkan ana fikir şu. Gün içinde çok zaman ayırdığımız aktiviteler düşünce, imge ve rüya evrenimizin içine sızıyorlar. Mesela gün içinde uzun süre bisiklet mi sürdün? O zaman bisiklet sürdüğünü görüyorsun. Yoga mı yaptın? Rüyanda da motor işlevlerini muhtemelen yaptığın yogayı pratik ediyor. Satranç veya video oyunu mu oynadın? O zaman rüyanda da muhtemelen satranç veya video oyunu oynuyorsun.
Kısacası beynimiz gün içinde yaptığımız şeyleri ve deneyimlerimizi REM uykusunda tekrar ediyor, prova ediyor. Özellikle de o şeyi gün içinde tekrar tekrar yapmışsak veya uzun süre boyunca dikkatimizi ona verdiysek ya da o şeyi bizi duygusal olarak etkilemişse tekrar etme ihtimali de artıyor. Bunların hepsini beyniniz rüyalarda tekrar ederek uzun süreli hafızaya veya motor hafızaya kaydediyor. Hatta bu yüzden siz böyle bir rüyanızı hatırlıyor musunuz bilmiyorum ama ilkokul çağındaki çocuklar okumayı, yazmayı, saymayı öğrendikleri dönemlerde bol bol harflerle, rakamlarla ilgili soyut rüyalar görüyorlar.
Peki, bu anlattıklarımın yeni bir şey öğrenmede, yeni alışkanlıklar, rutinler edinmede etkili olduğunu da tahmin edebilirsiniz diye düşünüyorum. Buna nöroplastist ediyoruz aslında. Yani beynin zaman içinden değişebilmesi, yeni bağlantılar yaratabilme kapasitesi bu. Ve REM uykusu ve rüyalar bu değişim için çok büyük bir öneme sahip.
Bir şeyi tekrar tekrar yaptığınızda beyninizde yeni nöral yollar oluşturmaya başlıyorsunuz. Yani bunu yeni patikalar gibi de düşünebilirsiniz. O yollardan geçtikçe yol daha da açılıyor. Oradan bir daha geçmekte kolaylaşıyor. Hatta otomatikleşiyor. Zihinde de bu aynen böyle. Tekrar ne kadar artarsa bilgiler uzun süreli hafızaya ve motor hafızaya daha etkili kazanıyor.
Yani nöral bağlantılar güçlenir, daha kolay hatırlarız, bir şeyi bu sayede daha rahat öğreniriz. Tekrar ettikçe uzmanlığımız da artar böylelikle. Yine Harvard Üniversitesi'nde yapılan bir deney var bu konuyla ilişki. Katılımcılara VR gözlükler veriyorlar o üç boyutlu sanal bir labirentte gezmeleri için ve labirentin çıkışını bulmalarını istiyorlar. Sonra da katılımcıların bir kısmından 90 dakika boyunca uyumaları isteniyor.
Diğer kısmındansa 90 dakika boyunca uyanık bir şekilde, sessizce durmalarını istiyorlar. 90 dakikanın sonunda tekrar takıyorlar VR gözlükleri ve tekrar labirente giriyor bu iki grup. Ve rüyalarında labirenti gördüğünü söyleyen katılımcılar labirentte yön bulma konusunda daha başarılı oluyorlar. Yani resmen rüyada yapılan pratik bizi gerçek hayatta, okulda daha deneyimli hale getiriyor. Şimdi bir de bu arada şöyle bir şey de var. Beni dinleyen öğrenciler olduğunu gelen mesajlardan biliyorum. Öğrenciler için diyorum bunu, aklınızda olsun. Sınavdan birkaç gün önce bol baş ağrısı ve az uykuyla yapılan çalışmalar aslında biraz verimsiz olurlar.
Ha yani hepimiz yaptık bunu, orası ayrı. Ben maalesef çok sık yaparım hatta. Son dakikacıyımdır yani. Ama yine de hatırlamakta fayda var ki uykudan feda edilerek öğrenilen şeylerin akılda kalma oranı bayağı düşüyor. Uyku evet, hafızayı güçlendirmek, bazı şeyleri daha iyi hatırlayabilmek için çok çok önemli.
Ama beyin önemli gördüğü bağlantıları güçlendirdiği sırada bir şey daha yapıyor. Önemsiz gördüklerinden de kurtuluyor. Sonuçta beynimiz sonsuz kapasiteye sahip değil. Ve sürdürülebilir bir hafıza sistemi için unutması da şart. Mesela o gün yemekten ne yediğini bir süre sonra unutuyorsun. Veya birkaç gün önce ayaküstü karşılaştığın arkadaşlarınla sohbetinin içeriğini de unutuyorsun. Uzun süreli hafızayı almıyorsun. Yani uyku ve rüyalar sadece hatırlamak değil, unutmakla da ilişkili.
Kısacası hani zaman her şeyin ilacı deriz ya, aslında ilaç olan şey zaman değil. Beynin zaman içerisinde bazı bağlantıları zayıflatıp, bazılarını güçlendirebilme kapasitesiyle ilgili bu ilaç görevini gören şey. Uyku ve rüyalarında önemli rolleri var işte bu kapasitede. İşte böyle. Neden rüya gördüğümüzü, rüyalarımızın içeriğine nelerin şekil verdiğini anlatmış oldum böylelikle. Şimdi tüm bu anlattıklarım üzerine en başta bahsettiğim tekrar eden rüyaların anlamına dönmek istiyorum. Sizce şimdiye kadar anlattıklarım rüyaların bilinç dışı çatışmalarımızla, bastırılmış duygularla, gizli arzularımızla alakalı olduğunu söylemek için engel mi? Hem evet hem hayır aslında bu sorunun cevabı.
Yani tamam günlük yaşantımız, uyanıkken ne yaptığımız bunlar rüyaların içerini esas olarak belirleyen şeyler. Bu yüzden rüyalar aslında çoğu zaman tam olarak gizli arzularımızla ilgili değildir diyebiliriz. Ama bazı rüyalar var ki hani ben neden bu rüyayı gördüm ki şimdi diye sorduruyor insana ister istemez. Çünkü duygusal açıdan gerçekten yoğun oluyorlar. İşte Freud'un ve Jung'un da bu rüyalar için haklı olduğu tarafları var. Bu türden rüyalar gerçekten size arzularınız ve korkularınız hakkında bir şeyler anlatabilir.
Nelere dair rüya gördüğümüzü anlatırken 3 şey saymıştım. İşte gün içine tekrar ettiğimiz şeyler dedim. Uzun süre vakit geçirdiğimiz veya üzerine düşündüğümüz şeyler dedim. Ve son olarak da bizi duygusal açıdan etkileyen şeyler olduğunu söyledim. İşte duygusal açıdan etkilendiğimiz olaylar bu tür rüyaların anlamıyla doğrudan bağlantılı. Çünkü böyle olaylar üzerimizde derin izler bırakıyor.
Aklımızı kurcalayan meseleler, insanlar bizi korkudan üzen rüyalarımızı şekillendirebiliyorlar. Veya bazen geçmişten birini görüyoruz rüyamızda ve onu ne kadar özlediğimizi düşünüyoruz diyelim. Bu da aslında hayatımızın bu dönemiyle ilgili bir tatminsizlik, geçmişe duyulan bir özlem olabilir, yaşanan bir şeye, olduğumuz bir kişiye karşı duyulan bir özlem olabilir yani. Hani direkt o kişiye karşı bir özlem olmaktan ziyade. Veya işte benim anlattığım rüyam gibi içime çok işlemiş bir korku, sevmediğim bir his, belki tekrar başka bir olaydan duyduğum kaygıyla rüyalarıma bu şekilde yansıyabiliyor.
İşte böyle detaylar açısından düşündüğümüzde duygusal açıdan yoğun rüyaları analiz etmek bize kendimizle ilgili ipucu veriyor. Bilincinde olduğumuz veya bazen pek de bilincinde olmadığımız duygularımıza, korkularımıza, arzularımıza işaret ediyorlar. Ve iyileşmemize de alan tanıyorlar böylelikle. Ayaştırmalar da bize bunu söylüyor aslında. Mesela 2006 yılında yapılan bir çalışmada boşanma aşamasında olan kadınlardan rüyalarını raporlamaları istendiğinde
Kadınların çoğu ilişkilerinde yaşadıkları sorunları, tartışmaları, boşanma sürecine dair düşüncelerini rüyalarında gördüklerine aktarmışlar. Günlük hayatta yaşadığımız ansiyete, korkular veya geleceğe dair beklentilerimiz rüyalarımıza yoğunlaşmış bir şekilde karşımıza çıkabilir dediğim gibi. Bu yüzden de rüyalarda en sık rastlanan tema ilişkilere dair oluyor genellikle. Mesela rüyanda eski bir sevgilini mi gördün? Veya günlük hayatta etkilendiğini düşünmediğin biriyle fiziksel olarak yakınlaştığını mı gördün? Mutlaka bir sebebi vardır. Direkt olarak o kişiyi arzuladığın anlamına gelmeyebilir tabii ki. Ama bu tür rüyalar gördüğünde vakit ayırıp üzerini düşünmen faydalı olabilir.
Peki, o zaman bu tür rüyaları ve rüyalardaki sembolleri nasıl yorumlamak gerek? Öncelikle rüyalarınızdaki sembollerin fazlasıyla size özgü, size özel olduğunu aklınıza tutmanız gerek. Başta da söylediğim gibi, Jung'un düşüncesine oldukça paralel bu. Bir rüyanın anlamına vakıf olabilecek yegâne kişi, rüyayı gören kişinin kendisidir.
Bu yüzden rüyada yılan görmek ne anlama geliyor diye sormak ve bunun evrensel tek bir anlamını aramak yerine rüyanın sana neler hissettirdiğine odaklanabilirsin. Yani belki ben yılan besleyen biriyimdir ve çok seviyorumdur yılanları. Şimdi yılan hobisi olan biriyle benim rüyamda yılan görüyor olmamın anlamı aynı olabilir mi o zaman? Tabii ki de hayır. Burada da anlam kişiye özel yani.
Çünkü semboller çoğu zaman ne Freud'un bahsettiği gibi ne de rüya tabirlerindeki gibi ortak temalar üzerine kurulu değil. Hani ilan şu anlama gelir, ayna bu anlama gelir gibi sembollerde anlam aramak biraz kahve falcılığına benziyor. Çünkü sizin deneyiminiz neyse rüyanızdaki semboller de biraz bu deneyimlere göre şekilleniyor. Bu yüzden rüyaya anlamlandırmanın ilk adımı duyguya odaklanmak.
Rüyanda ne hissettin? Korktun mu? Kendini beklemediğin duygular içinde mi buldun? Şaşırdın mı? Bu duyguları tespit etmeniz size mutlaka bir şeyler öğretecektir. İkinci aşama bağlam üzerine düşünmek. Rüyalarda tek tek sembollerin kesin ve net anlamları olmasa da rüyanın bağlamında anlamlar çıkartmak mümkün. Mesela oldukça sık görülen bir rüya örneği vereyim. Rüyada kendini çıplak görmek. Rüyanda kamuya açık bir yerdesin, okul diyelim. Ama çıplaksın ve utanıyorsun. Bu en sık görülen ve raporlanan rüya temalarından biri bu arada. Ben hiç görmedim ya da hiç hatırlamıyorum böyle bir rüya gördüğümü. Bilmiyorum siz hatırlıyor musunuz? Ama çok sık görülüyormuş yani raporlara göre. Mesela böyle çıplaklığımıza utandığımız bir rüya kimliğimizden veya gerçek benliğimizden biraz utanmakla ilişkili olabiliyor.
veya rüyada uçtuğunu görmek genelde yüksek özgüvenle ilişkilendiriliyor. İnsanların kendilerinin inançlarının yüksek olduğu dönemlerde rüyalarında uçtuklarını görmeleri gayet sık rastlanan bir durum. Ya da mesela ünlü biriyle flört ettiğini, sevgili olduğunu, fiziksel olarak yakınlaştığını görüyorsan bunu bir statü arzısı olabileceğini söyleyebilirim. Demek istediğim, rüyaların günlük yaşamdaki deneyimlerle, aklımıza takılan meselelerle, duygularımızla, arzularımızla, korkularımızla bağlantısını görmeye çalışmalıyız ki ne demeye çalıştıklarını anlayabilelim. Unutmayın ki rüyalar tıpkı kişisel bir günlük gibiler. Gün içinde yaşadıklarımızı yazdığımız bir günlük gibi düşünebilirsiniz bunu. Ve bu günlüğü okuyarak yaşamımıza dair işgörü elde edebiliriz.
Peki, baya bir şey anlattım rüyalarla ilgili. Beni şu an nereden dinliyorsunuz bilmiyorum. Yürüyüş yaparken mi, bir şeylerle uğraşırken mi veya uyku öncesinde de olabilir. Ben genelde tam uyumadan önce veya yürüyüşte podcast dinlemeyi seviyorum çünkü. Hatta mutlaka uykuya dalmadan podcast dinliyorum. Artık öyle bir alışkanlık oldu.
Eğer uyku öncesinde dinliyorsanız, rüyalardan bahsetmem manidar bir tema oldu sanırım. Hatta belki de beni dinlerken çoktan uyudunuz bile ve belki de rüyanıza sızdım anlattıklarımla. Bana da bu olmuştu bir kere. Sabaha kadar bölümden bölüme atlamış podcast. Kapamayı da atlamışım yani çok derin uyumuşum herhalde.
Sabah kalktığımda dinlediğim bölümleri görünce neden o rüyayı gördüğümü çok iyi anlamıştım. Biyografi dinliyordum ve direkt rüyamda o insanları görüyordum. Dinlediğim insanlar hakkında şeyler görüyordum. Yani bu şekilde de dışarıdan gelen bildirimler rüyalarıma yansımıştı. Bu şu an size de oluyor olabilir.
İşte böyle. Rüyalar, derya, deniz bir konu. O kadar çok konuşmadığımız şey var ki... Yani mesela rüyalara dair mitleri, yanlış bilinenleri hiç konuşmadık bu bölümde. Veya lucid rüya, yani rüyada olduğunun farkında olmak ve onu kontrol etmek diye bir fenomen var. Ki ben bir ara çok ilgiliydim. Belki bilirsiniz, epey paylaşmıştım bunu zamanında. Onunla ilgili kitaplar almıştım, nasıl yapılabileceğini öğreniyordum. Bayağı kafa yoruyordum bu konuya yani. Hala da çok ilgi alanım. Fırsat bulduğum bir ara tekrar geri dönüş yaparım yani.
Kısacası rüyalara dair konuşabilecek çok şey var hala ama ben bugün bunlara ağırlık vermek istedim. Peki o zaman, senin hayatına tekrar eden rüyaların neler? Veya son zamanlarda duygusal olarak etkilendiğin rüyaların var mı? Anlamlarının ne olabileceğini düşünüyorsun peki? Belki bu bölümü dinledikten sonra aklına bazı fikirler gelmiştir. Bir sonraki patikada birlikte yürüyene de keyifli, güzel rüyalar gördüğün ve daha da önemlisi bu rüyaları arada bir daha olsa hatırlayabildiğin ve anlamlandırabildiğin sabahlar dilerim. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.