Podcast

S3E21: Ailemden Nasıl Kurtulurum?

Bibliyoterapi

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bibliyoterapi'nin bu bölümünde Aslı ve Tuna, "ailemizi sevmek şart mı?" sorusunun peşinden gidiyor ve aile kavramını sorguluyor.

Kitaplar:

Mirasyediler - Cynthia dAprix Sweeney
Eddy'nin Sonu - Edouard Louis
İyi Aile Yoktur - Nihan Kaya
Yaprak Dökümü - Reşat Nuri Güntekin

Aslı ve Tuna’ya [email protected] mail adresinden yazabilirsiniz.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

6.169 kelime · ~31 dk okuma

Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcasti Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunuk İremitçi. Malum okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Başlıyor.

Herkese merhabalar. Herkese merhabalar. Hemen soruma geçeyim mi? Biraz uzunca bir soru çünkü. Dehşet verici bir soruyla bu hafta karşınızdayız. Benim sorum daha doğrusu farkındalığım ailem ile ilgili. Yıllar önce bir yerde okuduğum yengeç sepeti benzetmesini son dönemde özellikle son birkaç aydır hayatımda çok fazla hissediyorum. Ailemin beni bazı dönemlerde daha çok olmak üzere çoğu zaman aşığa çektiğini fark eder oldum.

Durumumu sanki bir yengeç sepetindeymişim gibi görüyorum. Hani yengeç sepetinde sepetten kurtulmak için bir yengeç yukarı doğru tırmanır ve tam çıkacak iken diğer yengeçler tarafından aşağıya çekilir ya aynı o durumdayım. Bazen acaba ben mi abartıyorum? Bazen de artık ailenden ayrışmalısın diyorum.

Transkriptin tamamını oku

Yanlış anlaşılma olmasın ailemi seviyorum ancak destek gördüğüm konuların azlığını görünce ya kırılıyor ya da çok öfkeleniyorum. 40 yaşına basan ve iyi eğitimli evli bir çocuk sahibi biri olarak bunu kendime bir borç biliyorum. Geçmişte ailem konusunda çok ama çok verici oldum. Hatta bu konuda uyarıldığım bile oldu yakın arkadaş çevremden ama ben hep yok ya öyle bir şey yoktur diye düşündüm. Ne zaman yeni bir şey yapacak olsam veya istemediğim bir konuya hayır diyecek olsam hep eleştirildim ya da kötü kişi ilan edildim ya da dışlandım. Artık ayrılmaktan, dışarı atılmaktan korkmuyorum. Sadece sonrasında nasıl yolumu bulurum onu bilmiyorum. Bana yengeç sepetinden kurtulmam için bir yol gösterir misiniz? Sevgiler, Leyla

Yengeçsepeti diye bir film vardı, Yavuz Özkan'a çektiğim 90'lı yıllarda. Çok güzel filmdi. Hatırlarsın, ben Yengeçsepeti sözünü... Sadri Alaşık mı vardı? Sadri Alaşık'ın son filmiydi. Son filmiydi, değil mi? Bak, evet, şu an hatırladım. Güzel bir filmdi. İşte böyle yazlık bir yerde yaşlı anne babalarını görmek için toplanan... ...uzun zamandır birbirini görmemiş evlatlar, onların çocukları, kuzenler, muzenler bir araya gelirler. Ve aile içi sürtüşmeler, ay yuka çıkar. Mehmet Aslanto oynuyordu hatta. Ha, onu hatırlamıyorum. Güzel bir filmdi 90'lı yıllar sineması adına. Zaten dinleyicimizin yanlış anlaşılmasın. Ben ailemi seviyorum demesinde de çok şey var. Yani ailesini sevmeye mecburmuş gibi sanki. Yani aile sanki sevmeye mecbur olduğumuz bir şeymiş gibi ortaya konuyor. Güzel yakaladın doğru. Onu söyleme ihtiyacı hissetmiş. Yani öyle bir çünkü şey var ki bu bir tabu ki yani aileyi sevmeyen Allah çarpar. Aslında buradan böyle sorarak da başlamak gerekebilir diyeyim. Yani ailemizi sevmek şart mı?

Biz mi seçtik ki onları sevmek zorundayız? Ayrıca yani şey vardır, Selimilerin ustamızın bir sözü vardır. Aile bir küçük ceza evidir çocuklar için aslında diyor. Ben kesinlikle.

Katılıyorum Selim İleri'ye. Zaten bundan yola çıkarak ben aslında tuhaf bir annelik yaşıyorum. Yani kendi çocukluğumu... Kaçış planı diye senin çocuk kitabın var mesela. Öyle bir annelik yaşıyorsun ki evden... Kaçış planı diye kitabım var. Evden kaçma planı yapan bir çocuğun hikayesini yazdın. Evet, evet. Şimdi şöyle yani... Ben kesinlikle kendi ailemden şikayet edebilecek bir durumum yok. Yani gün geçtikçe belki eskiden daha çok eleştirdiğim olmuştur, daha çok söylendiğim olmuştur. Şimdi geriye dönüp baktığımda gerçekten çok özgürlükler içerisinde, saygı sevgi çerçevesi içerisinde... Minnoş bir ailem var senin yani aslında. Gerçekten ben çok çok şanslı bir azınlık tanım. Ki buradan Nihan Kaya'nın kitabını...

Bağlanabiliriz. Ben de mesela alkol ve şiddet dolu bir evde yaşadım. Büyüdüm, büyümeye çalıştım. Sonra benim firarımda yatılı okul oldu mesela. Yani burada benim aslında sormak istediğim soru şu. Mesela su testatisi olmak için bir de iyi kötü bir sertifikeye ihtiyacın oluyor ya. Bu böyleyken her isteyenin aile, çocuk, çocuk sahibi olabilmesi... ...mesela beş bin yıl sonraki insanları dehşete düşürecek bir şey mesela. Evet, çok doğru. Çok doğru.

Yani gerçekten büyük bir skandal bence bu. Evet geçelim Nihal Kayan'ın kitabına çünkü çok güzel. Evet ve yani şöyle, İyi Aile Yoktur kitabımızın adı. İteke yayınlarından 2001 yılında yayınlanmış. Şöyle bilgisini vereyim mi? İyi Aile Yoktur. Ya da paradoks şu ki diyor, iyi aile, iyi aile yoktur düsturuyla hareket edebilen ailedir. İnsanlar çocuk sahibi olduğunda farkında olmadan kendi çocukluğuna dair hisleri yaşar. Çocuğumuzla ilişkimiz, anne babamızla ilişkimizin devamıdır. Çocuğumuzla doğru bağ kurma, kendi çocukluğumuzu ve içimizdeki çocuğu tamir etmek de olur. Her insanın içinde anne, baba, çocuk vardır ve güçlü psikoloji aslında içimizdeki çocuğun güçlü olduğu, saygı gördüğü psikolojidir.

İyi aile yoktur. Sadece anne babalar için değil, çocukluk geçirmiş ve kendisini daha iyi anlamak isteyen herkes için yazıldı diyor. Bir de diyor ki bu kitabın sunduğu bakış açısıyla neden acı çektiğimiz, sevilmeyi neden isteyip sevgiyi kaybettiğimizde neden üzüldüğümüz, işlerimizi neden ertelediğimiz gibi kendimize dair birçok şeyin altındaki nedeni yepyeni bir gözle keşfetmenizi istedim diyor yazar. Ya şöyle mesela Nihan Kaya'nın bu kitabındaki ebeveyn modeline ben tam olarak uyuyorum. Aslında benim için sevindirici bir yanı olması lazım. Çünkü o da böyle neredeyse sınırlar olmasın diyor. Ben seni hatırladım zaten kitabı okuduğum. Evet, sınırlar olmasın diyor.

Çocuğunuza özgürlükler verin. Zaten bunun için de yani çok çeşitli şeyi almış, eleştiriler almış. Çok bunu evet düşünüp evet ya hakikaten öyle. Ben bunun zaten kendi ailemden çok acısını çektim. Ama ben de şimdi aynı şeyi yapıyorum. Dur ben kendimi değiştireyim diyen de var. Yahut benim gibi aslında özgürlükler içerisinde büyümüş ama... ...birazcık kuralların olması gerektiğini düşünen ve bu yüzden kitabı beğenmeyenler de var. Çocuk otoriteye ihtiyaç duyar, o otoriteye vermediğin zaman saçmalar ve bu ona aslında kötülük olur diye bir... Mesela bizim zamanımızda öyle bir görüş vardı. Evet, hala var bu görüş. Çerçeve çekin, sınır çekin, bunu hala bütün şeyler söylüyor. Çocuk gelişim uzmanları bunu hala söylüyor. Nihan Kaya, bu arada sen kim oluyorsun da böyle şeyler ileri sürüyor diye soran olursa... ...kendisi İngiltere'de Essex Üniversitesi'nde psikanalize yüksek lisansı yapan... ...Avrupa-Amerika'da psikoloji alanında konferanslarda tebliğler sunan... ...ve çocukluk atölyeleriyle ebeveynlerle buluşan... ...ve yıllarca süren çalışmalarını 2021 yılında bu kitapla derlemiş olan biri. İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu lisansı da bu. Şimdi tabii şöyle... İngiliz Edebiyatı mezunu olmuş, sonra Psikoloji Yüksek Lisansı yapmış. Senin kafa bir arkadaşımız, bir hocamız yani. Şöyle bir şey var. Yani bir, şundan dolayı eleştiriliyor bu kitap. O kadar, yani yüksek lisans yapmak yine de bu kadar iddialı konuşmana yeterli değil ki doğrudur. Yani ben mesela bu konuda çok çekiniyorum.

Biblioterapi yaparken bile çok çekiniyorum. Hani sık sık o yüzden şey söylüyorum, bir uzmanla görüşmenizde fayda var falan. Ki bu daha ciddiyetsiz bir konum benimkisi. Sadece kitap öneriyorum. Estağfurullah. Ama hani bir kitapta çok sert bir dille bazı savlarda bulunmak o kadar kolay değil. Hani ancak üç diploma, iki yüksek lisans, bir doktorayla falan daha çok. Benim mesela cesaret edebileceğim bir şey. Bu yüzden insanlara hak verebilirim. İnsanlar, ortaokul terk insanlar bu konuda sözleri Allah kelamıymış gibi konuşuyorlar Türkiye'de. Sen ne diyorsun? Benim ama zaten sıkıntılarımdan biri bu yani. Ben kredibilite çok ararım biri bir şey söylüyorsa. Anadolu'ya git ortaokul terk insanlar bu konuda sözlerini şey gibi, ululardan bir ulu gibi saçarlar etrafa yani. Biraz da okumuşlar konuşsun. Şimdi bu okumuşların, bak ben buna çok takılıyorum abi. Yani yüksek lisans, Amerikan dili ve edebiyatı okumuşsun. Üstüne psikoloji yüksek lisansı yapmışsın. Nihan Hoca İngiliz dili ve edebiyatı okumuş, işte yüksek lisansı yapmış falan. Ondan sonra, vay efendim, biz lafımızı acaba söylemeye çekinmeliyiz. Orada cahilciler, car car konuşurken, sağda solda televizyonda, bakan olurken konuşurken, bir sürü neandertal insan. Bakanlık yapıp bu konuda zar zar konuşuyor. Siz susacaksınız. Ama bak şimdi çocuk eğitimi alanında mesela eğitim alan 4 yıl lisans yapan insanlar var psikolojide. O yüzden şimdi onlara daha öncelikli söz hakkı düşer diye. Önemli olan ne kadar bildiğin değil. O bildiklerinden nasıl bir senteze ulaşabildiğini. Tamam evet bu doğru. Bir de bir deneyim var. Şimdi şöyle bir şey. Benim Nihankaya'ya burada arka çıkacağım konu ise şu. Evet çok sert bir dil. Öfkeli, sarsıcı, çok net. Ama buna da ihtiyacımız var. Zaten her zaman... ...dur hem o tarafa biraz yağ süreyim, bu tarafı da ballayayım diye... O zaman kimse kahle almıyor hocam. Olmaz! Kahle almamak değil. Duyulmaz bile yani. Zaten o değil konu. Olmaz. Yani bir yerde durman lazım bazen. Bak diyor ki çocuğunuzun saygıyı öğrenmesini istiyorsanız... ...ona saygılı ol, büyüklerine say diye öğütlemek yerine saygı gösterin. Kendisi saygı görmeyen bir çocuk... ...bir başkasına saygı göstermeyi nasıl öğrensin?

Ben ne zaman mesela kurtuluşta dana gibi gidip kaldırımın tamamını kaplayarak park etmiş bir araba görsem... ...onun saygı görmemiş bir çocuk olduğunu anlayabiliyorum yani. Çünkü saygı göstermeyi bilmiyor eleman.

Evet. Sonuç itibariyle bu şeyde kitapta çok değişik bir ebeveynlik modeli sonuluyor. Alice Miller'dan ki Alice Miller'da çok böyle efsanevi bir karakter. Oradan çok alıntı var evet. Ben tanımıyorum onu. Kimdir? Yahudi, yanlış hatırlamıyorsam Polonya-İsviçre karması bir psikanalistimiz eskiden. Önemli bir kişilik.

Fakat önemli olan çocuk istismarı üzerine çalışıyor. Bunun üzerine çok satan kitapları var. Çocuk istismarının her boyutunda yani. Evet. Ve hatta bir yerden sonra psikanalizi yatsıyor ve şey yapıyor, kesinlikle bırakıyor. Bu yanlıştır. Jung'a ve Freud'a karşı duruyor. Psikanalizi şey olarak görüyor, yapılması gereksiz bir şey var. Ne dönmüşlerdir bunu. Tabi tabi yani. Akademik çevrelerine girmişlerdir. Sağlı sollu buna. Yani çok değişik yaklaşımları olan bir şey. Yine de psikanalist diyelim tabii. Ondan çok faydalanmış. Çok güzel alıntılar var. Bir iki tane yapmak istiyorum. Lütfen. Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil. Onlar kendi yolunu izleyen hayatın oğulları ve kızları diyor. Bir başka alıntı da diyor ki. Anne olmak istemeyen bir kadını anne rolüne zorlamak insan toplumuna karşı bir suçtur. Kesinlikle.

Çok iyi değil mi ya? Çok, çok çok iyi. Problemli çocuklar yoktur. Problemli ebeveynler, problemli öğretmenler... ...çok problemli toplumlar ve çok problemli aileler vardır. Bu arada bunların hepsini biz biliyoruz zaten bu lafları değil mi? Çoğu yerde artık çok karşımıza da çıkıyor. Allah'tan artık böyle şeylere insanlar biraz uyanmaya başladılar. Alice Miller bunları işte çok eskiden söylemiş zaten. Alice Miller'ın belirgin bir etkisi var Nihan Hoca üstünde diyebiliriz. Evet, yani kitabın çoğunu Alice Miller alıntılarından da oluşuyor diyebiliriz.

Ama dediğim gibi yani bunu şey bulmayacak olanlar da vardır. Ya bir dakika ya böyle ebevenlik mi olur? Böyle aileden ya da işte iyi aile yok. Biz öyle görmedik. Bir kere iyi aile yoktur en başında lafı insanlara itici gelebilir. Bazısına çok iyi gelebilir. Evet ya evet bak hakikaten de öyle iyi aile yok. Sadece benim ailem değil gibiden. Hocam aile bütün nifak tohumlarının temeli değil midir zaten?

Ya bak genellemeye ben bu konuda genellemeye çok konuda genellemeye karşıyım. Bu konuda da karşıyım. Bak ne diyorum yani ben dönüp bakıyorum bak 50 yaşıma gelmişim. Bence içinde nifak tohumu olmayan aileler vardır. Seninki gibi ama bütün nifak tohumlarını tohumu ailede saklıdır.

Diyerek belki önermemi daha evrensel bir boyuta taşıyabilirim hocam. Bilmiyorum. Geçen gün bana bir arkadaşım bir soru sordu. Dedi ki, bak çok güzel bir soru ben de buradan sorayım. Hatta iki soru sordu. Siz de bir düşünürsünüz. Dedi ki, çok hastasın, komadasın, makineye bağlı yaşıyorsun. Fişini çekip çekme kararını bir kişi verecek. O kararı kim versin istersin? Soru bu.

Tamam. Barı mı soruyorsun? Ben mesela direkt annemi düşündüm. Ben annem versin isterim. Gerçi o kadar güveniyorum yani. Çeker diyorsun yani. Evet ve de çeker de yani doğru karar vereceğini yani mantıklı karar vereceğini akılcı yolu seçeceğini biliyorum.

Ama çekilmeyecek durumdaysam hala umut varsa onu da yapmayacağını. Yani o kadar güveniyorum mesela. Anlatabildim mi? Feraye abla hakikaten ben de kendisine şey yapabilirim. Müracaat edebilirim bu konuda. Anne dinliyorsun bu programları biliyoruz. Tuna Kiremiçci de makinede sana emanet. Senden böyle hayırlı şeyler istemeye devam edeceğiz.

Bir de diyor ki Niyan Hoca, senin karşında çocuk yok diyerek... ...çocuğa karşı her türlü muameleyi, yalanı, sınırlarına müdahaleyi, saygısızlığı... ...hatta istismarı da meşrulaştırmış oluyoruz aslında diyor. Yani biraz bir manifesto gibi bir kitap aslında. Evet, öyle zaten yaklaşık 500 bin satarak bir manifesto olduğunu da kanıtlamış bulunuyor. Evet, ülkemizde en çok satan kitaplardan biri. Çok ilgi görmüş bir kitap.

Depresyon diyor insanın içindeki anne babanın insanın içindeki çocuğu sabote etmesidir. Derin düşünceleri insanı sağlam. Hepsini tek tek düşünebilirsin, haklı bulabilirsin, haksız bulabilirsin. Şeyle ilgili yazarın ne kadar... Kışkırtıcı bir kitap diyebilir miyiz hocam? Tabii kışkırtıcı ve bazı şeylerin kışkırtıcı olması gerekiyor. Bence genelde kitapların kışkırtıcı olması gerekiyor. Düşünceyi provoke edici şekilde. Evet, kışkırtıcı olması gerekiyor ki oturup bir düşünelim. O bakımdan çok güzel. Ama şöyle eleştirde bulunanlar var Nihankaya'ya. Çocuğun yok ve sahada olmadığın için bunun nasıl bir iş olduğunu bilmiyorsun. Böyle atıp tutuyorsun diyenler var. Atominem yani. Şimdi bu bir safsata biliyorsun. Atominem yani. Düşüncenin kendisinden çok düşünceyi ileri süren kişiye saldırarak çürütmeye çalışmak bir safsatadır. Bu da incitici de bir yanı var. Çocuğun yok diye yani bilemezsin. Benim de mesela çocuğum olmadan önce yeğenim ve... Çocuğun başında anne hele bir şey. Yeğenlerle çok vakit geçirmiştim. Geçiriyordum ve onlardan öğrendiğim çok şey vardı. Abiciğim, hocam. Bak bunu da söylüyor. Diyor ki çocuğa bir şey öğretmeyeceksin.

İyi bebeğin olduğunu nasıl anlaşılır? Çocuğa bir şey öğretmenden ziyade çocuktan ne öğrendiğinle alakalıdır. Mesela Nermin Yıldırım'a annesi hakkında yazdığı bir kitap vardı. Ben bir söylesine gitmiştim. Arkadaşımız Nermin Yıldırım. Sordular ki, anneniz hakkında böyle yazmışsınız, yazmışsınız. Siz anne misiniz peki diye sordular. Nermin Yıldırım da dedi ki, hayır anne değilim ama benim bir annem var. Ben Niyan Hoca'nın yerinde olsam, çocuğum yok ama ben de bir çocuktum diyebilirsin yani aslında.

Evet, evet, doğru. Şu alıntıyı da ben son alıntımı da yapmış olayım. Doyamadım alıntı yapmaya, kitabı sevdim çünkü. Bugünkü bütün kitaplarımızı sevdim ben zaten. Genelde sevdiğimiz kitapları yapıyoruz zaten. İlk kısalık çok azdır. Dünyadaki bütün devletlerin bekası, devlet adı etrafında iyi olduğunu inandığımız, inandırıldığınız her ne kadar şey varsa... Aile adı etrafında iyi olduğunu inandığınız, inandırıldığınız her ne kadar şey varsa, onlar bir araya gelseler, yeryüzünde bir çocuğun incinmesinden ve bunu hiç kimsenin fark etmemesinden daha önemli olamazlar.

Çocuk odaklı, çok güzel yani. Nihan Kaya, ben şöyle düşünüyorum, incinmiş bir çocuk olduğunu düşünüyorum kendisinin. Bunun işin doğrusu çok çok iyi bir çocuk gelişim uzmanı arkadaşımla da konuştum. O, Nihan Kaya'yı bana ilk öneren kişidir, kitaplarını. Kendisi hatmetmiştir. O da benimle aynı kanıda. Çok incinmiş bir çocuk var. Ramazan bitsin de içmeye gidelim kendisiyle o zaman. Çok öfkeli topluma karşı. Böyle insanlardan güzel kitaplar çıkmaz mı zaten? Evet ve o çocuğu tamir etmeye çalışarak geçiyor ömrü gibi geldi bana hiç tanımamama rağmen bu sadece kitaplarından çıkarttığım sonuç. Kendi yaralarından bir şey yaratmış yani. Evet. Evet, Nihankaya'ya doyum olmuyor. Geçelim 2. kitaba. Ne olsun? Şöyle yapalım mı? Yani yaprak dökümüne geçelim mi? Hayda! Çarşamba'nın galibi yaprak dökümü. Öyle bir şey vardı eskiden hatırlıyor musun? Ben o dönem Türkiye'de yoktum ama anladım ne olduğunu. Dizisi yapıldığı zaman Medya Tavada'ya popüler bir site vardı. Hala da var. Çarşamba'nın galibi yaprak dökümü. Hep o yazardı. Yaprak dökümünden yapılan dizi.

Hatta, aa bunun kitabı da çıkmış diyen bir takım kızlar vardı. Ay çok tatlı. Kitapçı da Reşat Nuri'nin kitabını görüp, aa tabi dizi tutunca kitabını da yapmışlar hemen. Ben hiç seyretmedim diziyi. Şeyleri biliyorum, biraz böyle görseller var zihnimde. Ben biliyorum çünkü ilk üç bölümünün senaryo grubunda çalıştım. Aa gerçekten mi? Evet, sonra askere gittiğim işlere dönüştüm. Müthiş. Ama şeyde çalıştım, nasıl dizinin ortaya çıktığını biliyorum yani. Şimdi geçelim. 1930 yılında ilk baskısı yapılan Reşat Nuri Güntekin'in ölümsüz eseri Yaprak Döküm. Buyurun hocam. Şimdi Ali Rıza Bey ana karakterimiz, evin babası. Katı geleneksel bir aile yapısından geliyor. Bir Osmanlı mı hocam bu? Evet. Çünkü Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişte bir modelleşme var, yenileşme var ve buna ayak uyduramıyor. ...ayak uyduramadıkça da neredeyse patinaj çekerek... ...kendi neredeyse çamurunda debeleniyor. Dört çocuğu var değil mi? Bir dakika. Kızları Fikret, Necla, Leyla, Ayşe ve Şevket. Beş çocuğu var. Şevket en büyükleri. Ondan sonra... Bu beş çocukla beraber, beş çocuğun aslında kendi aileleri içerisindeki... ...yeni bu modernlikle beraber başka köşelere savrulması, işte kız çocuklarının tasvip edilmeyen... ...ilişkileri, erkeklerle ilişkileri, Şevket'in bir takım ahlaksızlıklara şey bakımından... ...işte etik olmayan davranışlara düşmesi ve Ali Rıza Bey'in bunların karşısında kahroluşu... Diyor ki ben eski bir insanım. Anlaşmamıza imkan yok. İnsanların paradan başka şeylerle de mesut olacaklarını inanarak yaşadım. O kanaatle de öleceğim. Evet. Ben Ayı Rıza Bey'i seviyorum, ona acıyorum, üzülüyorum. Çünkü yani o da aslında hani şeye düşmüş bir insan. Bir drama düşmüş. Bir drama düşmüş ve bir geçiş. Geçiş dönemleri hiçbir zaman kolay değildir. Ama geçiş dönemi olmayan da bir zaman var mıdır? Bundan da emin değilim. Hep bir geçiş dönemi vardır. Mesela Muhsin Bey filmi içinde Yavuz Turgul. Yavuz Turgul sinemasında çok vardır. Hep o mesela ait olduğu dünya artık geride kalmış. Yeni dünyaya uyum sağlayamayan. Mesela Muhsin Bey ya da Zühürt Ağa gibi. Çünkü devir değişiyor. Üretim ilişkileri değişiyor. Sosyal ilişkiler değişiyor. Ve bazı insanlar ayak uyduramıyorlar. Onların durumu dram oluyor tabii. Ali Rıza Bey tamam. Mesela metavörz alemine geçildiğinde ben de aynı durumda olacağım.

Yani ben sana şöyle söyleyeyim. Aslında şu anda da aynı durumda olabilirsin. Yahut bizim, benim mesela benim ailem de aynı durumda olabilir. Düşünsene benim annem ve babam öyle bir dönemden geliyor ki telefon yok, televizyon yok, hiçbir şey yok. Karneyle ekmek almış insanlar bunlar. Dolayısıyla babam yani. Ve şimdi elinde iPad'i vızır vızır orada geziyor. Bir yandan bilgisayarı var. Bilgisayarında bir şeyler var. Zamanı yakalıyor. Mesela ben ona soruyorum. Adapte ol or die. Mesela soruyorum, diyorum ki baba eskiden özlediğin hiçbir şey yok mu? Ya şimdi de iyi bence diyor. Böyle cevap veriyor. O yüzden de belki hiç şeye, o şeye düşmüyoruz biz. Ya işte hayır sokağa çıkamazsın, onu yapamazsın, bunu yapamazsın. Hiç düşmedik belki. Halbuki o geçiş dönemindeydi o insanlarda. Biz birdenbire internetle tanıştık. Arkadaşım siz İzmirli, Karşıyakalı insanlarsınız. Şöyle, şimdi çok önemli bir şey var. Yaprak dökümüyle ilgili. Bir de ailenin iç çatışmaları var. Şimdi burada güzel olan şu, bir dış çatışma var. Yani değişen toplumsal ve tarihsel koşullarla ailenin yaşadığı bir çatışma var. Daha doğrusu Ali Rıza Bey'in yaşadığı bir çatışma var. Uyum sağlamıyor ve sağlamamakla da direniyor. Sağlamamanın iyi bir şey olduğunu düşünüyor. Bir de ailenin kendi içinde yaşanan çatışmalar var bu durumdan dolayı.

Bak çok önemli bir şey var. Kızlar eve cehennem diyorlar. Kızlar eve cehennem adını takıyorlar. Selim'lerine... Önce Neca ile Leyla takıyor bu ismi. Sonra Ayşe de onlara katılıyor. Ve cehennem diyorlar. Aynen evet Selim'lilere gibi. Aslında ne kadar zamanın ötesinde bir dil. Bakar mısın? Ne kadar zamanın ötesinde bir roman. Reşat Nuri. Evet. Bir Reşat Nuri. Kolay, olumlu. Müthiş bir, müthiş bir şey kelime seçimi var zaten şey romanın bütün şeyi öyle gerçekten... Cezaevi bile demiyorlar. Cehennem diyorlar. Cehennem diyorlar. Lanfar Selezotr demişler yani. Tam olarak öyle. Cehennem başkalarıdır. Ev imgesi çok önemli. Şimdi Ali Rıza Bey için orada ev yani oradan anlıyorum evi onun sığınak.

Onun eski hayatı, geleneği, göreneği ve güvenlik hissi evi. Ve bu evinin böyle kapısı, penceresi dışarıdan gelen bir fırtınayla sarsılıyor gibi hissediyor ve içeride tutmaya çalışıyor herkesi, onları korumaya çalışıyor. Bir aile kurmak, onun gözünde bir devlet kurmak kadar ehemmiyetli bir işti. Devletin bekası söz konusu yani. Düzgücüler. Düzgücüler ne yapıyorlar? Tehdit ediyorlar. Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan bu günlerde diyor Eliza Bey. Siz kalkmış bunu bunu yapıyorsunuz. Evet, çatırdatıyor ve ayakta durmaya çalışıyor sürekli. Ama o evi satıyor, başka eve gidiyorlar. Orada başka problemler yaşıyorlar. İşte kızının Taksim'de bir evi var. Birinin metresi olarak orada yaşadığı için o ev ona tutulmuş. Oraya gidiyor. Öteki kızının, ada pazarındaki kızının yanına gidiyor. Onun durumunun iyi olmadığını görüyor. Kahır, kahır, kahır. Yani çocuklarından yana sürekli bir sıkıntı yaşıyor. Hocam bir şey sormak istiyorum bu arada müsaadenle. Yani burada çocuklar kabahatli de, alelize masum mu?

Hayır işte yani aslında ne şu tam olarak bizim soruyu soran Leyla Hanım'ın da bir problemi aslında. Diyor ki mesela ailemi seviyorum ancak destek gördüğüm konuların azlığını görünce ya kırılıyorum ya da çok öfkeleniyorum. Yani aslında aileyle ebeveynle çocuklar arasındaki iletişimde demek ki kopukluk var. Yani Ali Rıza Bey ve çocukları hiçbir zaman gerçek anlamda konuşmuyorlar zaten. Yani bakın bir dakika bir değişim yaşıyoruz değil mi? Kendi içinde bulundukları sıkıntının farkında değiller. Ya da farkındalar da bunu hani konuşmuyorlar. Bana göre en önemli şeylerden biri bir dakika. Biz şu an bir dönemden geçiyoruz. Bir toplantı yapalım arkadaşlar. Evet bir toplantı yapalım. Bir durum değerlendirmesi yapalım. Evet, ailede hepimiz bir tarafa dağıldık. Evet, bu modern hayata kendimizi kaptırdık. Ha bir de çünkü o şey var, yenge var, gelin. Eve gelen gelin kızları, tabii farklı biri. Firruza, neydi? Unuttum adını. İşte Ali Rıza'da bu yok. Arkadaşlar geleyim bir toplantı yapalım. Evet. Şartlar böyle böyle. Nereden geldik, nereye gidiyoruz demiyor. Çünkü o bir baba olarak tek derdinin çalışmak. Evdekileri maddi anlamda yokluk yaşatmamak.

Evet. Ve onları maddi olarak koruyup kollamak olduğunu inanarak büyümüş bir Osmanlı. Şöyle bir şey hatırlıyorum. Şöyle bir sahne hatırlıyorum. Oğlunu, he oğlunu uyandırıyor tamam mı şey Şevket'i. Kendisi de çünkü işinden istifa etmek zorunda kalıyor. Küçük çaplı bir skandala karışını çalışıyor. Bir dakika anlatıyorum bir şey. Ailenin bütün yükü de Şevket'e kalıyor. Yani Şevket'in önemini orada anlatmak için söyledim. Şevket'i uyandıracak sabah gidiyor. Kafasında önce yerlere kitap atıyor. Don diye. Yani sonra düdük çalıyor kafasını. Düzüp diye. Çocuk panik halinde kalkıyor. Çok eski model bir ebeveynlik. Hani bir iletişimle kaldırmak değil. Şevket oğlum hadi uyan. Kalk.

Falan değil. Yere kitap atmak suretiyle. Bir şiddet var aslında. Kaçınılmaz bir şekilde de devri dolmuş bir baba durumuna düşüyor. Dolayısıyla yani sen böyle bir iletişimsizlik halindeysen... ...çocuğunu kelimelerle değil de gürültüyle uyandırıyorsan... ...zaten bunun karşılığında oğlunun seni takmasını, senden akıl almasını falan bekleyemezsen... ...o da sana gürültüyle cevap verecektir. O gürültü başka bir şekilde de olabilir. Hocam çok güzel söylüyorsun. Hırsızlık gibi. Selim Yücel'ini çok adına andık bugün. Bu roman hakkında bakalım ne demiş? Aa ne demiş? Yaprak dökümü doğulu yaşama biçimi mi? Batılı yaşama biçimi mi? Muhafazakarlık, yenilikçilik derken... ...tek değeri para olacak düzene geçişin erken ve ürpertici romanıdır demiş. Evet. Sosyal açıdan ele almış. Evet ele almış. Bu da böyle. O zaman sen bir Aramani oku, bir sonraki kitabımıza geçelim.

Dünya halinden sıkılanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblio terapi ne yapıyor? Devam ediyor. Edi'nin sonuna geçelim mi? Bu da çok mesela bu bölümde sayende tanımış olduğum ve etkileyici bulduğum bir Fransız romanı. Edouard Louis, 22 yaşında Fransa'nın en popüler yazarlarından biri olmuş bu roman sayesinde. Küçük bir Fransız kasabasında kişiliği, cinsel tercihi, görünümü, cinsel yönelimi diyoruz bu arada. Artık tercih demiyoruz, pardon. Farklılıkları nedeniyle arkadaşları ve ailesinden gördüğü zorbalığı aşırı gerçekçi ve sert bir dille anlatıyor. Alain Court diye bir 1992 doğumlu arkadaş. Alain Court diye bir Kuzey Fransa kasabasında yaşıyor. Yani bir Kuzey Fransa kasabasında yaşamak da yani şöyle söyleyeyim.

Yani bir Orta Anadolu köyünde yaşamaktan... Hiç farkı yok. Ben zaten biraz o yüzden bunu seçtim. Artısı var, eksiği yok yani. O yüzden biraz bunu seçtim. Çünkü romantize edilen Avrupa ile ilgili bir aslında resim sunmak istedim. Fransız taşlası dünyanın en iç karartıcı yerleridir çünkü. Hiç İtalya gibi değildir Fransa yani. Yani şöyle demek istedim aslında Leyla Hanım'a. Leyla Hanım yaşadığınız şey, problem son derece evrensel bir problem. Türkiye'ye özgü değil. Türkiye'ye özgü değil. Coğrafya kader değildir, hocam mı diyorsun? Yani... Bu konuda değildir. Hayır, mesela Paris'e doğarsan başka, tabii ki Fransa'nın böyle bir kuzey kasabasını doğarsan farklı ama... ...aslında evrensel olarak çocuğa karşı anlayışsızlık, şiddet, ya insan, insana karşı daha doğrusu... Konuyu kısaca ben söyleyeyim, sen analizi yapmak senin işin, Com.

90'ların sonlarında Kuzey Fransa'daki 1200 nüfusu yoksul bir kasaba. Erkeklerin hepsi zorunlu eğitimi tamamladıktan sonra hepsi aynı fabrikada işçi olarak çalışıyor. O da ortaokul. Zorunlu eğitim de ortaokul. Ortaokuldan sonra bırakıyorlar.

Üniversite değil zorunlu eğitim. O bir şey yapalım orada. Tabii canım zorunlu eğitim üniversite olmaz ki zaten. Evet biliyorum da ben yine de söyleyeyim istedim. Çünkü bak Fransa'yla ilgili yine söylüyorum. Avrupa'yla ilgili bizim çok romantik fikirlerimiz var. Evet Avrupa bir şey diye düşünüyorsun zaten değil mi? 1992 yılında doğmuş Avrupa Birliği vatandaşı bir çocuğun. Ne sorun olacak arkadaş? Yaşın bir deviri gelsin falan diyorsun ama... Bu arada gerçekten otobiyografik bir hikaye. O yüzden gerçeklik payı çok fazla. Zaten o yüzden sarsıcı olmuş edebiyatta. Erkeklerin hepsi zorunluluktan sonra... ...hepsi aynı fabrikada işçi olarak çalışıyor. Kendileriyle aynı kaderi yaşayan kadınlarla evlenip... ...alkolizm, şiddet ve suça boğulmuş hayatlar sürüyorlar.

Edie kardeşimiz bu erkeklerden biri. Bu arada kadınlar da ev işi ve sokaktan sarhoş kocalarını toplamakla meşguller. Onlar da fabrikada çalışıyormuş. Edie kardeşimiz de bu erkeklerden biri olmak istiyor aslında. Yani uyum sağlamak istemiyor ama maalesef beden ona itaat etmiyor. Uyum sağlamak istiyor. İstiyor, o da ben de kavga edeceğim, ben de maço olacağım, ben de onlardan biri olayım bari diyor ama... ...maalesef öyle değil. Eşcinsel çünkü kendisi. Sesi ince, davranışları... Maalesef diyeyim yani kendi adına maalesef. Sesi ince, davranışları kadınsı, vücut yapısı narin. Onun durumunu... Ama kasaba bir şekilde kabul ediyor çocuğu bu durumda. Kabul edemeyen iki kişi kalıyor. Annesi ve babası. Hele tam bir homofobik ve ırkçı olan babanın... İşte Araplardan nefret ediyor babası.

Baba zaten önüne gelene küfre derken o şey kelimeyi kullanıyor, eşcinsellere edilen küfrü kullanıyor. Şimdi telaffuz etmek istemediğimiz, ırkçı olan babanın oğlunun eşcinsel olduğunu kabul etmesi mümkün değil. Ağabeyini, kuzenini, ablasını anlatırken de Edi kardeşimiz... ...şiddetle her şeyi çözebileceğini düşünen bir toplumu resmediyor. Bu toplum Türkiye değil arkadaşlar. Bu toplum Avrupa Birliği'nin kurucusu Fransa. Edi'nin etrafındakilerin onayına ve sevgisine o kadar ihtiyacı var ki... ...sırf anne babasının ve kardeşlerinin ona farklı davranması umuduyla... ...gerçekte kim olduğunu inkar etmeye hazır.

Tek istediği onların sevgisi ve anlayışı. O yüzden bayağı bir zorluyor kendini. İşte kızlarla cinse ilişkiye girmeye falan da çalışıyor. Kıyamam. Evet ama yok olamıyor. Çünkü ailesinden, kardeşlerinden de zorbalık görüyor. Okulda işte iki tane bir tanesi kızıl kafalı, öteki tam böyle Fransız tiplemesi. İki çocuk var. Onlardan çok büyük zulüm görüyor. Habire suratına tükürüyorlar. O kadar ki nefeslerinin kokusunu alabiliyor.

Ve o kadar sert birileri bunu anlatmış ki, yer yer hani sen şiddet pornosu yapıyorsun arkadaşım burada falan diye de... ...ihtiyar edebiyatçılar tarafından eleştirilmiş. Evet, şöyle bir ben de alıntı okuyayım. Hasta ya da efemine gibi sözcükleri çevremdeki yetişkinlerin ağzından duyuyordum. Sadece okulda değil, sadece o iki çocuk tarafından da değil. Duyduğumda saatlerce günlerce beni kesen jiletler gibiydiler. Kelimeleri alıp kendi kendime tekrarlıyordum. Kendime defalarca haklı olduklarını söyledim. Değişebilmeyi diledim. Ama bedenim bana asla itaat etmiyordu ve bu yüzden hakaretler yeniden başlıyordu.

Bu arada Edouard Louis o yengeç sepetinden kurtulmuş. Evet, evet. Sonra kurtuluyor. Bu bakımdan da çok ilham verici. Bu Mendebur köyden kaçmış. Yüksek öğrenim görmüş. Bir entelektüelle dönüşmüş. Etkilendiği yazarlar ve Fransız sosyolog Didier Eribon gibi. Ya da James Baldwin. Nasıl James Baldwin'in de bir Amerikan zenci eşcinsel yazarı olarak kendilerini yakın görmüş.

Yani onların etkisiyle bir edebiyatçıya dönüşmüş. Babamı kim öldürdü diye başka bir romanda var ki. Moda sahnesi tarafından İstanbul'da sahnelendi üç yıl önce. O da babasıyla hesaplaşması, onu affetmeye çalışması ve babasının da bir şeylerin kurbanı olduğunu anlaması hikayesi aslında. Bak bir şey söyleyeceğim. Mesela Alice Miller dedik ya, en başta Nihan Kaya'nın çok etkilendiği. Alice Miller da hep şey der, yani bu affetme konusunu lütfen biraz aşabilir miyiz? Yani... İlla ki affetmek zorunda değiliz. Rezulmetmiş ailemizi affetmek zorunda değiliz. Affet ve psikanalize bu yüzden karşı duruyor aslında. Hani affet ve ondan sonra iyileş hayır. Yani illa affetmek zorunda değilim. Affet beni akşamüstü gölgem uzarken. Önceden sonra affet.

Ne zaman istersen... Bu şarkıda biliyorsunuz Müslüm Gürses'in söylediği bu şarkının sözleri sayın Tuna Kiremici'ye aittir. Evet Nihan Kaya ve... Reklam aldı kendi kendine. Ver para. Ver para. Ver beş bin lira. Para var mı?

E var, üç beş leva veririm artık. Ver ya. Şimdi... Bir şey daha vardı benim söylemek istediğim. Demiş ki, bunları kendim hakkında konuşmak için söylemiyorum. Sadece en iyisini bildiğim gerçek olduğu için... ...ve kendim geçmiş, kendi geçmişim hakkında... ...babam ve annem gibi insanlar hakkında konuşurken... ...daha dürüst olduğum izlenimle kapıldığım için yazıyorum. Ve bence şifası da bu kitabın. Leyla Hanım'a da bunu öneriyorum. Ben sormadan şifayı söylüyorum. Kendine hemen tabii. Vay, geldik bir noktaya artık.

Yani şöyle, kendine çok dürüst olmak... Zaten demiş ya, yani beni kırdılar, döktüler yahut onlar için çok şey yaptım ama bunu karşılamadan... Ama kendine karşı da öyle davranıyor zaten. Kendine de şey yapmıyor yani. Kendine de ne denir? Ayrıcalık tanımıyor. Tanımıyor, evet. Yani... Aslında belki yazıya dökmek, işte bu dürüstlükte davranmak Leyla Hanım'ı o yengeç sepetinden çıkartacak şey olabilir. Çünkü karşılaşmak gerçeklerle yazarken biraz daha kolay oluyor. Aaa diyorsun. Dışsallaştırıyorsun gibi. Evet birden dışsallaştırıyorsun ve sözcükler gözüne gözüne çarpıveriyor.

Ben ne yaşadım gibi. İyisiyle kötüsüyle fark etmez. Dolayısıyla o manada yardımcı olabilir. Geçelim mi dördüncü kitaba? Arada bir şey yapacağım. Niyan Kayan'ın paylaştığı bir tane tweet'i gördüm. Birisi demiş ki psikoloğa gideceğinizi evde sevdiklerinizle vakit geçirin. Altına biri cevap yazmış. Zaten evdekiler yüzünden psikoloğa gidiyorsun.

İşte o işler çok karışık. Herkesin deneyimi çok farklı. Herkesin deneyimi çok farklı. Geçelim son kitaba. Evet son kitabımız. Biraz yediler. Bu az buçuk neşeli bir kitap. Evet bu neşeli bir kitap. Biraz da mizah diyoruz.

Evet ve benim bunu önerme sebebim, işin çok farklı bir tarafı aslında. Bak bakalım nasıl bulacaksın. Nasıl okunuyor bu ya? Cynthia Duplic Sweeney yazar mesela. 1960 doğumlu New Yorklu bir yazar. 2018 yılında bu kitabı yazmış. Öyle bir yazmış ki, 25 lira çevrildiğim kalmış. Film hakları Amazon Stüdyolar tarafından satılma alınmamış falan. Yani bir aslında burada da ailenin şey tarafına gidiyoruz. Aileye miras kalır ve ortalık birbirine girer. Şöyle evet. Bizim Erdek'teki Zeytinlik vardı onun da bir şey yaptı falan. Konu bu aslında tam olarak. Konu bu ve benim bunu seçme sebeplerimden biri aile deyince biz şimdi teminden beri anne baba, anne baba, ebeveyn, ebeveyn, ebeveyn dedik onların üstüne gittik bir de kardeş var. Evet onlar da ayrı bir güzellik. Ayrı bir güzellik esas kardeş mesele değil mi?

Yani... Kabil'le Kabil'den beri kardeş konusu gündemdedir. Evet, çünkü anne baba öyle ya da böyle o karşılıksız sevgiyle... ...hani biraz çabalayabilir, bir şey yapabilir de kardeşin kardeşe ettiği mesela... ...farklı, çok farklı zulümler vardır. Yani çok farklı zorbalıklar vardır. Ve bu böyle küçüklükten itibaren olur. Yok saymalar olur, şiddet olur.

Küçük görme olur, aşılama olur. Yani bir insan aslında toplum içerisinde... Kardeş çok iyi bir şey. Çünkü neden? Toplum içerisinde yaşayabileceğin her türlü duygu durumunu önce sana kardeşin bir güzel yaşatır.

Evlat açgözlülüğü ve sevgisinden oluşan bir kara komedi demiş Washington Post. Dört kardeş değil mi bizim elemanlar? Dört kardeş. Leo var. Şimdi bu dört kardeşe çok büyük bir miras kalacak tamam mı? Bir tanıtalım kardeşleri dur. Ha peki tanıtalım. Bir Leo var. Popüler bir dergi ve web sitesinin eski müdürü. Evet. Çok çapkın ve bağımlı aynı zamanda. Zaten onun rehabilitasyonundan gelmesiyle olaylar karışacak. Jack var, eşcinsel olan antika satıcısı. Ve kardeşlerinden gizlediği bir sürü borca girmiş. Beatrice var, bu bir yazar. Eskiden bir bestselleri olmuş ama onun üstüne yatmış. Son zamanlarda dişe dokunulur hiçbir şey yazmamış. Upper West Side'de galiba yaşıyor, Manhattan'da. İyi bir evi falan var, güzel yaşıyor ama parası yok.

Bir de Meludi var. Meludi de üniversiteye girmeye hazırlanan ikiz kızlarının aşırı korumacı bir kontrolcü annesi, helikopter anne deniyormuş bunlara. Sürekli helikopter gibi böyle tepede hazır bekliyor. Çocuğun sorunu olduğu an pat pat pat aşağı iniyor. ...ki çocuklardan biri de eşcinsel, kızlardan biri de eşcinsel. Böyle dört tane değişik tip, ortalığı bir miras... ...ve birbirleriyle hiç iletişim kurmayı beceremeyen... ...hepsi kendi derdinde kardeşimiz. Evet şöyle, babaları bunlara, babaları çok iyi bir kimya gelmiş... ...işte bir kadın hijyen bilmem nesi buluyor, bir şeyler buluyor, bir takım ürünler buluyor. Ve bunlardan gelen parayla yatırım fonu oluşuyor kardeşlere ve konu şu en küçük kardeş 40 yaşına girdiğinde bu fonun kilidi açılacak ve hepsi zaten o yüzden yıllardır borç yapmışlar. Ama ne oluyor? Buradan gelecek parayla

Bunların hepsini kapatacaklar ve güzel yaşama devam edecekler. Ama bizim Leo, Revitasyon'dan çıkar çıkmaz işe karışıyor ve bu yüzden de... Şöyle oluyor, Leo büyük bir kaza geçiriyor. Şöyle bir parti var, partide karısını bırakıyor. Zaten uyuşturucu kullanmış durumda. Yanına 19'luk oradaki garson kızlardan birini alıyor. Arabada iş başındayken bir de kaza yapıyorlar. Ve ondan sonra çok büyük bir sus payı vermek zorundalar. İki, mahkemelere para harcamak, avukatlara para harcamak zorundalar. Üç, Leon'un iyileşebilmesi için saldığına para harcamak zorundalar. Yatırım fonu tehlikeye giriyor. Yatırım fonu şey oluyor, birdenbire suyunu çekiyor ve birbirlerine giriyor kardeşler.

İşte bir Türk ailesinin de rahatlıkla yaşayabileceği. Ya ben sana şöyle söyleyeyim. Benim bu işte depremize de arkadaşım mesela hep şunu söylüyor. Biz diyor depremden önce çok iyiydik, çok iyiydik, çok iyiydik. Bunlar altı kardeşler yanlış hatırlamıyorsam. Depremde anne babalarını ve iki kardeşlerini kaybediyorlar. Neredeydi? Adıyaman'da. Geriye dört kardeş kalıyorlar. Ve dört kardeş sürekli kavga halinde şu an.

Ortada ben gülüyorum diyorum ki ya ortada para bile yok. Posttraumatik stres bozukluğu çok yüksek çünkü kayıklar var diye onu artık... Ve ortadan otorite kalkmış gibi hissediyorlar. Kim otorite olacak aslında? Orada bir otorite kavgası da var. Yani en büyük kim? Ben miyim? Sen misin? Erkek mi olacak? Kız mı olacak? Tabii işin içine cinsiyetçilik de orada giriyor. Ve ben onların yerinde olsam ne kafada olurdum? Şimdi hayal bile edemiyorum açıkçası. Yani sonuç itibariyle Adıyaman'da da aynı şey şu an mesela yaşanıyor.

Tabii. Burada, bu da New York'ta, Amerika'da yani. Hepsi New York'ta değil ama Amerika'da da aynı şey yaşanıyor. Çünkü işin içine kardeşlik, aile giriyor ve para yani. Aile bir de şeydir, atsan atılmaz, satsan satılmazlık. Hatta biz öyle bir dramatik yapı dersinde, öyle öğretilmişti üniversitede. Aralarında kendileri istese bile kopamayan, bağı olan insanlar. Genelde bunlar ya aşıklardır birbirlerinin ya da aynı ailenin insanlarıdır.

Bunların arasına bir çatışma sokarsan o zaman işte gerçek bir dram olur. Evet. Bir şöyle güzel bir alıntı var. İkinci şanslara inanıyordu. Hatta bazen gençlik ve düşüncesizlikle heba olan birinci şanstan daha fazla inanıyordu diyor. Bir daha okur musun? İkinci şanslara inanıyordu. Hatta bazen gençlik ve düşüncesizlikle heba olan birinci şanstan daha çok, daha fazla inanıyordu diyor. Doğru, çok güzel. Şimdi bunlar birbirleriyle sadece miras üzerinden ilişki kuruyorlar. Yıllardır da zaten birbirlerinin bir hayırları dokunmuş mu? Dokunmamış. Bunun üzerinden ilişki kurmuşlar. Hani şeylerden bir tanesi zaten Plump ailesinin dünürlerinden biri diyor ki bir keresinde hani keşke bu mirastan bağımsız olarak birbirleriyle ilişki kurmaya çalışsalar.

Tanıyoruz biz bu aileyi aslında. Bu romanı da bu yüzden önermek istedim. Bir de kardeş konusu var aile dediğimizde. Onu da çözmek gerekiyor. Bunda işte aileden gelen değerler ne? Bu çok önemli. Para üzerine mi kurulmuş ilişkiler? Sonunda bu itiş kakış esnasında birbirlerini keşfetmeye başlıyorlar. Evet, keşfetmeye başlıyorlar. Bir bağ kurulmaya başlanıyor, zoraki de olsa. Şey olduğunu düşünüyorum ben yine de. Yani hani Nihan Kaya gibi şey diyebilirsin. Niye aile yoktur ve kopar kendini oradan çıkarttı diyebilirsin.

İyi niyetle anlamaya çalışıp, iletişim kurmaya da çalışabilirsin. Bu aslında çok kişiye kalmış bir şey. Önce kendini oradan kopardıktan sonra iyi niyetle iletişim kurmaya çalışsan daha iyi. Bu en güzeli galiba. Çık bir sepetin dışına, sonra tekrar gelip... Yani içinden çıkabileceğin bir sepetse o, istediğin zaman. O zaman iletişim kurmak güzel. Ama çıkamıyorsan o zamana zulüm artık.

Bak ben ilk New York'a gittim, 26 yaşındaydım ve hayatımda ilk kez oturduğum babama bir mektup yazdım. Aynen dediğin şey oldu aslında. O sepetin içinden çıktım. Dışarıdan baktın sepete. Çok uzaktayım. Çünkü benim de tabii ki sorunlarım vardı ailemle. Tabii ki kimin olmaz. Babam iletişim kurmayı bilmeyen, tuhaf iletişim kuran bir adam. O da Osmanlı'dan kalmış bir numune gibi aslında. Senin baban daha çok cumhuriyetin ilk kuşağı gibi davranıyor anladığım kadarıyla. Ve ona oturduğumda bir mektup yazdım. Ve yazarken yazarken bazı şeyleri fark ettim. Ve dedim ki ya tamam sen de baba olmayı aslında yıllar içerisinde öğrendin. Ne yapacağını tam olarak sen de bilmiyordun. Nasıl davranacağını bilmiyordun ve insan bunu atlıyor. Ancak bu yaşıma geldiğimde anlayabiliyorum bunu diye mesela. Bir mektup, uzun da bir mektup yazdım. Ha, mektubu okudu mu, okumadı mı? Cevap yazmadı, bilmiyorum. Cevap da vermedi. Ama yani hani onu düşünmedim. Ben mektubu okusun, bana cevap versin diye yazmamıştım. Benim oğlum da bana bir mektup yazmıştı. Dedi ki, baba dedi, on sekiz yaşına girdiğinde yazdı. Belki sana göstermişimdir zaten. Yok, görmedim. Tam hatırlamıyorum ama mealen hayatında kendin hiç görmediğin babalık denen şeyi...

El yordamıyla da olsa keşfetmeyi başarıp bana verebildiğin için sana çok teşekkür ederim. Burada bırakalım bence. Çok güzel oldu. Ne kadar güzel.

Evet o zaman geçelim. Künyeler. Künyeyi okuyayım. İyi Aile Yoktur, Nihankaya, İthaki yayınları, 296 sayfa. Yaprak Dökümü, Reşat Nuri Güntekin, İnkılap Kitabeli, 160 sayfa. Edi'nin Sonu, Edouard Louis, Can Yayınları, Ayberk Erkay Çevirmeni, 168 sayfa.

Miras Yediler, Sintia Dabhri Svini, Epsilon Yayınevi, Çeviren Nil Bosna, 416 sayfa. Bize mesaj, e-mail göndermeye lütfen devam edin. Sorularınız bize de çok iyi geliyor, düşündürüyor. Bu bölüm bize iyi geldi mi hocam? Gelmez mi ya? Yani ben düşünmeyi seviyorum. Başka ne işim var ki diye düşünüyorum. Valla bize soru gönderin. Sizin sayenizde biz de bedavadan düşünmüş oluruz arkadaşlar. Bedavadan düşünüyoruz, evet. Bu arada podcast'imizi sağa sola yukarı aşağı önermeyi, aman da efendim ne güzel podcast'tir demeyin. Bir şey söyleyeyim mi? Çok dürüstçe bir şey söyleyeceğim. Evet arkadaşlar, bu podcast'ı yayma, duyurma işi çok önemli. Çünkü ne kadar çok dinlenirse bizim bu podcast'a devam edebilmemiz o kadar mümkün. Yani şöyle bir şey var, hani insanlar kültür, sanat devam etsin istiyorlar, Türkiye öyle bir ülke olsun istiyorlar ama bunun karşılığında aslında sizinle bir emekçi...

Sarf etmeniz gerekiyor. Bir yazar sadece yazarak mesela hayatı boyunca size bir şey sunmuş oluyor. Ama sizin onu alıp okumanız gerekiyor ki devam edebilsin. Evet desteklerinizi bekliyoruz. Ben bunu özellikle Batı şehirlerinde çok görüyorum. Özellikle İzmirliler. Bak size diyorum. İzmir'de özellikle bu çok yaygın. Ankaralılar, benim de sözüm size. Yani devam etsin, tabii ki biz çok laik bir ülke olalım, kültür sanatı olsun, herkes kitaplar okusun ama bir kitabı alıp on kişi çevirmeyeceksiniz arkadaşlar. Bu bize hiçbir fayda sağlamıyor. Aynı şekilde bu podcasti de tek başınıza dinleyip... Bütün paranızı Yılmaz Özdil'e vermeyin. Ne güzelmiş dediğiniz zaman aslında biz bu podcasti tamamen kendi çabamızla, kendimizden çok şey vererek devam etmiş oluyoruz. Bunun bir karşılığı olmuyor.

Dünya... Çok iyi, çok iyi. Ben şimdi şey oldum, yükseldim. Bu yükselmişlikte manimi okuyayım. Dünya halinden sıkılanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapist şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)