
3.554 kelime · ~18 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 15 Haziran'da alıyoruz. Kusura bakmayın, biraz erken alıyoruz. Çünkü efendim, tatile çıkıyoruz. Hepinizin bayramını kutlarım. Bu bölümü de bir bayram hediyesi niyetine kabul edin. Zira bu bölüm biraz bayram özel bölümü gibi oldu. Neredeyse hiçbir şey bilmediğimiz ve hiç de şeffaf yürütülmeyen Özgür Özel ve Erdoğan yakınlaşmasının nihayetini tahmin etmeye çalışacağız bu bölümde. Şimdi efendim, gündemimiz belli. Erken seçim dedikoduları bir anda yurdu sardı.
Cumhur İttifakı ilk kez bu kadar temelinden sarsılıyor. İttifak dağılıyor mu? Herkesin dilinde bu soru var. İttifak dağılırsa ne olacak? Peki olaylar nasıl başladı? Nasıl bu noktaya geldik? Kısa bir özet yaparak bölüme giriş yapalım. Bu hafta Salı günü, Özgür Özer'le Tayyip Erdoğan'ın ikinci kez görüşmesine kilitlenmiştik. Ne oldu, ne bitti diye meraklanırken, taraflar bir buçuk saat gibi uzun bir görüşmeye rağmen oldukça ketundu. Ser verip sır vermediler kamuoyuna. Önemli şey şu,
CHP'den işte bugün ben görüşmeye katılan Namık Tan'ı da aradım. Telefonunu açmadı. Özgür Özel'i de aradım. Telefonunu açmadı. Sonra İsmail Saymaz Ajansı aradım. İsmail dedim sen de görüşler mi? Onu da telefonla açmamışlar. Sonra bir iki kişiyi daha aradım. Kimse kimseyle konuşmamış.
Erdoğan ile Özgür Özer arasındaki görüşmeden ser verip sır verilmedi. Yalan yanlış bile olsa kulisler ortalığa dökülmedi. Ama bu görüşmenin ardından MHP lideri Devlet Bahçeli'den gelen açıklamalar görüşmeyi daha da önemli hale getirdi. 12 Haziran'da Devlet Bahçeli muhtıra gibi bir bildiri yayınladı. Bildiride CHP ile AKP arasındaki görüşmelerden herhangi bir rahatsızlık duymadığını ifade etti ama Ayşe Ateş'in popülaritesine kapı kapı gezdiriliyor diye sistem etti Bahçeli. Bildirinin ilgili kısmı şöyle.
İddianamesi hazırlanan bir cinayet davası üzerinden de milliyetçi ülkücü harekete yönelik itibar suikastının yaygınlaşması, bu suikastla refakat eden kimi isimlerin sürekli parlatılması, dağası kapı kapı gezdirilmesi, ekran ekran dolaştırılması, bir hak ve hukuk arayışından öte iç huzur ve barış ortamını zehirlemeye tam teşebbüstür. MP lideri Bahçeli aynı zamanda 1 Temmuz'da görülecek Sinan Ateş davasında takip edeceklerini duyurdu. Tabi bildiride ifade edilenler Sinan Ateş'in, merhum Sinan Ateş'in eşi Ayşe Ateş ile Erdoğan arasında görüşmeden duyulan rahatsızlıktı ama Erdoğan'ın aynı anda CHP lideri Özgür Özel ile de görüşmesi suyu bulandırmıştı. Kucaklaşmadan, konuşmaktan hiçbir sorun doğmaz, herkesle görüşürsün bunda sorun yoktur ama bu görüşmelerin ardında MHP'ye dönük karlama kampanyaların yürütüldüğünü görüyoruz diyen Bahçeli'nin bildirisine çokça tartışılan şu ifadeler de konulmuştu.
AK Parti içindeki gayr-memnun kesimin devamlı suyu bulandırmasını da dikkate alarak, AK Parti ile CHP arasında geniş tabanlı bir ittifakın vücuda gelmesi, buna da altılı masanın diğer unsurlarının desteği, Milliyetçi Hareket Partisi'nin samimi dileği ve temennisidir. Buna rağmen Cumhur İttifakı'na bağlılığımız kararlılıkla devam edecek, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kanun tekliflerine verilen desteğimiz aynen sürecektir. AK Parti ile CHP arasında geniş tabanlı bir ittifak. İşte Pandora'nın kutusunu açmıştı Bahçeli. Bahçeli özetle diyordu ki, ey Erdoğan, yolunu değiştirip CHP ile yol yürürsen sen bilirsin, yürümezsen de sen bilirsin ama. Cumhur İttifakı'nı ben dağıtmam, eğer birisi dağıtacaksa o sensin. Ben dağıtmam ama ola ki sen dağıtırsan benim için sorun yok, ben de tek başıma yürürüm.
Zaten Özgür Özel ile Erdoğan görüşmesinden önce de Devlet Bahçeli üzerinde bana Allah Yeter yazan bir yüzük fotoğrafı da paylaşmıştı. Bahçeli'nin muhalefete geçme ihtimalinin oluşması dahi erken seçim dedikodularını beraberinde getirdi. 13 Haziran'da şehit aileleri çalıştığından sonra soruları yayıntlayan Özgür Özel'e erken seçim olasılığı da soruldu. Cevabı da enteresandı. Ben tabii ki bu Devlet Bahçeli'nin bu çıkışıyla ilgili de erken seçimin gündemi geleceğini düşünüyorum.
O Sayın Bahçeli'nin uzmanlık alanıdır. Kendisine sorun. Eğer bir erken seçim çağrısı yaparsa değerlendiririz. Cumhur İttifakı'nın dağılma olasılığı ya da MHP'nin masadan ayrılma ihtimali üzerine alternatifler de masa yatırılmaya başlandı. Gazeteci İsmail Saymaz benim de katıldığım şu ifadeleri kullanmış Sözcü TV'de. Devlet Bahçeli'nin elinde de kozlar var. İstediğinde etkin bir siyaset yürütebilir. Ve o eğer Devlet Bahçeli etkin bir muhalefet başlattığında Türkiye'de kuvvetli bir milliyetçi muhalefi seçeneğin de dalganın da üzerine oturur. Şimdi... E bir de yurt dışında da böyle bir şey var. Mhp'nin
ben muhalefette de kalabilirim, benim için sorun yok. İttifakı dağıtırsan bana hava hoş, asıl sen düşünme halindeki açıklamaların altı boş değil. Zira MHP muhalefete geçebilir de, AKP Genel Başkanı aynı zamanda Cumhurbaşkanı iken AKP muhalefete geçemez. Dolayısıyla MHP'nin muhalefete geçmesi durumunda, AKP'nin yeni bir yol arkadaşı bulması gerekir. Ortada da tek bir yol arkadaşı olasılığı var, MHP'ye giderse Erdoğan, ezeli rakibi, anti-Erdoğancılığın Türk siyasetindeki temsili CHP'ye muhtaç hale geliyor. Enteresan bir tablo. Biz de bu bölümde bir komplo teorisi olarak AKP-CHP koalisyonunu konuşacağız.
Henüz böyle bir ittifak için çok ama çok erken. Hatta Cumhur İttifakı'nın dağılması olasılığını konuşmak için bile erken. Fakat son 3-4 güne bakınca işlerin çok hızlı ilerlediği görülüyor. O yüzden AKP-CHP koalisyonunu bir komplo teorisi olarak değerlendirmek gerekir. Yani bir hakikat değil ama bir komplo teorisi. Fakat bu teori dayanıksız da değildir.
Biz de bu bölümde dayanakları hiç de az olmayan bir komplo teorisi olarak AKP-CHP koalisyonu masaya yatıracağız. Olur mu dersiniz? Olur mu? Olur. Hadi bakalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Geçen gün Beşiktaş'ta bir arkadaşımla kahvede oturuyorum, konu ne olacak bu normalleşme-yumuşama sürecinin sonu meselesine geldi. Ona dedim ki, ben bahiste sürpriz maç oynamayı severim, bu işin sonu AKP-CHP koalisyonuna doğru gidiyor. Yani kabul, sürpriz olur ama o olmayacak iş değil. Bu gidişatın varacağı yer AKP-CHP ittifakıdır.
Bunları derken arkadaşımın suratında bana karşı küçümseyici bir ifade belirdi. İyice kafayı yemiş bu der gibiydi. Ben de ona dedim ki derdimi uzun anlatmam lazım. Hadi gelin size de anlatayım. 3 sene önce 1 Ekim 2021'de Erdoğan'ın meclis açılışında yaptığı bir açıklamaya ben o zaman çok takılmıştım. 3 sene önce Erdoğan'ın dediklerine bir kulak verelim.
Bir süre önce gündeme getirdiğimiz ülkemize tarihimizde ilk defa doğrudan milli iradenin eliyle yeni bir anayasa kazandırma teklifimizin de meclisimiz tarafından başarıyla hayata geçirileceğini ümit ediyorum. Meclisimizin mümkün olursa tamamının uzlaşmasıyla hazırlanacak bir yeni anayasa milletimize vereceğimiz en güzel 2023 hediyesi olacaktır. Ne var bu açıklamada, neden bu kadar takıldın diye sorarsanız, ne diyordu 2021'de Erdoğan? Meclisimizin, mümkün olursa tamamının uzlaşmasıyla hazırlanacak bir yeni anayasa. Tamamının uzlaşmasıyla. Erdoğan bunları derken meclis kürsüsünde, onu sadece AKP ve MHP sıraları değil, HDP, İYİ Parti ve CHP sıraları da izliyordu. Ve Erdoğan bu sıralara da sesleniyordu. Hepimizin uzlaşmasıyla yeni bir anayasa diyordu Erdoğan. Yeni bir masa kurmaktan bahsediyordu. Hayırdır inşallah.
Erdoğan'ı uzun süredir takip ediyorsanız, kendisini güçsüz hissettiğinde yeni ittifaklar aramaya başladığını artık görüyorsunuzdur. Gerçekten tahmin edilmesi zor bir lider değil Erdoğan. Çok çetrefilli düşünmüyor. Kendisini güçsüz hissettiğinde geri çekilip destekçisini arttırmaya çalışan, güçlü hissettiğinde ise tam tersi atak davranan, çaresizleştiğinde ise ne yapacağı belli olmayan bir siyasi lider Erdoğan.
Biraz önce dinlediğiniz 1 Ekim 2021 tarihi de böyle bir tarihti. Genel seçimlere en fazla bir buçuk yıl kalmıştı ve Erdoğan bir yıl sonra türlü hakaretler edeceği vatana ihanet konseptini değerlendireceği partilere gelin beraber anayasa yapalım diyordu. Peki 1 Ekim 2021 tarihinin önemi neydi? Gazeteci Murat Yetkin'in bu konuşmadan bir hafta önce yayınlanan 24 Eylül 2021'deki yayınına gidelim. Murat Yetkin'in gündeminde Erdoğan'ın 19-21 Eylül'de gerçekleştirdiği ABD gezisi vardı. Gezi oldukça enteresandı çünkü Biden'la görüşmesi beklenen Erdoğan Biden'ı göremeden gelmişti. Cumhurbaşkanını taşıyan uçak İstanbul'dan New York'a hareket ettiği saate kadar benim elde ettiğim diplomatik kaynaklardan bilgilere göre böyle bir randevu yok. Yani Türk Dışişleri Bakanlığı çok çaba harcamadığı için yok değil, yok. Biden randevu vermediği için yok. Amma yaptın Ozan, Biden'la görüşemeyeceğini anlayınca neden mecliste gelin beraber anayasa yapalım desin ki? Der efendim, der. Biden'ın gelişiyle Türkiye'de nere olduğunu hatırlarsanız bana hak verirsiniz. Tarih tarih gidelim, siz de takip edin. Tarih 3 Kasım 2020. ABD başkanlık seçimi resmi olarak değil ama fiili olarak sonuçlandı. Biden yeni ABD başkanı oldu.
Efendim, nefes kesen seçim sonuçlandı. Amerika Birleşik Devletleri'nin yeni başkanı, Demokratların adayı Joe Biden oldu. Amerikalılar, biz kazanmıştık ama seçim çalındı, diyen Donald Trump'ı dans ederek uğurladı ve gidişini kutladı. Aslında Biden'ın kazandığı 3 Kasım'da belliydi ama Trump yanlıların itirazları ABD'yi öyle bir karıştırmıştı ki, ABD'de darbe mi olacak diye bir iki gün ekranlara kilitlenmiştik. Hatırlayın, 7 Kasım'da kongreyi basmıştı Trump yanlıları.
Amerika'da başkan Trump'un protesto mitingi sonrası başkenti sokakları karıştı. Trump destekçileri kongre binasını bastı. Ulusal muhafızlar ve FBI S.W.A.T. timi devreye girdi. Dört kişi hayatını kaybetti. Washington'da sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Washington'da sokağa çıkma yasağı ilan edilecek kadar büyümüştü olaylar. Bu esnada tüm dünya yeni başkan Biden'a tebrik mesajları gönderiyor fakat Türkiye'den henüz ses seda çıkmıyordu. Türkiye gelişmeleri böylece takip ediyordu fakat 7 Kasım'daki Trump yanlılarının kalkışması bastırılınca yeni başkanın Biden olduğu artık anlaşılmıştı. Fakat aynı gün yani 7 Kasım 2020'de Türkiye'deki ilk haber ABD başkan seçimleri değildi. Çünkü aynı gün Türkiye'deki Merkez Bankası Başkanı değişmişti.
Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Merkez Bankası Başkanı Murat Uysal görevinden alınarak yerine Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanı Naci Ağbal atandı. ABD'de başkan değişmiş, Türkiye'de de Merkez Bankası Başkanı değişmişti. Halalade bir bürokratik değişim değildi bu. Aynı zamanda düşük faiz politikasından vazgeçildiğinin de bir resmiydi. Zira yeni başkan Naci Abal, Mehmet Şimşek ekolünden bir isimdi. Zaten göreve geldiğinde %8,5 olan politika faizini de ilk fırsatta 500 puan arttıracak, 5 ay içinde politika faizi %17,5'a çıkarılacaktı. 7 Kasım'da Naci Abal'ın Merkez Bankası Başkanı olarak atanması Ankara'da deprem etkisi yaratmıştı. Ertesi gün ne oldu biliyor musunuz?
Ertesi gün sosyal medyada patlak veren son derece ilginç bir gelişmeyi takip edecektik. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak'ın sosyal medya hesabının istifa açıklaması yapması gündeme bomba gibi düştü. Sağlık sorunları nedeniyle istifa ettiğini duyuran Albayrak helallik istedi. Üzerinden 24 saat geçmesine rağmen istifanın kabul edilip edilmediğine ilişkin resmi bir açıklama gelmezken bütün gözler Erdoğan başkanlığında toplanan AK Parti Merkez Yürütme Kurulunda.
Tesadüf müydü bunlar? Trump ile arka kapı diplomasisi yürütebilen Erdoğan, Trump'ın kaybettiğini görünce ekonomi yönetimini Ortodokslardan oluşan yeni bir ekibe bırakması tesadüf müydü? Zira Biden ile Erdoğan arasında eskisi gibi bir arka kapı diplomasisi yürütülmesi de mümkün olamazdı. Haliyle ilişkiler kurumsal düzeyde yürütülmek zorundaydı. Normale dönülmek zorundaydı. Bu da ekonomide maceracı yaklaşımların terk edilmesini zorunlu kılıyordu. Biden'ın gelişi yeni bir dönemin başlangıcıydı.
Ve neredeyse bir yıl boyunca Erdoğan Biden'dan randevu istemiş, bu esnada Erdoğan iki kez ABD'ye gitmiş, Biden ile görüşemeden dönmüştü. Hatta o kadar ki 11 Kasım 2020'de Erdoğan'ın tebrik telefonunu bile Biden 100 gün sonra, 24 Nisan'da yanıtlamış, onda da Ermeni soykırmını masaya koymuştu ABD Başkanı. Ankara'nın beklediği telefon Washington'dan yaklaşık 100 gün sonra geldi. Ama kulislere göre Erdoğan-Biden görüşmesi soğuk geçti. Hatta yeni bir krizin kapısını da araladı. ABD, 1915 olaylarına soykırım demeye mi hazırlanıyor? Hep beraber gelin anayasa yapalım dediğinde de son ABD gezisinden eli boş dönmüştü Erdoğan.
Planı, muhaliflerini de masaya oturtarak meşruiyet zeminini genişletmek, bu sayede ABD'yle ya da genel olarak Batı'yla daha güçlü ilişki kurabilmekti. Bunun da birçok neden içinde en büyüğü, ekonomiye ilişkindi. Anayasa teklifi muhalefetten tepki görünce, Kılıçdaroğlu ve Akşener masaya oturmayacağını söyleyince, Erdoğan seçim startını Ekim 2021'de başlattı. O tarihte henüz %16.5 olan politika faizi aralığa kadar %12.5'a düşürüldü. Eylül'de 8.8 TL olan dolar kuru aralığa kadar 17 liraya çıkacaktı. Bu esnada 2 Kasım'da da Lütfü Elvan görevden alınacak, yerine Nurettin Nebat atınacaktı. Tam gaz seçimlere gidiyorduk.
Sıcak bir gelişme, resmi gazetede kısa bir süre önce Başkan Erdoğan'ın imzasıyla yayınlandı. Kabinede bir değişiklik söz konusu. Yeni Hazine ve Maliye Bakanı Nurettin Nebati oldu. Nebati bir tür seçim ekonomisi bakanıydı. Görevi 2022'de veya 2023'te yapılacak seçimleri. Erdoğan'ın kazanabileceği bir atmosferde gerçekleştirmekti. Bunun da yolu düşük faizden geçiyordu. Düşük faiz evet enflasyon yaratırdı ama hiç değilse istihdamı korurdu. Enflasyona alışkın olan bir halktık ama işsizliğe tahammül gösteremezdik. Böylece Mayıs 2023 seçimleri geride kaldı. Fakat Erdoğan'ın krizleri henüz bitmedi. Hikayenin geri kalanı daha enteresan. Hikayenin geri kalanını reklamlardan sonra dinleyelim.
Mayıs 2023 seçimleri ve Mart 2024 yerel seçimler arasında Türkiye 10 aylık bir ara dönem yaşadı. Fakat yerel seçimlerin sonuçlanmasının ardından hem Erdoğan hem de Türkiye yeni bir patikaya girmiş görünüyor. CHP birinci parti olurken AKP'nin ikinciliğe gerilemesi Erdoğan'ın meşruiyet arayışını arttırıyor. Tıpkı 5 yıl önce 31 Mart 2019 seçimlerinden sonra Ankara ve İstanbul'u kaybettikten sonra yaptığı gibi bugün de ittifaklarını genişletmek arzusunda Erdoğan. 5 yıl önce de mi yaptı? Gelin Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş'a İstanbul ve Ankara'yı kaybettikten sonraki ilk konuşmasına gidelim Erdoğan'ın. Memurse'nin 17 Nisan 2019'daki işin geleceği konferansının açılış konuşmasında Erdoğan'ın dediklerine kulak kabartalım.
Türkiye İttifakı olarak hareket etmeliyiz. Vatandaşlarına ve kardeşlerine güven veren bir Türkiye için hep beraber elimizi taşın altına koymalıyız. Millet İttifakı, Cumhur İttifakı derken Erdoğan'dan Türkiye İttifakı çıkışı geldi. Türkiye'mizin bekasını ilgilendiren meselelerde siyasi görüş ayrılıklarımızı bir tarafa koyarak 82 milyon hep birlikte Türkiye İttifakı olarak Hareket etmeliyiz. Allah Allah. Bir yanda Cumhur İttifakı var, bir yanda Millet İttifakı var. Fakat Erdoğan ne diyor? Türkiye İttifakı. Alelade bir çıkış mıydı? Laf olsun diye mi edilmişti bu Türkiye İttifakı lafı? Halbuki bu ifade aslında Türk siyasi tarihine biraz kısa bir yolculuk yapsak çok anlamlı bir ifadeye dönüşebiliyor. Tarihe yine dikkat kesilelim. Erdoğan Türkiye İttifakı sözünü ne zaman etti? 17 Nisan 2019'da.
Gelin bu sözün edilmesinden 48 saat sonraya gelelim. 19 Nisan 2019'a gidelim. Ankara'nın Çubuk ilçesindeki cenaze töreni sırasında CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'na yönelik linç gelişimi yaşandı. CHP lideri önce güvenli bir eve alındı, ardından zırhlı araçla bölgeden uzaklaştırıldı. Kimliği belirlenen saldırganların terör bağlantısı araştırıldı.
Erdoğan, Türkiye İttifakı lafını ettikten iki gün sonra, 19 Nisan 2021'de, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'na linç girişiminde bulunulmuştu. Kılıçdaroğlu deyim yerindeyse canını zor kurtarmış, atmosfer bir anda kurşun gibi ağırlaşmıştı. Artık kimsenin Türkiye İttifakı konuşacak mecalde kalmamıştı. Aynı tarihte AKP Grup Başkan Vekili Naci Bostancı, Erdoğan'ın Türkiye İttifakı çıkışından sadece iki gün sonra gerçekleşen çubuk saldırısı arasında bağ olduğunu ima edecekti. Peki
tüm bunlar yaşanırken, Erdoğan, Türkiye İttifakı derken Bahçeli buna ne cevap veriyordu? İşte 17 Nisan'daki Türkiye İttifakı çıkışından sadece 4 gün sonra. Çubuk saldırısından ise sadece 2 gün sonra, 21 Nisan 2019'da Bahçeli'nin bu konuda söylediklerini dinleyelim. Patlıcan meraklısı olanların musakkayı küçümsemeleri meselenin bir diğer tuhaf ve tutarsız yanıdır. İstanbul'da bir şeyler olmuş, olmaya da devam etmektedir. Bu gelişmeler karşısında Türkiye İttifakı'ndan bahsetmek kafamızdaki soru işaretlerini çoğaltmıştır. Ülke bazlı, coğrafya tabanlı siyasi bir ittifak olmaz, olamaz.
Böylece Bahçeli meseleyi kapatmıştı. Zaten 6 Mayıs'ta İstanbul seçimleri de YSK tarafından iptal edilecek. Ondan sonra da kimse Türkiye İttifakı sözünü ağzına almayacaktı. Aradan 5 yıl kadar geçti. Kimse 5 yıl önceki Türkiye İttifakı ifadesini hatırlamaz oldu.
Ta ki 31 Mart 2019 değil, 2024 seçimlerinden sonraye dek. Yine bir yerel seçimin ardından yine Türkiye İttifakı lafı edildi. Fakat bu sefer Türkiye İttifakı diyen taraf, CHP lideri Özgür Özel'di. Özgür Özel ile Erdoğan arasındaki görüşme, ardından Ayşe Ateş ile Erdoğan'ın görüşmesi, Cumhur İttifakı'nda rahatsızlık yaratınca, Özgür Özel, Bahçeli'ye kinayeli bir üslupla bizim ittifakımıza katılabilirsin dedi. Daha önce de ifade ettiği ittifakının adını da bir kez daha tekrar etti. Belli ki sorunlar var. İttifakından memnun değilse bizim ittifakımıza katılabilir. Bizim ittifakımızın adı Türkiye İttifakı. 5 yıl önce Erdoğan'ın dillendirdiği Türkiye İttifakı ifadesini bu sefer CHP lideri zikrediyordu. Peki nedir bu Türkiye İttifakı?
Aslında geçmişi olmayan bir şey değil. Yani sadece AKP-CHP arasında kurulacak geniş tabanlı bir ittifaka Türkiye İttifakı demiyoruz. Bizim tarihimizde benzer özelliklerde ittifak deneyimleri var. Türkiye'nin düzeni ne zaman krizlere sürüklense, düzen ne zaman kırmızı alarm verse, çökme aşamasına gelse, Türkiye'nin egemen güçlerin dillendirdiği bir meseledir bu. Çünkü Türkiye İttifakı şeklinde resmedilen, Merkez sağ ve merkez solun bir araya gelmesi demek, aslında muhalefetin geniş olcuda tasfiye edilmesi, muhalefetsiz bir hükümet kurulması anlamına gelir. Türkiye'nin sağıyla ve soluyla bir araya gelecek geniş bir ittifak. Ne zaman normalleşme denilse, geniş tabanlı bir ittifak zemininin oluşmasından bahsedilir.
Bunun ilk örneğini 1970'li yılların ikinci yarısında gördük, 50 yıl önce. Bir tarafta Ecevitli CHP, diğer tarafta Demirelli Adalet Partisi, AP. El bile sıkışmazlardı, bayramlaşmazlardı. Ülke ciddi bir gerilimin arefesindeydi. İşte bu koşullarda Türkiye'nin en önemli iş insanlarından biri olan
TÜSİAD'ın kurucusu Vehbi Koç, Ecevit ve Demirel'e birer mektup yazdı. Ardından 1978 Ekim ayında Yankı Dergisi'nde bir röportaj da verdi. Geniş bir taban bulacak bir koalisyon istiyordu patronlar takımı. Yapı Kredi yayınlarından çıkan Vehbi Koç Anlatıyor adlı kitapta Koç grubunun kurucusu Vehbi Bey o günleri şöyle ifade ediyor.
Sonuç yine koalisyona dayalı kısa ömürlü hükümetler şeklinde ortaya çıktı. Halktaki ve iş çevrelerindeki hoşnutsuzluklar tırmanışa devam etti. 1978 Ekim'in son haftasında Yankı Dergisi benimle yapılan bir konuşmayı yayınladı. İki büyük partinin hayati konularda işbirliği yapmaması memleketi bu hale getirdi dedikten sonra şu tavsiyede bulundum. Partiler, mevcut bütün meselelerin halli konusunda birleştirici bir yolu mutlaka bulmalıdır.
1970'li yıllarda TÜSİAD'ın ortaya attığı bir tezdi bu. Merkez Sağ ve Merkez Sol'un bir araya geldiği bir Türkiye İttifakı. Böylece, böylesi bir Türkiye İttifakı'nın yapacaklarına bir muhalefet de gelmeyeceğinden büyük bir reform paketinin böyle bir güçlü ittifakla hallolunması. Bu sayede en geniş tabanlı Vehbi Koç'un ifadesiyle kuvvetli bir hükümet kurulacak, bu hükümet de Türkiye'nin ihtiyacı olan büyük reformlar yapabilecek güce kavuşacak. Neden? Çünkü muhalefet olmuyor böyle bir ittifakta.
Yani bu ittifakın istenmesinin nedeni muhalefetsizlik. Vehbi Koç ve TÜSİAD'ın 70'lerin sonunda savunma geldiği tez buydu. AP ve CHP koalisyonu. 24 Mayıs'ta, yani 3 hafta kadar önce, Özgür Özel'in TV 100'deki yayınını izleyince, Vehbi Koç'un 1978'de yaptıkları yeniden hafızamda canlandı. Özgür Özel de benzer bir perspektife sahipti.
77-80 arası. En önemli özellik ne? Demirellen, Ecevit el sıkışmıyorlar. Birbirlerine biri öbürüne hükümetin başı diyor bir hitap bile ünvanlarıyla değil. Başbakan demiyordu. Sonuç turlarca seçilemeyen cumhurbaşkanı ve sen el sıkışmayınca darbeci elini oluşturuyor. Bu kadar basit. Bu ama darbeci olur, ama vesayet olur, ama bir başka bir şey gelir başına. Sağlıklı bir şey değil bu. Hem Erdoğan'ın hem de Özgür Özel'in Türkiye İttifakı ifadesini 5 yıl arayla kullanmaları boşuna değildir. Zira Türkiye İttifakı ifadesi, Türk siyasal hayatının geçmişinde merkez sol ile merkez sağ arasındaki koalisyonu işaret eder. Taraflar da bunu bilerek tepi geliştirirler. Yani alelade bir isimlendirme değildir Türkiye İttifakı isimlendirmesi.
Erdoğan'ın 2019'da Türkiye İttifakı derken kastettiği de buydu. Çünkü zaten Cumhur İttifakı vardı. Başka bir partiyi mi dahil etmek istiyordu? Başka bir parti varsa tek bir alternatif CHP'ydi. İşte CHP'nin de dahil olduğu sağ ve solu bir arada yürüten bir ittifak, işte o bu Türkiye İttifakı'ydı. TÜSİAD'ın bunu istemesinin nedeni de Türkiye'nin liberalleşme sürecinde muhalefetsizlik talebiydi.
iki büyük parti iş birliği yapar ve Türkiye'nin dışı açılma süreci bu iki partinin liderliğinde yapılırsa, bu iki partiye dönük muhalefet cılız olacağı için reform programı harfiyen uygulanabilirdi. 1978'de TÜSİAD'ın arzusu buydu. Bugün de sermaye cephesinin benzer bir arzuda olduğunu gazeteci Kemal Can medyaskoptaki yayınında bahsetmiş. O yüzden 1970'lerin ikinci yarısıyla bugün arasında bazı benzerlikler kurmuş Kemal Can, dinleyelim. Türkiye'deki memnunların
Bütün siyasi çalkantılara, şunlara, bunlara rağmen, bütün bu ekonomik sorunlar tablosuna rağmen, kârlılıklarını devam ettiren, hatta büyüten memnunların muhalefetsiz istikrar talebi ve Mehmet Şimşek programını Muhalefetsiz yürümesi konusundaki talebi. İç ve dış aktörler böyle açık bir taleple muhalefeti baskılıyorlar. Gerçekten öyle. Televizyonlara bir bakın. Bu yumuşama normalleşme meselesine kuşkuyla bakan her kim varsa hain kategorisinden kızağa çekiliyor. Demek ki ne? Demek ki bir ortam hazırlanıyor.
Herkes Özgür Özel ile Erdoğan arasındaki diyalogdan pek memnun görünmese de gösteriliyor. Fakat Kemal Can uyarıyor. DYP koalisyonunu kurdurdular. O zaman da 89 seçimlerinden birinci olarak çıkan CHP, iki seçimde tabii DSP'nin de yükselmesiyle birlikte oylarını üçte bire kadar neredeyse kaybetti. Yarıya yakınını kaybetti. 35 senedir de işte asla iflah olmayacak.
%20 sınırına sıkışmış ve bir parti görüntüsünden kurtulamadı. Evet, Merkez Sağ ve Sol'u bir araya getirme fikri ilk kez 1978'de TÜSİAD tarafından dinlendirilmiş, 1991 koalisyonu da aynı rüzgarla parlatılmıştı. 12 Eylül sürecinden sonraki normalleşmenin adıydı DYP-SYP koalisyonu. Özal iktidarının ardından yeni bir reform dönemiydi DYP-SYP koalisyonu, anlatılan oydu en azından.
O zaman da Özal döneminin yani 12 Eylül'ün sonrasının normalleşme programı diye satılmıştı bu proje ve bir uzlaşma ittifakı olarak dayatılmıştı ve böyle bir siyasi sonuç ve koca 90'ları bütün merkez partilerin beraber kaybettiği siyasi ve ekonomik krizlerle geçirdi Türkiye. 91 koalisyonu SHP açısından hüsranla sonuçlanmış, SHP lideri Erdal İnönü bu koalisyon yüzünden siyaseti bırakmış, DYP'nin ve SHP'nin gerilediği bu ittifakın arasından üçüncü bir yol, Refah Partisi sıyrılmıştı. Benzer olasılıklar CHP ve AKP yakınlaşmasından da çıkabilir. Fakat bu sefer kazanan Refah Partisi gibi İslamcılar değil, milliyetçiler olabilir. Nasılını anlatayım. Şimdi olası AKP-CHP koalisyonunda MHP'nin durumunu bir düşünün. Milli muhalefet MHP oracıkta dururken, üstelik MHP'nin bürokratik kadroları da devletin içinde yekpare şekilde hâlâ hazırda beklerken, İyi Parti orta yerinden bölünmez mi? İyi Parti'nin büyük kısmı muhalefetteki MHP'ye yanaşmaz mı? Zafer Partisi böyle bir durumda zorlanmaz mı? Hele ki Bahçeli'nin son çıkışından sonra.
milli yapımızı, bu coğrafyadaki varlığımızı melezleştirecek insan akımlarının sonuna kadar karşısındayız. Ülkemizde geçici koruma statüsüyle bulunan Suriyeli sığınmacıların gönüllü, güvenli ve onurlu geri dönüşleri kademe kademe sağlanmalı, düzensiz göçün beli kırılmalı, Geri kabul anlaşması sonlandırılmalıdır. Bahçeli bana Allah Yeter yüzüğüyle aslında kimseye ihtiyacı olmadığını deklare ediyordu. Siyasi kariyerin sonuna gelmiş bir Bahçeli'nin partisinin muhalefete taşıması halinde Zafer'in ve İyi Parti'nin durumunu hesaba katın. Hele bunu bir düşünün. Milli muhalefette MHP, İyi Parti ve Zafer'in monoblok hareket ettiği karşısında AKP ve CHP işbirliğinin Türkiye'yi yönettiği bir atmosfer. Bu durumda Mansur Yavaş ve Ekrem Embolu gibi
Erdoğan'ın rakiplerinin popülaritesi azalacaktır. Ayrıca Erdoğan, birkaç yıl daha süreceği anlaşılan Mehmet Şimşek programına dönük muhalefeti kırmış olacaktır. Fakat sadece bu değil, böyle bir işbirliği CHP'nin de işine gelecektir. Bu sayede geniş kesimlerle kurduğu temasta iktidar nimetlerinden faydalanacak ve geniş kesimlerin rızasını alma olasılığını kovalayacaktır. Bu işbirliği ille de koalisyon olmak zorunda değil, yani ille de CHP'li bakanlar görmek durumunda değiliz. Fakat CHP'nin yerli ve milli kategoride ele alınması. Devlet düzeninin içine MHP ile beraber eklemlenebilmesi, işte böyle bir durum, devlet katında CHP'ye itibar transferi yapılması anlamına gelir. Bir süre sonra CHP'nin iktidar gücüne tıpkı MHP gibi yakınlaşması söz konusu olur.
Böyle bir ortamın gelecek vadede hazırlanacağını düşünüyorum. AKP ve CHP ittifakına doğru yol alıyoruz. Eğer ki bu yol akamete uğrarsa erken seçime gideriz. Deyin ki bu yol akamete uğramadı ve AKP-CHP yakınlaşması MHP'nin Cumhur İttifakı'ndan çıkmasına neden oldu. Yine erken seçime gideriz. Dolayısıyla bayramdan sonra en azından Türkiye artık yavaş yavaş erken seçim olasılığını daha fazla konuşmaya başlayacaktır. Olur mu olmaz mı göreceğiz. Ama olmaz demeyin.
Tren topuğu Podimedia ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar olmaz olmaz bu iş olamaz demeyin. Burası Türkiye. Her şey olur. İyi bayramlarınız olsun. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.