
2.093 kelime · ~10 dk okuma
Misafir Odası'nda geçen hafta Şurada bak, adamın biriyle çay bahçesi mi? Anne, anne! Anne? Çocuklar? Nereden çıktınız siz? Anne, burada demin bir adamla gördüm biz seni. Kimdi o? Şey, Ali Bey. Emlakçı kendisi. Vay be Ejder Hanım. Bu yaştan sonra sevgili ha. Bravo. Abartıyorsun Umay. Az bile diyorum. Ya alt tarafı iki tane sandalye taşıyıp iki gün ablalık yaptın. Ben bir ömür tek başıma büyüttüm sizi. Baban seni niye maçlara götürmeye bıraktı sanıyorsun kızım? Yine ağlıyordu işte arkamızdan. Hayır işte, o kadınla otellerde kalıyordu. Anne sen yani biliyorsan niye bize söylemedin? Sizi korumak için çocuğum. Ailemizi korumak için. Şimdi de söylemeseydin.
Türkçe dersi dönem ödevi. Bazen insanları anlamak için kafamın içinde hayalî ödevler yaparım. Çünkü ödevler hayattan daha açıklayıcıdır. Başlayalım hayalî kitlem. Neden herkes gibi olamadım? 1302 Ülgen Şen Ülgen'in doğduğu tarih, Sovyetler Birliği'nin yıkıldığı 26 Aralık 91 gününe denk gelir. Bu aynı zamanda iki kutuplu dünyanın sonuydu. Ve bundan sonra bütün büyük tanımlar havada asılı kalacaktı.
Ülgen, bu karmaşanın ileride hayatını çok zorlaştıracağını anlamış gibi göbek kordonuyla kendini boğmaya çalışmıştı. Ama doktorlar onu bu teşebbüsten alıkoydu. Babası Rıza Bey, ''Bir oğlum oldu.'' diye pek sevinmişti. ''İsmi Ülgen olacak. Evet, ablasının adı da Umay. Yok yok, Kur'an'da geçmiyor. Orta Asya Türk Tanrıları.'' Rıza Bey, isim olayıyla Freudiyen bir yücelik hedeflemişti. ''Çok büyük şeyler başaracak benim yavrularım. Biri mühendis olacak, biri sporcu inşallah.
Umay kız olduğu için sporda başarı işi Ülgen'e düşmüştü. Fakat Ülgen, başta futbol olmak üzere bütün spor dağlarında yeteneksiz, rekabete de ilgisiz çıkınca Rıza Bey pek üzülmüştü. Ülgen'in bu naifliğinden hep İşter Hanım'ı suçlamıştı. Ülgen 99 yılında Türkiye'den görünen güneş tutulmasında çok mutlu oldu. Bütün aile ve mahalle bir aradaydı. Küçük camlar mumda karartılmış, herkes yan yana dizilmiş gökyüzünü seyrediyordu. Hayat keşke hep böyle olsa. Ülgen nereye bakıyorsun sen? Kalabalığa baba. Kalabalığa. Sen bir dahaki güneş tutulması ne zaman olacak biliyor musun? Bilmiyorsun.
Tam 54 yıl sonra. O yüzden bunu izleme fırsatını kaçırmayacaksın. Tamam mı? Tamam baba. Girişken olacaksın. Ülgen. Hayattaki hiçbir fırsatı kaçırmayacaksın. Anladın mı oğlum?
Ülgen düşündü. Bundan 54 yıl sonra babası ve annesi büyük olasılıkla ölmüş olacaktı. Burada gördüğü insanların çoğu ve hatta belki kendisi bile bir dahaki güneş tutulmasını izleyemeyecekti. Ülgen ilk panik atağını 8 yaşında, o an geçirdi.
Güneş tutulması hastanede bitti. Bir fırsat daha kaçtı. 2001 ekonomik krizi sırasında tüm ülke anayasa fırlatanlar ve kasa fırlatanlar arasında kalmıştı. Ülgen ise anne ve babası arasında. Annesi tabağa yere, babası da iyice delilenip elindeki kitabı boşluğa fırlatmıştı. Kitap boşluk yerine Ülgen'e çarpıp kaşını yarmıştı. Anne çok acıyor. Anne çok acıyor anneciğim. Gel kuzum gel. Yok çocuğum yok yok. Ağlama.
Ağlama diyorum, koca adamsın. Alt tarafı bir kitap. Kaşı yarıldı ya, kaşı! Ya ben onun yaşındayken... Günün sonundaysa onu hastaneye götüren, dönüşte dondurma alan ve kaşında ömür boyu taşıyacağı bir iz bırakan babasına, cellat misali aşık olmuştu Ölge. 2005 yılında, liseye başladığında her şey daha da zorlaşmıştı. Herkes ondan bir şey seçmesini, bir karar vermesini istiyordu. Arkadaş grubunu seç, telefonunu seç, dershaneni seç, saç tarzını seç, üniversiteni seç, seç, seç, seç. Derken 2008 yılında babası öldü. Demek güneş tutulmasında hissettiklerinde haklıydı. Demek henüz bir şey seçememiş Ülgen, eldekileri de kaybediyordu. Daha 17 yaşında babasıyla hikayesinin sonuna gelmişti.
Eli istemsizce kaşındaki yara izine gitti. Ülgen Bey işlemleri siz mi yapacaksınız? Bey mi? Cenaze namazı için. İkindiye mi öğlene mi karar verdiniz? Biz mi karar veriyoruz? Siz oğlu değil misiniz Ülgen Bey? Evet de birden böyle sorunca... Ülgen Bey! Hop! Durun nereye? Ülgen memurdan koşarak kaçtı. O günden sonra bu çözümü sık sık deneyecekti.
Kendi kaçtığı yetmiyormuş gibi sevdikleri de bir şekilde ondan uzağa savruluyordu. Ülgen bu durumla çeşitli totemler yaparak mücadele etmeyi seçmişti. İnsanların onunla kalıp kalmayacağını belirleyen sanki ekonomik kriz, çarpık şehir, orta sınıfın çöküşü falan değildi de onun totemleriydi. Ülgen'in totem geçmişi bu dönem ödevinin kapsamını aşmaktadır. O yüzden şimdiye uzanıyoruz.
Şu an Ülgen evin salonunda son totemi olan çiçeği kuruduğu için... ...annesini Ali Bey'e, ablasını yurt dışına kaptırdığını düşünmektedir. İyice sararmış. Ah be canım çiçek. Biraz daha dayansam.
Anne. Hoş geldin. Hoş bulduk Ülgen. Niye geldin? Ne demek niye geldin yavrum? Evin burası. Dün akşam niye gelmedin?
Şu perdeleri aç. Niye karanlık burası? Aç şunu anne. Kalacak mısın? Ülgen'le annesi arasında Freuden bir perde gelinimi başladı. Aç oğlum aç. Biraz güneş girsin içeri. Anne açma sen şunu. Ay çekiştirme perdeyi ya. Yırtacaksın. Bırak o zaman açma. Bir cam aç bari. Çok havasız burası. Ne bu dışarı merakı ya? Hayrola? Bak kokmuş içerisi. Bekar evi gibi. Ne bu böyle? Bekarım zaten.
Sen de dursun. Öğlen olmuş, hâlâ pijamalarınla oturuyorsun. Hadi değiş üstünü. Değişmeyeceğim. Çiçeğim kurudu galiba. Hangi çiçeği? Birlikte mi uyuyorsunuz o adamla? Ali Bey, o adam deyip durma Ülgen. Saçın güzel olmuş. Sağ ol. Hep böyle aklımdan sonra.
Peki ne yapayım sana? Bir şey yer misin? Mevlüt yemeği artmış da onu yedim. Ama sen bir şeyler yaparsan yerim. Bak çantamda börek var. Orada poşetin içinde. Seversin sen zaten pırasalı. Sen mi yaptın? Evet. Kime yattın? O adama mı? Ali Bey'e. Çöpe at o zaman o böreği. Niye getirdin ki zaten?
Saçma sapan konuşma ya. Niye atayım böreği? Anne toplama artık şu evi tamam. Aa! Hem fark etmedim bile. Neyi fark etmedin? Hikmet amcam evlilikten sonra bizim sandalyeleri almış. Ha, ee bir şey olmaz ne olacak? Bir ara kapısını çalar isteriz.
Nereden geldi birden bu rahatlık ya? Ne fark eder oğlum? Ha o sandalye, ha bu sandalye. Anne! Yani madem evi umursamıyorsun, gelme artık buraya o zaman ya. Ya Ülgen, niye bu kadar uzatıyorsun? Uzatmıyorum anne. Hem gelmiş börek yedin mi, perdeyi açtın mı Ülgen... ...hem de boş ver takma Ülgen, bir karar ver yani. Ne yavrum, ne? Anne. Ne var? Öpüştünüz mü o adamı? Ülgen, bak sapıttın seni iyice. Hap mı aldın sen?
Tabii, ben annelik yapamadım sana değil mi? Ondan böyle bu haplar falan. Yani almadım hap falan, tamam öf. Almadım. Beni seviyor musun? Oğlumsun sen benim. Sadece oğlun olduğum için mi seviyorsun beni? O ne demek yavrum? Yani hep bu evde, hep yanımda kaldım diye mi seviyorsun beni? Niye sevmeyeyim seni Ülgen?
Yani sen evet benim oğlumsun ve sen çok iyi bir çocuksun. İyilik yetmiyor kendime. Yani başka türlü olsam... ...bak kaç yaşındayım, işim yok. Bir şey yeteneğim yok. Benim ehliyetim bile yok. Yani sen de kendi kendine soruyorsundur belki hani... ...benim bile bir sevgilim oldu ama bu çocuk hâlâ yalnız. Yoksa bu çocuk şey mi? Ney mi? Deli mi, aptal mı? Kadınlardan mı hoşlanmıyor, belli değil.
Hiç mi merak etmiyorsun? Etmiyorum. Anne inan ben de neyden ışılamıyorum? Ne yapıyorum? Hiçbir şey bilmiyorum. Yani herkes çok çabuk, çok kolay hemen karar verebiliyor. Ben veremiyorum. Benim kafam karışıyor anne. Ölge. Anne ben o hapı keyif versin diye almıyorum.
Dünya çok hızlı olduğu için alıyorum. İçme oğlum, içme. Takma kafana da böyle şeyleri. Anne ben herkes gibi olmak istiyorum. Yoksa çok yalnız kalıyorum.
Anne girdi anne. Tamam dur, sakin ol tamam. Nasıl durayım anne? Isırır, sokacak şimdi. Dur tamam, sakin ol. Ben sana şu camları kapat dedim anne. Kapat dedim şu camları. Sineklik açık kalmış. Ne yapayım ben? Kafa mı bıraktım ben de? Tabii tabii. Ben bırakmadım sende kafa anne. Çok pardon. Eli adamıyla öpüşse ona da öp. Ben çıkıyorum. Nereye? Bağırma bana. Asıl sen annene bağırma.
Çiçeği götüreceğim. Ne olmuş çiçeğe? Al işte anne dedim ya. Sen beni dinlemiyor musun? Kuruyor çiçeği. Dinliyorum oğlum. Haklı fikirin o adamda. Ali onun adı. Bok onun adı anne bok. Bok.
Bir papatya küresi. Bir de saksı da monstera. Tamam. Tamam not aldım.
Yok, sabah geçerken uğrayıp alabilirsiniz. Tabii. Yok yok, acelesi yok. Yarın geldiğinizde ödersiniz. Tabii. Evet. Şimdi bir müşterim var da. Evet. Yok, rica ederim. Rica ederim. İyi günler. İyi günler. Ah bu çiçekçiler. Bunları da her yerde satıyorlar ama... ...bu bitkiler Çekoslavakya'dan geldiği için... Çekoslavakya mı? Evet. Peki hiç mi umut yok?
Çekostavakya'da iklim ve toprak özelliği farklı. Tamam Çekostavakya yani çiçek ölmüş mü ölmemiş mi? Ulaş Bey bakın. Ülgen. Pardon. Ülgen Bey. Evet. Sizin suçunuz yok. Ölmüş işte ama değil mi? Yani hafta sonu evde kalsam çiçeğin yerini değiştirmesem. İşe yaramazdı. En baştan beri bu çiçeğin şansı çok azdı. Değildi anlamıyorsunuz. Anlamaz mıyım? Ya neler demeyeceksiniz siz o çiçeğin benim için ne kadar önemli olduğunu. Benim kadar çiçekleri sevemezsiniz.
Çiçek açmalıydı abi. Bir totem yapmıştım ben onu. Tamam. Tamam. Sakin olun. Tamam. Buyurun. Su alın. Lütfen.
Sağ olun. Ülgen çevresine baktı. Gerçekten çok güzel bir dükkanda. Sakindi, eskiydi, özenliydi. İçeri girdiğinde bunları fark etmemişti. Haklısınız. Efendim?
Yani bu kadar genç yaşta böyle mahalle arasında bir çiçekçi dükkanı. Yani gerçekten çok seviyor olmanız lazım. Evet. Babamdan kaldı bu dükkan. Öyle bir hatırası var. Bu dükkanda büyüdüm sayılır. Güzel. Sahip çıkmışsınız. Evet. Ama kapatıyorum. Aa! Niye? Yani hatırası vardı. Çok seviyordunuz. Yok yok öyle değil. Kahveci olacak burası.
Yani yapabileceğim bir şey yok. Kiralar. Anlıyorum, anlıyorum. Ben de sizi anlıyorum, gerçekten. Sevdiğiniz bir şeyi kaybetmek zordur Ülgen. Ülgen diyebilir miyim? Tabi. Totem
yapıyorum da ben aslında. Korumak için mi? Korumak için. Bu dükkanı da koruyacak bir toteminiz olsa keşke.
Çok isterdim. Evet. Çok azcık daha su alabilir miyim? Tabii. Buyur.
Çok teşekkürler. Ben de sürahi tutmuşum böyle pardon. Paylaşmak istemiyorum gibi. Öyle oldu. Ama paylaşmak istiyorum yengem.
Üzüntünü. Paylaşıyorum. Bazı çiçekler bazı topraklarda yetişmiyor işte. Aykut Kocaman. Futbol sever misiniz? Evet, beklemiyor muydun? Yok yani genelde... Çiçek seven biri futboldan ne anlar değil mi? Ya öyle bir şey değil de... Asıl senin gibi birine ben bu ön yargıyı yakıştıramadım Hünkar.
Yok ben sevindim. Futbola yine heves ettim de. Futbol beraber sevmenin en güzel hali bence. Bilmem. Yani futbol beni duygulandırıyor. Ama ben genelde öyleyimdir zaten. Çabuk etkilenirim. Ben de. Hele Aykut hocanın o lafı. Dükkan kapanmasa duvara asacak diye.
Belki birlikte maça gideriz Bilge. Hı? Yani hiç stada gittin mi? Çok gittim. Hı? Yok hiç gitmedim aslında. Eşlik ederim ben sana.
Ülgen heyecanını yenmek için çevresine bir daha baktı. Sonra taşınma için hazırlanmış kolileri gördü. Sinirlendi birden. Ne münasebetti birden samimi olmak. Herkes acımasızca ona aynı şeyi yapıyordu. Çek Cumhuriyet'e! Ne? Hatta çek ya! Anlamadım Ülgen. Çek ya nereden çıktı? Ya sabahtan beri Çekos Tavak yedirip duruyorsun ya. Ama oradan geldi değil mi? Ama herkes gibi çek ya da milsin. Ya kaç yılındayız? Azıcık zamanı ayak uydursan diyor. Ya ağız alışkanlığı. Ya dükkanı kapatıp gideceksin. Niye benimle arkadaş olmayı uğraşıyorsun? Ama güzel bir muhabbet oldu diye. Sonra sen gidince ben üzüleyim diyor. Yoo hayır. Niye üzülesin? Ama işte sen değil ben gidiyorum. Kuru doğu çiçek. Boşuna taşıma. Gerekirse toprağa gömerim onu şu an. Burada bırakmam. Peki.
Kusura bakma ama çok sinirlendim. Yok anlıyorum. Anlıyorum deyip durma. Tamam pardon. Daha güzel değil miydi? Ne? Çekoslovakya'nın bir arada olduğu dünya. Bilmiyorum ben Sovyetlerin yıkıldığı gün doğmuşum o dünyayı hiç göremedim. Peki Ülgen ama senin suçun yok. Sovyetlerin yıkılışına mı?
Hayır. Çiçek konusunda. Kart vizitin var değil mi sende? Belki bir gün... Belki falan yok. Kart vizitini de almadım. Hoşça kal. Yalan söyledi Ülgen. Kart viziti almıştı. Ve atmak yerine... ...bir şekilde sakladı onu. Anne. Çıkıyor musun? Evet canım. Ne olmuş? Çiçeği iyi mi? Buralara ait değilmiş. Akşam gelecek misin?
Geleceğim oğlum. Bir işim var, onu halletmem lazım. Anne. Efendim Ülge. Mutlu olmana çok sevindim. İştah Ülge'nin omzunu tuttu. Bir sürü şey demek istedi. Ama tek bir cümleye gücü yetti. Yavaşlatıyor mu bari? Ne? Haplar. Yavaşlasın istiyorsun ya, işe yarıyor mu? Dinlemişsin beni.
Anne? Efendim? Herkese her şeyi anlatabilmeyi çok isterdim. Olacak oğlum, olacak. Hadi görüşürüz.
İştah'ın gözleri doldu. Ülgen'e belli etmedi. Evden çıktı gitti. Saat gece yarısını geçti. Annesi hala gelmemişti.
İşte yapayalnızdı Ülgen. Düşündü, düşündü. Çiçekçi haklı mıydı? Futbol beraber sevmek miydi? Babası da o yüzden mi bu kadar tutkundu futbola? Açtı YouTube'u, geri dönüş maçlarını izlemeye başladı. Pes etmeyen takımlar, tam umutlar bitmişken son saniyede atılan goller,
Galatasaray, Real Madrid, Beşiktaş, Benfica, Fener, Sevilla. Tribündekiler birbirlerine sarılıp ağlıyorlardı. Onlarla birlikte ağladı. O an anladı ve karar verdi Ülgen.
Güneş tutulmasını izlediğimiz bir gün olsun istemiştim sadece. Bütün sevdiklerimle bir arada. Bu kadar. Sevdim seni bir kere. Başkasını sevemem. Deli diyorlar bana. Desinler değişemem. Desinler değişemem. Güzel bir veda mesajı olabilir diye düşündü Ülgen. Kurumuş çiçeği babasının kutusuna yerleştirdi. Kutudan babasının formasını giydi.
Merdivenlerden apartmanın çatısına çıkmaya başladı. Dönem ödevi bitti. Yararlanılan kaynaklar Meydanlarus Cilt 5, Bilim Teknik Güneş Tutulması, sayı 381. Osman Nuri, Bir Nasihat Bin Bir İbret. Çalan şarkı Mor ve Ötesi R. İyi geceler.
Misafir Odası bir Podbeam hediye yapımıdır. Ortak yapımcı Yağmur Dolkun. Yazan Volkan Çıkıntıoğlu. Yöneten Tunç Şahin. Ses tasarım ve miksaj Metin Bozkurt. Müzik Okan Kaya. Proje süpervizörleri Tülin Özen, Tansu Biçer. Proje koordinasyon Şevval Balkan. Ses tasarım editörleri Tolga Can Bozca, Cemre Dalyan, Batuhan Kösegin. Reji asistanları İpek Turgay, Sıla Kenar.
Afiş, Onur Sipahi. Oyuncular, Umay, Aslı İnandık. Ülgen, Güven Murat Akpınar. İştar, Derya Alabora. Rıza, Serkan Keskin. Çiçekçi, Tansu Biçer.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.