
3.706 kelime · ~19 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 25 Haziran'da alıyoruz. Umarım tatiliniz güzel geçmiştir ya da tatil deyince ne yaptığınızı da bilmiyorum açıkçası. Ben İstanbul'daydım. İstanbul gayet keyifliydi. Bundan sonra bayram tatillerinde İstanbul'da olmayı diliyorum. Tatil boyunca siyaset ve ekonominin tren topik olmayacağını tahmin ediyorduk ve tahminimiz tuttu. Bayram tatiline Avrupa şampiyonasının da eklenmesiyle
Türkiye'nin ana odak konusu ahmilli futbol takımımız oldu. Tüm Türkiye'nin gözü 19 yaşındaki bir yıldızın Arda Güler'in üzerinde. Topu kazandı kazandırdı Kaan Arda'yı Arda kaleye baktı. Arda!
Arda Güler üzerine asfaltı delen çiçek başlığında bir Tren Topik bölümü de hazırlamıştık. Gerçekten ya bu çocuğa sempati beslememek, onu sevmemek gerçekten çok zor. Yıllar içinde bir ulusal kahramana dönüşmesi de çok mümkün. Türkiye hem ekonomisiyle hem sosyal yapısıyla Arjantin'de çok karşılaştırılır. Arjantin'in Maradonası Messi'si vardı. Arjantinliler de Brezilyalılara şöyle bağırıyordu. Göreceksiniz, Messi bize kupayı getirecek çünkü Maradona
Heleden büyüktür. Arda Güler de bizim mestimiz olabilir mi? Bu biraz Arda'ya, biraz da sanırım bize bağlı. Eğer medyamız, toplumumuz ve futbol yönetenler bu şampiyonadaki gibi davranırsa, Arda'nın başarısı bizim sayemizde değil, bize rağmen olacak. Arda'nın sadece 19 yaşında asfaltı delen bir çiçek olduğunu unutmayalım diyelim ve bu bölümün sosyal mesajını vererek başlamış olalım.
Bu bölümde kaçmamızın mümkün olmadığı bir tren topik konusunu, Diamond Thema'yı, daha doğrusu Diamond Thema'nın Asrın Tok ile şeriat tartışmasını ele alacağız. Olayı hiç bilmeyen varsa, ki zor, ama ben yine de kısaca özetleyeyim. Diamond Thema adlı YouTube yayıncısı, Yeraltı adlı YouTube kanalında Asrın Tok adında bir gençle tartıştı, tartışmanın konusu şeriattı ve karşısındakini deyim yerinde ise madara etti. Moda olan bir ifadeyle söyleyeyim, Diamond Thema'nın bu tokat şovunu 4,5 milyon kişi izlemiş durumda. Fakat mesele, programda fikirlerini savunurken söyledikleri üzerinden Diamond Thema hakkında soruşturma açılması ve yakalama kararı çıkarılmasıyla daha da büyüdü.
Tema bunun üzerine, bir yıldır yaşadığı arnavutluktan Türkiye'ye bir süre dönmeyeceğini açıkladı. Halk kesimlerinin tedirginliği de böylece arttı. Hayırdır? Bir münazarada bile fikirlerimizi ifade edemeyecek miydik? Karşımızdakiyle tartışamayacak mıydık? Türkiye'de ifade özgürlüğü, konu şeriat olunca neden bu kadar daralıyordu? Rejim değişmişti de haberimiz mi yoktu? Böylece bugüne dek süre gelen bir tren topik konusu oluşmuş oldu.
Biz de bu meseleyi alternatif bir bakış açısıyla ele alalım istedik. Otoritenin baskısı altındaki bir kişiyi masaya yatırmak zor. Zira eleştirer yaklaştığınız anda otoriteyle, o ceberut güçle yan yana düşebiliyorsunuz. O yüzden bu ceberut gücün yüklendiği kesimleri ele alırken kendi adıma zorlanıyorum. Ama aksi halde de hakikati yakalayamıyoruz. Bu bölümde Diamond Tema'nın mücadelesinin sol bir pencereden nasıl göründüğünü yorumlamaya çalışacağız.
Çünkü böyle bir pencerenin enteresan olduğunu düşünüyorum. O yüzden böyle bir çerçeve belirledik. Alışılagelmişin dışına çıkarsak yüzeysellikten kurtulabiliyoruz. O yüzden alışılagelmiş yorumların biraz dışından bir perspektif sunacağız sizlere bu bölümde. Umarım fikriniz ne olursa olsun, solcu veya sağcı, benim benimsediklerimin dışında da fikirleriniz olabilir. Ama en azından sunumumuzu beğenirsiniz. En azından bir çerçeveyi tanıtmaya çalışacağız size. O halde uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Yanılmıyorsam 2017 yılının kış aylarıydı. Nereden hatırlıyorsun diye sorarsanız, 16 Nisan referandumun arifesinde olduğumuzu hatırlıyorum. O meşhur başkanlık sistemi referandumuna haftalar, belki de günler kalmıştı. O sıralarda Ankara'da yaşıyordum. Kızıl Ağa civarında, Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde, Korkut Borotav Söyleşisi'nde beynimde bir şimşek çaktı.
Korkut Hoca referandum gündemi üzerinden Türkiye'de bir aydınlanma mücadelesi verildiğini söylüyordu. Bu mücadelede ister sağcı olsun ister solcu olsun aydınlanma saflarındaki herkesle dayanışma içinde olmak elzemdi. Böylece AKP karşısındaki cephenin hangi prensip etrafına genişletilmesi gerektiğinin reçetesini sunuyordu Borat Av. Aydınlanma cephesi ve diğerleri diyordu. Peki neydi bu aydınlanma?
Aslında 17. yüzyılda başlamış ve günümüze de damga vurmuş bir felsefi hareketten bahsediyoruz aydınlanma derken. 17. yüzyılda, düşünüyorum öyleyse varım sözüyle zihnimize kazınan Descartes'tan önce insanın bilgiye doğuştan sahip olduğuna ilişkin bir inanış vardı. Yani biz doğuştan biliriz, bilgilerimizle inanarak harmanlanır, inanarak büyür, derinleşir. Bilginin kaynağı tanrıydı ve insan doğumundan itibaren bilgiye sahipti.
Fakat Galile gibi, Kopernik gibi, Bruno gibi uzay gözlemcileri, doğuştan bildiğimiz ve kutsal kitaplar aracılığıyla bizlere anlatılan pek çok bilginin yanlışlığını insanlığa kanıpladılar. Kopernik evrenini savunan İtalyan rahip Giordano Bruno, görüşleri yüzünden yıllarca Engizisyon'da işkence gördü ve Kongbo di Fiori meydanında yakılarak vahşi biçimde idam edildi. Fakat Bruno'nun idamı, Belki bedenini öldürmüş ama fikirlerini öldürememişti. Aradan geçen zaman içinde Bruno'nun anlattıklarının doğruluğu ispatlandı. Yüzyıllar sonra Katolik Kilisesi bu idam kararından caydı. Bugün Compos de Fiora meydanında görkemli bir heykelde bulunuyor Bruno'nun. Bruno'nun hikayesi yüzyıllar sonra V for Vendetta filminde hafızalara kazınan bir repliğe de ilham oluyor. Geber! Geber!
Neden ölmüyorsun? Bu maskenin ardında etten fazlası var. Bu maskenin altında bir fikir var, Bay Crady. Ve fikirlere kurşun işliyor.
Fakat bilginin kaynağının tanrı olmadığının anlaşılmasıyla, o halde nasıl bilebiliriz sorusu 17. yüzyıl ve ardından 18. yüzyıl felsefesine de damga vurdu. Tabula rasa diyordu empiristler, tabula rasa. Yani insan zihni boş bir tabela gibiydi. Bu tabela ancak öğrenerek dolabilir, öğrenmek için de insanın duyulara ihtiyacı vardır. Dolayısıyla bilgi ancak deneyler yoluyla ortaya çıkacaktır. Fakat sadece duyular, bilginin yorumlanmasına yetmeyecek, dolayısıyla bilgiyi işleyecek bir usa, bir akla da ihtiyacı olacaktır insanın.
İşte aklın yol göstericiliğinin görkemli gücünü insanlığa anlatan büyük filozofun adı İmmanuel Kant'tı. Felsefenin izinde adlı felsefe podcastlerini de hazırlayan Pelin Dilara Çolak'tan dinleyelim. Aydınlanma çağı aklı tüm geleneksel, dini dolmalardan kurtarmayı amaçlar. Hatta İmmanuel Kant tarafından aklın vesayetten kurtulması olarak tanımlanır. Sepere Aude, aklını kullanma cesaretini göster.
Aydınlanma çağının yani 18. yüzyılın insanı kendisini tüm geleneksel mevcut bütün bağlarından kurtarmaya çağırır. Yani insan öğrenilmiş geleneksel dini dogmalardan kurtularak artık aklın egemenliğine, aklın vesayeti altına girecektir. Şimdi en son Korkut Boratav Söyleşisi'ndeydik. Konumuz aydınlanma ama konumuzun bağlamı 16 Nisan 2017 referandum. Yani politik bir çerçevesinde var meselenin. Aydınlanmacı güçler sağcı veya solcu, liberal, milliyetçi belki de maksist olabilir diyordu Korkut Hoca. Fakat an itibariyle aydınlanma tehlike altındaysa, Diğer aydınlanmacı güçlerle en geniş cepheli bir birliktelik kurulmalıydı. Salondaki solcular bu ifadelere biraz hayıflandılar, homurtular başladı. Hani Korkut Hoca'ya kimse öyle seslenmedi ama homurtulara mikrofon tutulsa şöyle şeyler duyulabilirdi.
Ya hocaya bak, sözde solcu ama sosyal demokratlardan merkez sağcılara kadar tüm cumhuriyetçi güçlerin birlikte hareket etmesini söylüyor. Yahu daha solcular birlikte hareket edemiyor ki. Homurtuların ardından hoca devam etti ve aydınlanma fikrini son derece basit biçimde formülüze etti. Aydınlanma dedi Boratav.
insanlığın prangalarından kurtulma çabasıdır. Peki bu prangalar nelerdir? Evvela din. Toplumsal hayat, bilim, sanat, felsefe, dinin tahakkümünden kurtulmalıdır, diyordu aydınlanmacılar. Eğer bir düşünce akıl ve bilim ile çelişiyorsa, o halde bu düşünce çöptür. Bu bir inanış olabilir ancak, düşünce olamaz. Bir yol gösterici aranıyorsa, akıl ve bilim en hakiki yol göstericidir.
Din, insanların vicdanlarına hapsedilmeli ve orada kalmalıdır. Bu haliyle Atatürk'ün şu meşhur ifadeleri aydınlanma felsefesi ve cumhuriyet arasındaki köprü gibidir. Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en hakiki mürşid ilimdir, feldir. İlim ve fen dışında müşrit aramak, gaflettir, cehalettir, sapkınlıktır. Bundan sonra kadınlarımız da her türlü ilim ve fen alanında eğitim görecek... ...erkeklerle birlikte yürüyeceklerdir. Bize ve bizden sonrakilere düşen görev, bu yolda tereddütsüz ilerlemektir.
Şimdi prangaların ilki dindir dedik. İkincisi ise ulusun egemenliğine ilişkindir. Bir ulus, gücünü babasından, atalarından alan bir monarkın egemenliğinde mi yaşamalıdır? Öyleyse neden bir monarkın, bir taçlının, bir kralın mutlak hakimiyetindeki akla ve bilme uygunluk nerededir?
Aydınlanma bu soruya da cevap verir ve egemenlik ulusa aittir, monarşilerin elinden alınmalıdır der. İşte diyordu Korkut Boratav, aydınlanmanın iki gereği, dinin ve monarşinin tahakkübüne karşı bilimin ve ulusun egemenliği. en gerçek yol gösterici olarak bilimin kabulü. Bu noktada Cumhuriyet devrimi pek açık ki aydınlanmacı bir devrimdi. Krallara, monarklara, taçlılara, şahlara, padişahlara minnet etmiyor, ulusun egemenliğini savunuyordu. Tabii bu durum yer yer devrimci iradenin de masaya yumruğunu vurmasını zorunlu kılıyordu. Bizde saltanatın kaldırılması için Mustafa Kemal iradesinin tarih sahnesine çıkması gerekecekti.
Saltanatın kaldırılması şeriata uygun mudur sorusu, Meclis-i Şerriye komisyonunu günlerce oyalayınca Mustafa Kemal'in şu konuşması bugünlere de katırda kaldı. Efendiler, içinde bulunduğumuz şartlara rağmen sapsatayla, mugalatayla, nazariyatla vakit geçirdiğimizi görüyorum. Hakimiyet ve saltanat hiç kimseye ilim icabıdır diye müzakereyle, münakaşayla verilmez. Hakimiyet ve saltanat kuvvetle, kudretle zorla alınır. Türk milleti de hakimiyet ve saltanatı isyan ederek bir fiil kendi eline almıştır. Bu olmuş bitmiş bir durumdur. Artık söz konusu olan millete hakimiyetini ve saltanatı bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir.
Mesele bu zaten olmuş bitmiş durumu ifade etmekten ibarettir. Bu herhalde ve mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, meclis ve herkes meseleyi böyle görürlerse fikrimce uygun olur. Aksi takdirde yine hakikat ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.
Türk devrimi pek açık ki sırtını aydınlanma felsefesine yaslamıştı. O halde karşı devrimin hedefinde de aydınlanma olması kaçınılmazdı. Öyleyse 21. yüzyılın aydınlanmacıları birbirleriyle omuz hizasında olmalı, birbirlerine yoldaş olmalıydı.
Dinin ve monarşinin tahakkümüne karşı bilimin ve ulusun egemenliği, işte aydınlanmanın iki sacayı. Korkut Boratov, bir liberal aydınlanmacıyla bir Maksist aydınlanmacı arasında farklar olduğunu da söylüyordu. Bu fark, paranın tahakkümüne ilişkindi. Liberel aydınlanmacılar, diğer aydınlanmacılarla beraber dinin ve monarşinin tahakkümüne isyan ediyordu, evet. Ama Maksist aydınlanmacılar, dinin ve monarşinin tahakkümünün yanında, geniş halk kesimlerinin paranın tahakküme altında ezilmesine de karşı çıkıyorlardı.
Liberal aydınlanmacılarla Marksist aydınlanmacılar arasındaki temel fark işte buydu. Paranın tahakkümüne karşı duruş. Fakat diyordu Boratow, mevcut AKP rejimi ne dinin, ne monarşinin, ne de paranın tahakkümüne karşı çıkıyor. Dolayısıyla topyekun olarak aydınlanmayı karşısına alıyor. Bu nedenle, sağ-sol deneden en geniş cephede bir arada durmak zorundayız.
Bu haliyle Diamond Thema'nın bulunduğu yer aydınlanma çemberinin içindedir ve biz de o çemberin içinde Diamond Thema ile omuz omuzayız. Fakat, Türkiye'de sağ ve sol kavramlarının tarihi ve bu tarihin yüzeysel algılanışı nedeniyle solculuk dinsizlik, sağcılık dindarlık olarak algılandı. Buradan hareketle, Diamond Thema'nın dinsizliği sola mı halledildi? Diamond Thema'yı İslamcı sosyal medya hesapları komünistlikle, solculukla itham etti.
Bizde sağ ve sol kavramları maalesef Hobsbawm'un aşırıklar çağı dediği 20. yüzyılda doğru kavranamadı. Daha doğrusu Türkiye'de anti komünist hareket ve onun manipülasyonları o denle etkiliydi ki sağ ve sol din ekseninde ele alındı. Solcular din karşıtı sağcılar ise dindarlardan oluşuyordu. Solculuk varoluşu gereği Allahsızlıktı.
1977 yılında yayınlanan Cüneyt Arkın'ın oynadığı anti-komünist propaganda filmi Güneş Ne Zaman Doğacak, dönemin ruhu itibariyle solcuların nasıl kavrandığını göstermesi açısından enteresan. İstihbarat örgütünden Albay Nuriye. Alpiray Nuriye. Solcuların hayali buydu. İktidara gelecek Allahsızlığı yayma kürsüsü kuracaklardı. Bu haliyle Diamond tema da azılı bir solcu olsa gerekti. Halbuki bu sadece sola değil, tüm modern ideolojilere has bir durumdu. 19. yüzyılda ortaya çıkmış ve dünyayı etkisi altına almış modern ideolojilerin hemen hepsi sekülerdi. Yani din temelli hareketler değildi. Bu modern ideolojilerin itopyaları da
seküler bir toplumsal düzen hayali kuruyordu. İster liberal olsun, ister marxist ya da daha kooperatist, fark etmez. 19. yüzyıl ideolojilerinin hemen hepsi temelini aydınlanma felsefesinden aldığı için laiklik yanlısıydı. Fakat 1950'lerden itibaren, özellikle bizim içinde bulunduğumuz Sovyetler periferindeki Müslüman ülkeler için, laiklik demek, komünizm anlamına gelecekti.
Laikliğin en ateşli savunucuları da komünistlerdi. Adalet Partisi'nin 1977 seçim şarkısı da Türkiye'deki anti-komünist hareketin dili hakkında fikir veriyor. Ecdadının kemikleri sızlıyor be Zühtü Aklını topla Zühtü Şehitler olmasaydı sen var mıydın Zühtü Komüniste kanmaz Zühtü Arnavus gider Zühtü Din imanı kalmaz Zühtü Sonra yanarsın Zühtü Pişman olursun Zühtü Yakın tarihimizde yaşananlar solculuğu dinsizlikle, sağcılığı da dindarlıkla özdeş kıldı. Bu haliyle memleketin her seçiminde sağcılar, Müslüman çoğunluğun desteğini alarak iktidar olmayı başardılar. Buradan hareketle Diamond Temaya solcu deniyor. Halbuki konu din olduğunda sağcı aydınlanmacılar, solcu aydınlanmacılara göre çok ama çok daha radikaldir. Aydınlanmanın sağı, soluna göre çok daha sert bir din karşıtlığı içindedir. Solcuların adı çıkmıştır yani. Diamond Theme bu haliyle aydınlanmanın soluna değil, sağına denk düşüyor.
Fakat sağ ve sol üzerine manipüle olmuş zihnimiz, Diamond'ın solcu olarak kodlanmasına neden oluyor. Zira o bir dinsiz, o bir Allahsız. Peki, bu ne kadar doğruydu? Bu soruyu reklamlardan sonra cevaplayalım.
YouTube'da yaklaşık 5 yıldır dini sorgulayan yayınlar yapan bu genç adam, ciddi bir takipçi kitlesine de ulaşmış durumda. Peki, dinle kurduğu temas ne? İlahiyatçı profesör Mustafa Öztürk, Diamond temayı şöyle ele almış Tele1'deki yayınında. Felsefi anlamda agnostizm ise Tanrı'nın varlığı konusunda ben bilemem. Yani bu konuda öne söylenen deliller ikna edici değil. Dolayısıyla varlığına kani değilim.
Yokluğu konusunda da öne sürülen deliller ikna edici değil, belki de olabilir denir. Burada yokluğu konusundaki deliller, zayıf ama yarın daha güçlü delil çıkarsa, ben inanabilirim diyen bir yumuşak, esnek, kontenjan atmosfiklik vardır. Bir de sert, mukavemeti, direnci, sıkı atmosfiklik daha çok Tanrı'nın yokluğu üzerine. Bu arkadaş daha çok Tanrı'nın yokluğuna ikna olmuş bir agnostikliğin üzerinden gidiyor ve bir bakıma söylemlerine baktığınızda bir kurumsal dine karşı sürekli bir eleştiri üretiyor.
Solcular, Allahsız, dinsiz, kitapsız olarak bilinir ama Diamond Thema'nın mücadelesini sol bir bakış açısıyla ele aldığımızda elimizde pek de olumlu olmayan bir sonuç çıkıyor. Solcular ateizmin yayılmasından mutluluk duymazlar. Bundan mutsuz olurlar da demiyorum ama dertleri bu değildir. Sol fikirler elbette felsefi temellerini tıpkı liberal veya milliyetçi fikirler gibi aydınlanmadan alırlar.
Bu haliyle solculuk elbette seküler bir ideolojidir, diğer tüm 19. yüzyıl ideolojileri gibi. Ama insanların dindar ya da ateist olmaları sol bir bakış açısından talih bir meseledir. Sola ilişkin zihnimizi bulandıran ezberler yüzünden bu dediğim size ilginç gelebilir. Halbuki sol aydınlanmacılar, sağ aydınlanmacılara göre din konusunda daha sert zannedilir ama aslında çok daha, nasıl diyelim, yumuşaktır. Ben Diamond Tema'yı izlediğimde işte dedim, aydınlanmanın sağı böyle olur. Bu ifadeyi biraz açmak gerekir. Sovyet Devrimi'nin lideri Vladimir Lenin'in 120 yıl kadar önce yazılan Sosyalizm ve Din başlıklı kitabından bir parça, Diamond Tema'nın bakış açısı hakkında da fikir veriyor.
Din, etkisini neden en çok geri kalmış şehir proletaryası, yarı proletarya ve köylü kitlesi üzerinde göstermektedir? Burjuva ilerici aydınları, radikaller ve Burjuva madencileri bu soruya cahil oldukları için diye cevap verirler. O zaman da kahrolsun din, yaşasın dinsizlik, ateist görüşleri yaymak başlıca görevimizdir diye haykırmaya başlarlar. Marksistler ise bunun doğru olmadığını, aldatıcı bir görüş olduğunu, dar görüşlü burjuvaların fikri olduğunu söylerler. Güneş Ne Zaman Doğacak filminde Sovyetler'de Allahsızlığı yayma kürsüsü başkanı vardı. Halbuki Sovyetlerin kurucu lideri Lenin, Marksistlerin ateizmi yaygınlaştırmak gibi bir çaba içinde olmaması gerektiğinden bahsediyor.
Hatta bu çaba içinde olanlar Burcu Aydınlardır diyor. Devam ediyor Lenin. Dinsel önyargılarla mücadele ederken aşırı titiz davranmak zorundayız. Bir takım kişiler, dinsel duyguları inciterek bu mücadeleye büyük zarar veriyorlar. Bu mücadeleye sertlik getirmek halkın karşılıklığını doğurmaktan öte yarar sağlamaz. Bu tür mücadele yöntemleri halkın dinsel görüşlere göre bölünmesini sürdürür. Oysa bizim birliğe, bütünlüğe ihtiyacımız var.
Zira dinin ve dindarlığın kişisel bir akıl yürütmenin ardından benimsenmediğini görüyor Lenin. Din bireysel değil toplumsal bir meseledir. Dolayısıyla bireylerle din tartışmaları içine girmek, bu tartışmaları yayınlamak olsa olsa dinsizlerin sayısını arttırır ama bu aydınlanma mücadelesine katkı sağlamaz. İnsanlar mantıklı olduğu için veya aksi yönde ispatlar karşısına çıkmadığı için ve çoğu zaman cahil oldukları için dindar olmuyorlar.
Bu doğru değildir. Evet kabul, kent emekçileri ve köylü kesimleri iyi eğitimli değildir ama modern zamanlarda dinin kökeni cehalette aranmamalıdır. Cehalet, dinin nedeninden öte, düşünceye pranga vurduğu için dinin sonucu olabilir. İnanan akıl, esaret altındadır. Bir kişi gerçek anlamıyla düşünmeye çabalıyorsa, evvela zihnindeki tüm dokunulmaz olanları, tüm kutsalları bir kenara bırakmak zorundadır. İnanmak ayrı şeydir, bilmek ayrı. Bir insan hem inanarak hem de bilerek yaşayamaz. Ya inanır ya da bilirsiniz. Bizim yaşayan en büyük romancılarımızdan İhsan Oktay Anar'ın bir sokak röportajında, evrim teorisine inanıyor musunuz sorusuna verdiği cevap, bu anlamda oldukça felsefidir.
Evren teorisi inanılacak bir şey değil. Sadece bilimsel bir veri ve adam üzerinde teori. Gerçekçiliği nedir sizin? Bir kere ben uzman değilim bu konuda.
Eğer bir biyoloğa sorarsanız size gayet gerçekçi ve kabul edilebilir bir şey olduğunu söyleyecektir. Ama tabi kutsal kitaplara da inanabilirsiniz bu konuda. Bu çok daha basittir, çok daha açıklayıcıdır ve size çok daha zaman kazandırır. Ama böylece gerçekten mahrum kalırsınız.
Ben inanmayı değil de bilmeyi tercih ederim. Bu ifadenin kendi kişisel yolculuğunuzda da rehber olmasını dilerim. Bir kişi inançlı olabilir, fakat inandıklarıyla bildikleri çelişiyor ve bu kişi inandıklarının peşinden gidiyorsa, işte orada aydınlanma felsefesi başarıya ulaşmamış demektir. İnsanlar mantıklı olduğu için, akla daha uygun olduğu için ya da din kaynaklarını çok iyi okuyup hatmettikleri için inanmıyorlar. Kitleleri inanmaya doğru iten şey, yüzyıllar önce korkuydu. Gök gürültüsünden, karanlıktan, hayvanlardan ya da ateşten, kontrol edemediği, bilemediği her şeyden, her neyse ondan korkan insanlık tanrıları yarattı. Bu insanlığın bu tutumu, Son derece insaniydi. Korku insani bir duyguysa, korkuya karşı bir güvence arayışı da insanidir. İyi de, modern zamanlarda şimşeklerden, gök gürültülerinden, ateşten ya da sudan korkmuyoruz. O halde, modern zamanlarda dinin kökeni nedir? Lenin'in cevabı şöyle.
Tanrıları korku yarattı. Sermayenin, kar gücünün korkusu. Yani proletaryanın ve ufak esnafın yaşamının her adımında, ansızın, beklenmedik ve rastlantısal bir yıkıntı, yok olma, yoksulluk, fahişelik, açlıktan ölme gibi tehlikeler yaratan gücün korkusu. İşte modern dinin kökeni bu korkuda aranmalıdır.
Din daha biri olduğumu söyleyemem ama kader inancım var. Gücünüz gündelik hayatta olup biten her şeyi kontrol etmeye yetmez. Bu durumda sizin iradenizin dışındaki her şey kader dairesi içinde kavranmalıdır. Bu inanış rastlantısal olarak başıma gelen şeylere isyan etmememi sağlıyor. Allah korusun başına bir hastalık gelse buna isyan etmem kader derim çünkü kendi irademin dışında ceryan etti.
Buna isyan etmenin bir faydası da yok. Ama çok şükür ki kendi irademle sokağa düşmeyecek kadar, açlıktan ölmeyecek kadar, faişelik yapmayacak kadar güçlüyüm. Dolayısıyla en kötüden korkmuyorum. Korkularım çok derin değil bu anlamda. Dolayısıyla gündelik hayatımı korkularım ele geçirmiyor.
Peki ya, bu toplumsal düzen içinde gerçekten ama gerçekten çok güçsüz olsaydım, bu durumda kader dairesi benim için hayatın hemen hemen tamamı olmaz mıydı? Hayatın tamamı kader denilerek yaşanan bir gündelik hayat içinde Tanrı'dan ya da dinden soğumak mümkün müdür? Böyle bir durumda yaşasaydım, sofi bir dindar olmak gerçekten akılcı bir seçenek gibi durmaz mıydı? Bu noktada, Sol aydınlanmacıların dinsizliğine delil olarak gösterilen, din kitlelerin afyonudur ifadesini de belki açmak gerekir. Bu ifadenin edebi görkemi, bu ifadeyi anti-komünist hareketin de diline pelesenk etti. Halbuki buradaki afyon, modern literatürdeki gibi eroinin ham maddesini değil, bir ağrı kesiciyi işaret ediyordu.
Dahası da var ama önce ünlü Türk filozof, rahmetli Teoman Dural'ın bu ifade üzerine çözümlemesini dinleyelim. Türk filozof, bilim adamlarından biri Karl Marx. Din, kitlelerin, yani insanların afetleri. Bunu hep ahmaklar çok kötü bir anlamda almış. Olumsuz tarafından devam. Kutsallığın olmadığı yerde hayat olmuyor. Karl Marx'ın günlerinde anestezi yoktu henüz. Ameliyatlarda afyon tutuyorlar yahut yutturuyorlar, bilmiyorum. Nasıl yapılıyorsa afyon, nasıl veriliyorsa uyuşturuluyorsun ameliyat olmak için. Ve acıyı diktiriyor değil mi? Gayet tabii, yoksa dayanamazsın. İşte hayat o kadar zor ki diyor, bunu ancak yaşanır hale getiren dindir. Demeye getiriyorum. Teoman Duralı, bizde Müslüman kesimlerin de sözüne kulak verdiği önemli bir ayetim. Din kitlelerin afyonudur ifadesi hakkındaki çözümlemesi de son derece doğru. Ben Teoman Duralı hocayı onaylayacak bir bilgin değilim. Doğru diyorum zira din kitlelerin afyonudur ifadesinin öncesinin de olduğunu biliyorum.
Din kitlelerin afyonudur ifadesi, Marx ve Engels'in 1848 yılında yayınladıkları Komünist Manifesto'da geçiyor. Son derece ince, basit, yalın bir dille yazılmış bu kitapta, din kitlelerin afyonudur şeklinde biten paragrafın tamamını dinleyince, aslında denilmeye çalışanın ne olduğu daha iyi anlaşılıyor. Dinsel ıstırap, hem gerçek ıstırabın dışa vurumu hem de gerçek ıstıraba bir başkaldırıdır. Din, ezilen insanın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz koşulların ruhudur. Din, kitlelerin afyonudur.
Eğer siz kitlelerin elindeki tek ağrı kesici olan dine saldırırsanız, insanlar size şunu soracaktır. Peki ya benim acımı kim dindirecek? Bu dünyadaki güçsüzlüğüm, bu dünyadaki yoksulluğum ve güvencesizliğim, şiddet dolu gündelik hayatımı biraz olsun çekilir kılan tek şey dinimdir. Bu haliyle din benim ağrı kesicimken, Sen ağrılarınla baş başa kal çünkü din hiç mantıklı değil diyorsun. Öyledir, mantıklı değildir ama Marx'ın ifade ettiği gibi, din kalpsiz dünyanın kalbi, ezilenlerin iç çekişidir. Yatırıp kestiğin bu bedene bir afyonu da mı çok görürsün, hiç değilse anestezimi ver. Fakat özellikle İslam dininin kendi özgün dinamikleri, dini bu acımasız dünyada basit bir avuntu olmasının ötesine taşıyor.
kitlelere zerk edilmeye çalışılan şeriat özlemi, dini basit bir vicdani mesele olmaktan çıkarıyor ve aslında inanan, inanmayan herkesin meselesi haline getiriyor. Böylece kalpsiz dünyanın kalbi olarak kavradığımız din, politikleşip bir ideoloji haline gelebiliyor. Bu ideoloji, seküler kesimlere de neffet saçabiliyor. Böylece din, kalpsiz dünyanın kalbi olmaktan çıkıyor ve bu kalpsiz dünyaya adapte olarak kalpsizleşiyor ve geri kalanlara neffet saçabiliyor.
Ya arkadaş, İslam dinini böyle tost pembe, masallar dünyasında bir şeymiş gibi hoşgörü dini haline getirdiler ya. İslam dininin yok hoşgörüsü hiçbir şeye. Öyle hoşgörü moşgörü yok. İçki içene hoşgörü yapmıyor İslam. Zila yapana hoşgörüsü yok. Allah'a küfredene yok. Ezan'a düşmanlık edene yok. Allah'la alay edene yok. Çıplak gezene hoşgörü yok. Kim çıkardı bunları ya?
Dinlediğiniz kişi bir diyanet imamı, Halil Konakçı'ydı. Şimdi Halil Konakçı'nın ifadelerinden yola çıkarak, din kalpsiz dünyanın kalbidir mi demeliyiz? Bu kişinin bir kalbi kalmış mı? Sizce Halil Konakçı'nın ahlaki yargıları sizin ahlaki yargılarınızla bir mi? Halil Konakçı'nın ideolojisi saygı duymayı hak ediyor mu? Ya da bir başka soru, ezilenlerin sığındığı bir liman olarak Müslümanlık ile Halil Konakçı'nın nefretine meze yaptığı İslamcılık bir midir?
Tekraren söyleyelim. Ezilenlerin sığındığı bir liman olarak Müslümanlık ile Halil Konakçı'nın nefretine meze yaptığı İslamcılık bir midir? Bunlar birbirini etkileyebilir fakat bunları birbirinden ayırmak zorundayız. Bu podcast serisinde çok kez söylediğim şeyi bir kere daha tekrar edeyim. Halkımız Müslümandır. Hatta bu toplumun parçası herkes subjektif olarak değil belki ama objektif olarak da Müslümandır. İslam dini bin küsur yıldır medeniyetimize nüfuz etmiş, hatta iyi ki de etmiş. Allah korusun diyor isek, çok şükür diyor isek, bu öznel manada Müslüman olduğumuzu kanıtlamaz ama mesnel manada Müslüman bir toplumda yaşadığımızın delilidir. O halde içinde bulunduğumuz toplumun değerleriyle, örfüyle, diniyle, diyanetiyle didişmenin manası var mıdır? Bana göre yoktur.
Ama halkımızın öfkene yaslanarak, onun zihnini manipüle ederek, faşizmin bu topraklardaki bir yorumu biçimindeki şeriatı savunmak ancak halk düşmanlarının yapacağı bir iştir. Allah intikam sahibidir. Allah intikamını alacak. Müslümanların intikamını kafirlerden alacak. Peygamber'e düşmanlık edenlerden intikamını alacak.
O halde Müslüman halk kesimleriyle bu faşist İslamcıları birbirinden ayırmak, İslamcıları tecrit etmek bir zorunluluktur. Peki, bu zorunluluğu yerine getirirken mücadele yöntemi, Müslümanların inanışına savaş açmak mıdır? Kahrolsun din, yaşasın dinsizlik, ateist görüşleri yaymak vahşice görevimizdir mi demeliyiz? Tam tersi. Bu tavır, Müslüman halk kesimleriyle biraz önce dinlediğiniz Halil Konakçı gibi faşistleri birbirine yaklaştırıyor. Bu da aydınlanma mücadelesine zarar veriyor.
Aydınlanma mücadelesinin akamete uğraması da dinin, saltanatın ve paranın tahakkümünü güçlendiriyor. Peki çözüm ne? Çok açık ki toplumsal kesimleri ele alırken dindar ve dinsiz gibi bir çelişki üzerinden değil, hatta şeriatçı ve laik gibi bir çelişki üzerinden de değil, emek ve sermaye çelişkisi üzerinden yaklaşmaktır. Din, emekçiler için kalpsiz dünyanın kalbi, ruhsuz koşulların ruhu iken, egemenler için halkın daha kolay sömürülmesini sağlayan bir silahtır. Aslında mücadele emek ve sermaye arasındayken, dinle mücadeleye girişmek, asıl çelişkinin yani emek ile sermaye arasındaki çelişkinin görünmez olmasına neden olabilir. Bu nedenle Diamond tema ile dayanışmak zorunluluğundayız belki ama, onun mücadelesine omuz vermek ne kadar akılcıdır daha fazla düşünmeliyiz.
Halka kızılmaz, halkla didişilmez. Çünkü hakikatin kendisi halktır. Halkımız da Müslümansa bu kimseyi mutsuz etmemeli, hatta belki de gurur kaynağı olmalı. Halkın değerlerine savaş açmak ancak halk düşmanlığını körükler.
Sadece dinin ve monarşinin değil, paranın tahakkümüne de karşı gelen aydınlanmacılar için düşman, Müslümanlar değil. Faşizmin bu topraklardaki bir yorumu olan İslamcılıktır, şeriatçılıktır. Aydınlanmacılar, Müslüman ile İslamcıyı ayırabildiklerinde kazanabilirler ancak. İşte o zaman Diamond Thema da fikirlerini özgürce savunabilir. Bugün değil, o gün. Diyelim ve bitirelim.
Tren Topiği pod bir medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek Allah yardımcınız olsun, hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.