Podcast

S3E25: Tek Vücut

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Özgemiz, iç dünyasına yolculukta mikrofonu bu kez organlarına uzatıyor.



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.966 kelime · ~10 dk okuma

Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?

Alo, Kayıp Eşya Bürosü, buyurun. Bir saniye, aktarıyorum. Herkese merhaba, hello, bonjour! Kayıp Eşya Bürosu'na hoş geldiniz!

Biraz geç geldim. Farkındayım biraz geç kaldım. Her zamanki gibi. Çünkü uyuyakaldığım için bir önceki stüdyo kaydıma yetişemedim. Hem de öyle böyle uyuyakalmak değil yani. Aslında uyuyakalmadım. Uyuyamadım gece. Ve hiç yani uyuyamadığım için hiç beklemediğim bir anda gözlerim kapanmış ve ben rüyalar alemine doğru yolculuğumu yapmışım. Uyandığımda takvimler 82'yi göz... Hayır öyle bir şey yok.

Transkriptin tamamını oku

Evet, bana bazı geceler böyle oluyor. Bazı geceler sebebini anlamadığım bir şekilde uyku tutmuyor. Uyku tutmuyor deyince de sanki hani kafamdaki bir endişeden ötürü uyuyamıyormuşum gibi duyuluyor. Tabii öyle duyulunca da içimdeki bir kaygıyı yazacağım, yazınca rahatlayacağım, kaydedeceğim. Kaydedince bu bir kaygı olmaktan çıkacak ve bir içeriğe dönüşecek. Bir içeriğe dönüşünce muhteviyatı değişecek, sıkıntı vermeyi bırakacak gibi gibi gibi bir beklenti oluşuyor. Takip edebilir miyiz?

Küçükken içtiğimiz meyve suları gibi düşünün. Hani, kayısı yemek nere, kayısı aromalı içecek içmek nere, ne, ikisinin ne alakası var ki ben ikisini de sevmem. Hatta ikisini de sevmemem, bu birbirinden alakasız iki varoluşun tek ortak noktası olabilir. Kayısıyla kayısı nektarının benim için bir ortak noktası daha var, hep başkaları tarafından önüme konması.

Ben daha bir kere bile, bak kaç yaşındayım, bu zamana kadar özgür irademle ne bir kayısı yediğimi hatırlarım, ne bir kayısı suyu kayısı nektarı içtiğimi hatırlarım. O zamanlar yani meyve suyu yoktu, nektar vardı hep. Meyvelerin nektarları olurdu. O tüm meyvenin nektarları, meyve suları hepsi eşit derecede. zararlıydı ve hepsi de bu konuda kendiyle barışırdı. Hiçbir iddiaları yoktu. Biz de kabullenmiştik bunu. Mesela mey su vardı, meyve suyunun kısaltması işte bu kadar net. Altında da işte Kayısı Nektar'ı yazardı. Nektar kelimesini biz çok erken yaşta öğrendik. Çok erken yaşta cümle içinde kurmaya başladık biz o Nektar kelimesini. Sonra büyüdük, hop, yeni bilgi, merzem. Nektar'ın kendisi de ayrıca bir meyve adıymış. Nektar'ın. Nektar'in. Nektarinciye.

Benim için son nefesimi verene kadar vişnenin, vişne nektarının, vişne suyunun, vişne oranı en fazla %3'tür ibareli vişne aromalı meşrubatın gölgesinde kalmaya mahkumsun kayısı. Anladın mı? Böyle gereksiz bir çıkışta yapmak istedim. İnşallah bu cümle benim tertemiz kalmamı etkilemez ya. Çok mu büyük konuştum? İnşallah... Ayy... Bu cümle yüzünden ben bir gün ölümcül seviyede kabız olup, hastanelere kaldırılıp, bağırsaklarımın sekiz yerden düğümlendiğini fark edip, apar topar ameliyata alınıp, o ameliyattan ortalama bir yamyamın bira sonrası gömüceye kadar bir kokoreçle çıkıp kendi bağırsağımla... Böyle bir şey olabilir mi? Başıma gelebilir mi? Ve ondan sonra da... Daha bitmedi.

Beni hayata döndüren doktor. Özge Hanım, bundan sonra maalesef her gün kayısı yemek zorundasınız. Evet, hayır gün kurusu olmaz. Taze, aşırı yumuşamış, kabuğu kalın, böyle ısırınca yakayı, üstü, başı rezil eden çok şekerli kayısıları yemek zorundasınız. Günde mutlaka da 2 litre kayısılı içecek ve hatta ne yapalım biliyor musunuz? Kütüğünüzü de Malatya'ya alıyoruz, evet. Çünkü sonuçta sağlık her şeyden önemli, değil mi?

Der mi bu doktor bana? Ve ben tüm hayatımı Kayısı'ya öyle bir adarım ki Melisa Vargas'tan sonra Malatya'nın ikinci Fahri Malatyalısı olur muyum? Heykelim dikilir mi? Bir etkinlikte ben Melisa Vargas'la karşılaşıp ona, aa sen de mi Fahri Malatyalısın?

Yani çok uzak noktamız var der miyim? Biz bir şekilde Melissa Vargas'la sevgili olur muyuz? Ve çıktığımız ilk tatilde plaj voleybolunda ne kadar berbat voleybol oynadığımı gördüğünde de ayrılır mıyız? Bu lanet olası meyve bana artık buruk bir aşk hikayesinin de temsili olur mu?

Ve ben doktoru dava eder miyim? Doktor sahte çıkar mı? Çünkü her şeyden önce probiyotik diye bir şey varken bu kayısı inadı. Yani neden? Mantıken aslında orada uyanmam gerekiyordu. Uyku tutmuyor deyince sanki kafamdaki bir düşünceden, bir endişeden ötürü uyuyamıyormuş gibi duyuluyor. Halbuki öyle bir durum yok. Hiç öyle bir şey yok.

Benim kafamın içi tertemiz. Benim gözlerim kapanmayı tercih etmiyor. Bunu fark ediyorum. Yani kapansa kapanır. Kapandığı gibi de ben uyuyabilirim. Ama gözlerim bunu reddediyor. Hayır diyor gözlerim. Biz biraz daha bakacağız. Biz biraz daha bakmak istiyoruz. Ben de onlara soruyorum. Neye bakmak istiyorsunuz? Hani bir ekrana mı? Bir sayfa yazıya mı? Pencereden dışarı mı? diye sorarım onlara ben. Onlar duvara derler, bazı bazı tavan derler ki ben buradan anlarım. Acaba oturmalı mıyım yoksa biraz uzanmam mı gerekir gibi. Ben böyle arada bazı uzuvlarıma, bedenimdeki bazı bölgelere hal hatır sorarım. Gözlerime, mideme, şakaklarıma, boynuma sorarım. Derim. Nasılsınız derim. İyi misiniz? Var mı sizin için yapabileceğim bir şey? Her şey yolunda mı? Şikayetleriniz nelerdir diye sorarım. Mustafa Sarıgül gibi. Esnaf dolaşır gibi dolaşırım ben bütün organlarımın. Bunlar da sonuçta yani bana emanet edildiği için. Hani bu benim görevim gibi bir şey. Bakacağız el mecbur. Bakmak zorundayız bu hayatı birlikte yaşayacağız, sonlandıracağız. Böyle, böyle olmamız lazım. Etle tırnak gibi olmamız lazım ki onlar da ayrıca bir uzuv biliyorsunuz. Bitmedi, devam edeceğim. Buralara bir yere bir reklam gelebilir. Sonra yine buradayım.

Mesela dizim mi ağrıyor? Sorarım. Dizim, dizim derim ona. Neden ağrıyorsun kızım? Bizim romatizmamız da yok. Ben sana ne yaptım ki ağrıyorsun? Derim. Dizim de bana cevap verir. Ah Özge'm, vah Özge'm. Hatırlamıyor musun? Gerçekten hatırlamıyor musun? Hatırlasam niye sorayım? Amına kodumun çocuğu. Bir laf etmeden önce bir dur, düşün. Demem. Diyemem. Niye diyemem? Çünkü dizimin ayrıca bir beyni olmadığının ben farkındayım. Beyin bir tane var bu vücudda. E onu da ben

Kullanıyorum. Onun da kim bilir yüzde kaçını kullanıyorum. Sağ lop kalk gidelim diyor. Sol lop bokem o yerinde otur diyor. Ya bana kadar var. Bana kadar var ve dizimde bunun farkında. Yani söyleyemesem de o benim söyleyemediğim her şeyi yine de duyar. Neden? Çünkü zaten ben konuşturuyorum ya onu da. Hani aslında bunların hepsi benim zilimde. Yani bir ortak akılız biz aslında.

Ben aslında dizimin niye ağrıdığını da bilirim. Ama başka şeyler de bildiğim için o bilgi ta en arkalarda kalır. En arkada, buzluğumda 5 senedir yaşamını sürdüren bir adet kararmış muz gibi... Bakalım bu yaz ondan dondurma yapmayı başarabilecek miyim? Dizim hemen yanıtlar sorumu.

Dün aceleyle evden çıkarken hızını alamadın da sandalyeye çarptın ya beni. Ha çok da az farkla çarptın yani. Biz teyit geçebilirdik biz o sandalyeyi. Geçmedik neyse hayır yani. Hayır bak sandalye görüş alanından çıkabilecek kadar küçük bir eşya olsa ben yine anlarım. Bembeyaz, koskocaman bir sandalye. Biz nasıl girdik Özge'm o sandalyeye?

Nasıl bir perde indi gözüne dendi. Sen nereye yetişiyordun da girdin o sandalyeye bak. Girdik biz seninle beraber girdik. Hiç sağ dizi karıştırmıyorum sağ diziden bahsetmiyorum. Ona sonra geleceğim. Biz seninle el ele verdik ve spontan bir şekilde katı bir cismin içinden geçmeyi denedik biz. Keşke de geçebilseydik ben çok isterdim. En çok ben mutlu olurdum. Ah derdim sonunda başardık. Bir tık korkardım ulan öldük mü falan diye ama okey yani. Adaptede olurdum yeni gerçekliğimize ama olmadı. Geçemedik Özge'm.

Geçemedik, biz o sandalyenin içinden geçip de kapıya varamadık. Tüm bunlar olurken peki Saadiz neredeydi? Hı? Hadi bakalım, soruyorum şimdi sana. Saadiz neredeydi? Ben sana söyleyeyim. Saadiz Nanay. Saadiz Leyla. Saadiz'in aklı beş karış havada bak. Çok seviyorum. Yani bunca senedir yan yanayız ben sana. Ama yani hani gerçekler bu şekilde, doğruya doğru. Biz neredeyse o gün katı bir cismi vücudumuza adapte ettik. Sen ''Aa sikeyim'' falan dedin, bağırdın. Bu hiç...

Ben bir göz ucuyla baktım ha hani geçmiş olsun falan diyecek mi en azından diye. Yok dünyadan haberi yok. Nerede? Hala gözü kapıda. Öyle veya böyle biz bir şekilde çıkalım da ne olursa olsun sol diz sandalyeye girmiş, sol diz moraracak, sol bacak ampute umrunda değil bireyci pezevenk ya. Çok iyi bir şeydir dizdir ama yani durumda bu.

Ben sana bir şey diyeyim mi? Şimdi seni de kendi sağ dizini kurmak gibi olsun istemiyorum. Ama biz belki o gün sağ diz yüzünden girdik o sandalyeye biliyor musun? Bütün bunlar başımıza onun yüzünden geldi aslında. Çünkü bu kadar bu kadar heves dışarı çıkmaya bu nedir? Bu kadar gerek var mı? Biz bu kadar heveslenmese biz o kadar acele etmezdik. Acele etmeyince de sakin sakin ev içinde yürüme hızımızı koruyarak efendi gibi insan gibi çıkardık dışarıya.

Neymiş? Hava çok güzel. Hava çok güzel. Hava serin ama kapalı ama kışlık giyecek kadar soğuk da değil. Tişört, mini etek ve botlardan oluşan o kombini giyebileceğin 4-5 günden bir sahnesiymiş. Neymiş? Biz ikidiz. Rüzgarı soğuğu hissedecekmişiz. Bunca senedir hissetmemişiz, yaşamamışız biz. Artık bu hayatın hakkını vermeliymişiz. Şort, mini etek bunları daha sık giymen için seni teşvik etmeliymiş. Yani vesaire vesaire gerçekten. Benim huzurlar kafa açıyor biraz.

Yani ya da duruma göre ağzı iyi laf yapıyor da diyebilirsiniz bürosunun gülleri ama gerçekten. Bu arada aklı vücudun geri kalanıyla ortak kullanmak çok daha eğlenceli. Onu tavsiye edebilirim. Çünkü bu şekilde kafamın içindeki dırzoya sıra gelmiyor. Zaten bir süredir sesi çıkmadığını da söylemiştim. Ben tabii temelli gitti sandım keriz gibi. Halbuki böyle bir şeyin mümkün olmadığını biliyorum. Terapistin bana anlatmıştı. İnsanın eleştirel iç sesi susmaz, sadece üslubunu değiştirir demişti.

Ve ben bu bilgiden çok etkilenmiş, gerçekliğinden de hatta biraz sarsılmıştım. Günlerce, haftalarca bunu düşünmüştüm. Sonra bununla ilgili birkaç cümle yazmıştım, kaydetmiştim burada. Şaka yazmıştım, yayınlamıştım. Böylece proses sürecini tamamlamıştım. Bu büroda Dırzu adını verdik ona. Çiçek gibi de ben kafamın içindeki dayıya evirdim onu. Tanımadığım bir sürü insan bu iç sese bakıp güldü. E insanlar gülünce iç ses küçüldü.

Yani böyle kendi kendime ritikülüs büyüsü yapmış gibiydim. Self-sabotajı self-kabotaja çevirmiştim. Bunları burada işledik. Nasıl mı işlemiştim? İt sesi. Bırakır mıyım lan sana buraları? Resmen götüm kalkmış. Ben buradan bunu anlarım. Düşünüyorum başka hangi kelimelerle ifade edebilirim diye. Hani çoluk çocuk da dinliyorsunuz, farkındayım. Ama yemin ederim yok. Açık ve net bir şekilde götüm kalkmış. Bunun başka bir açıklaması olamaz. başka bir açıklaması varsa da bunu ancak ve ancak bir terapist yapabilir ama yani o da of ne uzun iş yani onu tekrar kendi duygularını düşüncelerini geçmişini işin içine karıştırmadan terapist yargılamadan dinlemeye çalışacak beni utandırmamak için güvenimi sarsmamak için kılı kırk yaracak 3-4 kelime bir cümle kur e bunun için süpervizyon alması gerekiyor doğru muyum? Bugün bir terapistin süpervizyon seansı, kim bilir... Bunlar hep masraf kalemi, anlatabiliyor muyum? Eğitimli kadın bunca zaman, bunca para, emek üzerine bana nasıl desin, Özge Hanım sanıyorum sizin götünüz kalkmış? Diyemez. Ama ben derim. Hatta diyeyim lan, kalkayım aynanın karşısına geçeyim, Özge'm diyeyim, senin götün kalkmış, ne bu havalar diyeyim, ne diyorsunuz? Vah, bence sen ne diyorsun, soldes? Ha? Şşş, soldes, kalkalım mı? Yani kalkmam için sana da ihtiyacım... Uyudun mu ya?

Ay tabii ki uyudu. Özgeciğim bu böyle. Bu böyle senelerdir ben yanındayım sağ diz olarak. Sen benden iyi mi bileceksin? Anca konuşsun. Ona laf eder, buna laf eder. Hiçbir şeyi beğenmez. Etrafındakileri önemsemez. Bak burada 36 yıllık cillop gibi bir vücutta yaşıyoruz değil mi? Çok şükür. Bir kere ben şükrettiğini duymadım. Hani dışarıdan birisi görse, dinlese bunu. Hayır diyecek ki biz yani Celal Şengör'ün dizleriyiz herhalde.

Hiç yani neyse konumuz bu değil. Konumuz bu değil. Yüzünde de söylüyorum o yüzden bu kadar rahat sana söyleyebildim. Yani paylaşmak istedim sadece. Şimdi sen kalk güzelim. Tamam mı? Git aynanın karşısına. Ne duymak istiyorsan söyle. Ben arkandayım. Gözlerinin içine bak. Neyi duymak istiyorsan onu söyle. Ben duyuyorum sabahtan beri senin düşüncelerini.

Tabii, haklısın, hak veriyorum. Yani insanın eleştirel iç sesi hiç susmayan, sadece üslubunu değiştiren bir şey ise belki de self-sabotaj perileri vücudumuza rastgele dağılmıştır. Bak çok ilginç bir düşünce, çok özgün, çok yaratıcı. Neden olmasın? Belki de sinsice bekliyorlardır. Olabilir. Şu an seni uykundan alıkoyan şey gözlerinin tavana bakmak istemesi değil de retinana sinmiş küçük küçük kaygılardır belki de.

Şu an sesleri çıkmıyor belki ama onlar filizlenip büyümeyi, retinandan başlayıp tüm vücudu ele geçirmeyi, seni kontrol etmeyi planlıyorlardır belki. Olabilir. O yüzden şimdi ne yapıyoruz biliyor musun? Kalkıyoruz, aynanın karşısına geçiyoruz. Onlara, onların anlayacakları dilden konuşuyoruz. Kalk!

Bana vakitsez orada olduğunu biliyorum. Şu an sesin çıkmıyor. Ama zamanını beklediğini biliyorum. Sana söyleyecek tek bir lafım var. Yarrağımı alırsın. Bu kadar. Kayıp Eşya Bürosu. Özgü Özel. Sevgiler.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)