
1.696 kelime · ~8 dk okuma
Henüz hiçbir medeniyette tanışmamış bir insan topluluğunu hayal edin. Herhangi bir kıtanın, herhangi bir balta girmemiş ormanında, bir şekilde tüm bilimsel, kültürel ve teknolojik gelişmelerden uzak kalmış bir kabile bu. Bilimsel keşifler, sanayi devrimi, bilgisayar gibi teknolojiler. Hiçbiri uğramamış bu topluluğa. Hala doğayla iç içeler. Ve hala avcı toplayıcı yaşam tarzını sürdürüyorlar. Sizin de bu topluluğun bir üyesi olduğunuzu düşünelim.
Ve yine bir gün bir ağaç dalını yontarak yaptığınız mızrağınızı alıp avlanmaya çıkıyorsunuz. Sadece kuşların, böceklerin sesleriyle kuru dalların üzerinde yürürken çıkardığınız çıtırtılar duyuluyor. Mutlak bir sessizlik hakim ormanınızda. Derken bir ses duyuyorsunuz. Uzaklardan bir ses geliyor aniden. Bir uğultu sanki.
Daha önce hiç duymadığınız bir ses bu. Oysa ormanınızdaki hayvanların hepsinin sesini adınız gibi biliyorsunuz. Bir ayı, bir kurt, bir maymun ya da bir kuş sesi değil bu. Yok. Başka. Bambaşka bir ses bu duyduğunuz. Ve gittikçe yükseliyor. Daha da. Ve daha da. Korkunç bir hal almaya başlıyor en sonunda. Kulaklarınızı sağır edecek düzeyde bir gürültüye dönüşüyor o uğultu.
Bu kesinlikle kabilenizdeki yaşlıların anlattığı şey olmalı. Tanrıların gazabı başlıyor diye düşünüyorsunuz. Evet. O zaman gelmiş olmalı. Gökten lanet yağacak. Dünyanın sonu gelecek. Siz bunları düşünürken gökyüzünü yararak gelen o ses tam tepenizde duyulmaya başlıyor artık. Kaldırıyorsunuz kafanızı. Tanrıyı görmeyi bekliyorsunuz. Elleriniz havada. Ve... İşte oradan.
İki kollu dev bir canavar. Teslim oluyorsunuz artık. Günahlarınız için af dilemeye başlıyorsunuz. Derken o da ne? Bu canavar ilerideki boş bir araziye iniyor. İçinden sizin gibi ama beyaz renkli bazı adamlar çıkıyor. Bazı kutular bırakıyorlar ve iki kollu canavara binip tekrar gökyüzüne yükselip gidiyorlar.
Korkuyla karışık bir merak duygusuyla yaklaşıyorsunuz kutulara. Birisini mızrağınızla deliyorsunuz ve içinden bir sürü şey dökülüyor. Paketler içinde yenilecek şeyler. Daha önce hiç görmediğiniz, tatmadığınız şeyler. Açıyorsunuz bir paketi, korkarak dilinizin ucuyla tadına bakıyorsunuz ve... müthiş!
Hem de yüzlerce var bu paketlerde. Tüm kabileyi toplayıp geliyorsunuz ve günlerce, haftalarca avlanmanıza gerek kalmadan harika bir ziyafet çekiyor tüm kabile. Hikayeyi de anlatıyorsunuz elbette. İki kollu bir şeyden ve beyaz adamlardan bahsediyorsunuz onlara. E pek de inanmıyorlar size. Ama birkaç hafta sonra yine geliyor bu iki kollu canavar. Artık kabiledeki herkes görüyor ve inanıyor onun varlığına.
Ama artık o bir canavar değil sizin için. O bir tanrı. Sizi ödüllendiren. Sizi doyuran. Sizi koruyan, kollayan bir tanrı. Çok garip bir hikaye değil mi bu anlattığım? Kesin kurgudur. Olur mu öyle şey diye düşünüyorsunuzdur muhtemelen. Fakat bu anlattığım hikaye tamamen gerçek.
Belki biliyorsunuzdur. Muhtemelen belgesellerde ya da internette görmüşsünüzdür. Hani farklı ülkelerde, daha önce hiç modern dünya ile temas kurmamış topluluklar vardır? Hatta kimi zaman bu kabilelerin modern yaşamla ilk karşılaşmalarını görürüz bazı belgesellerde. Uçak, kamera, telefon, hatta ilk defa beyaz insan gören topluluklar bunlar. İşte az önce size anlattığım da böyle bir hikaye. Ve bu hikayenin detaylarını öğrendiğinizde, şimdiki yaşantınızla gerek bireysel, gerekse toplumsal olarak inanılmaz benzerlikler göreceksiniz.
O halde gelin kargo tanrılarına tapan kabilelerden ve bilim dünyasının buradan çıkarması gereken derslerden bahsedelim. Kargo cult science olarak bilinen bir tabir aslında bu. Kargo cemaatleri, tarikatları ya da kabileleri bilimi olarak çevirebiliriz dilimize. İlk etapta çok anlamsız gelen fakat çok akılcı olan bu benzetmeye hem muzip hem de zeki birinden gelecekti elbette.
Hatta bilim dünyasında da bu tanıma uyan birkaç isimden birisi desek yeridir onun için. Bilim tarihinin en önemli isimlerinden. Fizikçiyi Richard Feynman'dan bahsediyorum. Feynman 1974 yılında Caltech olarak bildiğimiz California Technology Institutes'ünde bir seminerde açılış konuşması yapmış ve kargo cemaatlerinden bahsetmişti.
Karşısında onu dinleyen birçok bilim insanı ve öğrenciye aslında bir ders vermek. Bilimin ne olduğundan çok ne olmadığına dair bir hikaye anlatmak da amacı. Herkes yine neden bahsediyor bu acaba diye içinden geçirmeye kalmadan hemen bir açıklama getirmişti Feynman. Ve daha sonra bu olayı, eminim şaka yapıyorsunuz Bay Feynman isimli kitabının sonunda da şöyle anlatmıştı. Büyük Okyanus'ta, Avustralya'nın kuzeyinde ve Endonezya'nın doğusunda yer alan Melanesia isimli bir ada topluluğu var. İkinci Dünya Savaşı sırası ve sonrasında Amerika Birleşik Devletlerinin gözüne kestirdiği ve Japonya'ya karşı bir üs olarak kullanmaya başladığı adalardı bunlar.
Tabi ABD askerleri bu bölgede yaşayan insan topluluklarından da haberdardı. O nedenle bu insanların güvenini kazanmak istiyorlardı. Dolayısıyla üst faaliyetlerine başlamadan önce içinde yiyecek, içecek, giyecek ve hayatlarını kolaylaştıracak alet edevat bulunan uçaklar dolusu paketler bırakmaya başladılar. Uçakların çok değerli ganimetlerle, yiyeceklerle göklerden indiğini gören ve medeniyetle yeni tanışan kabile insanları da bu ganimetlerin tanrının bir lütfu olduğunu düşünmeye başladı haliyle. Ve tabii ki bunun devam etmesini istiyorlardı.
İlk iş uçakların ne zaman indiğini, hangi şartlarda geldiğini filan incelediler. O şartları tekrar tekrar oluşturmak istiyorlardı elbette. Uçakların inmesi için pistler inşa ettiler. Yanlarına ateşler yaktılar. Ahşap bir kulübe yaparak içine bir adam koydular. Kafasına pilotlarda gördüklerine benzer kulaklıkları andıran bambudan antenler bile taktılar. Ve beklediler. Uçakların gelmesi an meselesi olmalıydı.
Ama gelmediler. Bu olamazdı. Her şeyi doğru yapmışlardı. Aynı o zaman olduğu gibiydi her şey. Ama yok. Gelen giden yoktu. Onlar bunun farkında değildi ama Amerika Birleşik Devletleri'nin işi kalmamıştı orada. Bir daha da gelmeyeceklerdi. İşte Feynman bu kabilenin çabalarını kargo tarikatı bilimi olarak tanımlamıştı.
Bu söylediğim garip gelecek size. Ancak bilimden ve teknolojiden hiç haberi olmayan bu topluluk bildiğimiz bilimsel araştırma ve uygulama yöntemlerini gayet iyi uygulamıştı. Fakat bir şeyi atlamışlardı. Uçaklar inmiyordu. Nasıl olabilirdi ki bu? Bu durumu şöyle açıklayabiliriz. Kargo tarikatı bilimi dediğimiz şey esasında bir tür sahte bilim uygulamasıdır. Bir hipotez ortaya atıp bunu doğrulayan kanıtlar uydurma eğilimi olarak da özetleyebiliriz bunu.
Bilimsel yöntemin aksine kargo tarikatı biliminde hipotezi yanlışlayacak hiçbir efor sarf edilmez. Ve dahası bu yöntem ya da tabir sadece bu örnekteki kabilede değil, teknolojik olarak gelişmiş topluluklarla karşılaşan tüm kabileler de karşımıza çıkıyor. Tek amaçları o toplulukların teknolojik gelişmişliğine ve refahına sahip olmak aslında. Bu gelişmişliğin de mutlaka Tanrı tarafından, doğaüstü güçlerle bahşedilmiş olabileceğine inanıyorlar.
Yoksa başka türlü koca koca demir yığınlarını nasıl uçurabilirsiniz ki? Mümkün değil böyle bir şey onlar için. Sayısız komplo teorisinin de temelinde yatıyor bu anlayış. Benim aklım almıyor, o yüzden başka bir iş var bu işin içinde deme eğilimi yani. İlk duyuşta komik gelse de çok önemli bir durum aslında bu. Birazdan buraya döneceğim. Ancak şimdi kısa bir ara verelim.
Geri geldiğimizde kargo tarikatı bilimine yönelik çabaların neden başarısızlığa mahkum olduğu üzerine konuşacağız. Evet, daha önce hayal dahi edemeyeceğiniz düzeyde refaha erişiminizi sağlayacak bir ganimet düşüyor önünüze gökten. Ve siz bu ganimetlerin gelmesi için bir dizi yenilik geliştiriyorsunuz. Pisler yapıyor, gökteki tanrının dikkatini çekecek gereçler üretiyorsunuz. Fakat o ganimetler bir daha hiç gelmiyor ve asla da gelmeyecek.
İşte bu çabaların neden sürekli başarısız olmaya mahkum olduğunu şöyle açıklayabiliriz. Bir uçak görüyorsunuz. Ve inanılmaz etkileniyorsunuz. Hemen sağdan soldan gerekli malzemeleri toplamaya başlıyorsunuz. Yani daha doğrusu bir uçağı andıracak bir şey yapabileceğiniz malzemeleri topluyorsunuz diyelim. Ve gördüğünüz uçağa çok ama çok benzer bir şey inşa ediyorsunuz. İçine oturuyorsunuz. Ama uçmuyor. Nasıl olur?
Gördüğünüz şeye de epey benziyor oysa ki. Bir şeyler ters gitmiş olmalı değil mi? Maalesef ki cevap çok basit. Çünkü inşa ettiğiniz şeyin motoru yok. Evet dışarıdan bakıldığında uçaklar çok basit bir tasarım gibi görünüyor aslında. Ama işte dışarıdan bakıldığında kalbini yani motorunu göremiyorsunuz.
Asıl gelişmişliği, o gördüğünüz mucizevi şeyin arkasında yüzyıllara yayılan emeği, kazaları, deneme yanılmaları, başarısızlıkları göremiyorsunuz. Ve sonunda aynı o kabilenin davrandığı gibi davranıyorsunuz. Bunu yapan ya Tanrı ya da doğaüstü herhangi bir şey. Tanrının temsilcisi filan olmalı diye düşünüyorsunuz hemen. O nedenle dua ediyor, kurbanlar alıyorsunuz. Aklınıza gelen tüm dini ritüelleri uyguluyorsunuz.
Tanrı'nın o gelişmişliği size de bahşetmesi için göğe doğru yalvarıyorsunuz. Hatta uçağın inebileceği bir pist inşa ederek bu pistin yeni bir uçak doğurmasını filan dahi bekliyorsunuz. Peki burada olan şey ne? Birincisi… Cahilsiniz. Anlamıyorsunuz. Ve bu gayet de normal aslında. İkincisi ise daha tehlikeli. Anlıyorsunuz, yetersiz olduğunuzu biliyorsunuz ancak kolaya kaçıyorsunuz.
O gelişmişliğe giden yolları adımlayan toplulukların çektiği çileleri, deneme yanılma süreçlerini, başarısızlıklarını yaşamak istemiyorsunuz. Tüm o zorlukları atlatıp birden gelişmiş bir toplum olmayı arzuluyorsunuz sadece. Tam da bu noktada Feynman'ın bilim dünyasına vermek istediği mesaja bir geri dönmek gerekiyor. Bu kabileler gibi bir yanılgıya düşmemek ve kargo uçaklarını bekleyen tarikatlar olmamak için araştırmacıların, bilim insanlarının ve genel olarak gerçeği arayan herkesin kendilerini kandırmaktan vazgeçmelerini istiyor Feynman. Hipotezlerinizi, düşüncelerinizi, iddialarınızı sorgulamaktan, onlara şüpheyle yaklaşmaktan korkmayın diyor.
Fikirlerinize fanatik bir şekilde bağlanmaktansa o düşüncenizdeki eksikleri, hataları araştırmak, bunun üzerine düşünmek için zaman ayırının öğüdünü veriyor hepimize. O nedenle de özellikle araştırmacıların çok çok dürüst olması gerektiğini söylüyor Feynman. Hem de öyle normalde göremeyeceğiniz düzeyde bir dürüstlükten bahsediyor. Ve bize bu öğütleri verirken reklam dünyasından, medyadan, psikolojiden ve siyasetten örnekler de sunuyor. Bilimsel düşüncenin büyük yalanlar ve kandırmacalara dayalı bu dünyalardan farklı olması gerektiğini savunuyor Feynman.
Bilim dünyasında bunun en yaygın örneklerinden biri, kendi araştırmasını desteklemek adına başka bilim insanlarının araştırmalarını kullanan araştırmacılardır. Sizin araştırmanız onunkiyle çok benzer gibi görünebilir. Fakat diğer bilim insanının o araştırmayı yaptığı zaman, durum, şartlar ve etkileyen değişkenler çok çok farklı olabilir. Ufacık bir sapma bile tüm sonucu tamamen etkileyebilir.
Dürüstlük demişti ya Feynman. Çalışmalarınızı açıklarken dürüst olun demek istemişti aslında. Örneğin finansman elde edebilmek için bir bulguyu, bir faktörü bahis dışı bırakırsanız bu sizin güvenilmez bir bilim insanı olduğunuzu gösterir diye düşünüyordu. Bilim dünyasına verdiği mesaj özünde buydu. Kendinize, çalışmanıza, insanlara, dünyaya karşı dürüst olun. Ama tabii ki bu farklı açılardan bize çok şey anlatan bir örnek.
Benim aklım almıyor o yüzden yalan bunlar dediğimde de bundan bahsediyordum. Bilimsel gelişmeler karşısında mutlaka ortaya çıkan bizi kandırıyorlar, inanmayın diye bağıran toplulukların derdi de bu. Ya da gelişmiş ülkelerle ilgili derdimiz de biraz buradan kaynaklanıyor. Baktığımızda sahip oldukları tüm teknolojik ve toplumsal gelişmeleri görüyoruz ve bir noktada biz de aynısına sahip olmamız gerektiğini düşünüyoruz. Uçağa olmasını isteyen kabileler gibi yani.
Biz de uçak yapıyoruz ama… Motoru nasıl tasarlayacağımızı bilmiyoruz. Gelişmiş toplumların tarih boyunca yaşadıklarını, bu gelişmişliğe ulaşmak için günü kurtaran değil, geleceği, sonraki nesilleri de kapsayan bir bakış açısıyla gece gündüz çalıştıklarını, bir sonraki adımı düşünerek adım attıklarını, başarıya ulaşmak için yaşadıkları başarısızlıkları görmüyoruz bile. Elimizdeki telefonlar mesela. Bazı gruplar ne diyor? Bu işte 51. bölgede ele geçirilen uzaylılardan onlara geçti. Yoksa nasıl yapılabilir ki böyle bir şey? Mümkün değil. Niye mümkün değil? Çünkü ben yapamıyorum. Niye yapamıyorum? Çünkü anlamıyorum. Neyse işte. Siz konuyu anladınız.
İşin özü şu, Feynman'ın söylediği gibi. Kendinizi kandırmaktan vazgeçin ve dürüst olun. Eksiklerinizi görün ve bunlar üzerinde çalışın. Mustafa Kemal Atatürk cephelerde bombalar yağarken, daha Kurtuluş Savaşı tamamlanmamışken ülkede eğitim seferberliğini başlatmıştı.
Neyin eksik olduğunu çok iyi biliyordu Zira. Dürüsttü. Biz de önce kendimizden başlayıp toplumsal ve küresel olarak dürüst olursak, bizi yiyip bitiren sorunlara çok daha hızlı çözümler üretebiliriz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.