Podcast

Hayvan Gibi Şey Yapmak

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Kelimenin Ham Anlamıyla podcastimizin bu bölümünde Ali İhsan Varol, "hayat" kelimesi ile aynı kökten gelen "hayvan" kelimesinin kökenine inmekle kalmıyor, insanlık olarak cana ve canlı varlığa ne derece değer verdiğimizi farklı coğrafyalardan anekdotlarla anlatıyor.







Tüm bölümler ve daha fazlası için !

------ Podbee Sunar -------

Bu podcast, Garanti BBVA reklamı içermektedir. Bonus Platinum'un avantajlarını ⁠⁠keşfet⁠⁠!

Bölüm Transkripti

1.669 kelime · ~8 dk okuma

Hanımefendiler, beyefendiler, pek sevgili, pek muhabbetli dinleyenlerimiz. Merhabalar efendim. Ne iyi ettiniz de kulak verdiniz. Bendeniz PotB Kumpanyası'nın kelimenin ham anlamı departmanı, sorumlu ve sorumlu müdürü Ali İhsan Varoğlu.

Sadık dinleyicilerimizin mutluluk veren taleplerini bir süredir karşılayamamanın mahcubiyeti içindeyim. Fakat bakınız, sıcakların mütecaviz baskısına rağmen yine saadet yuvamız Pod B'nin işlek kovanında buluştuk ve titreşiyoruz. Arı gibi çalışkanız da ondan. Aslında çalışkanlığımızın sembolü olabilecek başka hayvanlar da var. Ama ne kendimi ne de mesai arkadaşlarımı öyle bir izansızlıkla niteleyemem. Çünkü malumunuz, hem bazı hayvanların isimleri hem hayvan kelimesinin bizzat kendisi yaygın bir hevesle hakaret yollu olarak kullanılır. Oysa hayat kelimesiyle aynı kökten gelir hayvan.

Herkesi de Arapça yaşadı, canlıydı anlamına gelen hayya fiilinden doğmuştur. Tıpkı batı kökenli animal yani animal gibi hayvan da genel olarak canlı varlık demek. Fakat her iki kelimede insandan uzak tutulan ancak hakaret yollu yakınlaştırılan sözcükler. Elbette biyolojik bağlamda hayvan sözcüğü insanı da kapsar ama bu bağlam insanoğlunu pek bağlamamış.

Transkriptin tamamını oku

Muhtemelen kendimizi bu kapsamın içinden çıkardığımız zamanlar, besin zincirini tespih yapıp sallamaya başladığımız zamanlara denk geliyor. O dönemdeki atılımımızla hem hayvanlara haddini bildirmişiz hem de sonrasında eşrefi mahlukat veya summum bonum'a dönüşecek olan mertebemizin altını çizmişiz. Yani bir taşla iki taş. Aslında bu tek atıp çift sayan deyim bile cana ve canlı varlığa ne derece değer verdiğimizin bir göstergesidir. Hemen her dilde de kullanılır. Çıkış noktası bizim de çıkış noktamız olan Orta Asya toprakları. Dilimizde bir okla iki kuş vurulmaz diyen bir de atasözü var ama bu deyimin hikayesi o atasözünü yalancı çıkarır nitelikte.

Birçok kaynağa göre tek okla çift akbaba veya kartal anlamına gelen mandarin çincesindeki bir tabire dayanıyor bu deyim. Söz konusu oku atan kişi ise Göktürk hakanlığının parçalanmasına da yol açan efsanevi General Zhangsun Shen. Çinli gelinlerin Türk yurduna ettikleri hemen herkesin malumudur. Zhangsun Shen de bir Çin prensesinin mahiyeti içerisinde bir nevi iç kayınçosu sıfatıyla girmiş Göktürk topraklarına. Nişancılık meziyetleri sayesinde atalarımızın gözüne giren Çinli kayınço kısa zamanda Kağanların Kağanı eniştesinin av seferlerine dahi katılır olmuş.

Yine bir gün av seferindeyken tepelerindeki kavgacı iki akbabadan rahatsız olan İşbara Kağan, sadağından iki ok çıkarıp Zansun Şen'e uzatmış. Uğursuzların ikisini de öldür emrini alan Kayınço tek okla Akbabaların çiftini birden vurmuş ve zavallıları yere düşürürken kendisinin rütbesini yükseltmiş. Eniştesinin dostlarını, hasımlarını, refiklerini, rakiplerini, toprağının dört bucağını atlarına su içirdiği pınarlara kadar öğrendikten sonra yurduna Çin'e dönmüş casus Çenk. İmparatorla yüz yüze yaptığı görüşmeyle casusluktan generalliğe terfi etmiş ve Türk'ü Türk'e kırdırma stratejisini uygulamaya koymuş.

Bu görüşme sırasında kullandığı Türkler avcumun içinde sözü de pek meşhurdur. Etimolojik bir sallamayla bu sözünde avcumun içi gibi bilirim deyiminin nüvesi olduğu iddia edilebilir tabii ama ne gerek var? Gökyüzünde kavga eden iki yırtıcı kuşu tek okla birbirine sokmuş bu adam. Attığı okun ve attığı havanın izleri halen dünya dillerinde. Bin beş yüz küsür yıl sonra bir paye daha edinmeyiversin sinsi. Çinli casusun nişancılığından doğan bir taşla iki kuş deyiminin dilimizdeki ilk yazılı örneği meçhul. İngilizce kill two birds with one stone hali ise ilk kez ünlü felsefeci Thomas Hobbes'un kaleminden dökülmüş. Yaygın bir yanlışlıkla insan insanın kurdudur sözünün de sahibi olarak bilinen Hobbes, insan ve hayvanı öz olarak da, töz olarak da birbirinden pek ayırmayan, ikisine de aynı şefkatsizlikle yaklaşan bir dahidir efendim.

Homo homini lupus yani insan insanın kurdudur sözü aslında kendisinin değil ama hakkını veren kesinlikle o olmuş. Tarihe geçmiş bir diğer vecizesi ise bellum omnium contra omnes yani herkesin herkesle savaşı. Bir din ve dünya devletinin içeriği, biçimi ve gücü alt başlıklı Livyatan eserinde anlatmıştır bu savaşı. Kitabın utanmadan, çekinmeden, cahil cesaretiyle yapılmış özeti şudur efendim. İnsanlar özgürlüklerini Livyatan ismindeki bir canavara devrederler. Bunun karşılığında da canavardan düzen ve güvenlik isterler. Anamotto Verkurt.

Barış ve birliğin düzenle sağlanacağını savunan Hobbes, hedefe ulaşmak için halkı gütmeyi, zor kullanmayı mutlak egemenlerin hakkı olarak görüyor. Görüşlerini anlatırken de canavar ve hayvan metaforlarından bol bol yararlanıyor. Örneğin güncel İngilizce'de kullanılan last straw deyimi. Bizdeki bardağı taşıran son damla ile anlamdaş olan bu deyim, intermediate İngilizce ile bardağa giren son kamış olarak tercüme edilebilir.

Ama deyimin orijinali last straw that broke the camel's back'tir. Yani devenin belini kıran son saman çöpü. Bu deyimi İngilizce literatüre kazandıran isimse yine Thomas Hobbes. 17. yüzyılda Batı siyasetinin felsefi rotasını belirleyen metinlerde kullanılan bu sözün tam olarak hangi görüşü açıkladığına vakıf olmak hele ki benim gibi çeperi dar olanlar için biraz zor efendim.

Ama belli ki bu deyim İngilizce'ye develerin yaşadığı coğrafyalardan ithal edilmiş. Zaten oralar hemen her dilde kullanılan birçok beynel minel deyimin doğduğu yerler ve oraların deyimlerinde hayvanlara çok sık yer veriliyor. En meşhuru da günah keçisi. Ama günah keçisine geçmeden önce müsaadenizle bir küçük ara verelim. Çünkü onun sırtlandığı yükü anlatmak çok kolay değil.

Günah keçisi kavramının kullanıldığı dönem ve ortam değiştikçe, yüklendiği anlamda az çok değişiklik göstermiş. Özü eski ahite dayanıyor. Kefaret günahı ayinlerinde tüm günahlarını simgesel olarak bir keçiye yükleyen Yahudi kavminin anlatısından doğmuştur bu tabir. Keçik günahları sırtlayıp çöllerde yiterken, tabirde türlü anlamlar yüklenip farklı alanlarda kullanılır olmuş.

Örneğin sosyal psikolojide popüler bir konu olan günah keçisi teorisi var. Kendi sorunları için başkalarını suçlama eğilimini ifade eden bu kavram, çağımızda harlı bir tartışma konusudur. Ama ta 17. yüzyılda Thomas Hobbes de faydalanmış bu eğilimden. Düzen olmasa, insan insanı yer bakış açısında düzenin olumlu imajını korurken, başarısızlığı ve yanlışları biz insanın üzerine atma eğilimi var Hobbes'te. Yok mu?

Russo'ya sorarsak var. Keza insan insanın kurdudur sözünde de aynı tantanayı görüyoruz. İnsan insanı yiyorsa kurdun suçu ne? Yanlış anlaşılmasın. Bunlar istifham değil, samimi sorulardır efendim. İstifham, sözün anlamını güçlendirmek için soru soruyormuş gibi yapma sanatıdır. Koskoca filozofa söz sanatıyla laf sokmaya kalkanın mikrofonu kırılsın.

Sonuçta bu metnin haddi, diller arasında yolculuk yapmış hayvanlı deyimlerden ibaret. Fakat bu sınırlı çerçevede bile insana ve hayvana dair rastlanan örnekler, karanlık kökenleriyle hüküm vermekten çok soru sormaya teşvik ediyor insanı. Büründükleri farklı anlamlarda cabası. Koca bir soru işaretiyle hem doğuya hem batıya yayılan bir diğer deyim de karakoyundur.

Grubun diğerlerinden farklı olan üyesini anlatır bu tabir ve genellikle dik başlılığı da ima eder. Kara kelimesinin taşıdığı anlamlar doğrultusunda bizim kültürümüzde de yer etmiş bu ima. Hatta ak koyunun kara kuzusu olur diye bir atasözümüz bile var ama bizde, batı kültüründeki gibi grup içi ön yargıyı taşıyan bir kavram olarak ele alınmıyor kara koyunlar. Kol kırılır yen içinde kalırcılığın bir etkisi midir bu? Bilemiyorum. Ama 3 sinema filmiyle Yeşilçam tarafından da yorumlanmış Kızılırmak Karakoyun efsanesindeki Karakoyun hiç de öyle grup içinde dışlanan bir karakter değil. Aksine, kimsesizlerin kimsesizi bir kimsesiz, dertlilerin dertlisi bir dertli,

Aşıkların aşığı bir aşıktır karakoyun. Arada kıskançlık yapıp çobanın yüreğini ağzına getirse de ağa kızıyla muradına ermesini sağlayan yine karakoyundur. Ağanın dayattığı her zorluğu önderlik yeteneğini kullanarak çözen bu esmer kahraman, sevenlerin önündeki son engeli de kendini feda ederek ortadan kaldırır. Farklı versiyonlar olan hikayede karakoyun bazen susuzluktan çatlayarak ölür ama ayaklarının dibindeki kızıl ırmaktan bir yudum bile su içmez. Bazı versiyonlarda ise çoban can yoldaşı olan bu karakoyunu kesip iç yağından bir takım don gömlek çıkarır ve müstakbel kayınbabasına armağan eder. Bahsi geçen o koca soru işareti de işte bu versiyonun finalindedir efendim.

Batılların karakoyunlara yüklediği karanlığın sebebi belli. Çünkü siyah hünleri geleneksel yöntemlerle boyayamıyorlarmış. Gelenin yarısı düştüğü için karakoyunları beslemek zor geliyormuş yetiştiricilere. Bir koyun siyah bir kuzu doğurduğunda kendilerini şanssız bir insan olarak değil, kuzuyu uğursuz bir hayvan olarak kabul ediyormuş bu zatı muhteremler. Fakat bizdeki durum çok daha çetrefilli.

Hele dık kara koyunun otla beslenen otantik les gibi halleri hiç anlaşılır gibi değil. Belli ki başka bir simgesellik var hikayenin içinde ama daha derine inmeye kalkarsak ünlü bir Türk düşünürlüğünde dediği gibi benim memleketimin koyunu bile bambaşka bakıyor hamasetine saplanabiliriz. Ya da daha kötüsü su üstünde görünenden çok daha kara, çok daha karanlık bir hikayeyle karşılaşabiliriz. En güzeli hiç kurcalamamak.

Ya hayır konuş, ya sus demişler değil mi? Hatta bu sözü daha kapsamlı açıklayabilmek için yine hayvanlardan faydalanan bir deyim bile uydurmuşlar. Üç maymunu oynamak. Elbette bu deyim de soru işaretli. Muamma, deyimin çıkış hikayesindeki mesajla güncel kullanımındaki anlamının uyuşmazlığından kaynaklanıyor.

''Görmedim, duymadım, bilmiyorum'' üçlemesiyle özetlenen bu deyimin tıpkı Karakoy'un efsanesinde olduğu gibi birçok versiyonu var. En rağbet göreni şöyle. Evvel zaman içinde, Kalbur-Saman içinde bir ulu dağın yamacında maymunların kurduğu ve mutlu mesut yaşadığı bir şehir varmış. Bir gün bu maymun şehrinin önderi olan üç bilge maymun halkı toplayıp dağların yamacına kötülüğün eriştiğini haber vermişler.

Hikmet sahibi olan bu maymunların üçü de şeytanın peşlerinde olduğunu biliyorlarmış. Onu görenin, sesini duyanın, lafını edenin sonsuza kadar lanetleneceğini ve bu lanetin maymun şehrini de felakete uğratacağını anlatmışlar herkese. Fakat tüm bu çabalar kendilerini kötü kaderden korumalarına yetmemiş. Üç bilge maymun yine bir gün hikmet sohbetlerine dalmışken şehirden fazlaca uzaklaşmışlar. Karşılarına çıkan koca kara çalının içinde şeytanın gölgesi hızla büyümeye başlamış. Gölgeyle ışığı örtülen ilk maymun hemen gözlerini kapatmış. Fakat şeytanın korkunç sesi kulaklarına ulaşıvermiş. İkinci maymun çabucak kulaklarını kapatmayı akıl etmiş ama gözleri de şeytanın hain gözlerine kenetlenmiş.

Üçüncü maymun ise hiçbir şey yapamadan kala kalmış. Şeytanı hem görmüş hem de duymuş. O da ağzını kapatmış. Gözüyle görüp, kulağıyla duyduğu kötülüğü etrafa yaymamak için.

Japon kökenli bu hikayedeki maymunların isimleri Mizaru, Kikazaru ve Iwazaru. Japonca saru maymun demek. Zaru ise arkasına geldiği kelimeye olumsuz anlam veren bir ek. Görmez, duymaz, konuşmaz anlamına gelen maymunların isimleri hem kelime oyunlu hem de taşıdıkları mesaj bakımından Batı kültüründeki yansımalarından oldukça farklı.

Batılı maymunlar gerçeklere gözünü yummayı, doğruları kulak arda etmeyi, bildiğini yatsımayı simgelerken Japon maymunları kötülüğü reddetmeyi öğütlüyor. Peki doğru mu yapıyorlar? Daha önce bahsettiğimiz filozof Thomas Hobbes, Japon maymunlarından farklı bir yolu tercih etmişti. İnsanların kötü olduğuna kanaat getirip bu fikri kendine saklamak yerine tüm insanlığa ifşa etmiş ve zihinleri de bir sürü soruyla doldurmuştu. İşte bendeki birkaçı. İnsan insanın kurduysa, kurt kurdun nesidir?

Herkesin herkesle savaştığı bir yerde bir kısmın günahı keçiye yüklenebilir mi? Aramızdaki pasifist karakoyunların suçu nedir? Bir diyarda akça pakça salınan değim, diğer bir diyarda neden karalar bağlar? Mesela doğu tekeden süt çıkartmak tabirini olmayacak şeyleri olur durumuna getirmek anlamında kullanırken, batı milking bull yani boğayı sağmak tabirini neden gereksiz ve yararsız eylemleri anlatırken kullanır. Bunlar deyimler ve atasözleri sözlüğüyle açıklanabilecek sorular değil. Ama durumu yine bir hayvanlı deyimle özetleyebiliriz.

Değişlerin, kelimelerin ham anlamıyla kapsamın genelini kavramaya çalışmak, topal eşekle kervana katılmaya benzer. Sürçülisan ettiysek affola.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)