Podcast

Açıldık! #1 Kayıp Eşya Danışmanlık A.Ş.

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Özgemiz, yaz boyunca Kayıp Eşya Danışmanlık AŞ'de bürosunun güllerinden gelen derdi tasayı uzaya gönderiyor.

“Bu podcast yayını komedi, toplum ve kültür başlığı altında, şamatasına kaydedilmiştir. Dinleyenlerine profesyonel 1 yardım sunmamaktadır. Delirmeyin. Kendini darda hisseden dinleyicilerin, nerede yanlış yaptım diye düşünmeleri, net bir cevap bulamıyorlar ise gidip bir profesyonele sormaları büyük önem arz etmektedir.
Arz ederim.
Kayıp Eşya Bürosu Genel Müdürü Özge Özel"



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.033 kelime · ~10 dk okuma

Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?

Alo kayıp eşya bürosu buyurun. Bir saniye aktarıyorum. Herkese merhaba, hello, bonjour kayıp eşya bürosuna hoş geldiniz. Mesasınız bakalım. Kerenacılar görüşmeyeli. Bir önceki bölümde haftaya görüşürüz deyip siktir oldum gittim. Kimse de neredesin, bölüm nerede demedi. İşte ben sizi böyle yetiştirdim bu büroda. Ben sizi bu büroda böyle yetiştirdim. Yazlık üniformamız bıkkınlık uçlarından çıkarılmıştır umarım. Yıkanmıştır, kurutulmuştur, ütülenmiştir ve sonbaharın ilk gününe kadar hiç çıkarmamak üzere sırtımıza geçirilinmiştir bu bıkkınlık hırkası.

Ben sıkıntı formasını kendim giydim eğnime. Bu benim çok şarkı söyleyeceğim. Ben bunalır, ben öflerim. Dur, bir daha söyleyeyim. Ben bunalır, ben öflerim. Burayı söylemiyorum belli ki. Ah, ah, ah. Sorun benim.

Transkriptin tamamını oku

Diyerek bomba gibi açalım bölümümüzü. Mesajlarınızda beni sormuşsunuz. Nasılsın Özgem demişsiniz. Vallahi aynı bildiğiniz gibi tükenmişlik mükemmişlik. Aman olacağı oydu zaten. Ben zaten azaldığımın farkındaydım. Bir dibimi sıyırmadan net bir şey söylemek istemedim sizi onu bekliyordum.

İnsan yeri geliyor, kendini limonlu priz şişesi gibi başa aşağı çeviriyor, son damlasında bile gidiyor, o tek yağı çözüyor. Anlatabiliyor muyum? Ürün yerleştirme yok ama burada, tamamen kişisel temizlik alışkanlıkları. Demedim! Ne çabuk tükeniyorlar! Ne sosyetikler! Hiç böyle bir sosyetik kadın olamadım!

İnsanız olur öyle arada kökü bizde şey yapmayın o kadar mesele haline getirmeyin panik yapmayın öyle tükenmişlik bastım gittim zaten sosyal statümüz sınıfımız gayri safi milli haslamız bunlara uygun değil meyve vermek isteyen yaprakları dökülürken öylece izlemeyi ve bir müddet kuru dallarıyla dikilmeyi göze alacak Allah Allah bu ne yaptın Özgen bu ne biçim bir söz bu tecavülü Arif mi bu Hüsnü Talil mi Halit Refik mi ne bu Geçtiğimiz günlerde Instagram üzerinden küçük bir soru-cevap yapmıştık. Takip edenler biliyor. Neden yapmıştık peki bu soru-cevabı? Birincisi, kafanızda dönüp duran sorunları çözmesini bir başkasından istemek sizi her zaman rahatlatır. İsteyenin bir yüzü, vermenin iki yüzü dersin. Gece bebekler gibi uyursun. Falcılar ve komedyenler unutmayın ki bunun için var. Psikologlar bunun için yok. Zaten bir şey de çözmüyorlar. Soru söylüyorsun, öyle bakıyorlar suratına.

İki, akıl verme kisvesi altında dinleyicilerin derdini tasasına alıp toplayıp komedi malzemesi yapmak, podcast'in icadından beridir süregelen en kadim ve en kolay içerik üretme yöntemidir. Ki benim de bu işlere girişim yine bu vesileyle olmuştu. Oldular hatırlar. Ve sona sakladığım şeref yoksullu bir üçüncü madde var. Başkalarının sorunlarına baktığınızda halinize şükretme olasılığınız artıyor. Üzgünüm. Doğru. Yapıyoruz bunu aşkım. Bu böyle. O zaman ne yapıyoruz? Yaz boyunca sizlerden gelen soruları yanıtlıyoruz. Dinleyicimizin, takipçilerimizin elemini, kederini götüne bir tane tekmeyle uzaya yolluyoruz. Hadi bakalım. Yaz aylarında içimizi biraz olsun serinletecek. Yeni departmanımızın kurdelisini hep beraber burada keselim. Hazırsanız. Zira bekleyen çok soru var. Evet. Dertler derya olmuş. Ben ne bir sandım. Böyle bir departman bu. Hafif dumanlı bir departman.

İlk sorumuz Ayça'dan geliyor. Dört aydır konuşmadığım adam gece üçte aradı. Ben onu sabah aradım, açmadı. Neden? Lütfen booty call demeyelim. Öyle olsa daha erken saatte arardı demiş ve bomba gibi libidosu yüksek bir soru bırakmış departmanımızın kapısına. Öncelikle bilmeyenler için booty call nedir onu açıklayarak başlamak isterim. En düz tabiriyle seks çağrısı.

diyebiliriz. Tabii ki pencerelere çıkıp uluyarak yapılmıyor bu. Bir kişi sizi uzun bir aradan sonra, olmadık bir saatte, aradığında veya biraz olsun insanlığı kaldıysa mesela mesaj attığında, bu bir seks çağrısıdır diyor kaynaklar ve bu Tikol tarihi de oldukça eskilere dayanıyor, bürosunun güleri. Matbaa'nın Osmanlı'ya girişiyle birlikte, beylerin birlikte olmak istediği hanımlara gece yarısı yollamak için çok sayıda davetül cima bastırdığı da biliniyor. Araştırabilirsiniz.

Evet Ayça'm, gülüm, çiçeğim, gece 3'te aramasının sebebini ben bu kişinin seks olarak yorumlamamıştım açıkçası. Çünkü gece 3'te arayıp da gelen adamın kime ne hayrı olabilir? Allah sen, her şey durunca kendisine hayrı bile, soru işareti. Benim daha sıkıcı, daha can sıkıcı bir tahminim var. Söz konusu kişi, zannediyorum başka bir Ayça'yla tanışmış.

Evet. Ve telefonunu da kaydetmiş. Ve onu aramak isterken maalesef yanlışlıkla seni aramış aşkım. Belki onun kapısındaydı. Diğer Ayça zili duymadı. Kapıdayım demek için aradı ama yanlışlıkla seni aradı. Ve tabii ki geç uyandığı için de sabah senin aramana da dönmedi.

Bu sanki daha mantıklı gibi. Acı ama gerçek. Sana tavsiyem bu kişinin ne iş yaptığını, sabah kaçta uyandığını biliyorsan hafta içi bir gün uykusunun derinliklerini de arayıp sabah mal gibi uyanmasını sağlamandır. Seni geri ararsa da açma. Herkesi anladığı dilden konuşacağız artık. Burada duygusal olgunluğumuzu herkese gösterecek halimiz yok. Geldik kaç yaşına. Buralarda bir yerde bir reklam girecek. Biz de su yakmıyoruz ona göre. Bir diğer soruya geçiyorum.

Çocukluğumun geçtiği şehirdeyim, sürekli tetikleniyorum, terapiyede çok var, ne yapmam gerekiyor diye sormuş Ankara'dan Gizem. Dertlerde... Çaresiz kalmışım, gözlerim şaşkın. Çile rüzgarında savrulmuşum ben dertlerden. Evet, bir tanelerim. Büros'un gülleri çocukluğumuz. Gerçekten de tabiri caizse bir mayın tarlası.

gibi. Neyin ne zaman nasıl tetikleyeceği inanın hiç belli olmuyor. Su uyur, travma uyumaz, her daim hazırlıklı olacaksınız. Dikkatle dinleyin. Redkit'in kendi gölgesine vurduğu gibi açık olacaksınız. Süreceksiniz savaş boyalarını öyle çıkacaksınız dışarıda. Biz artık çocukluğumuz değiliz, biz artık yetişkiniz.

Biz ne yaralı ne yarasız yetişkinleriz. Tabii ki çocukluğumuzun geçtiği yerlerde tetikleneceğiz. Biz ne yaralı ne yarasız yetişkinleriz. Tabii ki 30 sene önce vermediğimiz tepkiyi alakasız bir yerde verip ortamı buz kestireceğiz. Biz ne yaralı ne yarasız yetişkinleriz. Tabii ki böyle durumlarda yiyip içeceğiz. Bakın geçen gün sabahın köründe pendiğe gitmek durumunda kaldım. Yani mantıklı bir sebebi var durduk yere pendiğe gitmek zorunda kalmadım. Benim babam fıtık ameliyatı olacaktı. Neyse pendiğe gittim sabahın köründe.

Trenden inip hastaneye doğru yürürken küçükken yürümekten asla hoşlanmadığım yollardan yürümek zorunda kaldım. Bu sokaklar böyle yetişkin adamların küçük kızlara baktığı sokaklardı. Yani küçük çocukların da küçük kızlara baktığı. Bu arada yaş ayrımı yapmayayım. Genel olarak ergenlik çağındaki kızlara çok fazla bakılan sokaklardan geçtim. Yani şimdi sokak ismi verip de 25 sene öncesi için kimseyi töhmet altına bırakmak istemem. Hele ki Pendik Belediyesi'ni. Ama maalesef durum bu.

Bence küçük bir yer ama yani hangi sokağında cinsel bastırılmışlık ve muhafazakarlık var, hangi sokak moderniteye, kültür sanata kucak açmış, onu siz çocukken bile sezebiliyordunuz. Zaten çocukken çoğu şeyi daha iyi seziyoruz da işte o sezgiyi işleyecek tesis ve imkan olmadığı için o yaşta. Neyse sabah sabah bunları hatırlamam yani tabii ki bana da iyi gelmedi. Kimse sabahın köründe taciz anıları bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçsin istemez. Neyse oldu bir kere o sokaktan geçerken sokak bomboş sabahın körü olduğu için dükkanlar da kapalı olmasına rağmen benim bedenim kaslarım bu hissi hatırladı. Bu sokak dedim her an taciz edilebilirim sokağa bu sokak.

ile ey maşallahı aynı anda duyabildiğimiz sokak. Bir anda bir adım arkandaki adamın kokunu içine çektiğini duyduğun sokak. İşte taciz de bu kadar görünmez olabiliyor. Biri yanından geçerken kokunu çalıyor burnuyla. Kime nasıl anlatacaksın şimdi bunu? Biri çok yakınımdan yürüdü ve uzun uzun nefes aldı. Ben de rahatsız oldum. Yani demek lazım aslında. Bu arada dönüp bir tane çakmak lazım tabii ki. Neyse ama sabahları kuşları yemlemeyi öğrendiğim sokak da yine aynen bu sokak. Hadi bakalım. Nasıl yapacağız şimdi?

Halamın beni anaokuluna bırakmadan önce köşedeki kuryemişçiden bir kese buğday alıp güvercinlere attığı sokak da bu sokak. Ve hatta yanlış hatırlamıyorsam semt pazarı konseptini de benim tam olarak kavradığım sokak burası. Pazarları burada çarşıda kuruluyordu. Biz annemle pazara çıktığımız bir hafta sonu işte boyumun anca yettiği tezgahta öylece duran bir muzu Alıp yemeğe başlamıştım. Tam önünden geçtim tuhafiyenin önündeydi. Hatta tuhafiyenin vitrinine bakıp o zaman ailemde bana böyle simli ışıltılı yünlerden yelek yakalık ören ve zorla giydiren biri olmadığı için şükretmiştim. Bak bok kadarım o zaman bile bir tarzım var. Tarzım olmadığını anlamıştım onların. İlk şükürlerimden ve moda algıma dair ilk ipuçlarından. Annem birkaç metre sonra yukarıdan bana bakıp, çünkü bok kadarım hatırlatırım, pazarda gökyüzümü görüyorsun yerden 100 santim yukarıdasın sadece. Sadece bir sürü kadın bacağı ve tezgahlar. Annem bana bakıp elimdeki muzu yaraladığımı görünce panikle geri koşup pazarcıya, kusura bakmayın çocuk almış fark etmedim diye açıklama yapmıştı. Pazarcı da abla canın sağ olsun demişti. Yani belki dememiştir. Ama ben o an öyle hatırladım. Çünkü Bünye bu sokağa güzel anılar, iyi insanlar atamak istedi.

Anlatabiliyor muyum? İnsan zihni yaşama böyle tutunuyor. Evet, çok ufacık tarif edilmiş olabilirsin ama sana muz da ikram edildi. İğrenç! Sıçayım böyle travma iyileşmesine. Neyse, o yüzden alacaksınız kazma küreği, iyi anı arayacaksınız ve bulacaksınız. Bulamazsanız da bir şişe soğuk suyu alıyorsunuz, büfeden açıyorsunuz, kapağı suya konuşuyorsunuz. Su biliyorsunuz, enerjileri tuttuğu söyleniyor. Ulan bugünlere çok iyi gelmişim. Ulan bugünlere çok iyi gelmişim. Ulan bugünlere çok iyi gelmişim. Üç kere. Geçti gitti, iyiyiz, iyiyiz, iyiyiz. Geçti gitti, iyiyiz, iyiyiz, iyiyiz diyorsunuz, suyu kafanıza dikip içiyorsunuz. Öteki türlü bu sıcaklarda zaman geçmez, yapış yapış olursunuz nemden, dertten, travmadan. Tabii terli terli içmeyin suyunuzu, biraz ılıtın ağzınızda. Kahvemden bir yudum alıp bir sonraki soruya geçiyorum.

İstediğim kesimde tişört bulamıyorum diye bir soru gelmiş. Bir isyan bayrağı açılmış adeta. Bostancı'dan Ege yazmış bizlere. İstediğim kesimde tişört bulamıyorum. Caps doku da açık, onu da söylemek istiyorum. O zaman baştan okuyayım. İstediğim kesimde tişört bulamıyorum. Evet. Sevgili Ege, günümüzün en çözümsüz sorunlarından birini aynı tuttuğun için öncelikle ben tüm bürosunun gülleri adına sana çok teşekkür ediyorum.

Yani dümdüz, pamuklu, terletmeyen, bisiklet yaka, az bir şey götü kapatan bir tişört mü arıyoruz? Kerbela'da bir damla su mu arıyoruz? Artık belli değil. Yıldık! Yıldık! Yaka sliktik. Ben istediğim kesimi geçtim, ben içerisinde yaşadığım kesimde de aradığımı bulamıyorum ki. Benim içerisinde, CHP Belediyesi'nin içerisinde ben gönlüme göre kıyafet bulamıyorum hiçbir mağazada.

Ne yapıyorum? Moda akımlarından zerre etkilenmeyen muhafazakar kesime bakıyorum. Herkese de tavsiye ederim. Türklerin Müslümanlık kabulünden beri çizgisini bozmamış bir kesim bu. İç göstermeyecek, terletmeyecek ve her bedende var aynı zamanda. Geniş bir beden skalası var. Sen de ilk fırsatta pılıyı pırtıyı topluyorsun Egem, Fatih, Çarşamba'ya gidip o kesimi buluyorsun. Hem ihtiyaçlarını karşılıyorsun hem kendi yankı odandan çıkıp temaslarda bulunmuş oluyorsun. Hem de bilmiyorum sevap olarak da

Geçebilir kayıtlara bir nokta daha. Orada çok şeyim yok, bilgim yok. Neyse maddi manevi bir tatmin söz konusu ihtimal dahilinde. Tabii üzerinde gökkuşağı falan taşınmamaya o günlük dikkat edersen senin için daha iyi olur.

İstanbul'dan Yiğit sormuş. Sıradaki soruyu ablam demiş. Ablasının gülü, ablası kurban olsun buna. Social anxiety denen lanet şey için önerin var mı demiş. Ah, ah, ah. Ah, ah, dünya ah. Şimdi şöyle, ben bu soruyu yazılı olarak cevaplamıştım. Ama görmemiş olanlar için kayıtlara da geçsin istiyorum. Bir hoş sadağı olarak kalsın Gökkupe'de. Birosu'nun gülleri. Canlarım, bir tanelerim. Social anxiety yani sosyal anksiyeteye dair elmalarla armutları çok karıştırıyorsunuz. Çok karıştırıyorsunuz her şeyi birbirine. Çünkü her sosyal bir değil. Sosyal var, sosyal var. Sizi anksiyeteye sokan ortam, ortam mıdır? Lan diye bir sormak isterim öncelikle.

Sorun ortamda olabilir sonuçta. İlk önce bunu hatırlayacaksınız. Hep bunu düşüneceksiniz. Ne demiştik? Çok az şey bizimle ilgili. Çok az şey. Daha evde hazırlanırken ayna karşısında kendinize bakacaksınız gözlerinizin içine. Diyeceksiniz ki kesin yarak gibi ortama gidiyorum. Kesin yarak gibi bir ortama gidiyorum. Ben bu ortamda bulunmak zorunda mıyım? Bana faydası ne? Evde otursam daha iyi değil mi? Gibi gibi soruları soracaksınız, cevaplayacaksınız.

Bunların hepsini eledikten sonra baktınız sevdiğiniz insanlarla cayır cayır bir ortama gidiyorsunuz ve yine de anxiety vurdu. O zaman şöyle bir yöntemim var. Yılların deneyimiyle %100 çalışan bu yöntemi sizlerle paylaşacağım tabii ki. Ortamda bulunan herkesin ama herkesin tulum giydiğini hayal edeceksiniz. Ama içine tişört giyilen salopetler olmayacak. Tek parça saten, keten, fermuarlı, bağcıklı, uzun kollu, kısa kolu... Herkesi zihninizde güzelce ne giydirin, tamam mı aşkım? Sonra, bu ortamda tuvalete gitmeleri gerektiğinde, o küçücük klozetin ve hatta pisuvarın başında belleri ne kadar çıplak kaldıklarını düşünün. Düşünmeyin, hatırlayın, görün gözünüzün önünde. O çaresizliği özümseyin ve onlara acıyın. O yarısını çıkardıkları, o tulum yere değmesin diye girdikleri o haller...

Bir elleri tulumun üstünü tutuyor yerlere değmesin diye, diğer elleri klozetin üzerine tuvalet kağıdı sermeye çalışıyor. Kağıt yetmiyor. Artık soyunduğu için kabinden çıkıp lavabonun yanından havlu peçete alamıyor. Ne yapıyor? Yarı çıplak bir şekilde su kağıta durup ıskalamamaya çalışıyor. Ve düzenli de spor yapmıyorsa, geyik yavrusu gibi o klozetin başına tir tir tir titriyor.

Şu zavallılığa bakar mısınız? Şu acınasılık karşısında kim nasıl anksiyeti hissedebilir Allah aşkına? Dirinkinizden bir iki yudum alın, arkanıza yaslanın. Evet, umarım kafanızdaki dertlere biraz olsun ışık olabilmişizdir Kayıp Eşya Danışmanlık AŞ'de. Bu haftalık benden bu kadar. Bir sonraki bölümde yeni sorunlara, yeni çözümlerle Kayıp Eşya Danışmanlık AŞ, siz bürosunun güllerinin yine hizmetinde olacak. Kayıp Eşya Bürosu. Özgü Özel. Sevgiler.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)