Podcast

S3E20: Mutlu Olmak Zorunda Mıyız?

Bibliyoterapi

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bibliyoterapinin bu bölümünda Aslı ve Tuna, "Mutluluk var mıdır? Varsa peşinden koşulmalı mıdır?" sorularının peşinden gidiyor.

Kitaplar:
Son Konuşma - Randy Pausch
Pollyanna - Eleanor H. Porter
Başka Bir Dünya Mümkün - Ali Bayramoğlu
Karahindiba Şarabı - Ray Bradbury

Aslı ve Tuna’ya [email protected] mail adresinden yazabilirsiniz.


See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

6.495 kelime · ~32 dk okuma

Dermanlı Kitaplarda Arayanların Haftalık Podcast'i Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunekir Emiççi. Malum okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırsınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Başlıyor.

Efendim hoş geldiniz. Uzun bir aradan sonra bir biyoterapi devam ediyor. Bir yere gittik zannedilmesin. Bir yerlere gittik geldik aslında da... Çok yere gittik geldik, çok işimiz oldu, çok meşgalemiz oldu ama hani... Yoğun insanlar mı olduk biz? Birdenbire o gıcık yoğun insanlardan olduk. Evet, neyse geldik bir şekilde efendim. Sorumuza geçelim. Hemen sorumuza geçelim. Mutluluktan konuşacağız. Sayın sevgili Fatih Önder'in bir sorusu bu. Uzun bir e-maildi. Ben en son soruya odaklandım. Ölümüyle bu kadar içli dışlı bir toplumun mutlu olmasını beklemek ne kadar gerçek?

Ne kadar güzel bir podcast olduğumuzu söylememiş mi? O hepsini söylemiş. Söylemiş ama biz mütevazı olduğumuz için okumuyor muyuz? Hayır onu okumuyoruz. Tamam peki. Mutluluğu artık sosyal medyada daha çok para kazanma yolunda atılan bir yem şeklinde tanımlamak mümkün mü? Yoksa hayır mutluluk var mıdır ve ne olursa olsun peşinden koşulmalı mıdır? Diye soruyor Fatih Bey. Bence hemen ilk kitapla biraz önce senin bahsettiğin

Transkriptin tamamını oku

İnniyapa Damur Örö demiş değil mi şair? Öyle mi neymiş? Evet Aragon mutlu aşk yoktur. Evet. Mutlu aşk var mıdır yok mudur diye sorarlar gençler her zaman. Mutlu aşk tabii ki vardır ama yazara çizere, besteciye ekmek yoktur mutlu aşkın içerisinde. Çünkü dram gerekir onlara. Zaten Aragon da bu sözü ikinci dünya savaşı esnasında etmiş. Yani demek istemiş ki böyle bir dünyada iki insan birbirini ne kadar severse sevsin mutlu olabilir mi diye sormuş. Ama biz neyse ki bugün zaten aşktan konuşmuyoruz. Genel anlamda mutluluk var mıdır? Varsa yani daha doğrusu mutluluğun peşinden koşulmalı mıdır? Ve esas ilk kitabı hemen dememin sebebi sosyal medyada daha çok para kazanma yolunda atılan bir riem diyor ya. Biraz önce sen de tam yolda bundan bahsediyordun hani. Evet. Dr. Ali Bayramoğlu bir klinik psikolog nerede? Ortalığı Teknik Üniversitesi'nde. Davranışsal esneme modeliyle tanıştırdığı bir kitabı var bizi. Başka bir dünya. Mümkün. Sen Dr. Ali Bayramoğlu'nu tanıyorsun da. Ben tanıyorum. Benim kızımın dayısı aynı zamanda. Bir de onunla şeylerin var. Bu konu üzerine konuşmuşluğunu da var. Bu kitabın yazılış sürecini de biliyorum. Kendisi yani dünyadaki çeşitli davranış psikolojisi disiplinlerinden yararlanıp bunun üzerine işte Anadolu kültüründen mesnevi ya da bazı bektaşi şeylerini de hani ruhsal hallerini de işin içerisine katarak

kendine göre bir davranışsal esneme modeli ortaya koydu. Aslında şöyle diyor, bu kitap iyi hissetmenin hayatın temel amacıymış ya da insanların asli göreviymiş gibi bize dayatıldığı günümüz dünyasına sadece bir eleştiri değildir, aynı zamanda bir çözüm önerisidir. Dalgalardan korkup çarşaf gibi bir deniz hayaliyle iyi hissetme limanlarında çürüyen gemilere dalgaların arasından şu temel soruyu sormak istedim. Ya bu dalgalar hiç durmazsa?

Yani bilinen iyi hissetme toplumuna karşı çıkan Başka Bir Dünya Mümkün kitabıyla da bazı yöntemler, bazı egzersizler ve bazı davranış denemeleriyle beraber bir davranış esnekliğine davet ediyor aslında insanları. Bu ne demek? Şunu diyor hocam biz sürekli kendimizi iyi hissetmek zorunda değiliz diyor. Sürekli mutlu olmak zorunda da değiliz diyor. Bu diyor bize dünyada bir mutlu olma endüstrisi diye bir şey var diyor. Bu endüstri işte çeşitli reklamlarla, çeşitli filmlerle, kitaplarla, şunlarla, bunlarla sanki mutsuz olursak kendimizi suçlu hissetmediğimiz gibi bir bize ideoloji dayatılıyor dünyada. Aslında böyle bir şey yok. İnsan acısıyla da, mutluluğuyla da aynı şekilde, aynı saygıyla ve aynı hassasiyetle ilişki kurmalıdır.

Evet bu güzel bir laf yani mutsuzluğuyla ya da işte hayal kırıklıklarıyla... Kendimizi iyi hissetmek zorunda değiliz bir kere birincisi bu. O dalgalarla iyi bir ilişki içerisinde olmak. Evet yani birincisi mutlu olmak zorunda değiliz. Diyor. Mesela ben buna karşı çıkacağım sonra. Sen Amerikalı olduğun için karşı çıkabilirsin çünkü mesela Amerika'da şöyle bir kitap yayınlanmış. Mutlu ol bu bir emirdir.

Yani Amerikalılar, ancak Amerika'da böyle bir kitap yayınlanabilir. Fakat bu insanları ekstra mutsuzluğa savuran bir şey. Mesela bir ünlü bir yazara sormuşlar. Şimdi ismini hatırlayabilirim belki. Mutlu musunuz diye. Dostum demiş ben o kadar hırslı bir insan değilim. Mutlu olmak hırsı, her şeyin hırsa dayandırıldığı Amerika'da. Tabii mutlu olmak da bir hırs. En mutlu ben olacağım. Şimdi sen beni az çok tanıyorsun. Peki madem kavga edeceğiz güzelce bir kavga edelim, tartışalım. Sen beni tanıyorsun. Sence ben hırslı biri miyim? Gerektiği kadar biri değilsin bence. Dolayısıyla mutlu olma hırsım da yok. Benim mutluluk lazım demem şu, çok kendiliğinden, kendinle beraber, zaten doğuşunla, varoluşunla gelen bir şeyden bahsediyorum ben.

Mutluluk elde edilir demiyorum ki ben. Zaten mutlusun diyorum. Aslında benimki de çok sufizm gibi bir şey. Yani bulunduğun anın kıymetini bilirsen zaten mutlusun diyorum. Mutluluğu git elde et. Onu yap, bunu yap, şunu yap. Hemen git çok para kazan. O kazandığın parayla kendine çok güzel bir ortam hazırla. Çok harika insanlarla takıl ve mutlu ol demiyorum ki ben.

Diyorum ki varoluşun zaten aslında bir mutluluk sebebidir. Ve şu anın aldığı nefeste bir mutluluk sebebidir. Şükret diyorsun, şükretmeyi bil diyorsun sen. Ben öyle diyorum ve mutluluk diyorum. Bununla beraber zaten el ele gelir. Bana göre tam tersi bak. Bana göre hırslı insanlar mutsuzdur. Çünkü daima bir hayalin peşinden koşuyorlar. Zaten onu diyor Dr. Ali Bayram. Mutluluğu bir hırs meselesi haline getirmeyin diyor.

Mutluluk peşinde koşulacak bir şey değildir diyor yani. Evet, evet. Kitaptan bahsediyoruz ya burada benim ne düşündüğümün önemi yok. Var bence. Ben bir fikirleri sürmüyorum burada. Kitabı seçtik. Seçmeye de bilirdik ama seçmiş bulunduk. Sen de tamam dedin buna. Onun için bu kitaptan bahsediyoruz. Toplumun içimizde iç sesimiz olarak ne denli bizimle yaşadığını, konuştuğunu kendimiz sanırken aslında kendimizle alakası olmayan dilsel bir unsur olduğunu da

bize söylüyor yani içimizde otomatik bilet olarak devamlı konuşan toplumun bir sesi var ve bu bize sanki her an mutlu olmak zorundaymışız gibi bir duyguda yatıyor ama aslında mutluluk peşinde koşulacak bir şey değil insanın davranışsal esneme göstererek ne yapması yaşadığı bütün duyguların farkında olması onların üzerinde surf yapabilmeyi bilmesi Evet. Buna çok katılıyorum mesela. Ve aynı hassasiyette bütün falan filan yani işte böyle. Ya aslında hakikaten de şöyle bir şey var. Şimdi mutluluğun dayatılması konusu hakikaten çığırından çıkmış durumda. Çünkü insanlar bir şeyde mutluluk bulacaklarını zannediyorlar. Bir şeyle beraber, dışsal bir etkenle beraber mutluluğu bulacaklarını zannediyorlar. Mutluluğun gerçekten aslında kendiliğinden içlerinde var olduğunu, Fark etmiyorlar, fark etmek de istemiyorlar. Bu senin seçtiğin kitaplardan biri bu konudaydı. İstersen ona geçelim. Geçeriz şimdi. O yüzden de mesela Instagram'dan işte aslında Instagram diyelim yahu TikTok falan bunlardan böyle sürekli bir şey pompalanıyor. Şöyle bir kıyafet, şöyle bir kombin, şöyle bir yaşam tarzı, şöyle bir ev mesela çok güzel evler. Şimdi ben mesela görüyorum bazı böyle Güney Fransa'da ev görüyorum. Çok beğeniyorum.

Ama diyorum ki bir gün belki benim de olur. Ve o zaman çok mutlu olurum ama şu anda da zaten mutsuz değilim. O pompalanmayı biraz şey yapmak lazım. Yani onun önünde durabilmek lazım. Direk Baybeler der ki reklamların amacı bizi mutsuz etmektir. Çünkü mutlu insanlar tüketim yapmazlar diyor. E tabii. Evet. Evet. Çok doğru. Yani kendimizi...

reklamlarda gördüğümüz şeylerden mahrum hissederek mutsuz olmamız oradaki amaç. Çok güzel. Çünkü o zaman biz de tüketim yaparak mutluluğu yakalamaya çalışacağız. Tam olarak bu. Bir de geçenlerde benim bir arkadaşım Twitter hesabını kapatmış, Instagram hesabı açmıştı. Dedi ki bana, mutsuz Türkiye'den mutlu Türkiye'ye taşındım.

E tabii bir nebze daha şey. Twitter'e gittiğiniz zaman bir bakıyorsun herkes aşırı mutsuz ve sinirli. İnstagram'a gittiğiniz zaman bir bakıyorsun herkes aşmış ve mutlu. Evet doğru. Doğru. Peki. Mutsuz Türkiye'den mutlu Türkiye'ye taşınmış. Şimdi bunu konuşalım yani ve buradan kitabımıza ikinci kitabı atlayalım. Yani bu kötü bir şey mi? Mutluluğun yani Instagram'da mesela sürekli daha mutlu fotoğrafların olması kötü bir şey mi?

Anlamsız bir şey bence. Kötü ya da iyi değiliz. Bir manası yok. Bir mana içermiyor yani. Neden? Çünkü gerçek değil. Belki gerçek. Peki şöyle düşünebilir miyiz? Bir gün mutlu anlardan oluşur aslında. Bir günün sonunda kendini eğer iyi hissettiğin bir günse, bakarsın o gün birbirine bağlı mutlu anlardan oluşur. Ama o mutlu an illa ki bir yılıda yenen yemek değildir. O mutlu an içilen bir kahve de olabilir.

Ben bağlamı kaybettim şimdi. Şunu demek istiyorum, belki o anını paylaşıyor, o an mutlu, onu paylaştı ve biz ona tanıklık ettik. Evet. Yani bu gerçek değil değil ki, belki o anda çok mutlu olduk, onu gösterdi bize. Yani biz neden başkasının gerçek ya da değil diye başkasını yargılıyoruz? Bilmiyoruz ki, tanışıyor muyuz? Tamam, mutlu olmuş, onu paylaşayım demiş, paylaşmış. Evet, paylaşmış. Bunun sana bir zararı var mı mesela? Bana ne zararı olacak canım? Allah bozmasın mutluluğu. İşte eğer hırsların varsa mesela o zaman bir zarar oluyor. Şimdi şöyle bir şey var. Yapılan araştırmalar şunu göstermiş. Bir sonraki kitabımız bence Pollyanna olsun. Bu Pollyanna ilkesi, prensibi denen şeyi sen bana hatırlattın. Ben onu tamamen unutmuştum. Geçelim de rahatla sen evet bir sonraki. Bu biliyorsun ama benim biraz harçınlaştığım bir konudur, mutluluk konusu. Benim bir anda mutsuz olabildiğim bir konudur. Çünkü mutsuzluğun ben de bu kadar pompalanmasını anlamıyorum. Yani daha doğrusu keder, hüzün. Geçen gün hani dedim ya bir... Ne kadar drama seven bir insanın bunu söylemesi de ilginç. Niye? Drama mı seviyorum ben? Sen drama şeysin. Drama ne?

Drama kompetanısın sen. Öyle mi? Evet. Bunu daha sonra başka bir programda açarsınız. Tamam. Şöyle, şunu demek istiyorum. Geçenlerde çok sevdiğim bir illüstratör var, adını unuttum şimdi. O şey diye bir çizim yapmış ve şöyle yazmış. Diyor ki, çok fazla pozitiflikten, etrafımdaki pozitiflikten yoruldum. Ben de şunu yazdım altına. Umarım tez zamanda etrafınızda çok karamsar insanlar olur ve hani kendinize gelirsiniz.

Şekil yapmış o ya oradan. Sonra da şeylerimi, deprem bölgesini mesela tavsiye ederim. Şekil yapmak için karamsar ve depresif olmak. O zaman böyle pozitiflikten yorulduysan, etrafındaki olumlu insanlardan çok yorulduysan gerçekten git, al pılını pırtını bir müddet deprem bölgesine git. Ne kadar güzel. Biraz olumsuzluklarla yüzleş, iç içe ol. Ondan sonra bu konuyu biz bir daha konuşalım. Bu da çok şımarıkça bir davranış gibi geliyor bana. Yargılamayayım diyorum. Oradan da bir bakayım diyorum ama... ...eğer etrafımda olumlu bir insan varsa olumsuza tercih ederim mesela. Beni şeyle suçlar çok yakın arkadaşlarım. Gerçekçi değilsin. Sürekli işte... Polyanacılık oynuyorsun. Polyanacılık oynuyorsun. Nedir bu polyanacılık? Sürekli iyisini görüyorsun falan filan. Bununla çok suçlanırım. Peki benim size bir zararım var mı? Gıcık bir insan olman dışında yok. Kendime de bir zararım yok. Gıcık oluyoruz sana. Tamam, bu olabilir. Şimdi bir araştırma, daha doğrusu bir araştırma değil, pek çok araştırma yapılmış bu polyanna ilkesiyle ilgili. Şekerliyoruz senin mutluluğunu. Bana da öyle geliyor. Şöyle okuyayım. Geçtik mi polyannaya? Geçeceğiz şimdi. Olumluluk önyargısı, polyanna ilkesinin insanların neden olumsuz ya da gerçekçi zihniyetler yerine olumluluğu seçebileceğine dair nedenler atfeden kısmıdır. Olumluluk önyargısı. Böyle bir önyargı var olumluluğa.

Pozitif önyargıya sahip olmak yaşla birlikte artıyormuş. Çünkü ileri yetişkinliğe yaklaşan yetişkinlerde, yani yaşlanan yetişkinlerde diyeyim, daha küçük çocuklara veya ergenlere göre olumluluk yaygınlaşıyormuş. Yaşlı yetişkinler olumlu bilgilere dikkat etme eğiliminde oluyorlar ve bunun nedeni bilişsel işlemede belirli bir odaklanma olabilir. Araştırmacılar, insanların kendilerini olumlu uyaranlara maruz bıraktıklarını ve olumsuz uyaranlardan kaçındıklarını, hoş olmayan veya tehdit edici olanı fark etmelerinin, hoş ve güvenli olandan daha uzun sürdüğünü ve olumlu uyaranlarla gerçekte olduğundan daha sık karşılaştırdıklarını bildirdiklerini tespit ettiler. Bunu Türkçe mealini bize okuyacak mısın?

Yani demek istiyor ki, bir tekstin içinde, bir metnin içinde bile sen aslında olumluya odaklanıyorsun. İçgüdüsel olarak. İçgüdüsel olarak, evet. Ve bunu arıyorsun ve yaşlandıkça da bu artıyor diyor. Ben dolayısıyla şunu anladım kendimle ilgili, sağlıklı yaşlanıyorum.

Hep olumluya odaklanmaya çalışıyorum. Çünkü diğerinin bana bir faydası olacağını düşünmüyorum. Kendine de çok olumlu yaklaşıyorsun zaten. Evet. Polyanna ilkesine gelince, Polyanna prensibi ilk başlarda tabii ki çok şey bulunmuş, gerekli bulunmuş. Neden? Çok zor bir zamanında dünyanın, tam 1913 galiba değil mi? Birinci Dünya Savaşı başlamak üzere. Bu arada kitabın konusunu istersen anlatalım. Çünkü herkes bildiğini sanır Polyanna'yı ama aslında kimse bilmez. Bilmez, doğru. Kitabın ana karakteri Holyanna Whittier, Vermont'taki zengin ancak sert mizaçlı teyzesinin yanında yaşamaya giden yetim bir kızcağız. Bunun babasından öğrendiği bir mutluluk oyunu var. Hayata karşı böyle bir iyimser yaşam felsefesi geliştirerek zorluklara dayanıyor. Mesela yaşlı bir kadın babasıyla ona gereksinim duymadıkları koltuk değneklerini armağan ederken bu değneklere bakıp gereksinim duymadığın için sevin demiş. Babası öyle diyor evet. Bir şeydi Noel'de aslında bu bir oyuncak bebek istiyor. Oyuncak bebek yerine Noel hediyesi olarak koltuk değnekleri çıkıyor ve önce neye sevineceğini bu konuyla ilgili bilmiyor. Fakat papaz olan babası, ona bu öğretiyi öğreten babası, öğretiyor yani aslında. Yani evet, olduk diyereklerine ihtiyacın olmadığı için ki bu sonra kitabın sonunda başka bir yere bağlanır. Kitabın sonuna bağlanan bir ip ucudur bu. Bu felsefeyle birlikte kendi sevimli kişiliği içten sıcakkanlı ruhuyla Pollyannamız teyzesinin yaşadığı sevinçsiz yere sevinç getirir ve orayı yaşanabilecek bir yer haline sokar. Mutluluk oyunu teyzesinin katı tutumuna karşı onu da koruyarak hayata bağlar. Evet. Yani konu bu aslında. Bu mutluluk oyunu da genelde şükretmeye dayalı bir oyun.

Değil mi? Yani silver lining, şimdi hani daha böyle trend, moda oldu ya bir şeyin iyi yanını görme. Pozitif düşünce de kazanıyor. Herhangi bir... Öyle bir şarkı vardı. Evet, herhangi bir olay, şeyin işte... Almanca bir kardeşimizin de evet. Neyi seçti? Ahçanı Muhammed. Ahçanı Muhammed'in dediği gibi... Editörümüzün engin bilgisinden faydalandık. Ahçanı Muhammed'in dediği gibi pozitif düşünce de kazanıyor.

Yani bizim Almanya hep öyle yani. Hep biz pozitif şey yapıyoruz. Warum nicht? diyoruz yani. Şimdi Birinci Dünya Savaşı öncesi ama tabi Avrupa'da değiliz. Amerika'dayız, Vermont'tayız ve aslında Amerika Birinci Dünya Savaşı ile bir alakası henüz yok. Ama bizim Almanya o zaman da öyle yani. Hep warum nicht? diyoruz. Hep pozitif düşünce. Ama Amerika kendi dertleri olan, kendi sorunlarıyla uğraşan yani tarihinde onun da kendi sorunları var. Avrupa'dan da kopuklar o zaman. Avrupa'dan kopuk aslında ama yine de hani öyledir ya evrende aslında sorunlar paralel olarak ilerler.

Tabii kuantum bize bunu söylüyor. Yani hani şey değildir, tamamen ne kadar araya okyanus girmiş olsa da orada bir olaylar olduğu zaman aslında tarihte aynı zamana denk gelmişsindir ve sende de ona benzer olaylar yaşanıyor olabilir. Zeitgeist diyoruz biz bunu Almanca'da bile. Eyvahlar olsun yarabbim. Zamanın ruhu. Deutschland'e denk geldik. Zaman değil mi? Zeitgeist diye bir şey yok mu? Var. Zamanın ruhu yani. Zamanın ruhu evet. O dönemde bütün dünyayı etki altına alan bir hayletin ruhi var yani. Evet. Mesela o dönemin bütün romanlarında, şimdi o zaman Polian'ın çıkışını anlatayım. O dönemin bütün romanlarında ki Avrupa'da da böyle, hep böyle bir takım yetim çocuklar, acı, keder. Bak mesela Charles Dickens bunun çok çok güzel bir örneğidir. Sürekli sefalet vardır. Diyor ki yayıncı, böyle bir istekte bulunuyor yazardan, iyimser bir çocuk kitabı yazsın. Polianna'yı böyle oluşturuyor. İlimsel bir çocuk kitabı olarak. Diyor ki, bizim buna artık ihtiyacımız var diyor. Dünyanın hali çünkü imsellik gerektiriyor. O anda onu gerektiriyor. Zaten her şeyi aslında zamanla değerlendirmek lazım. O zaman ön yargıların kırılabiliyor. Bravo, ben de zaten Polianna'nın hiç böyle ele alınmadığını düşünüyordum ve senden bekliyordum böyle bir çıkış.

Ve gerçekten bunun üzerine yazılıyor. Ve Polianna yayınlandıktan sonra çocuk kitabı olmayı bırak, yetişkinler arasında çok uzun süre bestseller oluyor. Çünkü gerçekten insanlığın biraz iyi olmaya o dönemde ihtiyacı var. Biraz buna ihtiyacı var. Ve böyle bir damara basıyor. Pollyanna ismi o küçük kızın. Aslında annesi çok erken yaşta vefat etmiş ve kardeşlerinden uzakta vefat etmiş. Bir teyzesinin adı Pollyanna'nın, bir teyzesinin adı Polly, diğer teyzesinin adı Anna. Yanına geldiği teyzesi de Polly zaten. İsmi bile teyzelerinden geliyor. Zaten aslında böyle bir bağ var aralarında.

O huysuz teyze bunu almayacak ama görevlerim benim bunu gerektirir. Ben ailemin bana mirası bu. O yüzden bu çocuğu almalıyım diye o çocuğu alıyor. Ama orada bir isimden de aslında duygusal bir bağ var falan. Şimdi tabii çok önemli bir şey var. Dönem dediğim gibi 1913 Polyana'nın babası papaz, rahip. Dolayısıyla... Dünya savaşa gidiyor. Çok İncil'den gelen bir söylem var kitapta. Zaten yapılan araştırmalarda şunu göstermiş ki bu konuda bu sabah bir program dinledim. Şeyde Ulusal Radyo'da, Amerikan Ulusal Radyosu'nda. İncil daha ziyade pozitif söylemleriyle zaten öne çıkan bir kutsal kitap. Hatta bütün kutsal kitaplar öyleymiş. Seçilen kelimeler zaten genellikle olumlu. O yüzden araştırmalar diyor ki insanlar zaten olumluya tutunur. Ancak çok depresifsindir ki o zaman olumsuza tutunursun, aynalama yaparsın.

Ama genelde bizim şeyimiz, güdümüz, içgüdümüz bu. Olumluya tutunmak. Şimdi şöyle düşün. Zaten bir arkadaşın, bak, sanki çok daha benden gerçekçi olduğunu düşünüyorsun. Bence ben de gerçekçiyim ama çok daha gerçekçi olduğunu düşünüyorsun. Ben mi? Evet. Hayatın daha olumsuz yanlarını görebildiğini ve bunların farkında olduğunu mesela söylüyorsun. Ben?

Değil misin? Öyle mi söylüyorsun? Tamam, senin üzerinden ilerlemeyelim. Herhangi biri üzerine ilerleyelim. Hani hayatların, gerçeğin... Ali Bayramoğlu diyelim, bir önceki kitabın yazarı. Gerçeklerin farkına var, olumsuzlukların farkına var. Bununla beraber yaşamayı öğren. Doğru, doğru, çok güzel. Bununla surf yap.

Fakat Ali Bayramoğlu bir psikolog. Psikologu da çıkar. Bir arkadaşı geldi ve onunla bir derdini anlattı. Psikolog kimliğini çıkartıp bir derdini anlattı. İlk senin yapacağın şey ona evet senin hayatın çok berbat yaşadığın şey, iğrenç, çok kötü ve bununla hayatın sonuna kadar yüzleşmek zorundasın demeyecektir. Kimse kimseye bunu demez. Hep olumluya bir şekilde yönlendirmeye çalışırsın. Öyle değil mi?

Diyelim öyle, evet. Hayır, onun tersini hiç gördün mü etrafında? Çok kötü niyetli biri değilse, birbirine gittiğinde, bir akıl danışmaya gittiğinde, bir dert anlatmaya gittiğinde, onun sırtısı vazlanır. Evet, ayağı kaldırmaya çalışırsın. Onu ayağı kaldırmaya çalışırsın. Polyanna bu aslında.

Polyana kitabı budur aslında. Ayağı kaldırmaya çalışıyor. Yani hocam biz burada Polyana'ya itibarını iade mi ediyoruz? Polyana'ya itibarı iade edildi zaten. Önce Polyana'nın şeyi durduruldu. Baskısı Amerika'da durduruldu. Yapılmadı. Hayır, Polyana'cılık oynuyorsun, sen bir aşağılamaya doğru giden kesimlere biz burada cevap mı veriyoruz? Hayır canım yani onu hala düşünen düşünebilir. Çünkü Polianna'nın mesela iki sözlük tanımından bir tanesi şu. Gerçek dışı olumluluğa yönelen insan. Hatta bugün öyle bir terime dönüşmüş ki düşün ki politikacılar, yabancı politikacılar bunu konuşmalarında falan dillendiriyorlar. Diyorlar ki tabii ki burada Poliannacılık yapmak istemem ama bilmem ne, bilmem ne, bilmem ne. Yani Polianna kötü bir şey olarak. İşte biz buna artık bir dur mu diyoruz? Biz, ben dur derim.

Biz dedik şu anda, diyelim. Bu podcast'ı dinleyen milyonlar artık Pollyanna'ya başka bir gözle bakacaklar ve baktıracaklar insanları. Bitti o günler. O günler bitti. Zaten 1979 gibi Pollyanna'ya itibaren geri teslim ediliyor. Tekrardan baskıya da giriyor. Çünkü dediğim gibi ya dalgalanmalar var. Yani bazı tarihlerde zaten mutluluğa ihtiyacın var. Bazı tarihlerde bazıları unutma ihtiyacın var. Bazı tarihlerde birinin seni elinden tutup kaldırmasına ihtiyacın var. Bir güzel bir söz vardır bir filmde. Dünyada mutluluk ve sevgi bitmedi sadece haber değeri az diye. Evet. Gazeteler sonuçta daha çok tıklanmak peşinde olduğu için medya kötü haberleri ön plana çıkarır her zaman. 1987 yılında bir New York Times makalesi Pollyanna haklıydı demiş. Bundan bahsedebilir miyim? Tabii lütfen. Pollyanna sizin ihtisasalarınız ama. Hayır estağfurullah ne alaka.

Araştırmalar pozitif düşüncenin gücünü doğruluyor başlığı. Bizim Almanya'daki gibi yani pozitif düşünce. Alt başlıkta Pollyanna haklıydı. Bu birçok insan için depresyon, anksiyeti, nevroz gibi akli sorunların incelenmesiyle ilişkilendirilen psikolojinin aynı zamanda akli sağlık ve esenlik üzerine de çalıştığının göstergesi olmuştur. 1987'den sonra mutluluk ve tatmin edici bir yaşama duyulan bilimsel ilgi hızla artmaya başlamış. Pozitif psikoloji diye bir şey çıkmış ortaya böylece. Mutluluğu anlatan bir bilim. Evet. Yani bu durum araştırmaların zengin insanların fakir olanlara göre sadece biraz daha mutlu olduğunu göstermesi. Yani Österlin paradoksu olarak bildiğimiz ikilime işaret etmesiyle de ilginç bir hal alıyor. Yani zengin insanlar fakirlerden biraz daha mutlu. Evet. Mesela Finlandiya dünyanın en mutlu ülkesidir diye bir genel kabul vardır ya. Dünya mutluluk endekslerinde hep Finlandiya bir numaralı çıkar. Bir Türk gazeteci gitmişti geçen aylarda Finlandiya'yı yakaladığına sormuş her seferinde siz niye bu kadar mutlusunuz kardeşim falan diye. Adamlar şaşırmışlar biz mutlu muyuz yani farkında değiliz. Memnunuz hayatımızdan sadece ama öyle bir hani sokaklarda mutlulukla sarhoş gezmiyor insanlar demişler. Öyle bir şey var mı zaten? Sakin sakin yaşıyoruz burada demiş adamlar yani. Zaten aslında mutluluk... Bir nevroz haline getirmemek lazım bu mutluluk. Tabi tabi yani şey değil zaten hani mutluluk değil, mutsuzluktan belki kaçınma diyebiliriz. Yani... Öfori haline de getirmemek lazım. Aynen, öfori halinde de yaşamaktan bahsetmiyoruz zaten. Sakin sakin yaşayalım ya, yok mu kocam bunun yolu?

Yani sakin sakin yaşayalım. Halimizden memnun yaşayalım. Kendimizi mutlu olmak zorunda hissetmeyelim. Ama mutsuz da olmayalım. Yani birinden ötekini seçmek zorunda kalmayalım değil mi? Ya biri ya öteki değil. Yani ikisinden... Normal ortada gidebilirsin. Ya öyle demiştinler diyorlar. Şimdi yaşıyoruz sanki sanki burada demişler. Böyle bir mutluluk manyaklığı yok insanlarda. Şimdi bak, biz seninle buraya gelene kadar muhtemelen de o yüzden gerginiz zaten. Gergin miyiz biz? Peki değiliz Tuna.

Ben gergin değilim. Korkunç bir trafiğin içinden geçtik. Yani böyle hani bir türlü ilerlemedi, öyle olmadı, böyle olmadı. Olabilecek her türlü aksilik mesela oldu. Bir buçuk saat oldu hem de. Bunun içerisinde bizim aslında çünkü hayat içerisinde olumsuzluklar zaten özellikle Büyükşehir'de çok fazla var. Senin o yüzden tutunacak bir dala ihtiyacın oluyor. Bunun için ne yapıyorsun mesela? Bunun için müzik açıyorsun.

Bunun için ne yapıyorsun? Sevdiğin biriyle telefonla konuşabilirsin. Neden alkolizm denen bir şey var? Çoğunlukla aslında... Bugünler için. Çoğunlukla hani bir şey, kendini mutlu etmeye çalışmak, kaygılarını unutmaya çalışmak için var. Acı dindirici bir şey. Acı dindirici bir şey. Bunları tutunmak zorundayız gibi oluyor. Aslında o yüzden hani bunu bu kadar da ötelememek lazım diye düşünüyorum ben.

Ne kadar zorlandık bu konuda böyle. Mutluluk ne zor bir konuymuş. Evet, çok zor bir konu. Seninle bu konuda hiç anlaşamayacağımızdan emindim. O yüzden de aslında tekrar hatırlatalım dinleyicilere. Biz daha önceden bu konuları konuşmuyoruz. Burada şey yükseliyor bayağı. Anlaşamadık mı biz şimdi? Bilmiyorum. Dur, göreceğiz bakalım. Sen bir aramani oku, üstün kitaba geçeyim. Ben Pollyanna'ya bakışım şu anda değişti. Çünkü ben senin aksine ikna almayı seven bir insanım. Birisi gelsin beni ikna etsin, bayılırım ben.

Ama Ander'im benden daha doğru düşünüyor. Yemedi, yarındaydı. Daha ne ister insan gibi. Böyle böyle bu zaten podcastin üçüncü sezonunu yapıyorsun. Her hafta ben seni ikna ettim. Her hafta ben evet ikna olmasam ben buraya gelmem ki bir daha. Evet. Hadi bakalım Aramaniye Oku üçüncü kitaba geçelim. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için biblioterapi ne yapıyor? Devam ediyor.

Şimdi biraz daha sakinleştik mi hocam bu arada? Böyle bir trafiğin İstanbul'un Büyükşehir'de yaşamanın getirdiği o ruh halinden biraz sıyrıldık. Kolyana sayesinde olsun, Ali Bayramoğlu hocam sayesinde olsun. Böyle bir huzura, sakinliğe erdik mi? Erdiysek devam edelim. Devam edelim. Oh be valla neydi o ilk geldiği böyle bir gerginlik vardı üstümüzde.

İkisi arasında bir dakika var ama neyse birinci araya ikinci arasında sanki. Ara verdik o kadar reklam girdi araya. Sanki otuna gitti yerine bambaşka bir sona geldi şimdi. Hadi inşallah. Şimdi Polianna'dan şöyle bir aslında kopuş yaşamadan önce. La via bella. Hayat güzeldir. Evet. La Vie miydi ama o neydi? Hayat Güzel. La Vita'dır herhalde. La Vita'dır herhalde. La Vita e Bella filmini herkes hatırlar. Oscar'da aldı. Çok da güzel bir filmdi. Peki La Vita e Bella, Hayat Güzel'dir filmi... ...bir aslında Pollyanna'nın yeni versiyonu değildi de neydi? Gene çok güzel bir noktaya temas ettiniz hocam. Değil mi? Ben bunu da hakikaten dün fark ettim. Çünkü Pollyanna'yı tekrar okudum. Bu arada şunun için de okudum, kızıma okutmalı mıyım, okutmamalı mıyım diye de okudum. Yani ben de en nihayetinde hiç kimseye zorla gerçekten, aman mutlu ol, mutlu ol, mutlu ol, her şeyin iyi yanına göre empoze etmek istemiyorum. Hele ki bir çocuğa hiç empoze etmek istemediğim için. Tekrar okudum. Sakıncalı bulmadım. Bence okuyabilir. Bin temel eser arasına soktun mu?

Bilmiyorum ama bir çocuk kitabı olarak bence evet güzel yanları var. Bir de bir dönemin edebiyatını bilmesi bakımından da kıymetli. Çok itibarsızlaştırıldı ya Pollyanna tarihte. Yani bence... Biz ona bu itibarı geri veriyoruz şu anda işte. Tamam şimdi biraz önce onu verdik zaten. Bir daha vermeye doyamıyorum kendisine. Sözlükte bir kelime olarak kaldıysa Pollyanna zaten kıymetlidir. Bize laf etmek düşmez. Ediyoruz. Deminden beri Pollyanna konuşuyoruz hocam.

Ve bunu ben biliyorsun fikir olarak söyledim sana. Sen de dedin ki ne kadar enteresan polyana üzerine konuşalım diye. Mutluluktan bahsederken polyana üzerine konuşmak nedense... Çok kuhun karşılanmayan bir şey. Aptallık gibi karşılanıyor. Değil mi? Neyse ama hani biraz önce onu konuştuk. Şunu demek istiyorum. Mesela Forrest Gump filmi aynı şekilde Pollyanna'nın neredeyse bir versiyonudur. La Vita e Bella, her şeyin içinden. Çünkü 2. Dünya Savaşı gibi bir şey kampından, soykırım kampından başka türlü eğer çıkamıyorsan, çıkış yolu bulamıyorsan en azından ruhunu kurtarmanın bir yolu olarak değil mi film bize bunu anlatıyor? Umut. Yani aslında mutluluğa tutunmak, bir şeylerin iyi yanını görmeye çalışmak budur. Bunu o yüzden o kadar eziklememek lazım. İşte eziklenmesin diye zaten gündeme aldık. Evet, şimdi devamında şimdi üçüncü kitaba geldiğimizde Ray Bradbury, Kara Hindibağ Şarabı da aslında neredeyse bunun bir devamıdır. Onun için bu kadar bir daha ona dönüş yaptım. Ray Bradbury'yi biz aslında bilimkurgu kitaplarıyla ve fantezi kitaplarıyla biliriz değil mi hocam? Farah Knight'ın yazarıdır. Evet, Farah Knight.

Aynen. 451'in yazarı. Meşhur Fire Knight 451'de bizim podcastimiz için çok manidar bir kitap. Çünkü kitapların yasaklandığı bir dünyada. Evet. Daha önce de konuştuk Fire Knight 451'i diye hatırlıyorum. Kitapların yasaklandığı bir dünyada geçer. Bu yüzden bizim podcastimizin de aslında manevi babalarından biri diyebiliriz. Fakat bu romanın da biraz farklı.

Şimdi aslında Ray Bradbury evet bir şeydir. Bilim kurgunun çok sevilen, çok önemsenen yazarlarından biridir. Fakat Ray Bradbury aynı zamanda bir şairdir. Kelimelerin şey, romancılığın şairi. Evet, bir şairdir. Şiirleri de vardır. Çok güzel. Mesela bu Kara Hindi Bağışları Bu romanının başında kendi şiiri vardır. Çok güzel. Onu da okursunuz. Türkçe baskısında varsa emin değilim ama muhtemelen vardır.

Ray Bradbury kelimeleri bu kitapta gerçekten dans etmiştir. Ve dans ettirmiştir. Ve kendi çocukluğuna, kendi hayatına en yakın romanıdır. Bunu çok güzel anlatır. Ve bu gerçekten bir büyüme romanıdır yine. Coming of Age. Evet, Coming of Age romanıdır. Ve gerçekten de yine anlık mutluluklar peşinde koşan bir romandır. Konuyu kısaca özetleyeyim mi? Lütfen.

1928 yılındayız. Douglas'ın dedesinin yapıp şişelediği kara hindi bağ şaraplarıyla kardeşi Tom ve babasıyla çıktığı kır gezisinin aralarında bir yerlerde hayata gerçekten uyanışı gerçekleşiyor. Artık öleceğini bildiği halde yani ölümü keşfediyor çünkü yaşadığını da hissedebilen çocuk. 12 yaşında ama ölümü keşfediyor evet.

Evet ama aynı zamanda yaşadığını da keşfediyor bu sayede. Birlikte bir yaz boyu onun ya da komşularının başından geçen maceralara tanık oluyoruz. Yazar bu kitabı yazarken kendi çocukluğunun hikayelerinden esinlenmiş. Büyülü hikayeler hepsi. Genellikle bilim kurgu tarzında yazan Ray Bradbury bu kitabı bir nevi kendi çocukluğuna karşı kendini borçlu hissettiğinden kaleme almış sanki.

Kitapla ilgili düşüncelerini de birbirinin okuyayım istersen. O zaman işte benim bir zamanlar ağzında şekerleme, köpek dişleriyle yarasa elbisesi giymiş ve ağaçlarda tepe tak tak asılı duran sonunda 12 yaşlarında ağaçlardan yere düşerek kendine oyuncak bir daktilo makinesi bulup ilk romanımı Yaşamı olduğu kadar ölümü, ışığı olduğu kadar karanlığı, gençliği olduğu kadar yaşlılığı, akıllı ve aptalı birlikte tam dehşet kadar saf neşeyi de yazan ve keşfeden çocuğu kutlayışımdır demiş bu kitap. Bu aslında tam olarak Ali Bayramoğlu... ...ile polyanna'nın karışımı. Yani hem o dalgalanmada sörf yapabiliyor... ...hem de o çocukluğun neşesini sürekli canlı tutuyor roman boyunca. Karahindi Bağı bitkisinden dedesi şarap yapıyor. Üzüm değil, Karahindi Bağı yapraklarını işte böyle bir şeyler yapıyorlar, işlemden geçiriyorlar. Ondan üzümü, şarap yapıyorlar. Bu bir damıtımadır ya, yani şarabı damıtarak yapıyorlar. Aslında bu da çok güzel bir metafor. Ben bunu soufflé yazarken okumuştum bu romanı. Çünkü benim de hani bir yemek metaforum orada vardı hayata dair. Burada da kara hindi bağ şarabı şunun metafordur. Hayatın en güzel anlarını o yazı Ray Bradbury damıtmıştır. Damıtıp bize anlatır. Böyle bir metaforu var.

Seni romanın hemen hemen her satırı bir şekilde mutluluğa davet eder. Çünkü senin de kendi çocukluğundan hatırladığın çok güzel bazı anlar vardır ya, bak ona da dikkat edelim. Genellikle iyi şeyleri hatırlarız çocukluğumuzdan, güzel anları hatırlarız, kötü anları. Çok tercih etmeyiz. Seni de bu anlara götürüyor roman. O anları hatırlayıp gülümsüyorsun, mutlu oluyorsun. Zaten roman okumak mesela çoğunlukla mutluluk veren, benim için mutluluk veren bir eylemdir. Bence nostaljinin zaten nedenlerinden biri de insan hafızasındaki bu seçicilik. Yani bir dönüm hatırladığın zaman hep iyi taraflarının onu hatırlıyorsun genellikle. Yani 90'lı yıllar şahaneydi falan diyoruz ya mesela, ya o değildi 90'lı yıllar şahane. Şimdiki kadar korkunçtu, şimdiki kadar iyiydi yani. Ama biz iyi tarafların hatırlamaya meyilli olduğumuz için kendi çocukluğumuza baktığımızda da bunu yapıyor olabiliriz diye bir haddim olmayarak bir yorum yapıyoruz.

Estağfurullah işte Roman bizi buna davet ediyor. Bakma öyle korkuyorum ben bugün senden. Peki tamam. Bir şey söyleyeceksin diye bekliyorum. Çocuklar tadı damakta kalmış o güzelim yaz aylarına görkemli bir veda. Kimi zaman Douglas, kardeşi Tom ve arkadaşlarına eşlik ederken, kimi zamansa onları kendi aleminde bırakıp anılara dalıp gidiveriyorsunuz okurken. Vitrinde görüp bir sabah başucunuzda bulmayı hayal ettiğiniz spor ayakkabıları anıyorsunuz. İple çektiğiniz yazın yapılacakları listeleyip ömürden uçup gitmesine bir nebze de olsa mani olmaya çalışıyorsunuz. Burada dinleyicimize hangi şifayı öneriyoruz?

Bu romanla mı? Evet. Aslında o şöyle demişti. Mutluluğun peşinden koşmalı mıyız? Sorusu buydu ya. Hani bu ölümlü dünyada mutluluğun peşinden koşmalı mıyız? Ray Bradbury kendi yaşantısıyla bunu en güzel örneklerden biri. Bu ölümlü dünyada diyor. Kendisi de o ölümlü dünyanın farkında ve bu romanda da ondan bahsediyor. Bu ölümlü dünyada diyor ki çocuk mesela yaşıyorum.

Bunu düşünmek, fark etmek yeni bir şey. Bir şeyler yaparsınız ve seyretmezsiniz. Sonra aniden bakıyorsunuz ve ne yaptığınızı görüyorsunuz ve bu gerçekten ilk kez oluyor. Yaşamanın da keyfine varmayı da çok fazlasıyla Ray Bradbury hem dediğim gibi kendi yaşantısıyla vurgular, hem de bu romanda vurgular. Diğer romanlarında da bu vardır. Bir de yaşama sevinci diye bir şey vardır ya. Var tabii. Yaşama sevinci, joy of life denir ya. Evet.

Hayatta olduğun için sevinmek ve mutlu olmak ve bunun tadını çıkarmak. Bu niye olmasın ki? Çok günlük, çok günlük ve çok yapılası bir şey. Bunun peşinden koşmanıza gerek yok. Sadece durun, fark edin. Yani hani bulunduğunuz yer neresi bilmiyorum Fatih Bey ama... O anda hani ben sana şey diyorum ya ben mesela suda yıkanan kuşları seyretmeyi çok severim. Ve Allah'ın İstanbul'unda tam olarak Fener yolunda bir kahve dünyası vardır. Böyle minibüsle dolmuşla geçtiğin yerde bir köşede kahve dünyası vardır. Onun önünde her zaman bir su birikintisi var. Böyle havuzlu bir şey var orada. Orada kuşlar mesela yıkanır. Ben bazen onu seyretmeye oraya giderim. Bu bir seçim.

Yani bunun yerine oradan Louis Vuitton'a gidip çok borçlanıp çanta almayı da tercih ediyor olabilirdi. Bu bana mutluluk getirmeyecekti. Bu senin çok seçtiğin anlarla ilgili bir şey. Peşinden de koşmana gerek yok. Zaten karşına çıkabilir. Sadece fark et. Bunu söylüyorum. Karahindi bağ şarabından bir polyanna alıntısı yapmak isterim. Yani polyannacılık alıntısı yapmak isterim.

Gün batımlarını hep sevmişizdir. Çünkü sadece bir kez yaşanır ve giderler. Ama Lena, bu üzücü. Hayır, eğer gün batımı kalsaydı ve biz sıkılsaydık, işte bu gerçek bir üzüntü olurdu. Ne kadar güzel. Evet. Gel de buna itiraz et işte.

Onu diyorum. Buradan geçelim mi? Benim seni anlamayacağıma dair bir şeyim var, itikadım var da ben onu şey yapmaya çalışıyorum. Kırmıyor musunuz? Ben anlıyorum senin dediklerini. Ya ben mutluluk karşıtı olanlara çok karşıyım. Çok sinirleniyorum. Arkadaşlar elimizde ne var da bunu istemiyoruz? Ben anlamadım. Bak beni tanıdıkça daha çok anlayacaksın onu.

İnan ki ben öyle biri değilim. Yok senden bahsetmiyorum. Yani genel olarak yani bu mutluluğun kötü bir şey oldu. Kul olmadı. Kul olmadı. Bu neyin peşindeyiz? Biz Allah aşkına bir andan diğerini yaşamaya çalışıyoruz. Doğmuşuz. Çok sevdiğim laf var. Ya doğan büyüyor. Doğduk. Yaşıyoruz.

İşte neyse o, yaşıyoruz. Bunun bir nebze tadını çıkartmakta ne zararı olabilir? Hiç. Neyin peşindesin? Yani. Neyse. Ayrıca. En bunu güzel anlatanlardan biri son kitabımızın yazarı Randy Pausch. Bu çok ilginç bir kitaptır gerçekten. Ya değil mi? Son konuşma. Randy Pausch kim? Amerikalı bilgisayar bilimleri profesörü. Bu çok kalp kırıcı bir hikaye.

Ağustos 2006'da kendisine pankreas kanseri teşhisi konuyor ve yoğun bir kemoterapi ve tedavi programına giriyor. Biliyor yani artık bunu biliyor. Bir süre sonra kanserin vücuda yayıldığı fark ediliyor ve artık ölümcül bir durumda olduğu söyleniyor. Bundan sonra Pauş karısı ve üç çocuğu ile daha çok vakit geçirebilmek için hayatını biraz daha uzatabilecek tedavileri ağırlık veriyor. Ayrıca çocuklarına bir miras bırakmak istiyor. Diyor ki ben sanatçı değilim. Hani resim yapamam.

Roman yazamam, müzik besleyemem. Ne miras bırakacağım ben bu çocuklara derken... ...bunun bir konuşma olabileceğini düşünüyor. Konuşmacı çünkü aynı zamanda. En son çıktığı semineri bu amaçla verip... ...bir last lecture yani son konuşma adında kitap olarak hazırlıyor. Sonra da 25 Temmuz 2008'de zaten... ...aynı evinde hayatını kaybediyor. Zaten 3 ila 6 ay veriyorlar ömrünü. Şimdi Randy Parsh çok iyi bir hoca. Carnegie Mellon Üniversitesi. Amerika'nın en önemli üniversitelerinden biridir, bilim teknik konusunda. Teknik bir üniversitedir. Bugün bir arkadaşımla, Carnegie Mellon'da beş yıl okumuş bir Türk profesör arkadaşımla konuştum. İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde profesör kendisi. Çok da genç profesör oldu, çok başarılı bir kadındı zaten. Buradan mezun olduktan sonra Carnegie Mellon'dan bursla hem de beş yıl okudu falan filan. Böyle orada yüksek lisansını yaptı. Kim bu? Benim çok yakın arkadaşım Esin Ergen, hayır Esin Ergen, Randy Pavşun bu şeylerinden birine katılmış, konferanslarından birine katılmış. Bu last lecture konferanslı. Ona değil. Randy Pausch Carnegie Mellon'da hoca olduğu için sürekli zaten hemen hemen her ay bir proje sonunda konferans salonunu yüzlerce çocukla doldurup onlara projelerini anlattıran bir çok önemli bir hoca. Bu adam son konuşma adlı hem bunun şeyi de var konferansı izleyebilirsiniz videosu hem de bu romantik kitapta şunu anlatıyor çok tatlı.

Kendi çocukluk hayallerini önce anlatıyor. Diyor ki benim çocukken beş tane hayalim vardı. Ve sonra bu hayallere ulaşabildi mi? Ulaştığında ne elde etti? Ulaşamadığında ne elde etti? Bunları anlatıyor. Ve bunlarla cebelleşirken, ulaşmaya çalışırken, ederken bu hayatta nereye geldi? Bunu anlattı. Çok anlamlı, çok güzel bir sohbet. Şimdi dinlerken şey oluyorsun böyle. Unutuyorsun adamın her zamanki derslerinden birinde gibisin. Hani o derslerde arkadaşımdan o yüzden bahsettim. Esin Ergen şey diyor yani çok çok keyifliydi gerçekten onun dersleri ve konferansı. Şey olabiliyorsun böyle kendini kaptırıp sanki çok eğlenceli bir ders dinliyor gibi oluyorsun. Fakat bir anda aklına şu geliyor ki bu adam üç ay sonra ölecek ve bu onun son konuşmalarından biri. Zaten konuşmayı da şöyle bitiriyor diyor ki ayrıca diyor bu konuşmayı size yapmadım. Bu konuşmayı çocuklarıma yaptım.

Ama aslında bize de yapmış oluyor. Çocuklarına bıraktığı bir miras. Çünkü aslında sana şeyi çok anlatıyor bu konuşmada. Çocukları da 5, 2 ve 1 yaşlarındalar. Aslında mutluluğa giden yolu anlatıyor. O yüzden ben bu kitabı seçtim. Son konuşma tamamen öyle değilmiş gibi olmakla beraber mutluluğa giden yolu anlatıyor. Ve tabii ki en sonra yine en başa bağlanıyoruz. Nereye gidiyor? Çocukluğuna gidiyor. Çocuklukta kurduğun hayallerine gidiyor. O hayallerin anlamlılığına gidiyor. Buradan nereye gene gidebiliriz? Fatih Bey'in sorduğu bize empoze edilen bir mutluluk. Sana empoze edilenle uğraşma. Sen kimsin onunla uğraş. Çocukluk hayallerin nelerdi? Çocukluk hayalin yat sahibi olup her gün partilemek değilse zaten kusura bakma bu soruyu soracaksın. Ya bu buna hiçbir zaman ulaşamayabilirsin. Ama senin çocukluk hayalin bambaşka bir şeyse ve buna ulaşma yolunda didiniyorsan hayatta zaten yolda seni evet çok zorluklar bulacaktır. Karşına Randy Paulson dediği gibi duvarlar çıkacaktır. Ama çok mutlu anların da olacaktır. Bu aslında onunla çok alakalı. O yüzden mesela çocuklarımıza doğru değerler vermeliyiz diyoruz ya. Ben kızıma asla ve asla para kazanmak zorundayım. O yüzden çalışmam lazım. Leyla seninle şu an vakit geçiremem. Ya şu an çalışıyorum çünkü işte sana birkaç tane daha bilmem ne alacağım ya. Hiç demedim demem. Konu çünkü bu değil. Ben kendim için çalışıyorum. Mutlu olmak için çalışıyorum, sevdiğim işi yaptığım için çalışıyorum. Çetin Altağan da derdi ki rahmetli, eğer yaptığın işten aldığın keyif, o işten kazandığın parayı harcarken aldığın keyiften fazlaysa, sen mutlusun demektir. Burada doğru işi seçin, çocukluk hayalleriniz ne? Dönün buna bakın, bir bakın. O zaman hani biraz önce sordun ya, hocam biz nasıl mutlu olacağız? Ben mi sordum? Dedin ya.

Evet biraz önce sordun. Sordum evet. Otur çocukluk hayallerine bak. Onlar ne kadar ne değerlere sahipti onlara bak.

O çocuğu hatırla yani. O çocuğu hatırla, onların ne kadarına sahipsin, yolda ne öğrendin, ona bak. Mesela Randy Page çok güzel şeyi anlatıyor. Yani karşısına çıkan engeli, engelin ona ne öğrettiğini, onu nereye yönlendirdi ve o engeli nasıl aşmayı öğrendiğini anlatıyor. O da çok güzel, vazgeçmiyor. Ha bu arada arkadaşım yine Carnegie Mellon'da okumuş olan arkadaşım dedi ki, zaten bizim okulun profesörlerinin

Hepsinin hemen hemen ortak şeyi vardır dedi. Bir lafı vardır. Never give up. Hiç vazgeçme. Küçük bir alıntı yapayım ben de. Sahip olduğunuz tek şey zaman demiş. Ve bir gün düşündüğünüzden daha az zamanınız olduğunu fark edebilirsiniz. Bu yüzden başkasını değil kendi hayatınızı yaşayın. Başkalarının düşüncelerini değil kendi kalbinizin peşinden koşun. Zaten

Bu son konuşmasının en sonunda da diyor ki en önemli şeylerden biri başkaları için bir şeyler yapmaktır. Sadece kendi için değil. Başkasının mutluluğuyla mutlu olmak da polyonacılığın aslında gözden kaçırılan bir şeymiş, boyutuymuş. Yani başkasının mutluluğuyla mutlu olabilmek. Birini mutlu ediyorsun ya da birinin mutlu olduğunu görüyorsun ve o sana da mutluluk veriyor. Aslında sevginin de bir tanımı.

Randy Pash bu konuşmanın en sonunda diyor ki, başkası için bir şey yapabilmek, o çok önemli bir şey. Başkasına yardım edebilmek çok önemli bir şey. Zaten önce ilk başlarda kendi hayallerine nasıl ulaşır, onunla uğraşıyor kariyerinin ilk yıllarında. Onları tamamladıktan sonra diyor ki, peki ben başkalarına hayallerine ulaşmalarında nasıl yardımcı olurum? Ve hocalığını tamamen bunun üzerine kurguluyor. Bunun üzerine dersler veriyor.

Mübarek insan. Derslerde hiç şey yok. Tekst yok. Hiç. Şunu çalışın, şunu okuyun, bunu okuyun yok. Hayır. Proje, proje, proje. Hayalin ne? Hayalindeki proje ne? Hayalindeki proje ne? Kimisinin Disney'de işte bilmem ne şeyi yapmak, uygulamasını yapmak mesela. Projeler de bunlar böyle. Hani eğlenceli şeyler de var çok aralarında. Mesela Star Wars'da yıllarca çalışan çok önemli bir teknik adamın hocası falan. Onu o destekliyor.

Şunu söyleyeceğim, en sonunda diyor ki... ...ben bu konuşmaya hazırlandığım için çok ön planda oldum... ...ve dün karımın yaş günü, karım Jay burada diyor oturuyor... ...onun yaş gününü kutlayamadık hakkıyla... ...şimdi o yüzden bir pasta geliyor sahneye... ...ve 500 kişi kadına İyi ki Doğdun şarkısı söylüyor. Yani diyor hani şeyden çıkmayı da insan bilmeli... ...spot ışığının altından çıkmayı... ...onu başkasına vermeyi de bilmeli diyor. Bu da bir mutluluk.

Hocam ben çok mutlu oldum bu programı yaptığımız için seninle. Gerçekten. Güzel. Böyle bir içimin yaşama sevinci kapladı. Çok sevindim. Ben iflah olmaz bir yolu peşinde koşalım insanıyım. Fatih Bey muhtemelen bu soruyu sorarken bununla karşılaşacağını tahmin etmiyordu. Niye bulaştığını bilmiyordu. Bilmiyordu. Yazarlarda genelde şey eğilimi vardır çünkü. Çok korkunç, çok kötü ve... Evet, evet. Yani yazarken bu arada hep kötü şeylerden besleniriz. İyi şeylerden hiç beslenmeyiz. Ben buna hep salık veririm. Mutlu aşk vardır ama orada yazara ekmek yoktur. Yani insanın kötü yanını keşfetmesi, bilmesi, onu oradan çıkartıp onunla didişmesi, yazması bunlar çok güzel şeyler. Ama günlük hayatımı mutsuzlukla geçirebilecek kadar konfor alanım yok. Ben de böyle söyleyeyim. Mutsuzluk lüksüm yok diyorsun yani. Mutsuzluk lüksüm yok benim. Evet.

Harika. İşte Ali Bayramoğlu hocamızla dedik ki önce mutlu olmak zorunda değilsiniz. Kendinizi buna zorlamayın ama mutlu olursanız da ne güzel olur. Ondan sonra Pollyanna'ya itibarını iade ettik. Bir de bizden dinleyin Pollyanna'yı dedik. Ondan sonra ne yaptık? Üçüncü kitabımızda. Ray Bradbury'de o her anın mutluluğunu yakalamayı biraz öğrenebiliriz belki dedik. Sonra da hocamızla.

Hocamızla da dersimizi aldık, oturduk. Evet. Ben o zaman dedik ki, bakın ilkbahar yaklaşıyor. Bundan sonra hayatınızda kaç ilkbaharı daha göreceksiniz? Onu düşünün dedik. O zaman ben künyeyi okuyayım. Kara Hindi bağ şarabı, Ray Bradbury, ithaki yayınları çeviren Zeynep Kayaloğlu. 360 sayfa. Son konuşma Randy Pauş, Jeffrey Zaslow.

İki yazar aslında. Serbest Kitaplar, Çeviren Merve Duygu'nun 206 sayfa. Pollyanna, Eleanor Porter, Capra Yayıncılık, Çeviren Pınar Güncan, 224 sayfa. Başka Bir Dünya Mümkün, Doktor Ali Bayramoğlu, Doğan Navus, 336 sayfa. Bize e-mail göndermeye devam edin. Hepsini tek tek sırayla okuyoruz, cevap veriyoruz. İnanın gecikmeler için özür dileriz.

Bizi sağa sola tavsiye etmeye devam edin ki mutluluk biliyorsunuz paylaştıkça çoğalır. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, zuhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifası inananlar için Biblioterapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)