
3.928 kelime · ~20 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 30 Nisan'da alıyoruz ve 1 Mayıs'ta yayınlıyoruz. Hepinizin 1 Mayıs İşçi Bayramınızı kutlarım. Bu 1 Mayıs'ın son yıllarda önemi azaltılan 1 Mayıslardan da farklı olmasını dilerim. Çünkü son yıllarda biraz böyle gargaraya geldi 1 Mayıslar ama bu sene anladığım kadarıyla biraz daha coşkulu, biraz daha arzulu, biraz daha istekli bir kutlama var sendikalardan. Çünkü ekonomik bunalım bütün işçi sınıfının üzerine çökmüş durumda.
İster Erdoğan'cı, ister anti-Erdoğan'cı, ister kadın, ister erkek, hatta isterse LGBT'yi, ister Türk, ister Kürt, her kim olursak olalım, nüfusumuzun %70'i bir başkasının namba hesabına çalışan emekçilerden oluşuyor. Hizmet sektörü, tarım, inşaat ya da sanayide, ister torna tezgahında, ister yazar kasabaşında veya bilgisayar monitörüne bakarak, bir mesaiye bağlı kalarak, bir yöneticinin gözetiminde harcıyoruz haftanın onlarca saatini. O halde tek bir günde üretenlerin derdini anlatması, o gün üreten güçlere hürmet gösterilmesi bence uygar bir toplumun olmazsa olmazıdır. 1 Mayıs kutlu olsun, bu hepimizin günüdür. Tohumların tohumuna, serpilip gelişene selam olsun.
Dershanede hakkını almak için yola çıkan devrimdeki şehrin dinam Selam yaradana selam, selam 1 Mayıs'ta ben de Beşiktaş'ta olacağım. Siz bu kaydı dinlemiş mi olursunuz yoksa daha sonra mı dinlersiniz bilmem. Gelecek hafta 1 Mayıs'ı konuşuruz ancak bu bölümün konusu bana kalırsa 1 Mayıs'tan daha önemli. Bugün Türkiye 100 yılı marif modeli adıyla Cuma günü duyurulan yeni müfvedatı konuşacağız. Bu müfredatı konuşurken, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'e de daha yakından bakacağız. Mukaddesatçı Sağ'ın, Cumhuriyet'in eğitim vizyonuna dönük eleştirilerini ele alacak ve yeni müfredatın arkasındaki aklın çerçevesini belirleyeceğiz. Tüm bunları, başımıza gelenin ne anlama geldiğini kavramak için yapacağız.
Biraz tadımız kaçacak biliyorum ama cahilliğin mutluluğundansa rahatsız edici hakikati tercih ediyoruz. Belli ki siz de dinlemekten vazgeçmiyorsunuz, sağolun. Konumuz belli, Türkiye 100 yılı marif modeli. Konuyu tek bölümde toparlamaya çalıştım fakat hem çok boyutlu hem de uzun bir konuya daldık. Bu nedenle iki bölüm halinde yayınlayacağız. İlk bölüm 1 Mayıs'ta, ikinci bölüm ise 2 Mayıs'ta sizlerle olacak. Umarım beğenirsiniz. O halde ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.
Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin ikinci dönemi, bu rejime toplumun verdiği tepkiyi gözlemlememizi de sağlıyor. Mesela artık bakanları pek tanımıyoruz, yani bunu anladık. Eskiden bakanlar kurulu varken, bakanlar da meclisten çıkan siyasetçilerden oluşurken, kendi çapında politik ağırlıkları olan kişiler olurdu bu bakanlar. Biz de bu kişileri tanırdık dolayısıyla. Zaten bakanlar siyasetçi olduğu için kendilerini topluma tanıtma gayreti içinde olurlardı. Tanınan bilinen kişiler diyen çoğunlukla. Fakat belli ki artık bakanları tanımıyoruz. Çünkü artık bakanlar kurulu yok. Ne deniyor? Cumhurbaşkanlığı kabinesi. Bu kabinedeki bir teknik eleman bakan dediğiniz kişi. Önceki kabinede Berat Albayrak, Süleyman Soylu gibi popüler isimler vardı. Fakat bu sistem bakanların popüler olmasını istemiyor. Denebilir ki bu yeni sistemde Cumhurbaşkanı'nın gölgesinde ot bitmiyor. Burada siyasetçi yetişmiyor. En son yerel seçimlerde gördük. İktidar cephesinde Erdoğan ve Devlet Bahçeli dışında bir siyasetçi yok. Bu aslında yerel seçim ezimetinin de önemli gerekçelerinden bir tanesi iktidar adına. Çünkü siyasete Erdoğan'ın politik çıkarları yön veriyor. O çıkarlar da günden güne değişebiliyor. Neyse işte. İktidar cephesinde cumhurbaşkanından gayri bir siyaset yapılamıyor. Bu da siyasetçi yetişememesine neden oluyor. Dolayısıyla böyle siyasetçi olmayan, teknokrat, bürokrat bakanlar sistemin daha çok işine geliyor. Zaten sistem bakanlıklardan aslında müsteşarlık vazifesi bekliyor, siyasetçi olmalarını beklemiyor. Halbuki bizim alışa geldiğimiz bakanlar siyasetçi kimselerdi. Bu nedenle de bakanlık koltuklarında böyle popüler olmayan tipler oturuyor.
Mesela şimdiki Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin. Hanginiz tanırsınız? Siyasetçi değil, o bir bürokrat. 2013-2018 arasında Milli Eğitim Bakanlığı Müştaşarı. 4 Haziran 2023'ten beri de Milli Eğitim Bakanı. Şimdi popüler olmadığını vurguladım diye güçsüz olduğu düşünülmesin. Bu sistemin zaten dayattığı bir şey bu. Kimsenin tanımadığı ama belli bir networker içindeki isimleri çok büyük kudret sahibi yapıyor bu sistem.
Mehmet Uçum diye biri mesela. Kimdir, nedir, necidir belirsiz. İşte resmi sıfatı cumhurbaşkanlı hukuk işlerinden sorumlu danışma. Fakat gücü bu söz konusu danışmanlığın çok ötesinde. Duyduklarımız tevatür. Siyasetçi değil bir bürokrat. Fakat belli ki bir siyasi çizgiyi de temsil ediyor. Ama dediğim gibi seçilen bir kişi değil, atanan bir kişi.
Cumhurbaşkanlığı özel kalemi Hasan Doğan mesela. Kimdir, necidir, hangi seçime girmiştir, ne zaman halka kendini tanıtma çabası içine girmiştir. Ama bu sistem içinde bakanlardan bile kudretli olduğu söyleniyor. Yani siyasetçi olmayan, halka karşı ya da meclise karşı sorumlu olmayan pek çok isim türedi son 10 yılda. Türediler ama, Belli ki biz bu isimleri bilmiyorduk, fakat bu isimler özellikle cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle birlikte hayatımıza dahil oldular. İbrahim Kalın mesela, yani örnekler saymakla bitmez. Onu da herkes tanıyor çünkü cumhurbaşkanlığı sözcülüğü gibi bir politik makam yaratabildi bu sistem.
Cumhurbaşkanı Sözcüsü olmadan önce de iktidarın TİNKTEN kuruluşu SETA'nın direktörüydü. Aynı isim şimdi Milli İstihbaratın Başkanı. E millet hoşuna gidiyor, ediyor, ayrı konu. Ama son iktidarla partiyle devlet iç içe geçmiş durumda. E önceki MİT Başkanı da geldi, Dışişleri Bakanı oldu. Yani tam olarak bir değişim, iç içe geçme söz konusu. Yani aslında devlet denen mekanizma tam anlamıyla siyasetin de bir parçası olmuş. Bürokrasi ve iktidar partisi tümüyle iç içe geçmiş. Örnekleri çoğaltabiliriz. Genelkurmay başkanlarını ele alalım mesela. Yeni sistemde genelkurmay başkanlığı Milli Savunma Bakanlığı'na bağlandı. Yani rütbesi epey bir aşağı düşürüldü. Dolayısıyla genelkurmay başkanları görevlerini layıkıyla yerine getirirlerse, haliyle bu sistemdeki en ideal Milli Savunma Bakanlığı'na dönüşüyorlar. Yani genelkurmay başkanlığının bir sonraki kariyer adamı olmaya başladı Milli Savunma Bakanlığı.
Nitekim öyle oluyor. Eski kabinede önceki genelkurmay başkanı Hulusi Akar'ı milli savunma bakanı olarak görmüştük. Şimdiki kabinede de önceki genelkurmay başkanı Yaşar Güler'in yine milli savunma bakanı olduğunu görüyoruz. E çünkü sistem tümüyle teknokrat istiyor o makamları.
Siyaseti zaten cumhurbaşkanı herkes namına yapıyor. Haliyle genelkurmay da bakanlığa bağlı bir birim gibi tasarlanınca en ideal milli savunma bakanları da bu düzen içinde önceki genelkurmay başkanları oluyor. Şimdi alın size dev gibi bir kriz. Erdoğan giderse ve bir cumhurbaşkanı, Milli Savunma Bakanını, eski genelkurmay başkanından seçmezse, acaba sistemde bir tıkanma yaşanır mı? Alın size kriz, yani bu sistemin Erdoğan'dan sonrası neredeyse uçurumdur. Bu yeni düzen, bu nedenle sadece Erdoğan'ın kullanabileceği bir arabaya benziyor.
Haliyle biz yolcular da diyoruz ki, bu adamdan başkası bu devleti yönetemez. Çünkü bu arabayı başka biri süremez. E haklıyız, devlet dediğiniz şey tümüyle Erdoğan'cı olmak zorunda. Sistem bunun üzerine kuruldu. E Erdoğan giderse, test etmediğimiz türlü krizlerle bizler baş başa kalacağız.
Erdoğan'dan sonrasını bu yüzden önemsiyorum. Tüm bunlara yanıt veren bir alternatif geliştirmemiz gerekiyor. Erdoğan kendisinden sonra yaşayacak bir rejim tesis etmedi. Kendisi için bir rejim tesis etti ve bu ikisi arasında devasa farklar var. Uzatmayayım. Bizim 4 Haziran 2023'den beri Milli Eğitim Bakanımız olan Yusuf Tekin'i de bu zaviyeden okuyun lütfen. Yani tanımıyorsunuz diye alalade bir memur gibi düşünmeyin Yusuf Tekin'i.
O, bu düzenin benzerlerini gördüğümüz güçlü isimlerinden biri. 2013 ve 2018 arasında Milli Eğitim Bakanlığı'nın müsteşarı. Kritik tarihler bunlar. Devletin dönüşümüne tanıklık eden tarihler. Yusuf Tekin öyle alelade bir müsteşarda değil. Müsteşarı küçümsemeyin lütfen. Müsteşarken Gölge Bakan diye biliniyor. Bu, 2012'den beri uygulanan 4 artı 4 artı 4 eğitim modelinin yürütücüsü olarak kuvvetli bir isim. Doğrudan eğitim sistemini değiştiren, bugünkü dokusunu kazandıran isimlerin de başında geliyor Yusuf Tekin. O kadar ki, bundan 7 yıl önce, Teog'un kaldırılması üzerine Habertürk'ten Kübra Apar, Milli Eğitim Bakanlığı adına Müsteşar Yusuf Tekin Bey'i konuk ediyor.
Orada mini bir özgeçmiş de hazırlamışlar. O özgeçmişi beraber dinleyelim. Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı, doçent doktor Yusuf Tekin. 1 milyonu aşkın öğrenciyi ilgilendiren liselere geçiş sisteminin mimarlarından biri. Lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi bölümünde aldı. Gazi Osman Paşa Üniversitesi ve Polis Akademisi'nde öğretim üyeliği ve yöneticilik yaptı.
Akademik hayatında 19. yüzyıl Osmanlı Modernleşmesi, Türkiye siyasi tarihi, anayasalar, insan hakları alanlarında çalıştı. 2011'de Gençlik ve Spor Bakanlığına Bakan Yardımcısı olarak atandı. 2013'de Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarlığı görevine getirildi. Özgeçmişte ilgi çekici olan kısımlardan ilki, Bakan Bey'le aynı okulda mezun oluşumuz. Bu durum bir avantaj da yaratıyor çünkü bu sayede
Okul yıllarında Yusuf Tekin nasıl bir tipti diye sorup soruşturma fırsatı buldum. Yani şöyle bir eski mezunlara aradım, tanıyanlara bir sordum. 94'te Ankara Siyasal'ın kamu yönetimi bölümünden mezun olmuş Yusuf Tekin. Öğrendiğim kadarıyla o yıllarda da İslamcı çevrelerin içinde bir tip.
Ama öyle kamuda yükseldi diye Fethullahçı olduğu düşünülmesin. Bu da ayrı bir ekol. Daha önce İslamcılar kamuda çalışamıyordu gibi bir algı var, külliyen yalandır. Milli Görüş Hareketi 1970'lerden bu yana anahtar parti statüsünden hükümetlerin içinde yer aldığı bürokraside ciddi güç elde etti. Örnek vereyim, Oğuzhan Asiltürk. 70'li yıllar milli selamet partisinde iki kez İçişleri Bakanlığı yaptı.
He, bu ülke söz konusu milli görüşe böyle ulusal güvenlik tehdidi muamelesi yapsaydı, bütün polis teşkilatı, Milli Selamet Partili bir İçişleri Bakanı'na bağlanır mıydı, hele ki 70'li yıllarda? Şevket Kazan'ı düşünün, Milli Selamet'in Adalet Bakanı'ydı. Korkut Özal, Milli Selamet'in Tarım Bakanı'ydı. Fehim Adak, Ticaret Bakanı'ydı. Devlet için milli görüş, 70'li yıllarda bir ulusal güvenlik sorunu değildi, keza 50'li ve 60'lı yıllarda da. Ama buna karşılık siyasal İslamcı tarih anlatısı 1923'te başlar, 1950'de sona erer yani 27 yıllık bir zulümden bahsedilir, dönülür, 1950'ler, 60'lar, 70'ler, 80'ler komple atlanır ve o saatten sonra 28 Şubat'la gözümüzü açarız. Yani aslında bir manipülasyondur siyasal İslamcı tarih anlatısı. Temel tehdit algısını çünkü bu noktalarda yani 1950, 60, 70'li yıllarda komünizm oluşturuyordu.
sol oluşturuyordu ve söz konusu milli görüş veya siyasal islamcı bütün hareketler neredeyse devlete monte edilmişti. O nedenle söz konusu bu hareketlerin 60'lı 70'li yıllardaki tarihi Mukdedir'in tarihidir. Yusuf Tekin de 94'te Mülkiye'den mezun olduktan sonra akademik kariyerine devam etti. 97'de de yüksek lisansını, 2002'de de doktorasını verdi ve akademiye transfer oldu. 2013'te Milli Eğitim Bakanlığı müsteşarlığına atandığında görevi 4 artı 4 artı 4 eğitim sisteminin koordinasyonu sağlamaktı. Yani bugünkü eğitim sistemimizin altyapısını oluşturan en önemli isimlerin başında Yusuf Tekin geliyor.
Bu görevini de, o müsteşarlık görevini de 2018'e dek sürdürüyor. 2018'de yeni sistemle birlikte müsteşarlıklar kaldırılınca Yusuf Tekin de akademiye geri dönüyor. Bu seferki adresi henüz o yıl kurulan, yani 2018'de kurulan Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi'ydi. Dedik ya, alelade bir memur değildir Yusuf Tekin, iktidar networku içinde güçlü bir konumdadır diye.
Tekin'in Hacı Bayram Veli Üniversitesi'ne atanmasından 3 ay sonra bu üniversiteye rektör olarak atanması bu önermenin kanıtlarından sadece biridir. Bakın, Milli Eğitim Bakanlığı müsteşarısınız, Hacı Bayram Veli Üniversitesi'ne profesör olarak atanıyorsunuz, 3 ay sonra rektör oluyorsunuz. Fakat söz konusu bu 3 ayda neler yaşanıyor? Yusuf Tekin rektör olabilsin diye 3 yıl boyunca profesörlük yapma şartı 13 Eylül 2018'de bir cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kaldırılıyor. 2 gün sonra 15 Eylül 2018'de Yusuf Tekin bu değişiklik sayesinde rektör olarak atanabiliyor. Bakın öneme bakın, kıymete bakın. Kendisi için yönetmenlik değişiyor.
Bu olay 2024 bütçe görüşmeleri sürecinde CHP Grup Başkan Vekili Burcu Köksal tarafından da mecliste hatırlatılmıştı. 13 Eylül 2018 tarihinde 17 numaralı Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle profesörlükte geçirilecek en az 3 yıl şartı kaldırıldı. Rektörler profesörlük yapanlar arasından atanır şekline dönüştürüldü. Bu bizi Neden ilgilendiriyor? Çünkü tam da iki gün sonra 15 Eylül tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı'nın son müsteşarı olan Yusuf Tekin, işte bu hüküm sayesinde Hacı Bayram Veli Üniversitesi'ne rektör olarak atandı. Bu arada hakkını teslim edelim, Burcu Köksal'ın meclis kürsüsünde gündeme taşıdığı haberi yapan muhabir Mehmet Baran Kılıç'ın Diken Komtere'deki haberini açıklamalar kısmına koyuyorum. Meraktan baktım, 13 Eylül 2018 tarihli resmi gazeteye şöyle bir göz attım, neymiş bu yönetmelik diye. Yusuf Tekin için çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin başlığı şöyle. Bazı Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinde değişiklik yapılması hakkında Cumhurbaşkanlığı kararnamesi.
İşte sistemimiz budur arkadaşlar. Tel tel dökülen bir devlet mekanizmasıyla karşı karşıyayız. Bundan daha önceki bölümlerde, dünyevi olan çöktü, uhrevi olana tapınılıyor, kutsal devlet denilen şey gerçek bir aldatmacadır derken bundan bahsediyordu. Yani, yanisi şu. Yusuf Tekin, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle hayatımıza giren yeni nesil devlet adamlarından biriydi. Halkın tanımasına gerek yok. O, üniversite yıllarından beri ideolojik bir çekirdeğin içinde olmasından alıyordu gücünü. Tanımadığınız için alelade bir memur zannetmeyin yani, demeye çalıştığım budur.
4 Haziran 2023 tarihinde bu kişi yeni dönemin Milli Eğitim Bakanı olarak karşımıza çıktı. Böylece 22 yıllık AKP iktidarının 9. Milli Eğitim Bakanı oldu. Seçim yenilgisinin ardından muhalif halk kesimleri yeni kabini didikleyecek enerjiden mahrumdu ama Yusuf Tekin bize kendisini 2024 bütçesi onaylanma sürecinde zaten tanıtacaktı.
Bizim didiklememize gerek kalmadı. Bütçe görüşmelerinde, Milli Eğitim Bakanlığı'nın tarikat ve cemaatlerle imzaladığı protokolleri muhalefet gündeme haline getirince, Bakan Yusuf Tekin, meclis kürsüsünde o dönem çok ses getiren şu konuşmayı yapacaktı. Bunların içerisinde sizin tarikat, cemaat dediğiniz Bizim STK dediğimiz yapılarla toplasanız on tane, on tane protokolümüz vardır. Ve ben bu protokollerden dolayı bu protokollerle bize hizmet eden, bize destek olanlara da teşekkür ediyorum. Onlarla da protokol yapmaya da devam edeceğiz. Çünkü onlar çocukların dağa çıkmasını engelliyor. Onlardan siz bunun için
Şimdi Yusuf Tekin'i genel adlarıyla tanıdığımızı düşünüyorum. Fakat bence özgeçmişinde ilgi çekici bir kısım daha var Yusuf Bey'in. O da akademik hayatında ilgilendiği konulardır. Milli Eğitim Bakanı olmakla birlikte siyaset bilimi ve kamu yönetimi mezunu olan Yusuf Tekin'in akademik hayatında 19. yüzyıl Osmanlı modernleşmesi ve Türk siyasal tarihine yoğunlaştığını görüyoruz.
Yüksek lisans tezini inceledim. Tezinin başlığı, Osmanlı Devleti'nde siyasal sistemin meşruluğu sorunu şerçevesinde birinci meşrutiyetin tartışılması. Tezinde de İslam dininin Osmanlı Devlet geleneğinde toplumsal meşruiyet kaynağı olduğunu işliyor. Bu haliyle laik sistemlerin bizimki gibi Müslüman toplumlarda toplumsal meşruiyet krizi yaşayacağını ima ediyor.
Tez'in danışmanı kim peki? O dönem Fethullahçılarla yakın ilişki halinde olan, daha sonra Zaman Gazetesi yazarı haline gelen Mümtazer Türköne. Bunu da sanıyorum ilk kez Tren Topik'te duyuyorsunuz. Daha başka bir yerde görmedim Yusuf Tekin'in Tez danışmanının Mümtazer Türköne olduğunu.
Ama buradan doğru Yusuf Tekin'in de Fethullahçı olduğu düşünülmesin. Bunlar aynı network'ün, aynı ilişkanın parçasıydı, o kadar. Şimdi, buraya kadar anlattıklarımız, yeni müfvedatın faillerini tanıma çabasıydı, bundan ibaretti. O halde gelelim, asıl konumuz olan yeni müfvedatı. Önce bir giriş yapalım. Bu konu hayatımıza aslında 31 Aralık 2023'te girdi. Yani daha doğrusu şöyle, Milli Eğitim Bakanlığı'nda konuya ilişkin bir süredir çalışmalar yapılıyor fakat Yusuf Tekin'in ağzından ilk kez 31 Aralık 2023'te Kanal 7'de yayınlanan Başkent Kulisi adlı programla duyuyoruz yeni müffedatı. Bakın, normal şartlar altında yıllarca sürmesi gereken bir çalışma, müffedattan sadece 4 ay sonra duyuluyor.
Zaten müfvedat da bir hafta askıda kalacak, ondan sonra bitti gitti. Tartışma bu kadar işte. Program bir saatlik bir program. Yusuf Tekin aslında programa yeni müfvedata anlatmak için katılıyor belli. Yani programın amacı o. Fakat moderatörün azizliğine uğruyor, laf lafı açıyor, süre de bitiyor. Yusuf Tekin'in de siniri bozuluyor. Programda yeni müfvedat neredeyse konuşulmuyor. Ancak Yusuf Tekin'in bu konuya ilişkin ilk açıklaması da bu programda kayda geçiyor.
İlk cümlelerinde müfredatı seyretmekten, gereksiz yükten kurtulmaktan bahsediyor Yusuf Tekin. Dinleyelim. Müfredatta ilgili iki şey yapıyoruz, onu söyleyeyim ben. Bunlardan bir tanesi müfredatımızı ciddi oranda seyretmek istiyoruz. Yani çocuklarımızın üzerindeki yükü... Gereksiz şeyleri kaldırıp... Kaldırmak istiyoruz. Konuşmasının devamına bölüm sonunda tekrar değineceğiz. Ancak temel iletişimin müfedatın gereksiz yüklerinden kurtulmak olduğunu bilmenizi isterim. Bu yüzden sizlerle paylaştım bu kısmı. Şimdi bölümün başından bu yana ele aldığımız bu profil, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi de düşünüldüğünde nasıl bir müfredat hazırlıyordur sizce? Konu eğitim olduğunda iktidarın sadece muhalif kesimlerin gözünde değil, bizzat Erdoğan tarafından da başarısız bulunduğunu ifade edelim.
Mesela bu kağıdı dinleyen sizler eğitimde başarısızlık denince aklınıza OECD ülkelerinde 3 yılda bir yapılan PISA testleri geliyordur. Ekonomik Kalkınma İşbirliği Örgütü OECD PISA 2018 raporunu açıkladı. 79 ülkede 15600 öğrenciye matematik, bilim ve okuduğunu anlamayı test eden sorular soruldu. Türkiye 40. sıraya yerleşti. Türk öğrenciler matematik ve bilim konusunda geçmiş yıllara göre daha iyiye gidiyor ancak aynı şeyi okuduğunu anlama konusunda söylemek zor.
Pis haberlerinde durumumuz iyi değil. 2015 sonuçlarına dibi gördük. Takım halinde problem çözme sonuçlarına göre OECD sonuncusuyuz. Kendi dilinde okuduğunu anlamada sondan üçüncüyüz. 2015'ten bu zamana dek kısmi bir düzelme var. Fakat bu bizi OECD'de ilk 40'a bile ancak sokabiliyor. İlk 10, ilk 20, ilk 30 hala çok uzaklarda.
İlk ve orta öğretimde PISA temel verilerden bir tanesi. Üniversite eğitiminde ise buna benzer çok sayıda veri var. Ancak bu konuda uzmanların kulak kabarttığı ve 2004'ten bu yana aynı kriterlerle üniversiteleri ölçen Times Higher Education verileri bu noktada temel referans. Eğitimci ve akademisyen Selçuk Şirin de bu hafta Oksijen gazetesindeki yazılarında Times Higher Education verilerini konu edinmiş.
Verilere göre dünyanın ilk 500 üniversitesi içinde Türkiye'den 3 üniversite var. Bunlar, Koç, Odtü ve Sabancı Üniversiteleri. 500 ile 1000 arasında da 8 üniversitemiz bulunuyor. Yani ilk 1000 üniversite içinde Türkiye'den sadece 11 üniversite listeye dahil olabilmiş. Şimdi bu verileri lütfen şöyle düşünün. Türkiye'de 209 tane üniversite var.
Bunların sadece 75'i Times-Heiger Education tarafından ölçülmeye değer bulunmuş. O 75 üniversitenin de sadece 11'i ilk bine girebilmiş. Komşu Yunanistan'a el alalım mesela. Yunanistan'ın 26 üniversitesi var. Buna rağmen bu 26 üniversitenin 18'i ilk binde. Bizim ilk yüzde hiç üniversitemiz yok. Almanya'nın ise ilk yüzde 8, ilk üç yüzde 25 ve ilk binde 48 üniversitesi var.
Nüfusu bizim onda birimiz olan İsrail'in on üniversitesi var, onu da ilk binde. Neyse, burada sizleri verilere boğmak istemiyorum ama dediğim şu, üniversitede altında sağa sola bina dikmişiz. O binalara da hoca diye sağdan soldan devşirdiğimiz tipleri doldurmuşuz. Bu haliyle üniversite sistemini çökertmişiz. İlk ve orta öğretimde de durum vay. Eğitim alanındaki hiçbir göstergede parlak durumda değiliz. Peki, Cumhurbaşkanı Erdoğan eğitimdeki sonuçtan memnun mu? Bu soru önemli. Çünkü neredeyse onun hayal dünyasını yaşıyoruz. Ama bu sorudan önce kısa bir eklem arası.
Şimdi, Erdoğan eğitimin geldiği aşamada memnun mu sorusuyla tartışmamız enteresan bir boyut kazanıyor. Erdoğan da eğitimdeki gidişattan memnun değil ama onun ciddiye aldığı göstergeler size biraz önce sunduklarım değil. Onun kafasında başarı kriteriyle sizin başarı kriterleriniz farklı. Erdoğan da memnun değil ama sizle aynı sebeple değil. Erdoğan'ın eğitim sistemini kod edindiği konuşmalara gelin kulak kabartalım.
Sizlere dinleteceğim ilk konuşma 19 Haziran 2015 tarihinde TÜRGEV'in iftar buluşmasından. Dinleyelim. Açıkça ifade etmek gerekirse eğitimin amacı ve işeriği konusunda, altyapısında gösterdiğimiz kadar ilerleme sağlayamadık. Bu konudaki tüm hassasiyetlerime, tüm gayretime rağmen maalesef geldiğimiz yer kesinlikle benim arzu ettiğim, hayal ettiğim yer değildir.
Erdoğan da eğitimde arzu edilen yerde olunmadığını söylüyor diye sizle aynı şeyi arzuladığını düşünmeyin lütfen. Erdoğan'ın eğitim alanından beklediği sizinkiyle tam olarak aynı değil. Benzer konuşmalardan, biraz önce dinlediğiniz konuşmalardan çok sayıda var. O yüzden burayı bu konuşmalarla boğmak istemiyorum. Bunların hepsini dinlemeyelim ama özellikle 2020'de İbni Haldun Üniversitesi'nde yaptığı şu konuşma
Erdoğan'ın eğitim ile hayal ettiklerine ilişkin ipuçları veriyor. Erdoğan'ın eğitimden uluslararası rekabet kabiliyetini arttırmaktan çok, fikriyi iktidar olarak ifade ettiği kültürel alandaki dönüşümü kastettiğini bu konuşmayla beraber anlıyoruz. Ama çoğu alanda hepimizi mutmain edecek düzeyde yetişmiş insan gücüne sahip değiliz. Genç bir nüfusa sahibiz. Hamdolsun. Ama medeniyet tasavvurumuzu layıkıyla hayata geçiremiyoruz. Medyamız en modern altyapıya sahip ama bizim sesimizi ve nefesimizi yansıtmıyor.
İlimde, sanatta, kültürde hep benzer sıkıntılarla karşı karşıyayız. En haklı olduğumuz konularda bile dünyaya kendimizi anlatamıyoruz. İşte bunun için de fikri iktidarımızı hala tesis edemediğimiz kanaatindeyiz. Madem yeni müfvedatı ele alıyoruz, bu müfvedatın faali Yusuf Tekin hakkında bir arka plan sunmuş olduk. Yeni rejimin mimarı Erdoğan'ın da Yusuf Tekin'den beklediği tırnak içinde fikri iktidarın altyapısını hazırlayacak yeni bir bakış açısı. Bu haliyle yeni müfvedattan beklenti büyük. Müfvedat taslağı 26 Nisan 2024 Cuma günü bakanlığın web sitesine konuldu. Ben de içeriği uzun uzun inceledim, konuya ilişkin yazılan yazıları okudum,
Bu konu hakkında önceden çalışan gazetecileri, arkadaşları aradım. Sendikal faaliyette olan öğretmenlerle konuştum. Sizlere ders ders, konu konu, şu vardı şu çıkarılmış, bu vardı bu eklenmiş gibi bir sunum hazırlamaya gayret ettim ama böyle bir sunum yapmayacağım. Çünkü böyle bir sunum, hakikati pür-ü pak görmemizi engelliyor. Benim sizlere anlatmaya çabaladığım şey, yeni müfvedatın lafzı değil, ruhu olacak.
Bu ruhu da bölümün başından bu yana anlattığım çerçeveden sizlere sunacağım. Zira temel amacı uluslararası rekabet olmayan, kamusal, nitelikli ve parasız eğitim bir modeli hazırlamaktan daha çok ideolojik ağırlığı olan bir müfettatla karşı karşıyayız. Benzer büyüklükte bir müfedat değişikliği 2012'de 4 artı 4 artı 4'e geçiş sürecinde yapılmış, bu tarihte din derslerinin sayısı ve ağırlığı arttırılmıştı. Daha sonra ikinci bir müfedat değişikliği 2017'de geldi. Bu sefer ağırlık daha da arttırıldı, ideolojik arka plan derinleştirildi.
Din kültürü ve ahlak bilgisi derslerin yanında, Kur'an-ı Kerim, Peygamberimizin hayatı gibi derslerde müfredata eklendi. O süreçte de Erdoğan'ın yaptığı, modern, dindar bir nesil istiyorum konuşması, zamanı ruhunu üflemişti. Altını çiziyorum. Modern, dindar bir gençlikten bahsediyorum. Dininin,
Dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin davacısı bir gençlikten bahsediyorum! İşte dindar ve kindar nesil çıkışının ardından getirilen 4-4-4 sistemin de müsteşarıydı Yusuf Tekin. Bu haliyle mesele eğitime ilişkin teknik bir konu olmaktan çok ideolojikti. Zaten Yusuf Tekin'in de uzmanlığı eğitim alanında değil, siyaset bilim alanındaydı.
Bu noktadan hareketle, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'in 19. yüzyıl Osmanlı Modernleşmesi çalışan biri olarak entelektüel çabasının Kemalist Türkiye projesinin antitezini geliştirmek olduğunu söylemek yanlış olmaz. Çünkü kendi çapımda benim de ilgilendiğim bir alan 19. yüzyıl Osmanlı-Türk Modernleşmesi. Kemalist Türkiye'nin eğitime bakış açısı büyük oranda kalkınma odaklıdır. Sanayi devrimini geride bırakmış, batı dünyasıyla aradaki farkı kapatmak,
yoksul ve cahil bırakılmış Anadolu insanının bir eğitim seferberliğiyle matematik ve fen alanında donanımlı olmasını sağlamak, Cumhuriyet eğitimindeki temel motivasyondu. Bir yandan da, uluslaşma çabasının bir parçası olarak kavranan eğitim, tevhid-i tedrisatla bir araya getirilmişti. Yani deniyordu ki, madem bir ulus olmak istiyoruz, o halde o ulusun fertleri, o ulusun eşit fertleri olarak bizler aynı eğitimden geçmeliyiz. Tevhid-i Tedrisat, yani Eğitim Birliği yasasının da anlamı buydu. O halde Cumhuriyet eğitimindeki iki ana amacı bulmuş olduk.
İlki, fen ve matematik gibi temel bilimlerde batı ile aramızda oluşan devasa farkı kapatmak. İkincisi, bir tarım devletinden bir ulus devlete geçişte yeni bir ulus inşa etmek. Yani bir yandan modernleşmek, diğer yandan aydınlanmak. İşte tüm bunlar modernleşmeyi aydınlanma fikriyle kavruyordu. Aydınlanma nedir diye bir soru sorsak ve kısaca bir cevap versek, saltanatçı monarşiden kurtulup uluslaşmak,
gündelik hayatın organizasyonuyla dini birbirinden ayırabilmek, ez cümle aklı ve bilmi rehber edinmekti. Bu haliyle egemenliği yeryüzüne indiren fikir olarak aydınlanma, Türkiye Cumhuriyeti'nin de temelini oluşturuyordu. Çünkü ancak egemenlik yeryüzüne indiğinde egemenlik milletin olabiliyordu. Aksi halde egemenlik, saltanatçıların, daha önceki bölümlerde ifade ettiğimiz gibi taçlıların oluyordu, taçlıların.
Bu temelin en iyi ifadesi Mustafa Kemal'in 1925'te henüz devrimler sürecinin başında ifade ettiği hayatta en hakiki yol gösterici bilim dil ifadesidir. Ki sanırım hepimizin okullarında da bu yazı duvarlarda yazıyordu. Bu yazının Cumhuriyet okullarında duvarlarda yazması da az şey değildir. Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en hakiki mürşid ilimdir, fendir. İlim ve fen dışında mürşid aramak gaflettir, cehalettir, sapkınlıktır. Bundan sonra kadınlarımız da her türlü ilim ve fen alanında eğitim görecek erkeklerle birlikte yürüyeceklerdir. Bize ve bizden sonrakilere düşen görev bu yolda tereddütsüz ilerlemektir.
Bu noktada cumhuriyet eğitiminin arkasında yatan fikir aydınlanma felsefesiydi. Okullarda gençliğe verilmesi beklenen temel şey akla ve bilme uygun bir eğitimden ibaretti. Modernleşme fikrinin arka planında da bu yatıyordu. Bu haliyle Türk modernleşmesiyle Türk aydınlanmasını birbirinden ayırmak gerekir.
Türkiye belki 19. yüzyıldan itibaren modernleşmeye başlamıştı ama modernleşme, aydınlanma olmadan sürdürülebilir değildi. Cumhuriyet, modernleşmeyi hız kazandırdığı gibi aydınlanma fikrini de halkın benimsemesini sağladı. Bunu yapabilmek için de okullar kuruldu. Modernleşme ve aydınlanma arasındaki farkı kavramak, cumhuriyet idealini anlayabilmek için önemli. Sadece modernleşmek nafile. Bizim ünlü felsefecilerimizden Prof. Ahmet Aslan'a kulak verelim.
İki şeyi birbirine karıştırmayalım. Türk aydınlanması başka, Türk modernleşmesi başka. Çok doğru. Aydınlanma fikirsel, entelektüel, zihinsel bir hareket. Modernleşme, ekonomik, kültürel, siyasal bir hareket. Yani bu meseleyi doğru tartışalım. Şimdi senin verdiğin örnekler veya hocanın verdiği örnekler, Napolyon harika bir yollar yapmış. Bu aydınlanmaya girmez. Ama okulların açılması aydınlanmaya girer. Bravo.
Bu haliyle Türk modernleşmesi, son 20 yılda ağır aksak da olsa devam etmekte, yollar, köprüler, inşaatlar yapılmakta, bir biçim ile kentler imşa edilmekte, ancak Türk aydınlanması aynı dönemde iflas etmekte. Aydınlanma olmadan kalkınma, aydınlanma olmadan büyüme olur mu? E oluyor, yaşıyoruz işte. Yani modernleşmeye tamam fakat aydınlanmaya hayır diyen bir anlayışla ne yaşıyorsak onu yaşıyoruz. İşte böyle bir ülkede görgüsüzlük, lümpenlik, ahlaksızlık giderek artıyor. Toplum toplum olmaktan çıkıyor, bir tür topluluklar bütününe dönüşüyor. Yani bir arada hareket edemiyor, bir arada gülemiyor, bir arada eğlenemiyor.
İtibar ise parada pulda aranır oluyor. Fakat Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'in de içinde bulunduğu bir dünya görüşü olarak İslamcılık, tüm bu çelişkiler içinde kavruyor eğitimi ve ne diyor? Yerli ve milli bir müfredat diyor. Biz dolayısıyla yerli ve milli bir müfredat, milletin karakteriyle, fıtratıyla uyumlu bir müfredat çalışmasının içerisindeyiz diyelim şimdilik.
Milletin fıtratıyla uyumsuz, aydınlanmacı, aklı ve bilimi önceleyen bir eğitim yerine, milletin maneviyatına saygı duyan, akıl ve bilimden önce ahlakı esas alan bir marif. Çok mu abarttın Ozan, demeyin. Abartmadım. Bir sonraki bölümde, neden abartmadığımı daha iyi anlatabilirim diye düşünüyorum. Trend Tobi, Pobi Media ile beraber hazırlıyoruz.
Bir sonraki bölüme de 1 Mayıs geride kalacak. Umarım coşkulu ve adına yakışan bir bayram olur. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.