Podcast

397: Neden Vergi Veriyoruz?

Trend Topic

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Mehmet Şimşek ve vergileri halkın diline pelesenk oldu. Sosyal medya vergilerle alay eden gençlerle dolu. Peki ya vergi adaleti nedir? Vergide adaleti daha doğru kavramak adına bu bölümde verginin tarihsel köklerinden bugüne geliyoruz.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.284 kelime · ~21 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 2 Temmuz'da alıyoruz. Evvela büyük bir acıyı unutmayalım ve hatırımıza tutalım. Tutalım ki İslamcı faşizmin nerelere varabileceğine ilişkin hafızamız diri kalsın. Diri kalsın çünkü 31 yıl önce bugün, 2 Temmuz 1993'te, faşistler bir otel dolusu insanı diri diri yakmaya yeltendi. Pir Sultan Abdal'ı anma yetkinliklerine davet edilen 35 kişi, linççi güruh tarafından yakılan Madımak Otel'de hayatını kaybetti.

Dönemin başbakanı Tansu Çiller, çok şükür otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir diye bildi. 2 Temmuz Sivas katliamı, Türkiye'deki faşist katliamların 12 Eylül öncesinde olmuş ve bitmiş bir mesele olmadığını, her an yeniden kışkırtılabileceğini gösterdi. Büyük romancımız Yaşar Kemal'in, katliamdan 5 gün sonra yaptığı bir miting konuşması, şu sıralar sosyal medyada sıkça paylaşılmış. Utançtan başka neyimiz kaldı elimizde?

36 tane yazarlı yazar bir ülkede hayır beklenir ama Türkiye'nin bu alnındaki kara lekeyi gene biz sileceğiz. Hadi hepinizin gözlerinizden öperim. Bu lekeyi Türkiye'nin kara lekeyi alnından sileceğiz. Kara lekeyi Türkiye'nin alnından sileceğiz.

Transkriptin tamamını oku

Türkiye'nin alnındaki kara lekeyi silebildik dersek yalan söylemiş oluruz. 31 yıldır o kara leke hepimizin bana kalırsa alnında. Bu konuyu geride bırakalım. Çok hareketli bir haftaya başladık desek yeridir. 1 Temmuz'da sınan ateş davasının ilk duruşması görüldü.

Tutuklu sanıklardan Doğukan Çep, tüm suçları üzerine aldı, diğer sanıklar da tüm suçları Doğukan Çep'e yıktı. Görünen o ki, savunma makamı, stratejisini Doğukan Çep'i kurban vermek üzerine kurgulamış ve bütün sanıklar bu şekilde organize edilmiş. Gazeteci Timur Soykan, davayı yerinde takip eden isimlerden. Soykan'ın Halk TV'ye verdiği demecindeki vurguları önemli.

Zaten bir senaryo yazmışlar, yani çok ilginç bir duruşma. Nasıl? Aslında bu ana amaç bu yargılamalarda sanıkların birbirleriyle bir araya gelmemesi ve ifadelerde ortaklaşmamışlıdır. Ama burada bütün sanıkların ifadelerinde ortaklaştığı bir şekilde aynı isimleri ortaya attıkları ve aslında o herkesin de, az çok burada duruşma dosyasını, iddianame taktıkları herkesin de ne yapmaya çalıştıklarının bildikleri bir tablo var.

Aslında bu hafta iki konu arasında kalmıştım ki, konulardan biri de bu davaydı. Sizlere MHP'yi ve MHP'de tartışılan iki ismi, yani Semih Yalçın ve İzzet Ulvi yönteri tanıtmak istemiştim. Fakat bundan vazgeçtim açıkçası. Vazgeçmemin nedeni de enteresandı.

Gerçekten geniş halk kesimleri içinde bu davaya yönelik algı, hakikati yakalıyordu. Yani algılarımız genelde hakikatten uzak olur ya, biz de trend topikte hakikati yakalamaya çalışıyoruz. Yani algılarımızın gerçek olmadığına ilişkin kanaati besliyoruz. Ama burada biraz farklıydı işler. Sinan Ateş davasında neyi algılıyorsak hakikat 3 aşağı 5 yukarı da oydu. Cinayetin aydınlatılması gereken kısmı cinayeti kimin işlediği değil, cinayetin neden işlendiğiydi.

Yoksa cinayeti kimin işlediği, kimin azmettirdiği, azmettiricinin arkasındaki güçler falan? Ayan beyan ortadaydı. Eski MHP'li, şimdi İyi Partili Tolga Akalın ham hakikati tüm çıplaklığıyla Nevşin Mengü'ye dile getirmiş. Temel senaryo bellidir, temel gayret de bellidir. Bu bir adi alacak davası sonucu bir kızgınlık belirinin birini öldürmesi veya yaralaması değil.

Tam tersine Türkiye'de aslında çok uzun yıllardır belirli bir camiayı ve belirli bir alanı sindirmeye yönelik sistemli ve organize cebir hareketlerinin final davasıdır. Bu Sinan'ın şehit edilmesinden, katledilmesinden önce uzun bir sürede bir sürü gazeteciye, siyasetçiye veya yeni siyasetçi nesilleri de Darplar yapıldı, cevir faaliyetlerinde bulundu ve bunlar sistemli şekilde dönemin İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Teşkilatı'nın bir bölümü tarafından korundu ve kollandı. Bu davanın önemi de Tolga Akal'ın dediği, moda ifadeyle clean, daha derli toplu ifadeyle güç sahibi olmuş bir çetenin ortaya çıkarılmasında saklı. İçlerinde MHP'li isimlerin, polislerin de olduğu bu çete, bu dava neticesinde açığa çıkar mı? Buna yargı değil, maalesef siyaset kurumu karar verecek. Hareketli bir haftaya girmemizin tek nedeni Sinan Ateş davası değildi. Davanın yaşandığı günden bir gün önce, yani 30 Haziran'da, Kayseri'de 6 yaşında bir kız çocuğuna bir Suriyelinin tecavüz ettiğine dair görüntüler ortaya saçılınca, Kayseri'nin Danişment Gazi mahallesinde Suriyelilere dönük bir pogrom yaşandı.

Olaylar gece yarısına kadar sürerken eş zamanlı olarak Suriye'nin kuzeyinde de ÖSO birliklerinin bir kısmı, Heyetü Tahrir-ül Şam, Ahrar-ül Şarkiye örgütleri tarafından Afrin'de ve ardından İdlib'de bir isyan tertip edildi. İsyanın nedeni Erdoğan ile Esad'ın görüşme olasılığıydı. Kuzey Suriye'deki Türkiye destekli cihatçı yapılar Esad'la Erdoğan'ın görüşme ihtimali karşısında ayaklandılar. Türk bayraklarının yakıldığı, yırtıldığı görüntüler üzerine, önceki gün Kayseri'de patlak veren pogromlar bir Temmuz gecesi yurt satına yayıldı. İstanbul'da da Sultanbeyli'de tekbirler eşliğinde Suriyelilerin evleri taşlandı, dükkanları kundaklandı. Seküler Milliyetçilik kitabının ve Tamga Türk adlı internet sitesinin yazarı Bağdıran Dinç Aslan'ın Kayseri pogromuna ilişkin YouTube yayınında söyledikleri ilgi çekici.

Ortalama Türk insanının bir anda pogromcu bir adama dönmesinden mutlu mu olacağız? Suriyelilere pogrom uygulayanlar daha sonra Suriyeliler gittikten sonra mutlu mesut mu yaşayacaklar Türkiye'de? Güzel, yasalara saygılı, komşusuna gülümseyen, yolda gördüğüyle iki çift laf edebilen insanlara mı dönüşecekler bunlar? Hayır. Pogromcu insanlar olarak aramızda yaşamaya devam edecekler. Yani Suriyelilerin yalnız kendi varlıkları sorun değil. Türkleri de radikalliğe itiyorlar, Türkleri de dönüştürüyorlar. Bu açıdan çok büyük sorunlar. Bu konu oldukça ilgi çekici ve Türkiye'nin en önemli sorunu bana kalırsa. Bu konuyu zaten takip ediyorduk ama bu hafta gözümüz kulağımız bu konunun üzerinde olacak. Fakat bizim konumuz bunların hiçbiri değil. Bu hafta hepimizin gündemi olan bir konuyu, vergiyi konuşacağız. Meme Şimşek'in vergilendirmede hayal gücünün sınırlarını zorlaması üzerine bu konuda derinleşmemiz gerektiğini düşündüm. O nedenle en azından modern vergi sistemine ilişkin teorik bir altyapıyı gerçekleştireceğiz, böyle bir altyapıyı sunacağız sizlere. Girişi bayağı uzattık. Hadi gelin, vergi nedir? Neden ödeme gücüne göre alınır? Türkiye'deki vergi yükü çok mudur, az mıdır? Bunları konuşalım. Bunları konuşmamızın nedeni şu. Mevcut düzene hiçbir itirazınız olmayıp,

Sadece vergiden şikayet edebilmek mümkün mü? Vergi ile devleti ayırmak akılcı mı? Devletin işleyişine ilişkin bir itirazınız yok fakat vergi var ise bu durumunuz çelişkili mi? Gelin devlet ile vergi ilişkisini derinlemesine masaya yatıralım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Hikayeyi biraz geriden başlayarak anlatalım ama bu sefer alıştığınızdan çok ama çok daha fazla geriye gidelim. Medeniyetin beşiğine dek uzanalım çünkü devleti konuşmamız lazım. İnsanlık medeniyetinin yaşının 12.000 yıl civarında olduğu söyleniyor. Yani, eğer medeniyet insanlığın yerleşik hayatı geçmesine, köyler, kasabalar kurmasına indirgenirse, evet, 3 aşağı 5 yukarı 12.000 yıllık bir medeniyetimiz var denebilir. Avcı-toplayıcı olarak yaşadığımız birkaç yüz bin yıl ve devamında yerleşik hayatla geçip medeniyetler inşa ettiğimiz 12.000 yıl.

12.000 yıl önce Antik Orta Doğu'da birileri tarım yapmaya ve yerleşik düzende yaşamaya başladı. Yerleşik hayatla birlikte önce köyler, sonra daha gelişkin kentler inşa ettiler. Yerleşik hayat önceleri oldukça zorluydu fakat gitgide yönetimde verimliliği keşfettik.

Bir kısmımız boş vakitlerini bilim, sanat ve felsefeye ayırabildi bu sayede. Medeniyetin gelişmesine böylece katkı sundular. İngilizce civilization, Türkçe'de uygarlık veya medeniyet dediğimiz bu kelimenin kökeni üzerine teke tek bilimde Emrah Sefa Gürkan ve Ahmet Aslan şöyle tartışmış. Medeniyet dediğini biz uydurduk muhtemelen. Artık şu an medeniyet diye bir kelime yok. Onu Kivitas'tan, tam da Kivitas şehir olduğu için şehirden türetildi. Zaten medeni şehirdir. Medine şehirdir. İşte aynen oradan üretildi. Güzel üretmişiz. Dolayısıyla medeniyet için evvela yerleşik hayata geçmek gerekecekti. Fakat yerleşik hayat sürpriz gelişmelere de gebeydi. Önceleri her şey ortaklaşaydı. İnsanlar beraber üretip beraber tüketiyordu. Hiçbir toprak parçası mülk olarak düşünülmezdi. Yani toprak parçalarının malikleri yoktu.

Ortaklaşa üretilip ortaklaşa tüketilirdi. Kimse de malik yani mülk sahibi değildi. Ama sonra içimizden birileri, ki bu kişi pek muhtemel ki erkekti, sadece kendisi ve ailesi için bir toprağın etrafını çitledi. Burası benim, dedi. Ve köyün geri kalanları, bu kişinin bu davranışına saygı duydular. Evet, dediler. Burası onun. Sonra komşular, sonra bütün köy. Aynı davranışı tekrar ettirdi. Topraklar çitlendi. Böylece mülk sahipliği doğdu. Fransız filozof Jean-Jacques Rousseau biraz önce dinlediğiniz hikayeye büyük anlamlar yüklüyor. Bu hikaye üzerine düşünüyor ve İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı adlı eserinde şunları söylüyor.

Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip burası benimdir diyen ve buna inanacak kadar saf olan insanlar bulabilen ilk insan uygar toplumun ilk kurucusu oldu. O zaman biri çıkıp çitleri söküp atacak ya da hendeyi dolduracak sonra da insanlara sakın dinlemeyin bu sahtekarı. Meyveler herkesindir. Toprak hiç kimsenin değildir. Ve bunu unutursanız mahvolursunuz diye haykırsaydı işte o adam insan türünü nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden kurtaracaktı.

Fransız düşünür Jean-Jacques Rousseau, tarihte ilk çıt çevrildiğinde ilk devlet kurulmuştur diyor. Çünkü mülkiyetle beraber çatışmalar da başlar. Zaten devlet denilen şey, mülkiyetle beraber başlar. Kendi toprağını yırtıcı hayvanlardan veya haşerlerden korumak da artık bireysel bir iştir. Dahası, diğer avcı toplayıcı insan topluluklarına karşı da güvencesizdir ilk toprak sahibi. Çatışmalar üzerine kurulu böyle bir toplumda artan güvenlik ihtiyacı, devletin kurulmasına da zemin hazırlar. En saf, en pürüzsüz haliyle devlet, şiddet kullanma tekeline sahip olan iradenin adıdır. Bu iradenin dayanağı da özel mülkiyettir.

Bu haliyle devlet, mülk sahipleri adına şiddet kullanma tekeline sahip olan güçtür. Ünlü soksiyolog Max Weber'in devlet tanımına şimdi gelebiliyoruz. Devleti şöyle tanımlıyor Weber. Devlet, belirli bir coğrafi bölgede meşru fiziksel güç kullanma tekelini elinde bulunduran insan topluluğudur. Dolayısıyla devletin alameti farikası Weber'in şiddet tekeli olarak tanınmadığı güce sahip olmasıdır.

Rusya'ya göre ise bu güç tekelinin temelinde mülkiyet yatar. Arapçadan Türkçe'ye geçen mülk ifadesinin ikili anlamı da Rusya'yı doğrular. Adalet mülkün temelidir sözündeki mülk ile Ali İmran ayetinde geçen mülkün gerçek sahibi Allah'tır sözündeki mülk ifadesi ikili anlamın en edebi ifadelerinden. Nerede bu ikili ifade? Mülk evet devlet demektir ama aynı zamanda malik olanın malı anlamında taşır.

Nitekim mülkiyet ifadesi de bu anlamdan türetiliyor. Devlet nedir, mülk nedir sorularına ilişkin güzel bir cevap Sultan IV. Murad tarafından veriliyor. Cümle Osmanlı mülkünün sahibi IV. Murad. Ben ki Allah'ın yeryüzündeki gölgesi Sultan Murad Han! Cümle Osmanlı mülkünün yegane sahibi benim!

Eğer ki aranızda bundan şüphesi dahi olan var ise... ...alsın kılıcını, çıksın karşıma! Şimdi diyeceksiniz ki tüm bunların vergi ile ne ilgisi var? Medeniyetimizin devlete duyduğu ihtiyaç, devletin zorla sahip olma yeteneğine haiz bir güç olarak doğması neden oldu. Bizler ekip biçeriz, çalışır çabalar, gelir elde ederiz de devlet nasıl gelir elde eder? O da mı çalışır, o da mı üretir? Hayır. İşte devleti devlet olmayandan ayıran gelirin adı vergidir. Vergi, devletin varoluşuyla ortaya çıkan 12 bin yıllık bir kurumdur.

Fakat bin yıllar içerisinde anlamı değişmiştir. Kurduğumuz devletler başlarda şiddet tekelinin çırılçıplak haliydi desek yeridir. Yüzler, binler yıl önce ürettiğini tüketerek yaşayan alalade bir köy insanı için devlet demek vergi demektir. Devlet yılda bir kez silahlı adamlarını gönderip üretimin bir kısmına el koyan güçtür.

Peki, üretimin bir kısmına el koyduktan sonra bir hizmet sunmakta mıdır? Geyneksel devletler için bu sorunun yanıtı koca bir hayır. Yol, su, köprü, kanalizasyon vs. gibi hizmetler sunmak için 19. yüzyılı ve sanayi devrimini beklemek gerekir. Bu tip hizmetler, modern devlete ait hasletlerdir.

Giyeneksel devlet, kelimenin tam anlamıyla büyük bir Feodal Bey gibidir. Yörük Türkmen köylülerinin Osmanlı'ya yazdığı şu türkü, Giyeneksel devlette verginin anlamını daha iyi özetliyor. Şöyle diyorlar, Şalvarı şaltak Osmanlı, Eğeri kaltak Osmanlı, Ekmede yok, biçmede yok, yemede ortak Osmanlı. Osmanlı ekmede yok, biçmede yoktur da yemede ortaktır. Peki ne hakla? Nasıl? Şiddet tekelle karşı çıkabilmekle mümkün olmadığına göre bu devletin uhrevi kaynakları olsa gerektir. Yani neye dayanarak böyle bir güce kavuşursunuz ki? Ne hakkınız var?

otoritenizin meşruiyetinin kaynağı nedir? Bu anlamıyla şiddet tekelinin meşruiyetinin gücü devletin ve onun sahibi olan kralın ya da padişahın uhreviyetinden kaynaklanıyor. Böyle devletleri yönetenler şiddet tekelini uhrevi bir kaynaktan aldıkları için kendilerine Allah'ın kılıcı ya da Tanrı'nın kılıcı, Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesi gibi sıfatlar eklerdi. Ben ki sultanlar sultanı, hakanlar hakanı. Hükümdarlara taç giydim.

Allah'ın yeryüzündeki gölgesi... ...Akdeniz'in, Karadeniz'in ve Rumeli'nin ve Anadolu'nun. Allah'ın yeryüzündeki gölgesi olan padişaha biat, Allah'a biat etmek demektir ki nasıl Allah'a ibadet ediliyorsa padişaha da vergi verilmesi gerekir. Fakat tüm bunları 19. yüzyılda modern devletin doğuşu tarihe gömdü. Devletler bu tarihten itibaren otoritelerinin kaynağını tanrıdan değil, ulustan almaya başladılar. Bizdeki ifade ne burada? Hakimiyet, kayıtsız şartsız milletindir.

İşte egemenliğin göklerden yeryüzüne inmesiyle devletler göklere karşı değil, halka, ulusa karşı sorumu tutulmaya başladılar. Son zamanlarda popülerleşen Osmanlıcılık, hepimizin Osmanlı torunu olduğumuza ilişkin bir zan yarattı. Halbuki bizler, Osmanlı payitahtının değil, yoksul Anadolu köylüleriyle, Kafkasya ve Balkan muhacirlerin torunlarıydık. Asıl atalarımız dedelerimiz de Osmanlı'nın öşür vergisinden çok çekmişti. Bandistan'ın bestelediği Yavur İmam türküsü, öşür vergisinin halkımızın zihninde nasıl bir yer ettiğini anlatır.

Bıktım ben bu zulümden, bıktım ben bu zulümden Osmanlı'nın elinden, Osmanlı'nın elinden Aman aman elinden, yandım bak be zulmünden Ben ne kervan biçerim, paşa alırım Ben eker ben biçerim, paşa alır elimden. İyi de bazen kıtlık olur, mahsul az olur. Ne yapacağız böyle bir durumda? Kursağımızdan geçeni de mi vereceğiz? Çoluğumuzun çocuğumuzun rızkını da mı padişahla paylaşacağız? Kuraklık zamanları Anadolu köylüsü için zaten zorluyken aşar ya da öşür vergisi bu zorluğu katmerli hale getirir. Yine kurak vardı, yine kurak vardı. Hiç yağmur yağmadıydı, hiç yağmur yağmadıydı.

Topum toprakta kaldı, topum toprakta kaldı Mahsur hiç çıkmadıydı, hiç mahsur çıkmadıydı Aman aman elimden yandım bak be zümrün Sanayi devrimi ve modern devletin insanlık medeniyetine dahil olmasıyla birlikte, medeniyetin vergiye bakış açısı da değişti. Vergi de modern hayata uyum sağlamalıydı. Böylece, cumhuriyetin kurulmasının ikinci yılında, yani 1925'te, Anadolu köylüsünün baş belası aşar vergisi kaldırıldı. Aşar kalktı da, vergi ister modern ister feodal olsun, devlet dediğin şeyin olmazsa olmazıydı.

Devletin varoluşuyla ilgili bir meseleydi vergi. Peki ya modern devletin vergisinin farkı neydi? 18. yüzyıl ve aydınlanma çağıyla birlikte modern devlet vergiye anlam kazandırdı. Bunu anlamak için modern bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 73. maddesine bir göz atalım. Vergiyi düzenleyen madde şöyle diyor. Herkes kamu giderlerini karşılamak üzere mali gücüne göre vergi ödemekle yükümlüdür.

Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı, maliye politikasının sosyal amacıdır. Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır. Bu anayasal tanıma pek uzaktan bakarsanız, ee ne var bunda diyebilirsiniz. Halbuki bu tanım, geleneksel devletten farklı olarak modern devletin vergi tanımıdır. Bunun için birkaç vurguda yapılmış, bunu birkaç vurgudan anlıyoruz. Bu vurgular için de en önemlisi verginin mali güce göre alınması meselesidir.

Vergiler, kişilerin mali gücüne göre toplanan kamu gelirleridir. Ya neye göre alınacaktı diye sorabilirsiniz. O yüzden bu mali güce göre meselesini biraz açalım. Mesele yalnızca vicdani bir mesele değildir. Vergi, varoluşu gereği mali güce göre alınır ama bunu reklamlardan sonra açalım. Kısa bir ara.

Şimdi reklamlardan önce demiştik ki, vergi varoluşu gereği mali güce göre alınır. Yani vergi varoluşu gereği azdan az, çoktan çok alınmak zorundadır. Bu mesele, yani modern devletin vergisine ilişkin tartışmalar, 18. yüzyıla kadar dayanıyor. Vergi neye göre alınmalı?

Bir kısım düşünür diyor ki, kamu hizmetinden kim ne kadar faydalanıyorsa o kadar vergi versin. Faydalanmayan vergi vermesin. Faydalanma ilkesiyle toplayalım vergiyi. Yani harçlar gibi olsun vergide. Herkes değil, hizmetten faydalanan ödesin vergisini. Oldukça bireyci bir yaklaşım. Peki ne mahsuru var? Bir kere bu yaklaşım, ödeme gücü olmayan insanların kamu hizmetlerinden dışlanması neden olabilir.

Sağlık hizmetini parası olmayan karşılayamaz. Parası olmayanlar okula gidemez. Bu meselenin sosyal kısmıdır. Ama daha teknik bir neden daha var. O da şu. Kamu hizmetlerinin önemli bir kısmı, doğası gereği fiyatlanamaz. Misal savunma hizmetini ele alalım. Devlet sınırlarını koruma hizmeti verirken hepimiz bu hizmetten eşit fayda alınırız. Kimse de bu hizmetten dışlanamaz.

E hadi bakalım, faydalanma prensibine göre savunma hizmetinden vergi alın. Yok, olamaz. Verginin medeniyetimizin köklerinden gelen varoluş özellikleri verginin faydalanma prensibine göre gelirlenmesini engeller. Bu mesele kamusal malların niteliğine ilişkindir.

O halde, kamusal malların özelliklerini Kan Akademi adlı YouTube hesabından dinleyelim. Şimdi savunma hizmetini masaya yatıralım. Ordumuz, benim evi daha fazla korusun diye ilave para veremem. Çünkü ordunun sunduğu savunma hizmetinden faydalanırken kimseyle rekabet halinde değilim. Ayrıca ordumuz sınırları korurken herkese eşit yaklaşsın ama Ankara Yeni Mahallede SGK lojmanlarını korumasın, orayı dışlasın da diyemezsiniz. İşte bu nedenlerle kamusal mallar bireysel fayda üretemediği için fiyatlanamaz.

O halde ikinci yaklaşım dünyada genel kabul gördü diyebiliriz. 19. yüzyıl itibariyle tüm modern devletler ödeme gücü yaklaşımını benimsemişlerdi bile. Vergi ödeme gücüne göre alınmalıydı. Peki ya ödeme gücü neydi? Bir dilim ekmeği olandan ekmeğinin vergi oranı kadarı da alınmalı mıydı? Tamam, ödeme gücüne göre alınmalıydı. E onun da ödeme gücü bir dilim ekmeğiydi işte. O zaman iki lokmanın birini devlete ver mi demeliyiz? O da mı versin vergisini?

Yok, o kadar kötü durumda olan vergi vermesin diyorsanız bunun sınırı neresidir? Bu hafta Sokak Kedisi adlı YouTube hesabının bir röportajı Twitter'da çok kez paylaşılmış. Ben konumuzla ilgili olduğunu düşündüm. Mesela şu dinleyeceğiniz kişinin vergi ödeme gücü var mı sizce? Ne kadar para kazanıyorsunuz? Günlük 100 lira, 150 lira, 200 lira para kazanıyorum. Günlük 200 lira. Ayda ne yapar? Ayda işte hesapla işte. 6000 lirayla mı geçiniyorsunuz? Allah'a çok şükür.

6 bin lirayla nasıl geçiniyorsunuz beyefendi? Huzurum yerinde. Ne demek huzurum yerinde? Huzurum yerinde. Nasıl bir huzur düzeni kurmuşsunuz 6 bin liraya bu huzuru satın almışsınız? Niye? Ekmek, ekmeğim var, suyum var, her şeyim var. Anasında evim yoktu. Ona şükür. Nerede kalıyorsunuz? Burada. Dışarıda? Evet. Sokakta kalıyorsunuz? Evet.

Şimdi örneği bizim en popüler zenginimiz Ali Koç üzerinden verelim. Ali Bey gelirinin yüzde kırkını vergi olarak versin, bu kişi de gelirinin yüzde kırkını vergi olarak versin. Hangi yüzde kırk o kişinin biyolojik ve sosyal varlığının devamı için daha hayatidir? Ali Koç hala milyarder. Ancak biraz önce altı bin lira aile olan kişiden gelirinin yüzde kırkını aldık. Bu adil mi? Diyebilirsiniz ki, yo, zaten bu kişi o kadar vergi vermiyor.

İşte burada tüketim vergileri üzerine biraz derinleşelim. Muhasebat Genel Müdürlüğü'nün verilerine göre, 2022 yılında toplam veri gelirleri içinde KDV'nin oranı Cumhuriyet rekoru kırdı. O yıl toplanan her 100 liralık verginin 39 lira 70 kuruşunu KDV oluşturuyordu. Diyeceksiniz ki 2023'te bu oran düştü mü? Yo, neredeyse aynı kaldı. 2022'de 39 lira 70 kuruş olan KDV oranı bu senede 39 lira 60 kuruşa geriledi. KDV 1985'te ilk çıktığında toplam vergilerin %25'ini oluştururken bu oran günümüzde %40'a dayanmış durumda. Kemal Sunal'ın KDV şarkısı da haliyle pek popüler. Beyler izleyin, bu masalı dinleyin Gördüm ki memlekette orta direk yan yatmış Bir de KDV gelmiş, hepten hayvayı yemiş Senin uyanık baban çırparken oradan burdan Kıyar mı ki ödesin KDV O şık bizonlu anan çanak konken oynarken Verir mi Harun Bey'e KDV Köprüde hissen varsa, barajdan pay aldınsa Seni hiç ırgalamaz KDV

Katma değer vergisinin hayatımıza girme nedeni, dünyada ekonomik paradigmanın değişmesiydi. Değişen paradigma'ya göre, sermaye üzerindeki vergiler azaltılacak, bu sayede sermayedarlar daha fazla yatırım yapacaklardı. ABD'de 1970'lerde sermaye gelirleri üzerinden toplanan kurumlar vergisi oranı %49 iken, 1980'i izleyen yıllarda bu oran yüzde 21'e kadar düşürüldü. Böylece bu şirketler daha fazla yatırım yapacak, istihdam oranı artacak, işsizlik düşecek. Bu durum ücretleri yükseltecekti. Yani refah seviyesini yükseltmenin yolu sermaye üzerinden alınan vergileri aşağı indirmekti. İşte bu yeni paradigma'ya trickle down ekonomisi adı verildi. Bizim ekonomistler bunu damlama ekonomisi diye Türkçe'ye çevirdiler.

Bu yaklaşım neoliberal küreselleşme rüzgarını da arkasına aldı. Hepimize anlatılan hikaye şöyleydi. Sermayeden az vergi alırsanız sermayeyi çekebilirsiniz. Sermaye gelmezse aç kalırsınız. Sermayenin gelmesinin bir diğer yolu ücretleri düşürmekten geçer. Ücretleri real olarak düşürmezseniz sermaye gelmez, siz de aç kalırsınız. O halde refahınızı artırmak için yapmanız gereken belli. Sermayeye dokunma, emeği baskıla.

Böylece yabancı sermayeyi çekebilmek adına emek gelirlerini baskılamaya, vergi sistemini emekçilerin üzerine yıkmaya başladık. Bunu da vergiyi tabana yaymak olarak adlandırdık. Yerli ya da yabancı sermaye rahat edecek diye hepimiz büyük bir bedelin altına girdik. Yabancı sermaye geldi ama bu sefer de gitmesin diye aynı hikayeyi dinler olduk.

Sermayeden az vergi almaktan vazgeçerseniz sermaye kaçar. Sermaye kaçarsa aç kalırsınız. Sermayenin kaçmamasının bir diğer yolu ücretleri düşürmekten geçer. Ücretleri real olarak düşürmezseniz sermaye kaçar. Siz de aç kalırsınız. Bu tehdit toplum kesimlerine de tanıtıldı.

Hatta, servetten vergi alınsın, sermayeden vergi alınsın diyenlere de gençler bu aralar bilmiş bilmiş o zaman sermaye kaçar diyor. E kaçar tabii. Demek ki sisteme dönük esaslı bir eleştiriye ihtiyacımız var. E peki sermayeden almadığımız vergiyi kimden alacağız? Başka alternatif yok mu ya bu işin? İngiltere Başbakanı Demirley develak haplı Margaret Thatcher'ın ifadesiyle söyleyelim. There is no alternative, diyordu Thatcher.

Bunu o kadar çok tekrar etti ki İngiltere'de neoliberal dönüşüme Tina Doctrine adı verildi. There is no alternative. Başka bir alternatif yok. Mecburi istikamet neoliberalizm. Fakat neoliberalizmin vaadi tutmadı. Bu modelde zenginler daha zengin oluyor ama yoksullar zenginleşmiyor, tam tersine yoksulluk derinleşiyordu.

Aynı anda serbestleşme rüzgarı kamu mallarını da etkilemeye başlamıştı. Devlet, adalet ve güvenlik hizmetleri dışındaki her yerden çekilmeliydi. Yarı kamusal mallardan olan eğitim ve sağlık piyasalaşmalıydı. Kamu tekelleri de özelleşecekti. Böylece, kamu tekellerinin yerini özel tekeller aldı.

Serbest piyasa adı verilen şey oligarşiye dönüştü. Fakat tüm kamusal hizmetlerin piyasalaşması bir sorunu da beraberinde getirdi. Biz bu vergileri niçin veriyorduk? Çocuğu özel okula gönderiyorum. Kendime özel sağlık sigortası yaptırıyorum. Hastane diye özel hastaneye gidiyorum.

Hatta emekliliğime güvenmediğim için bireysel emeklilik sözleşmelerinin altına giriyorum. Yetmiyor köprülere, yollara da para veriyorum. E elektrik, su ve doğalgaz da paralı. E lojman falan da yok, kiramı da kendim ödüyorum. Tüm bu dönüşümün orta sınıflar üzerinde yarattığı yıkımı profesör Erinç Yelden çok güzel özetlemiş. Artık vergilerin düşürüldüğü, sosyal güvenlik sistemlerinin doğrudan doğruya bireysel emeklilik planlarına indirgendiği, finansallaştırıldığı, sağlık ve eğitiminde ticari bir mal olarak fiyatlandırıldığı bir dönüşüm yaşadık. Şimdi orta sınıfların kendisini üretebilmek için en büyük olana eğitim ve sağlıktır. Çocuklarına aktarabildikleri iki tane uygulama. Eğer bunlar fiyatlandırılıp ve bunların fiyatı da yoktur, yani eğitimin veya sağlığın fiyatını piyasa koşullarına bırakırsanız, işte tekelci gruplar muazzam bir rant mekanizması üzerinden bugün Amerika'da sonuçlarını gördüğümüz üzere çok dar, elit bir kesime bu hizmeti sunar, gerisi de başının çaresine bakar.

Böylece yıllar içinde orta sınıflar çözülürken toplum, sermayedarlar ve emekçiler olarak net şekilde ikiye ayrıldı. Sermayedarlar kent dışlarında güvenlik listelere yerleştiler. Kent içinde de alt ve orta gelirli tabakalar birbiriyle didişmeye başladı. Sınıflar arası geçişkenlik de söz konusu değildi. Sınıf atlamak imkansız hale geldiği için, sınıf yerine kast demek belki de daha doğru olacaktı. Emek gelirlerinin bu şekilde baskılanmasının yaratacağı yönetme krizi de toplumu parçalayarak çözülecekti. Böylesi bir ortam, sağ popülizm için üremeye elverişli bir vaha gibiydi. Nitekim öyle oldu. Dışlanmış bir emekçiler grubuyla karşı karşıyayız.

Siyaseten bir de bunların üzerine tabii bu sisteme karşı bir muhalefete dönüşmesin, sisteme karşı bir farkındalık yaratmasın diye bütün dünyada olduğu gibi Türkiye'de de etnik ayrımcılık, cinsiyet ayrımcılığı, alt mahalle, üst mahalle, bizler, ötekiler dini bazda, tarikatlar bazında bir coğrafi bazda sürekli olarak bölünüp parçalanmış bir insanlar topluluğu haline dönüştürülüyor. Bu noktada şunu söylemek gerekir. 1980'den sonra başlayan ve Türkiye'de AKP döneminde tamamlanan neoliberal dönüşüm, modern devletin de tasfiyesi anlamına geliyordu. Modern devletin vergilerin ulusal anlamda karşılığı olduğu tezi çökmüştü. Ödediğimiz vergiler bize nanik yapıyordu. Vergilerin karşılığında herhangi bir hizmet almıyorduk. Yol, su, köprü paralıydı. Eskiden vatana, millete hayırlı olabilmek için eğitim alınırdı. Bu yüzden eğitim hizmetinin vergilerle finanse edilmesi kimseye garip gelmezdi. Halkın eğitilmesi hepimiz için iyiydi. Zira biz bir toplumduk.

Ama aradan geçen zaman için de piyasalaşma yüzünden okuyorsun da bana mı okuyorsun anlayışı gelişti. Toplum diye bir şey yoktu artık. Toplum, bireylerin toplamından ibaretti. Böylece bireyler egoistleşti. Vatandaşlık bilinci yok olurken, müşterilik bilinci yükselişe geçti. Hepimiz müşteriydik artık.

Öğrenci, veli, hasta fark etmez. Devlet bir şirket gibiydi, vatandaşlar da müşterileşmişti. Sermayeden alınan vergiler azaltıldığında vergiler tüketiciye doğru genişlemek zorunda kaldı. Bunun için mali mevzuatımıza KDV sokuldu. Bunu 1999 yılında geçici olarak getirilen ama AKP döneminde kalıcılaşan ÖTV takip etti.

2023 yılı itibariyle devletin kasasına giren her 100 liralık verginin 40 lirasını KDV, 25 lirasını ÖTV oluşturuyor. Buna karşı gelir vergisinin toplam vergi gelirleri içindeki payı da azalıyor. 1990'da her 100 liralık vergi gelirinin 41 lirası gelir vergisi üzerinden tahsil edilirken, 2023 yılında gelir vergisi her 100 liralık vergi gelirinin sadece 14 lirasını oluşturdu. Liberal Demokrat Parti'nin eski genel başkanı Cem Toker bile bu konuda benimle hemfikir. Bugün Türkiye'de toplanan verginin %70'i dolaylı vergi. Yani çocuk bezi alırken, markette alışveriş yaparken, en ufak bir su alırken, ne alırsanız yani KDV ve ÖTV dediğiniz herkese, Türkiye'nin en zengin adamı da sen olsan, en fakiri de olsan aynı oranda vergiyi vererek

%18-20 KDV vererek temel ihtiyaçlarını karşılıyorsun. Bu haliyle modern vergi sisteminin, modern vergi teorisinin çöpe atıldığı, postmodern bir vergi düşüncesinin empoze edildiğini görüyoruz. Eee bize ne? Bize nesi şu, haliyle modern devletin dayattığı ulus da çözülüyor. Zira ulusun fertleri vatandaş olmaktan ziyade müşteri olma şuuruyla yaşıyor. Ne için vergi verdiğimizi bilmiyoruz.

Ödediğimiz vergilerin neyin karşılığı olduğundan habersiziz. Kof, içi boş bir milliyetçiliğimiz var ama toplum nedir, ulus nedir bilen yok. Türk'ün kim olduğunu tartışıyor sosyal medya. Biz bir toplum muyuz yoksa topluluklar toplamı mıyız şüphelidir. Bizim yaşayan en önemli felsefecilerimizden biri olan Prof. Ahmet Aslan'a kulak verelim. Biz toplum değiliz, biz kabileyiz.

Biz mahalleyiz, biz aileyiz, biz geniş bir aileyiz, köyüzüz. Toplum şudur, üyelerinin hem bireyselliği, hem farklılığı, hem bilinci olan, hem niçin bir araya geldiklerini bilen, hem güçlerinin farkında olan, toplumu niye kurduklarını bilen ve bu bildikleri amaç uğruna da davranan insanlarda bedel gelen şey toplum denir. Bir zamanlar toplumduk hatta ulustuk ama eşitsizliklerin derinleşmesinin, kamu hizmetlerinin piyasalaşmasının doğal bir sonucu olarak bu birlikteliğimiz çözülüyor. Toplum, ulus, vatandaşlık gibi kavramlar modernizme ilişkindi. Postmodernizm bu kavramların hepsini ters yüz etti.

modern devlet tasfiye edildiyse, modern vergiden bahsetmek de zordur. İşte tam bu noktada, tıpkı yüzyıllar önce olduğu gibi saf bir şiddet tekeli olan devletle karşı karşıya kalıyoruz. Biz bir toplum değilsek, daha da ötesi ulus değilsek, devlet de modern değilse, bu düzendeki vergi, yüzyıllar öncesindeki vergiyle aynıdır. İşte bu nedenle vergide adalet istiyorsak, bunun basit bir reform olmadığını kavramalıyız. Bunu M.M. Şimşek'ten de bekleyemeyiz. Bu düzenin sadece basit bir maliye bakanıdır o. O yapamaz. Zaten öyle bir vizyonda yoktur. Vergide adalet demek, kamu hizmetlerinin de yeniden ele alınmasını gerektiren kocaman bir devrimdir. Her şey piyasalaşmışken, paralı hale gelmişken, verginin kendisi de anlamsızlaşır.

Verginin ancak kamucu bir anlayışlı toplumsal meşruiyeti olabilir. Devletle millet ilişkisi de ancak kamucu bir ekonomide yeniden düzenlenebilir. Fenomen sokak röportajcısı Azadi Kaya'ya selam olsun. Bir yanda hard kapitalizm olacak, toplum iki kutba ayrılacak, ulus ve modern devlet çözülecek, diğer yanda kutsal devlet masalları. Modernliği tasfiye etmiş. Böyle bir kutsal devlette vergi meşruiyetini nereden alır?

Yüzyıllar öncesinde böyle bir verginin meşruiyeti Allah'a dayandırılıyordu. Bugün de benzer bir eğilim içindeyiz. Böylesi bir devlet ancak teokratik, halk düşmanı bir bakış açısının eseri olabilir. İşte zaten bu nedenle İslamcılık ile Neoliberalizm bu kadar uyumlu çalışabildi. Modernizmin postmodernizme dönüşmesiyle devletin meşruiyet kaynağı da dünyevi olmaktan çıktı ve uhrevileşti, tıpkı yüzyıllar öncesindeki gibi.

Modern devletin yerine kutsal devlet geçiyor artık. Devlete laf ederseniz, bir kutsala dokunmuş olursunuz. Devlet kutsaldır. O halde vergi nedir? Ekmede yok, biçmede yok ama yemede ortak olanın aldığı şeydir vergi. Cumhuriyet de böylece Osmanlılaşır. Buyurun Osmanlı torunları, bu devleti siz istediniz.

İncinsek de incitmeyiz. Lakin kerizde değiliz. Hayat herkes için haktır. Bu hakka herkes ortaktır. Şalları şaltak Osmanlı. Eğeri kaltak Osmanlı. Ekme de yok, biçme de yok. Cebe de ortak Osmanlı. Tren topu podi medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek. Bostan'da iziniz olsun ki Harman'da gözünüz olsun. Devlet gibi olmayın. Hoşçakalın.

Sizinki cennette dedin Şanları şaltar Osmanlı Eğeri kaltar Osmanlı Ekme de yok, biçme de yok Cebede ortak Osmanlı

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)