Podcast

Element Avı | Maddenin Hikayesi - Bölüm 2

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Maddenin Hikayesi serisinin ikinci bölümünde İngiltere'nin ücra bir köyünden, Londra'nın merkezine uzanan bir yolculuğa tanıklık ediyoruz. Hayatını kimyaya ve yeni elementlere adamış Humphry Davy'nin hikayesine ortak oluyoruz. İçinden güçlü bir elektrik akımının geçtiği bu macerada, doğanın gizemlerini çözmeye çalışıyoruz.



Hazırsanız, maddenin, yani “her şeyin” hikayesindeki ikinci perdeye buyurun.



Jenerik Müziği: Cemre Dalyan, Özgür Yılgür






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.251 kelime · ~11 dk okuma

1700'lü yıllar. Köyüne en yakındaki şehre gitmek için at arabasıyla bile günlerce yolculuk etmek zorunda kalan bir çocuk düşünüyor. Hiçbir şey yok yaşadığı köyde. Hiçbir şey. Sahip olduğu tek varlıksa bulabildiği birkaç eski kitap ve sonsuz hayal gücü. İşte o çocuk bir gün o at arabasına atlayıp bir hafta yol yaparak Londra'da aldı sonunu. Bu yolun sonunda dünyanın en prestijli topluluklarından birinin başına geçeceğinden habersizdi hiç şüphesiz.

Fakat zamanla bilim, özellikle de kimyanın en önemli ismi haline gelecekti. Sonsuz hayal gücünün de etkisiyle doğanın şifrelerini, maddenin en derinlerde saklanan gizemlerini çözen biri olarak tanınacaktı. O sırada farklı bir diyarda İtalya'daki bir çocuk da bambaşka hayaller kuruyordu. Her çocuk gibi meraklıydı o da. Evreni anlamaya çalışıyordu.

Sürekli ''Nasıl çalışıyor bu dünya?'' ''Bu evren nasıl işliyor?'' gibi sorular yankılanıyordu zihninde. Ebete sormakla da yetinmemiş, cevaplar da aramıştı bu sorulara. Kurcaladı eline ne geçerse. Kurcaladıkça büyüdü ve büyüdükçe bir kâşif oldu. En nihayetinde keşfetti evrenin en önemli çalışma sistemini. Elektriğe hükmetmeyi öğrendi. Eşsiz bir gücün hakimi olmuştu artık.

Transkriptin tamamını oku

İşte bu iki çocuğun merakı kesişmişti zamanın bir noktasında. Bambaşka hayaller kuran ve bambaşka sorular soran o çocukların bulduğu cevaplarda birleşip yeni hayallerin kurulmasına vesile olmuştu. Ve bu dünyanın kaderini değiştirmişti. Bilimi bir oyun gibi görmeyi çok seviyorum. Zira bilim aklımıza gelen her şeyi deneyebildiğimiz, sürekli merak duygumuzu sınadığımız bir oyun alanı gibi.

ve bilim insanları da doyumsuz merak duygusuna sahip birer çocuk aslında. Tabii ki bilimi basitleştirmek gibi bir amacım yok bunu söylerken. Tam aksine. Söz konusu bilimse çocuksu bir ruhun olması gerektiğini düşünüyorum. Her dönemde değişik kuralları olan bir oyun bu. Kimileri bu oyunu kurallarına göre oynarken kimileri de yepyeni bir oyun tasarlıyor. Ve bu oyunu oynarken birinci olmak gibi bir amaç da olmuyor genelde. Bundan ziyade hem keyif almak hem de bulmacayı çözmek için var gücüyle yarışıyor bu çocuklar.

İşte 1700'lerde yepyeni bir oyun ortaya çıkmıştı. Hiçbir şey tesadüf değildi çıktığımız yeni yolculuğun, maddenin hikayesinin ikinci bölümündesiniz şu anda. 1700'lerde başlayan o oyunun nasıl ortaya çıktığını bir önceki bölümde konuşmuştuk. Simyacıların demiri altına dönüştürecek efsanevi formülü ararken nasıl modern bilimin fitilini ateşlediğim, yepyeni bir dünyanın doğuşunu konuşmuştuk bir önceki bölümde. Ve bu yeni dünyanın en önemli oyunu bir hazine avıydı artık.

Joseph Black, Joseph Priestley ve Antoine Lavoisier gibi isimlerin başlattığı element hazinesi avıydı. Artık maddenin yani bildiğimiz her şeyin dört elementten oluşmadığı kesinleşmişti. Karbondioksit, azot ve oksijen derken amansız bir keşif yarışı başlamıştı. Özellikle Lavoisier bir adım öne çıkmıştı bu yarışta.

Evet bu başarısını biraz da Priestley'den gizlice aldığı ipucuna borçluydu. Bu ipucu sayesinde oksijeni keşfetmiş ve element keşiflerinin en önemli ismi olmuştu. Zira oksijen o sırada bilmediğimiz tüm elementleri bir arada tutan bir yapışkan gibiydi sanki. Herhangi bir maddeden oksijeni çıkardığımızda geriye kalan her şey yeni bir element olabilirdi. Bu da araştırılacak birçok olasılığın, yapılacak birçok deneyin tetikleyicisiydi aslında.

Yani oyun başlamıştı. Özetle Prisley ve Lavoisier tüm bu madde dediğimiz şey neyden oluşuyor sorusunun cevabına gitmemizi sağlayan yolun ilk taşlarını döşemişlerdi. Hatta Lavoisier ve eşi Marianne Paulze inceleyebildikleri her elementi oksijenden arındırmış ve ortaya çıkan yeni maddeleri listelemişlerdi. Tam 33 yeni element vardı karşılarında. Fakat bu işin sonu çok daha farklı yerlere gidecek gibi görünüyor.

Zira ışık ve ısının da hala element olduğu düşünülüyordu o zamanlar. Dedim ya işte. Oyun başlamıştı artık. Dünyanın dört bir yanındaki bilim insanları yeni elementlerin keşfi için sıvamıştı kolları. İsveç'ten Meksika'ya. Amerika'dan Sibirya'ya kadar. Her gün yeni bir keşif haberi geliyordu. Ve bir kimyacı için yeni bir element keşfetmek dünyanın zirvesine çıkmak gibiydi. İşte bu hazzı yaşamak isteyenlerden biri de bölümün başında bahsettiğim o çocuktu.

İngiltere'nin ücra köşelerinden biri olan Penzance'da bir at arabasına binmiş, bir haftalık yolculuk sonunda Londra'ya ulaşabilmişti. Bir marangozun oğlu olan bu çocuk henüz 20 yaşına gelmeden ülkesinin en önemli kimyacısı olacaktı. Hatta daha sonra Sir ünvanına bile layık görülecekti bu çocuk. Bu çocuk Sir Humphrey Davy'di. İlham veren bir hikayesi vardı onun da.

Henüz 15 yaşındayken babasını kaybetmiş ve ailesine yardım etmek için okulu bırakmak zorunda kalıp bir eczacıda çıraklık yapmaya başlamıştı. Ancak tam anlamıyla öğrenmeye aşıktı kendisi. Bulabildiği her şeyi okur, kendini eğitmekten asla geri kalmazdı. Babasının öldüğü yıl, yani 1789'da Lavoisier'in ilk çalışması olan Elementary Treatise on Chemistry, Türkçesiyle Kimyanın Temelleri Yayınlanmıştı.

Ve genç Humphrey de bu çalışmayı orijinal dilinde, Fransızca okumuştu. Evet Fransızca da öğrenmişti kendi kendine. Hem de sırf bu tür bilimsel çalışmaları okuyabilmek için yapmıştı bunu. Kayıtlara baktığımızda da genç yaşında bilimsel notlar almaya başladığını görüyoruz. Evet ve bunu yapmasının da bir sebebi vardı. Hazırlanması gerekiyordu. Zira yakın gelecekte devlere kafa tutması gerekecekti.

ve o özel devlere karşı gelecekseniz oyun planınız basit düşüncelere değil, kanıtlara dayalı zihinsel hamlelere dayanmalıydı. Humphrey Davy'nin aldığı notların birinde bu durumun ne kadar farkında olduğu anlaşılıyordu. Şöyle yazmıştı Davy. Kimya simyacılığın yanılsamalarından doğdu. Fakat sonra filojiston denen safsatanın zincirleriyle hapsedildi. Fakat Joseph Black, Joseph Priestley ve Antoine Lavoisier sayesinde kimya artık özgürleşti.

Kendi kendine yaptığı deneylerde de ilk olarak bu isimlerden birinin Lavoisier'in ısı teorisini çürütebileceğini fark etti Davey. Lavoisier ve bir grup bilim insanı ısının kalorik adı verilen bir olgu olduğu teorisini ortaya atmıştı. Kaloriyin maddeye dışarıdan gelerek ısıyı açığa çıkardığını savunuyorlardı. Davey ise kendi çalışmalarında ısının aslında maddeyi oluşturan parçacıkların hareketinin bir sonucu olduğunu keşfetmişti.

Bakın daha atomun keşfedilmediği bir dönemde, atom teorisinin çekinlenmesinden tam 200 yıl öncesinden bahsediyoruz. Dolayısıyla çok ama çok önemli bir tespitti bu. Bu tespitini de bir deneyle açıklıyordu Davey. Çok basit bir mantığı vardı bu deneyin. Buz parçalarını birbirine sürterek çürütüyordu Lavoisier'in teorisini.

Şöyle ki, buz parçalarını birbirine sürttüğünde kalorik denen sözde maddenin ortaya çıktığı falan yoktu. Sürtünme tek başına buzu eritebiliyordu. Bu teorisini destekleyen çalışmalarını da toparlayıp ilk çalışmasını yayımladı Davey. Bu sayede yeni keşfedilen elementlerin hastalıklarının tedavisine kullanılmasını araştıran Bristol'daki bir enstitüse asistan olarak işe kabul edildi. Bu sırada sadece 18 yaşındaydı Humphrey Davey. Üstelik tam 1 yıl sonra yani 19'undayken bu enstitüsünün başına da geçmişti. Eh biraz da çılgındı tabii Davey. Her bilim insanı kadar diyelim.

Hatta belki hepsinden biraz daha fazla. Çalıştığı enstitüdeki ilk yıllarında temel görevi yeni gazlar üretmek ve bunları test etmekti. Hatta kimi zaman bu gazları kendi üzerinde bile deniyordu. Mesela bugün araba egzozlarından salınan karbonmonoksit isimli zehirli gazı soluyor ve sonuçlarını inceliyordu.

Deneyleri sırasında birkaç kez ölümün kenarından da dönmüştü Davey. O dönemde birlikte çalıştığı arkadaşlarının notlarına göre bir keresinde zehirli bir gazı yine kendi üzerinde denedikten sonra nabzını ölçmüş ve galiba bu da beni öldürmedi demişti. Olaydan sonraki iki gün bir tür komaya girmeden önce söylediği son sözlümdü. Dedim ya biraz çılgındı Humphrey Davey.

Biraz da yokluktan gelen bir genç olmasının sebep olduğu bir çılgınlık ve heyecandı bu. Bir şeyleri kanıtlaması için risk alması gerektiğinin bilincindeydi. Zira Davey kendisini İngiltere'nin başka bir devi ile özdeşleştiriyordu. Bristol'da çalışırken tuttuğu notlardan birinde kendi isminin yanına yazdığı bir isimdi bu. Isaac Newton

Evet Humphrey Davy kimyanın Newton'u olmak istiyordu. Olacaktı da. İlerleyen yıllarda yaptığı deneyler yolculuğunda arzu ettiği yere ulaşmasını sağlayacaktı. Peki neler yaşandı bu yolculukta? Neler geldi Davy'nin başına? Onları da anlatacağım elbette. Fakat önce kısa bir ara verelim. Geri geldiğimizde soluksuz bir hikaye bizi bekliyor olacak.

Ne yaşamıştı? Neler yapmıştı da Humphrey Davy kimyanın Newton'u olmuş, Sir ünvanını alacak kadar önemli birisi haline gelmişti? Bunun cevabı onun deneyleri ve keşfettiği yeni elementlerde gizliydi. Mesela ilk çalışmalarından birinde uzun süren laboratuvar çalışmalarının neticesinde keşfettiği bir gaz olmuştu. Bu gaz sayesinde insanları güldürmeyi başarmıştı Humphrey Davy.

Evet insanları güldürmek de ilk çalışmalarından birisi. Azot oksit olarak bilinen ve kahkaha gazı olarak da bilinen bir leşeyi bulmuştu Dave. Elbette bu gazı ilk deneyen de yine bizzat kendisiydi. Bu gazı içine çeker çekmez büyük bir leşeyle doluyordu. Kendi sözleriyle hayatında daha keyifli çok az şey yaşamıştı Dave. Dans etmeye, kahkahalar atmaya başlamıştı bir anda.

Garip ama çok keyifli hissediyordu. Bu keşfini duyan herkes kahkaha gazını deneyebilmek için David'in çalıştığı laboratuvara koşuyordu. Hatta bu deneyim edebiyat dünyasından yakın arkadaşlarını da eğlendirmişti David. Buhar devriminin öncülerinden James Watt bile bu gazı denemek için soluğu onun laboratuvarının kapısında almıştı. Bilim tarihte ilk defa bu kadar eğlenceli olmuştu belki de. Eh işi eğlenceli kılabilmesi de David'in popülaritesini arttıran en önemli etkenlerden biriydi elbet.

Dave'i bu eğlencelik keşfini bilimsel bir çalışmaya dönüştürmeye çalışırken dünyanın başka bir yerinde tarihi baştan sonra değiştirecek inanılmaz bir gelişme yaşandı. Bilimin tüm temellerini sarsacak, o güne dek yapılmış tüm bilimsel çalışmaları ve hayatımızı yeniden şekillendirecek bir gelişmeydi. Tam 1800 yılında Alessandro Volta isimli İtalyan bir bilim insanı yeni bir elektrik kaynağı ürettiğini açıklamıştı. Elektrik Kaynağı Nasıl yani? Böyle söyleyince garip geliyor. Ama o zamana dek elektriğe sadece doğada tanık olmuştu insanlık. Patlayan şimşeklerden ve düşen yıldırımlardan tanıyorduk elektriği. Hatta yıldırımları yakalamaya çalışan nice isim hayatını kaybetmişti bu yolda. O nedenle kimse bunun yani yeni bir elektrik kaynağının ne demek olduğunu anlayamıyordu.

İşte Volta aralarına tuzlu suya batırılmış kartonlar koyduğu bakır ve çinko plakalardan oluşan bir düzenek kurmuştu. Volta istifi adını verdiği bu düzenek dünyanın bilinen ilk bataryasıydı. Bu icadı ile Alessandro Volta elektriği kontrol altına almıştı. Bir anlamda ona hükmetmişti.

Bu öyle büyüleyici bir buluştu ki. Şöyle izah edeyim. Fantastik hikayelerde hep bir tür güç vardır. O güce sahip olan evrene de hükmeder yani. İşte Volta'nın icadı insanlık için tam olarak böyle bir şeydi. Ancak bu elektrik devriminin ilk dalgaları sıradan insanları başlangıçta çok ilgilendirmemişti. Kimse bu gelişmenin barındırdığı potansiyeli görememişti.

Evet de bilim insanları hariç. Hemen bu yepyeni enerji kaynağıyla daha önce yapmanın mümkün dahi olmadığı deneyler üzerine çalışmaya başladılar. Tabi o dönemin en büyük yarışı element hazinesi avı içinde kullanılan bir araç olmuştu. Volta bataryayı açıkladıktan henüz birkaç hafta sonra iki İngiliz bilim insanı bu aleti kullanarak suyu elementlerin yani hidrojen ve oksijene ayırabilmişti. Evet bir şekilde elektrik suyu bileşenlerine ayırmıştı.

Daha da garibi hidrojen negatif elektrokta, oksijen pozitif tarafta toplanmıştı. Garip de bu. Çözülmesi gereken bir gizem daha ortaya çıkmıştı. Tabii bizim David'e hemen bunu fark etmişti. Hatta Volta bize doğanın en gizemli gücüne açılan bir anahtar verdi. Bundan önce araçlarımız çok kısıtlıydı. Artık özellikle kimyada olasılıkların sonu yok. Keşfedilmemiş bir kıta gibi diyerek bu icadın önemini de vurgulamıştı.

Tam da bu sıralarda azot oksit gazı üzerindeki çalışmaları duyulmuştu ve nihayet bu köylü genç henüz 22 yaşındayken hayatının fırsatını yakalamıştı. O zamanlarda kimya laboratuvarı için direktör arayan bir kurum kendisini fark etmişti. Londra Kraliyet Enstitüsü. İngiltere'nin vahşi batısından tırnaklarıyla kazıya kazıya gelmişti buralara değil.

Bu çok ama çok önemli bir başarıydı. Zira o zamanlar Royal Institute tüm dünyada bilimin en önemli merkeziydi. Ve kurum kendisine çok önemli bir misyon edinmişti. İnsanlara bilimi sevdirmek. Bu amaçla hemen Londra'daki Albemarle Caddesi'ne bir salon inşa edildi. Bugün bile ayakta duran ve hala Royal Institution'un halka açık konferanslar gerçekleştirdiği, hatta birçok konferansı YouTube kanallarından takip edebileceğiniz bu binanın temelleri işte bu dönemde atılmıştı. Neyse. David'e buradaki hikayesine. Profesörlere asistanlık yaparak başlamıştı. Profesörleri de bu azimli ve parlak gençteki ışığı görmüşlerdi. Zaten bu profesörlerin bilimi sevdirmek konusunda çok başarılı oldukları da söylenemezdi.

Halka açık gerçekleştirilen konferanslara bir türlü ilgi uyandıramamışlardı. Fakat Davey onlara bir umut ışığı saçıyordu. Hemen en kritik görevlerden biri için yetkilendirdiler bu genç bilim insanını. Konferanslarda kürsüye çıkan Davey çok geçmeden baş konuşmacı olacaktı. Konuşma yeteneği, deneylerin müthiş bir gösteri gibi kurgulaması ve bir nevi üstündeki sahne ışığı sayesinde salon kısa sürede dolup taşmaya başladı.

Birkaç sene bu şekilde devam eden Davey müthiş bir ün kazanmıştı ve artık gözünü zirveye dikmişti. Bu arada ufak bir not da paylaşmak gerek. İngiltere'nin bilimsel çalışmalarının şekillendiği iki kurum vardır. Royal Institution yani Kraliyet Enstitüsü ve Royal Society yani Kraliyet Topluluğu. Bu iki kurum bugün bile birbirine rakip görüyor hatta. Royal Institution daha halka dönükken, Royal Society bir nevi elitlerin kapalı topluluğudur.

Yani Royal Society bir nevi kendini kanıtlayanların yeridir. İşte David'e çok geçmeden bu topluluk da kendine yer bulmuştu. Ve bu sayede uzun süredir hayalini kurduğu dev bir bataryaya sahip olabilmiş, dolayısıyla da keşfedilmemiş yeni elementlere gözünü dikmişti. Bu bataryayla yaptığı çok uzun denemelerin ardından yepyeni bir element keşfetmişti David. Kullandığı elektrik akımıyla potaş olarak bilinen bir maddeyi ayrıştırmış ve potasyumu keşfetmişti.

Fakat durmaya hiç niyeti yoktu Davy'nin. Bu gücü kullanmaya devam etti. Ve hemen ertesi gün bir element daha keşfetti. Sodiumu. Çok geçmeden dört yeni element daha keşfetti. Magnezyum, Kalsiyum, Strontium ve Barium. Elektriğe hükmeden bilim dünyasının eli çok güçlenmişti artık. Bu gücü kullanan tek kişi Humphrey Davy değildi elbette. Dünyanın başka köşelerinden de yeni keşif haberleri geliyordu.

Boron, iodin, lityum, silikon ve alüminyum keşfedilmişti elektriğin gücü sayesinde. Bu keşifleri tek başına değerlendirmeyin lütfen. Sadece silikonun ayrıştırılmasının bile tüm dünyayı nasıl değiştirdiğini, nasıl bugünün temellerini attığını bir düşünün. Silisyum olarak biliyoruz biz bu elementi. Ve tüm modern dünyanın temelinde yatan çiplerin çalışmasını da bu elemente borçluyuz aslında. Dolayısıyla buradaki kelebek etkisini beraber görelim istiyorum.

Volta'nın çok basit gibi görünen bataryası kimyacılar için inanılmaz bir araç olmuştu. Kimyacıların kullandıkları bu basit araçla oynadıkları hazine avıysa tüm dünyayı dönüştürecekti. Kısacası çok basit gibi görünen gelişmeler devamında bizim anlayamadığımız teknolojik ve bilimsel bazı gelişmeleri de doğurabiliyor. Ki Humphrey Davy'nin de buna dair bir sözü vardı elbette.

Bazen bilimsel ilerleme bizim zekamızdan çok kullandığımız araçlarla ilgilidir. Hiçbir şey yeni bir teknoloji kadar bilimsel ilerlemeyi hızlandıramaz demişti kendisi. Fakat onun asıl devrimci etkisi elementlerden çok bu elementleri keşfederken kullandığı elektriğin doğasıyla ilgili olacaktı. Herkes elektriği kullanarak elementleri ayrıştırıp keşfederken Davey işin diğer tarafından bakmaya başlamıştı bile.

Bu yolu bize açan elektrik acaba ilk başta elementlerin bir araya gelmesine de rol oynamış mıydı? Elektrik maddenin ayrılmaz bir parçası olabilir miydi? Bizi bir arada tutan, parçacıkları birbirine yapıştıran bir şey miydi yoksa? Bilim dünyasının bunu anlayabilmesi için 100 yıldan fazla bir süre geçmesi gerekiyordu maalesef. Fakat fitil ateşlenmişti bir kere. Maddenin hikayesi daha da heyecanlı bir yere doğru gidiyordu.

Biz de bir sonraki bölümde bu devrimin tavan yaptığı dönemlere adım atacağız ve Çanakkale'den de geçen dramatik bir hikayeye düşecek yolumuz. Öyleyse bir sonraki bölümde yeni keşiflerde görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)