Podcast

Keyif Verici Maddeler ve Etimolojik Kökenleri

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Kelimenin Ham Anlamıyla podcastimizin bu bölümünde Ali İhsan Varol, sadece ve sadece keyif vermesi amacıyla, keyif verici maddeler ve etimolojik kökenlerinden bahsediyor.





Tüm bölümler ve daha fazlası için !

------ Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.809 kelime · ~19 dk okuma

Hanımefendiler, beyefendiler, pek saygıdeğer, pek kıymetli kelimenin ham anlamıyla dinleyenleri, merhabalar efendim, bendeniz Ali İhsan Baroğlu. Keyif verici maddeler ve etimolojik kökenleri başlığıyla, sadece keyif vermesi arzusuyla bir kayıt hazırladık sizlere ama başlamadan önce önemli bir açıklama yapmak istiyorum, müsaadenizle. Bu kayıtta hiçbir şekilde asla ve kat'a bu tip maddelerin veya etanol içeren türlü içeceklerin keyif verici, uyarıcı veya uyuşturucu envai çeşit illetin kullanımını özendirici veya kolaylaştırıcı bir amaç güdülmemiştir. Metnin yazarı ve seslendireni hakir dostunuz ben aleyhisselam varol tüm potpiy emekçileri adına da şu kadarını eklemek isterim ki biz bu alışkanlıkların bireysel sağlık sorunlarına aile ve sosyal ilişkilerde yıkıma eğitim ve kariyer kayıplarına ve neticesinde toplumsal istikrarsızlığa yol açtığının bilincindeyiz.

Kıymetli dinleyicilerimizin de bu bilince ulaşmış, olgunlukta olduklarını biliyoruz. O olgunlukta olmayanlara da şunu söylüyoruz. Kardeşim, içmeyin şu boku. Sizinkisi hayat değil.

Hayatımı yaşıyorum, yaşıyorum oh oh Her gün bir aşk buluyorum, buluyorum oh oh Bu dünyanın anasını satıyorum oh oh Kuru sulu karıştırıp içiyorum oh oh Üflemeyin sakın dostlar uçuyorum oh oh Divamızın da belirttiği gibi bu dünyanın anasını satmak insanoğlunun ezeli ve ebedi gayesidir. Bilinen tüm alemde hiçbir canlı yoktur ki gerçeklik algısını değiştirmeye yani sarhoş olup kafayı bulmaya insan kadar hevesli olsun. Araştırmalar, atalarımızın fermento olmuş bazı bitkileri keyif için yiyip içmeye, bazısını da yakıp, çekip, soluyup, feleğini şaşırmaya ta neolitik çağda başladıklarını söylüyor. Elbette yabada baduda bir yere kadar yani. Tarımın icadıyla içki üretimi şahlanmış. Farklı farklı coğrafyalarda yaşayan topluluklar birbirinden bağımsız üretim fazlası şeker ve nişastalarını mayalanmaya bırakmışlar. Sonra ne olmuş dersiniz? Ne yazık ki biraysa bira. Farklı farklı.

Transkriptin tamamını oku

Onları da içenler var. Yani hem kuru hem sulu. Karıştırmaları fena. Mesela Sümerler'in M.Ö. 3000'lerde bira ürettikleri biliniyor. Yine aynı dönemde haşhaş tarımı yaptıkları ve haşhaşa hulgil yani neşe bitkisi adını verdikleri de biliniyor. Herhalde haşhaşlı katmer, çörek falan yiyip neşelenmiyorlardı bunlar. Bilemiyorum.

Tıpkı keneviri ilk olarak ip halat yapmak için mi kafayı bulmak için mi kullandığımızı bilemediğimiz gibi. Yunanca kökenli kenevir kelimesini akatçe dilindeki kunnaptu sözcüğüne bağlıyor kaynaklar. Aynı bağdan gidersek latincedeki kanabis, farsçadaki kanap, arapçadaki kinnap kelimelerini de birbirine bağlayabiliriz. Ama bu bağın, bu ipin ucunda keneviri esrara dönüştüren sırlar yok. Esrar da bu arada sırlar demek.

Yani efendim hadisedeki çetrefil eder bu cahili sersefil. O yüzden belki de bu konuyu yani eğlence amaçlı madde kullanımını basitçe sulu kuru diye ayırarak ele almak lazım. Ta 1500'lerin başında Fuzuli bile yapmış bunu. 444 beytlik bir mesnevi yazıp Şah İsmail'in haşmetine sunmuş.

Eserin adı Bengübade. Beng Sanskritçe'ye uzanan bir kelime ve çoğunlukla afyon bazen esrar, genel olarak dumanı çekilen bütün meretler için kullanılıyor. Bade ise birçoğumuzun malumu olduğu üzere içki, daha doğrusu şarap demek. Fuzuli, kuru ile suluyu savaştırdığı eserinde zaferi şaraba vermiş.

Bunu da teşhis ve intak sanatını kullanarak yani cengaverlerini kişileştirip birbirleriyle konuşturarak yapmış. Hikayenin özeti şöyle. Yiğit ve yakışıklı bir genç olan Bade, bir bez maleminde arkadaşları Arak, Boza ve Nebiz ile eğlenmektedir. Arak bildiğimiz rakı. Terlemek, terini akıtmak anlamındaki Arapça arka fiilinden türemiş adı. Rakı damıtılarak üretilen bir içki olduğu için adının ilhamını terden almış. Boza'nın adı ise boz renginden gelmiyor.

Kökü, Farsça darı veya darı ezmesi anlamındaki buzeh kelimesine dayanıyor. Ayrıca o zamanın bozası da bu zamanın üzeri leblebili nostaljik içeceğine pek benzemiyormuş. O zamanların bozası mükeyyefattan yani keyif verici maddelerden sayılıyormuş. Tıpkı nebiz gibi. Onun da şıra mı şarap mı ne olduğu belli değil ama dört mezhepten üçünde yasak birinde de mute dil ölçüde ve tıbbi gerekçelerle kullanımı caiz. Neyse efendim işte bu haramın dört sulu cengaveri toplanmış eğleniyorlarken meclislerinde liderleri bade yani şarap fazla coşup alem buysa kral benim havalarına girer.

Bez maleminin sakisi de muhtemelen sırf itlik olsun diye şahsın, kralsın ama bir de bank var yani afyon var diyorlar deyip fesadı Bade'nin aklına yerleştiriverir. Badeku durur tabi, hemen arkadaşı Boza'yı Bengi'nin yanına elçi olarak gönderir. Uzun bir yolculuktan sonra karşı kahramanın hülyalı meclisine giren Boza, Bengi, arkadaşları Berç ve Müferrih ile hikmete dair sohbetler yaparken bulur. Bade'nin asarım, keserim, ben böyle bir delikanlıyım muhabbetlerinden zaten sıkılmış olan Boza, Bengin bu derin sohbetiyle esrikleşiverir. Hatta bir ara muhabbete katılmaya heveslenip, alışık olmadığı ortamda mal mal konuşarak kendini rezil eder. Bengin, bu patavatsızlığı da hoş görmesi üzerine iyice gevşeyen Boza, o saat Bade'ye ihanet edip, Bengin saflarına katılır.

İhaneti öğrenen Bade, vay mayası bozuk boza diye hiddetlenir ve hemen Beng ve avanesine savaş ilerler. Beng'in meclisi karışır elbette. Aslında bir afyon ruhu şurubu olan Berş, Beng'e gidip mücadele etmeksizin başka diyarlara gitmeleri gerektiğini söyler. Kenevir yaprakları ve afyon macunundan yapılmış olan müferri ise orta yolu bularak işi tatlıya bağlamaya önerir.

Bank de zaten kendini hemen bozmak istemediğinden, müferrih macunu elçi olarak Bade'ye göndermeye karar veriyor. Adının kökü Ferah'tan gelen Müferrih, Bağde'ye tumturaklı kelamlar eder. Karşılığını alır ve en sonunda iki tarafta savaşın kaçınılmaz olduğunu anlarlar. Cenk sırasında tıpkı Bozan'ın ihaneti gibi Müferrih Macun da saf değiştirir ve nihayetinde Bağde savaşı kazandırır.

Fuzuli, öyküsünü bitirirken kahramanı Bade'ye son bir delikanlılık yaptırır ve esir düşen Bang'in arkadaşlarını serbest bıraktırır. Bazı kaynaklara göre, o dönem Safevi yöneticilerine yazdığı övgü şiirleriyle hayatını kazanan Fuzuli, Bengü Bağde eserindeki şaheser simgesellik sayesinde Şah İsmail tarafından türbedarlık göreviyle taltif edilmiş. Çünkü hikayenin özünde Bağde, Şah İsmail'i, Beng ise ikinci beyazıtı simgelemekteymiş. Tahir-ül Mevlevi, Tahir Olgun konuyu şöyle özetliyor.

Hayali bir savaş, bengü badesi, Kaçar dayanmaz şiddeti harbe. Zannımca Fuzuli bu manzum ile Zaferi badeye vermekte. Çünkü kısıktır orada esrarın sesi. Şarabın eline geçer galebe, Göstermiş Cemile Şah İsmail'e, Şah şarap içerdi, beyazıt bengi.

Şah İsmail'in şarap içtiği, hatta bazı rivayetlere göre Horosan'a girdiğinde mağlup ettiği Özbekan-ı Şeybani'nin kafatasından kadeh yaptırdığı bile söyleniyor. İkinci Beyazıt'a gelince. Beyazıt-ı Sani, mahlası Adli, lakabı Veli. Yani ermiş, evliya. O derece dini bütün, hayırsever, takva sahibi bir sultanmış kendileri ki bir diğer lakabı da Sofuymuş.

Birçok tarihçi, Venedik kayıtlarında dahi sükun ve rahatı sever, fıtraten mamun ve mahzundur, en mesut hadiseler karşısında bile asla sevinip gülmez, hiç şarap kullanmaz diye tarif edilen Sultan Beyazıt'ın hayatını iki devreye ayırmaktadır. Biri şehzadelik hayatıyla saltanatının ortalarına kadar olan evre, ikincisi de buradan ölümüne kadar geçen zaman. Bu iki hayat evresi birbirinin tamamen zıttı. Şehzadelik devri Amasya'da yaranı ile zevkü sefa ve ayşü nüş alemleriyle geçmiş ve zat-ı şahaneleri bu dönemde afyon ve türlü uyuşturucu macunlar da kullanmış. Vay Şehzade Beyazıt vay! Ama babası kim bu çocuğun? Fatih Sultan Mehmet!

Oğlunun yediği herzeleri duymakla kalmayıp, onu bu hayata Hızır Paşazade Mahmud ve Müeyyedzade Abdurrahman isimli iki nediminin alıştırdığını öğrenen Fatih, hemen Beyazıt'ın lalasına şöyle bir mektup yolluyor. ''Oğlumu yoldan çıkarmışlar ve aklını çelmişler. Garip macunlar, afyon şurubu ve afyondan yapılmış nice tuhaf mükeyyefat getirip, birçok yararlarından, güzel faidelerinden bahsederek insanlık dairesinden çıkarmışlar. Sen orada ne iş için oturup durursun? Böyle bir edepsizliğin farkına varamamak, akıl sahibi insanlara yakışan bir tavır değildir.

Eğer bilgin dahilinde olup da bilmezden geliyorsan bundan daha büyük ihanet nasıl olur? Lela Fena Rizade Ahmet Bey'e kalayın büyüğünü çeken Fatih o bedbahtların, kirli vücutlarının oğlunun muhabbet dairesinden derhal uzaklaştırılmasını ve oğlunu alıştırdıkları illetlerle katledilmelerini emretmiş. Vay vay vay! Kaynakların bir kısmı bu emrin derhal yerine getirildiğini söylerken bir kısmı da Şehzade Beyazıt'ın iki arkadaşını babasının hiddetinden uzağa, o zamanlar Memlüklilerin elinde olan Halep'e kaçırttığını söylüyor. Babasına da bir özür mektubu yazan şehzade Afyon'u zayıflamak için aldığını ama artık bıraktığını söyleyip çağ açıp çağ kapatan babacığından af dilemiş.

Bu hadise 1479 yılında cereyan ediyor efendim. Sultan Beyazıt'ın tahta çıkışından 3 yıl önce. Beyazıt babasına verdiği sözü tutmuş olsa bile serkeşliğinin dedikodusu sürdükçe sürmüş ve 20 küsür sene sonra ta Necef'teki Fuzuli'nin kalemine bile dolanmış. Fuzuli de isminin anlamı gibi hem gereksiz hem faziletli bir eser çıkarmış ortaya.

Şarabında, afyonunda, varaka hayal yani düş yaprağı diye anılan esrarında, doğu edebiyatında türlü güzellemelerle yer aldığını biliyoruz. Fakat bu durum, bu eserleri yaratan insanların coşku ve irade gücünden yoksun, yeteneği esrikliğine, sarhoşluğuna bağlı, kafasız, soluk ruhu insanlar olmasını gerektirmez efendim. Zaten bu cahil kafayla bile anlaşılabiliyor ki o eserler kabaca içip içip veya çekip çekip yazılabilecek şeyler değil. Hatta birçok divan edebiyatı şairi keyif verici maddeleri yeren dizelerde yazmış. Ayni'ye kulak veriniz.

Arak yani rakı içme, yeme afyonu kat'a, çekip esrarı olma âleme rüsva, biri hulya verir, diğeri yubuset yani kuruluk, o afettir, bu bin türlü musibet. Keza Anadolu değişlerinde şarap içen balını, afyon içen canını, esrar içen aklını kaybeden minvalinde dizeler duyulsa da bu sulu ve kuru illetler kendine tiryaki ve müptela bulmayı her daim başarmışlar. Bu arada, tiryakinin kökü olan tiryak, bir tür afyon macununun adıdır. Bela kelimesiyle aynı kökten gelen müptela ise, bir belaya düşmüş, bir dert ile sınanan kişi anlamına gelir.

Yani belli ki bunların bir dert, bir bela olduğu her zaman, hemen herkesin malumuymuş ama dağda yabanda gezen dervişten tutun, tahtında oturan sultana kadar hemen herkes bu boka alışırken o beni değil, Ben onu kontrol ederim, kibriyle başlamış. Hatta hatta yönetici kesimin benzer bir kibirle özellikle kuru mamulatın kullanımına halk satığında yol verir gibi yaptığını da görüyoruz. Bu kimselerin mükeyyefata dair verdikleri fetvalar hep aynı yönde değil. İşin içine kahve ve ancak 1600'lerde Osmanlı'ya ulaşan tütünü de katarak haram, mekruh, mübah gibi farklı görüşleri birbirleriyle çarpıştırmışlar. Mesela kahve genellikle caiz görülürken afyon ve tütün için mekruh veya haram hükmü daha öne çıkmış.

Arapların bu bela bize Moğollardan kaldı diyerek kesinlikle haram saydıkları esrarsa Yavuz Sultan Selim'in Şeyhülislamı Kemal Paşazade'nin verdiği cevaz sebebiyle uzun süre tartışılmış. Esrarın resmi olarak yasaklanması 1723'ü buluyor. Tabi kuru muamullerdeki bu kargaşanın sebebi içkinin dinen kesinlikle yasak olmasıyla ve devletin türlü afyon macunlarından, ber şuruplarından hatırı sayılır bir vergi almasıyla da açıklanmaya çalışılabilir. Ama coğrafyamızdaki sulu kültürünü ve sulunun müptelalarına zaman zaman gösterilen hoşgörüyü de yatsımamalıyız. Örneğin resmi kayıtlara göre tarihte birine rakı ısmarlayan ilk kişi Osmanlı devletinin ikinci padişahı Orhan Gazi'dir. Rakıyı ısmarladığı kişi ise 1368'deki Bursa Fethi'ne katılan Geyikli Baba namlı bir Türkmen ereni Rum aptalıdır. Divan-ı Hümayun kayıtlarına yansımış olan rivayet şöyle.

Kutbul Arifin, Ariflerin Kutbu, Şeyh Geyüklü Baba Hoy'dan gelmiştir. Hoy, bugünkü İran'ın Azerbaycan eyaletinde bir şehir efendim. Bir ulu geyiğe binip gelmiştir. Geyükler kendiniye musahhar imiş. Yani sihirlenmiş, teshir altına alınmış, itaat ettirilmiş.

Gelip İnegöl'de mekan tutmuş. Merhum Sultan Orhan Padişah hazretlerinin... ...Burusa Fethi'nde merhum Orhan Padişah Olkal Ay'ı feth ederken... ...Şeyh Geyikli Baba dahi Kızıl Kilise demekle meşhur... ...Ol Kilise'yi kendiler fit etmişler.

Demek istiyor ki Sultan Orhan Padişah'ımız hazretleri Bursa Fethi'nde Bursa Kalesi'ni fethetmeye çalışırken Şeyh Geyikli Baba da Kızıl Kilise diye meşhur bir kiliseyi tek başına fethetmiş. Cenk derken bir kestane ağacı bağırmış. Cengi ider idermiş, ol kestaneye varduk da ol kestane yar olup babayı saklar imiş. Kafirler arar arar bulamazlar imiş. Sabah yine çıkıp cenk idermiş, erenlerle bu nevi ile alınmışlar. Zannediyorum burayı anladınız. Bir kestane ağacının içine saklanıp geri çıkarak savaşıyor Geyikli Baba.

O zaman da Hazreti Orhan Padişah'a şöyle de haber vermişler ki... ...Hoy'dan bir er gelip Ulu Gey'e binip Kızıl Kilise'yi aldı. Ve bu cevabı vermişler, verdiklerinde merhum Orhan Padişah, baba meyhordur. Yani baba içki içer deyip iki yük arakı ile iki yük şarabı göndermiştir.

Tabii ki bunun tahrircilerin çirkin bir iftirası olduğunu, geyikli babanın o iki yük rakıyla iki yük şarabı kerametle zerde ve helvaya çevirerek padişaha geri gönderdiğini söyleyenler de mevcut. E söz konusu kişi de geyik sırtında Bursa'nın fethine katılmış bir ermiş olunca olmaz öyle şey diyemiyoruz. Şimdi küçük bir ara verelim, çok bekletmeden konumuza geri dönelim. Diğer taraftan, bu kadar bilgi karşımızda dururken bizim kültürümüzde içki içmek yoktur da diyemiyoruz. Belli ki içmişiz. Ama o zamanlar içtiğini itiraf eden de azmış, içmekle iftihar eden de.

Bakınız Evliya Çelebi'ye, o da asla içmeyenlerden. Ama bu musibetler nerede satılır? Hangi inceliklerle hazırlanır? Nasıl tüketilir? Herkesten daha iyi biliyor. Nasıl oluyorsa artık.

Hatta seyahatnamesinin İstanbul'daki meyhaneleri ve kahvehaneleri anlattığı bir bölümünde anasından doğduğundan beri içki denen illetin bir katresini dahi ağzına değdirmediğini söylüyor. Fakat damlasını ağzına değdirmediği bu ürünleri öyle bir sıralıyor ki bu listedeki kağn-ı zürafa, fışfış şarabı, horilka, Tostaganza, Habbu Ferah, Felasife Macunu gibi fantastik isimlerle okuyucusunu da sarhoş ediyor. Elbette bunların hiçbirini kullanmaz Evliya. Bu keyif verici içecek ve yiyecekleri yakın dostlarının ve sadık canlarının hatırı için evinde bulundurmuştur. Yoksa aman Riya olmasın, vallahi birinden haberi yoktur. Vesselam.

Tıpkı Osmanlı sarayına Avrupa'dan ithal edilerek giren şişe şişe fıçı fıçı bordo şaraplarının, viyana biralarının sadece tıbbi maksatlarla bir de saraya gelen yabancı elçilere ikram amacıyla satın alınması gibi. Bu arada, suluyu ithal ederken, kuruyu da batıya sokuşturmayı ihmal etmemişiz. Birçok kaynak, esrarın Avrupa'ya Napolyon'un hevesli askerlerince taşındığını, keyif için kullanımının da bu müptezel veteranlarca yaygınlaştırıldığını yazıyor. Afyon'un kullanımı daha eski ama o da daha çok tıbbi metinlerde çıkıyor karşımıza. Belli ki batılılar kuruya önce biraz mesafeli durup sonra pragmatik olarak yaklaşmışlar. Afyon'u Çinlilere yönelik bir kitle imha silahına çevirmelerinden de anlıyoruz bunu. Fakat bir süre sonra o beni değil ben onu kontrol ederim kibrine batılılar da düşmüş.

Örneğin bilmeden de olsa afyondan bir başka kitle imha silahının üretilmesini sağlayan ilk kişi kimyanın babası olarak da tanınan Sir Robert Boyle olmuş. İstanbul'dan edindiği afyonu kristalize hale getirmiş ve bu çalışmasının detaylarını zehirleri ilaca dönüştürme üzerine bir deneme başlıklı makalesinde yayınlamış. 150 yıl kadar sonra da Alman ezilacı Frederick Zertürner bu çalışmadan aldığı ilhamla haşhaş bitkisinden ekstrate edilen ilk aktif alkolüyti yani morfini keşfetmiş. Zertürner, deneyler sırasında kendisini ve diğer üç erkek deneyi az daha öldüren, kullananları derin uykulara daldırma eğiliminde olan bu maddeye rüyalar tanrısı Morpheus'un adını vermiş.

Keşfinin onuruyla gururuyla dolu olan Zertürner, morfinin mucizevi bir ağrı kesici olarak kabul görmesinin yanı sıra afyon bağımlılığına karşı kullanılabileceği yönünde de çalışmalara başlamış. Afyondan 6 kat daha güçlü olan bu ilacın daha düşük dozlarına ihtiyaç duyulacağı için daha az bağımlık yapacağını varsayıyormuş. Ancak Zertürner keşfettiği uyuşturucunun müptelası haline gelmiş. Sonrada morfinmanlık hızla Avrupa'ya yayılmış. Hızını almışken de okyanusu geçip Amerikan iç savaşında boy göstermiş ve iddialara göre 400 binden fazla insanı bağımlısı yapmış.

Tüm bunlar yaşanırken, morfinden sentezlenerek üretilen diyasetil morfin, 1898 yılında Bayer firması tarafından piyasaya sürülüyor ve 1910 yılına kadar bağımlılık yapmayan morfin olarak pazarlanıyor. Bayer firması, çocuklar için öksürük ilacı olarak da sattığı bu ürününe pek de güzel bir isim bulmuş. Heroin. Bu isim Almanca heroisch kelimesine, heroisch de eski Yunanca eros yani kahraman, yarı tanrı anlamındaki sözcüye dayanıyor. Heroinin denenmesi sürecindeki denek olarak kullanılan insanların, maddenin etkisindeyken kendilerini görkemli, cesur kahramanlar gibi hissetmeleri ismin ilhamı olmuş.

İlk kullanımda dahi bağımlılık yapan eroinin o kahramanları sonrasında neye dönüştürdüğünü sanırım hepimiz biliyoruz değil mi? Fazla yüklediniz. Hareket ettirmesem ölür. Alışacak. Bir hafta sonra tam içici olur. Ne keyif be. Ey polis tahsin sıkı dur. Güzel kızın karşına eroinman olarak çıkacak. Sen yardımlarını esirgeme.

Ülkemi, yakınlarımı kötülüklerden arındır Ya Rabbim. Halk düşmanlarını, gençliği zehirleyen suçluları yakalamama yardımcı ol. Amin. Amin. Amin deyip bitirmeyelim. Konuya öyle bir daldık ki, Amin deyince benim aklıma alfa, metil, fenol, etil ve amin terimlerinin kısaltmalarından oluşan amfetamin geldi. Gel. Sen buralara nereden girdin?

Almanya'nın Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkması aspirin ve eroin gibi ister şifa ister bela olsun birçok ürünlerinin tescil haklarını kaybetmelerine yol açmış. Fakat bu durum Alman ilaç senayini durduramamış tabi. Almanların açtığı yolda ilerleyen Amerikalılar bu yeni merkezi sinir sistemi uyarıcısını Benzedrin ismiyle piyasaya sürmüşler. Aynı yolu arşınlayan Japon kimyagerler de metanfitamini sentezlemişler.

Esra tekrar Almanlara gelmiş. Berlin merkezli ilaç şirketi Temlerwerke metanfitamini 1937 kışında Pervitin markasıyla satmaya başlamış. Eczanelerde reçetesiz satılan tabletler reklam kampanyasının da etkisiyle son derece popüler olmuş. Hatta metanfitamin ile takviye edilmiş çikolatalar bile piyasaya çıkmış.

Peki, 1. Dünya Savaşı'nda yaşanan utanç verici yenilgiyi morfin ve eroin gibi maddelerin kullanımına bağladıkları için radikal biçimde uyuşturucu karşıtı olan Naziler nasıl olmuş da metanfetaminli şokalatalarını şapırdatır olmuşlar? Efendim, bilim sayesinde. Bilim demiş ki, bu morfin gibi, eroin gibi değil. Alkol gibi bile değil. Bu mucize ürün, insana gerçeklerden kaçmanın rahatlığını sunmuyor. Aksine uyanıklık ve enerji veriyor. Dikkat ve kendine güveni arttırıyor. Elbette bütün derdi almanı uyandırmak olan fiziksel ve zihinsel überlik takıntılı üçüncü ray için biçilmez kaftandır bu.

1940'a girerken Temmler fabrikasının üretim hızı günde 800 bin tabletin üzerine çıkar. Pervitin tableti Almanların 2. Dünya Savaşı sırasındaki temel savaş doktrini olan Blitzkrieg yani Yıldırım Savaşı'na da asıl şeklini verir. Düşmanı savunma kurmasına dahi fırsat vermeden olağanüstü bir hızla imha etme amacı güden bu taktik metanfitamin etkisi altındaki endüstriyel zombilere dönüşmüş Alman askerleri tarafından tarihe geçirilir.

Bu sırada yaşanan beyin kanamasına bağlı ani ölümler, felçler, bütünsel karaciğer tahribatları, hızlı gelişen bağışıklık çökmesi ve askerlerin genelinde görülen diş cürümeleri, akne ve uçuklar, asabiyet ve paranoid haller savaş harareti içinde görmezden gelinir. Çok uzaklardaysa, benzer amaçlarla kendi metanfetaminli ilacını üreten Japonya, bu iş gücü hapına, çalışma sevgisi anlamına gelen Filopon ismini vermiştir. Filopon, tam bir Japon çizgi film karakteri ismi. Al Pokemon da oynat o derece ya.

Japonlar, askeri personelin yanı sıra devlet fabrikalarındaki işçilere de üretkenliklerini arttırmak için filopon verirler. Filoponun pomponluğuyla çözülemeyecek durumlarda ise daha net tedbirler alırlar. Kamikaze pilotları intihar görevlerinden önce damardan büyük dozlar da metanfetamin alır. Fırtına tabletleri olarak bilinen imparator damgalı özel haplar ise aslında yeşil çay tozu ile karıştırılmış mini metanfetamin bombalarıdır.

İki atom bombasının ardından 1945 yılında vatandaşlarının bir çoğu metanfetamin bağımlısı olmuş Japonya, depolarındaki devasa filopon stoklarıyla birlikte Amerikalılara teslim olur. Amerikalılar filoponun bir kısmını ilaç olarak dağıtılmak üzere kamu dispanserlerine göndermişler, geri kalanı ise kara borsaya yönlendirilmiş. Dağıtımının çoğunu da ünlü suç örgütü Yakuza devralmış. Tüm bu olup bitene yol veren Amerikalılar, ilginçtir, kendi evlerinde de benzer bir tavır içine girmişler.

İstatistikler 1950'lerde Amerika'da yasal reçeteyle metanfitamin kullanımının çok büyük oranda arttığını gösteriyor. Diyet ilacı olarak ünlenen o petrolün yanı sıra sinus iltihabı gibi türlü tıbbi amaçlarla metanfitamin içeren ilaçların kullanılması yaygınlaşmış. Tıbbi amaçların dışında da ben iyisi olarak bilinen azim hapları yani pep pills, yürübe hapları go pills, kaldırıcılar uppers ve speed denen hızlandırıcı haplar da hemen herkes tarafından kullanılmaya başlanmış. Hemen herkes derken şöyle açıklayayım. Uzun yolda uykusuzlukla savaşan truck driver'dan tutun, dış politikadan bunalan Amerikan başkanına kadar. Kimler kimler?

İngiltere kralı, rahmetli başkan Kennedy, taçsız kral Pele. Pele'yi bilemiyorum, hiç de zannetmiyorum ama rahmetli başkan Kennedy ne yazık ki bu illete tutulanlardan. Kennedy'de dahil olmak üzere çok sayıda yüksek profilli müşterisine bela olan kişi ise o dönemler Mucize Max veya Dr. Feelgood gibi isimlerle tanınan doktor ve tıp araştırmacısı Max Jacobson.

Kennedy ile henüz senatörken tanışıp onu şiddetli sırt ağrılarından kurtaran 1960'daki başkanlık seçiminde dimdik ayakta durmasını sağlayan Jacobson, bir anda Kennedy ailesinin göz bebeği haline geliyor. John ve Jacqueline'e enjekte ettiği karışımların içinde vitaminler, steroidler, hayvan plezentası, kemik iliği ve sokaklarda spit adıyla satılan bir sentetik bulunduğu öğrenildiği halde Kennedy, Jacobson'ın enjeksiyonlarını isterse atsidi olsun, işe yaradığı sürece umrumda değil diye kabulleniyor. Hatta Dr. Filgut'u 1961'deki Viyana zirvesine başkanlık mahiyetinin bir parçası olarak dahil etmiş. E kolay değil tabi. Domuzlar körfezi çıkartmasından yediği dayaktan sadece 6 hafta sonra Sovyetlerin en kurt başbakanı Nikita Kurüşçev'in karşısına çıkacak yenedi. Bu çıkartmayı mucize vitamin iğneleri olmadan beceremeyeceğini düşünmüş olabilir. Yazık.

Yaşı henüz 44'ü bulmuş, daha 4,5 aylık başkan olan Kennedy, belli ki Kuruşçev'e ne yaman bir kovboy olduğunu göstermek istemiş ama süratin felaket olduğunu unutmuş. Dr. Filgut'un spit içeren iğneleriyle ayarını kaçırıp, Sovyet kurdu Kuruşçev'le komünist ideolojiyi tartışmaya bile kalkışmış. pek de hakim olmadığı Marksizm denizine dalan Kennedy hiç istemediği şekilde İngiliz İmperyalizmini ve 2. Dünya Savaşı öncesi Statiko'yu savunurken buluyor kendini. Yani Dr. Filgut'un vitamin şartları hoboyu şapa oturtuyor efendim. Kennedy'nin yıllar sonra bir New York Times muhabirine hayatımdaki en kötü gündü, he savaged me yani kuruş cev, içimden geçti diye anlattığı o günden sonra neler olmuş sayın dinleyenler?

Kurişçev Amerika Birleşik Devletleri ile eşit olarak görülme arzusuna kavuşmuş. Sovyetler ve Çin bir yanda Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa diğer yanda karşılıklı nükleer horozlanmalara devam etmişler. Zirveden iki ay sonra Sovyetler Berlin duvarını dikmiş. Birçok otoritede Kurişçev'e karşı durabilseydi Kennedy bu durumu önleyebilirdi demiş.

Elbette duvar Kennedy'nin önlemeye çalıştığı bir şey miydi, onu da tam olarak bilemiyoruz. Net görünür olan tek şey, tıpkı Fusuli'nin Bengü Badesi'nde şarabın afyonu yenmesi gibi bu hadisede de vodka, amfetamine galip gelmiştir. Nazdrovia. Zirvelerde bunlar yaşanırken, amfetaminler metamfetaminler komşuda pişip bize de düşmüş ne yazık ki.

Birleşmiş Milletler'in 1971'deki Psikotropik Maddeler Sözleşmesi'ne kadar bu maddeler, özellikle gelişmiş ülkelerin vatandaşlarını yasal ve reçeteli olarak yakıp yıkmaya devam etmiş. Keza o dönemlerde bizim memleketimizin birçok seçkini de bu yabancı diyarlardan gelen pahalı haplarla olmadık maceralar yaşamışlar. Bunlardan en hazini Yeşilçam'ın küçük hanımefendisi Belgin Doruk'un başına gelenlerdir. Acı Dolu Yıllar isimli otobiyografik kitabında kendini oldum olası balık etli bir genç kız ve kadındım diye tarif ediyor.

Sinemaya adım attığı 1950'li yıllarda tercih edilen bu vücut ölçüleri 60'larla beraber kusura dönüşüyor. Belgin Hanım'a önce ima yoluyla sonra açık açık kilo vermesi yönünde öneriler gelmeye başlıyor. Diyetlerle başı pek hoş olmayan küçük hanımefendi de piyasadaki zayıflama haplarına yönelmiş ve karşısına pat diye sahte bir kahraman çıkmış. Kitapta şöyle anlatıyor.

Eczanelerde büyük reklamlarla satılan PAT adlı zayıflama ilacının büyüsüne kapıldım. Yasal olması en büyük güvencemdi. Ancak içindeki amfitaminin uyarıcı ve uyuşturucu etkisinin ne yazık ki o tarihlerde gerçek anlamda farkına varamadım. Bir süre sonra amfitamine alıştım. Kendimi Hiemen gibi güçlü hissediyordum.

Gölgelerin gücü adına. Adam'ı Hiemen'e, titreği Atılgan'a çeviren Yıldırım ne yazık ki bir tek çizgi filmlerde çakıyor. Belgin Hanım'ın pat patlarının yankısı tükenmekte olan kariyerinin sesini bastırıyor. Anlayamıyor Belgin Hanım. Çünkü çok seviyor pat patlarını. O kadar ki bir gün yakın arkadaşı Zeki Müren'le de paylaşıyor bu sevgisini ve olanları şöyle anlatıyor.

Zeki'ye de benim haplardan yutturdum. O bu aniden gelen, ayakları yerden kesen enerjinin mutluluğunda kendini sokaklara atmış. Tanıdığı kim varsa ona hediyeler almış. Ancak bir süre sonra benden daha akıllıca davranıp, enerjinin bu kadarı da fazla dedi ve bir daha pat almadı.

Sanat güneşimiz patın etkisindeyken kimlere ne gibi hediyeler vermiş bilemeyiz. Ama bu illet hap, küçük hanımefendinin hayatına hep böyle tatlı hatıralar katmamış. Bir süre sonra Belgin Dorun tuhaf davranışları etrafındakileri rahatsız etmeye başlamış ama o bir küçük hanımefendi. elbette hoş görmüşler. Ta ki büyük reklamlarla duyurulan gazino galasında sahneye çıkıp ilahiler söylemeye, dualar etmeye başlayana kadar. Işıkların karartılmasıyla apar topar sahneden alınan küçük hanımefendinin delirdiği dedikodusu dolanmış ortalarda. Sonrasında hastaneler, elektroşok tedavileri, yeme bozukluğu, inziva, ekonomik zorluklar, başarısız intihar girişimi ve tekrar inziva.

Belki de bunları hiç anlatmamak lazım. Kimsenin aklındaki küçük hanımefendi imajını yıkmamak lazım. Belgin Hanım'ın başına gelenleri hiç yaşanmamış farz edip, onu hep zengin evinin bahçesinde koşturan yanağı benli, balık etli, tatlı bir kız olarak hatırlamak lazım. Ama o bizim küçük hanımefendimiz. Acısı da bizim acımız.

O güzellik acıdan kaçıp olmadık bir tuzağa düşmüşse biz de aynı şeyi mi yapalım? Hayır, acıları da hatırlayalım. Bu kaydın sonunu getirirken de her zaman yaptığımız gibi ahkam kesmek yerine gelin biraz hayal kuralım. Belgin Doruk'u bambaşka bir filmin içinde hayal edelim, dövüş kulübünde.

Filmdeki malum evin bodrum katında küçük hanımefendi elini uzatmış olsun Tyler Durden'a. Eline kondurulan küçücük öpücüğü de Tyler'ın döktüğü tozla başlayan kimyasal yangını da bütün hanımefendiliğiyle kabullensin Belgin Hanım. Tyler'ın şaşkın bakışları arasında da ona desin ki This is my pain. Bu bizim acımız. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Senin zannettiğin gibi öncekilerden de çok farklı değiliz. Ama bir konuda haklısın. En büyük buhranımız kendi hayatlarımız. Tyler bunu duyunca hemen sirkeyi döküp söndürsün Belgin'in elindeki yangını. Sonra da Marla ile isimsiz anlatıcı, Belgin ile cisimli Tyler evlenip çifte düğün yapsınlar. Son.

Hatta son yazmadan önce Vahiyöz kameraya bakarak ''First rule of the Fight Club'' ''You do not talk about Fight Club'' dese çok ama çok kıyak olur. Anlatmaya gerek yok sayın dinleyiciler. Görüyorsunuz aman ha! Aman ha! Kendinize iyi bakınız. Tekrar duyuşuncaya kadar da hoşçakalınız.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)