
3.446 kelime · ~17 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 16 Temmuz 2024'te alıyoruz. Gündemde önemli gelişmeler oluyor. Sizlere bu gelişmeleri kısa kısa sunmak isterim. Aslında hemen hepsi üzerine birer tren topik bölümü yapmaya değer. Mesela bir TFF yani bu Türkiye Futbol Federasyonu gündemi var ki gerçekten işler acısı. Biliyorsunuz geçen sezonu domine eden
Konu Süper Lig'di, daha önce de söylemiştim. TFF Başkanı Mehmet Büyükekşi ile takımlar arasında, özellikle de Fenerbahçe arasında gerilim öyle yükselmişti ki Fenerbahçe 7 Nisan'daki Süper Kupa finaline U19 takım ile çıkmış, ilk dakikada da sahadan çekilmişti. Daha türlü türlü olaylar, hakem dövmeler, saha basmalar vs. vs.
Tüm bunlar Mehmet Büyükekşi'ye dönük eleştirileri artık altından kalkılmaz hale getiriyordu. Ve artık yeter diyoruz, yeter! Büyükekşi'ye dönük eleştiriler sadece kulüp yönetimlerinden değil, halk kesimlerinden de yükseliyordu. Sosyal medyada en ağır şekilde anılan bir kişiydi Mehmet Büyükekşi. Instagram'da gündeme özel şarkılar bestelenen Yellowsy adlı hesap yine kibar davranmış, Büyükekşi'ye doğrudan sövmemiş, onun yerine bir limona şarkı bestelemiş.
Sulu sulu limon bu küçük bu büyük limon Küçük biraz ekşi bu da büyük ekşi limon Büyük ekşi seni bu toprağa dikenleri Sana açan güneş su veren o pis elleri Seni büyük sanıp büyük ekşi diyenleri Seni ekip biçip parampopa yiyenleri Suyun çıktı limon topraklığın fırtını Ve beraberinde o voleybolla kemleri Bu kadar eleştirinin altından kalkamayan Büyükekşi, 1 Mayıs'ta biz Saraçhane'de sendikaların mitingine odaklanmışken, TFF 18 Temmuz'da olağanüstü seçimli genel kurul kararı aldı. Seçim günü de geldi çattı. Perşembe seçim var. Peki adaylar kimler? Büyükekşi zaten aday. Onun dışında, 7 yıldır UEFA İcra Kurulu üyeliğini yapan Servet Yardımcı, seçimlerin favorisiydi. Fakat her ne olduysa oldu, Servet Yardımcı 8 Temmuz'da adaylık başvurusu yaptı ama 11 Temmuz'da adaylıktan ve UEFA'daki görevlerinden çekildiğini açıkladı. Böylece Büyükekşi neredeyse rakipsiz kaldı. Zira karşısındaki aday
Fanatik Trabzonsporlu İbrahim Hacı Osmanoğlu. Onun da geçmişinde hakem rehin almışlığı falan var. Bakalım Perşembe günü ne olacak ama belli ki Türkiye Futbol Federasyonu üzerindeki siyasi vesayet aynen sürüyor. Takipteyiz, bakarsınız haftaya bu meseleyi konuşuruz.
Gündemin diğer önemli gelişmesi sokak hayvanlarına ilişkin yasa teklifi. Teklife göre sokak köpekleri barınaklara alınacak, sahiplerin olmazsa bu hayvanlara ötenazi imkanı sunulacak. Öldürülecek diyemeyen yetkililer böyle söylüyor. Ötenazi imkanı sunulacak. Bakım evlerinin, yaşam kalitesinin, barınma imkanlarının niteliğinin arttırılması, orada da sağlıklı hayvanlarımızın daha iyi imkanlarda bakılması için bu hayvanların ötenazi yoluyla da hayattan da son verme noktasında bir imkan tanıyoruz. Ötenazi imkanı sunulan köpek sayısı acaba kaç olacak?
İngiltere'de de aynı yasa var diyenler, ölüm sayılarından bir haberler. Belediyelerin ve bakanlığın yasal sorumluluklarını yerine getirmemesi nedeniyle bugün 8 milyondan fazla sahipsiz köpek olduğu söyleniyor. Yine yerel ve merkezi idare hayvan bakım evi sorumluluğunu yerine getirmediği için barınak kapasitesi ise sadece 128 bin köpeği alabiliyor. 8 milyon sahipsiz köpek ve 128 binlik barınak kapasitesi.
Bu haliyle milyonlarca köpeğin öldürüleceği bir yasayla karşı karşıya kalıyoruz. Ne mahsuru var? Böcekleri öldürüyoruz, danaları kuzuları kesip yiyoruz, balon balıklarının kuyruğunu getirene ödül dahi veriyoruz. E köpekleri de aynı bu şekilde öldürmemizde ne mahsuru var?
Şu mahsuru var, üzülürüz efendi. Bu da insanlığımızın gereğidir. Zira köpek ile insan arasındaki ilişki diğer hayvanlarla kurduğumuz ilişkiye benzemez. 30 bin yıllık bir dostluk bu. İnsanlar için köpekler balon balığından ya da herhangi bir böcekten farklıdır. Bu üzüntüyü anlamayan kesimler olabilir. Diğerlerine üzülmeyip köpeğe üzülmeyi çelişkili bulan aşırı ama aşırı mantıklı insanlar da olabilir. Ama ne yapalım insanız ve çelişkilerle dolu bir zihin yapımız var. Otuz bin yıldır köpekleri diğer hayvanlardan ayırıyoruz, onlara farklı muamele ediyoruz. Varoluşumuzun gereği böyledir, dolayısıyla üzülürüz.
Çocuklara üzülmüyorsun ama değil mi? İnsan düşmanı it first. Çeteleşen, insanlarla ilişkilerini koparan, saldırgan özellikler göstermeye başlayan, kent çeperlerinde toplanan, kırsal kesinde üreyip çoğalan ve yiyecek için kente giden, insan hayatı için tehlike arz eden köpeklerin hayvan bakım evlerine alınmasında kimsenin bir dediği yok. Kuduz riski taşıyan ya da ölümcül bir hastalığı olan bir hayvanın uyutulmasına da kimse bir şey demiyor. Ya da tüm bunlara karşı çıkanlar marjinal bir azınlık belki de.
Zaten mevcut yasal düzenleme de bunlara cevaz veriyor yani şu anda böyle bir sorun yok. Ama ben, kendi sokağımda, beni görünce yanıma koşan, kısırlaştırılmış, küpeni bir karabaş toplanıp götürülürse, üzülürüm. Kahrolurum. Başka biri olmayabilir. Hatta bırakın da ben öldüreyim şu iti diyenler de olabilir.
Onlar da insandır ama ben reddediyorum böyle biri olmayı. İsteyen istediği kadar kızsın, yıllardır bir köpekle beraber yaşıyorum ve bu hayvanlara her geçen gün daha da hayran oluyorum. Kusura bakmayın, ben bu yasaya muhalifim. Milyonlarca köpeği öldürmenin manevi yükünün de küçümsendiğini düşünüyorum. Bedava zannediliyor bu işler, manevi yük sanki hiç maliyet değilmiş ki zannediliyor.
Yasa geçer ve uygulanırsa, bir sabah kalkıp tüm köpekler birden yok olmayacak. Hepimizin ekranlarına düşecek olan o görüntüler, yasayı acımasızca savunan kesimlerin çocuklarının da önüne düşecek. Bu ses, 30 bin yıllık bir dostluğun neticesinde evrimleşmiş, insanın canını en çok yakan yardım çığlığıdır. Başka hiçbir hayvan böyle acı acı bağramaz zira bu çığlık insan duysun diye geliştirilmiştir. Benim vicdanım bunu kaldırmıyor, kusuruma bakmayın. Kızanlara da hak veriyorum, gerçekten belli bölgelerde büyük bir sorundur ama imkanlar zorlanmalı, insani çözümler üretilmeli. İnsani çözümler üretilmeli diyenlere de bir zahmet hakaret etmeyin. Gelişmeleri takip edeceğiz ama bugünkü konumuz
Ne TFF ne de sokak köpekleri. Biz bugün 13 Temmuz günü, Türkiye saatiyle gece 2 sularında gerçekleşen ABD başkan adayı Donald Trump'a dönük suikasti konuşacağız. Çünkü 13 Temmuz'da sadece Türkçe değil, dünyanın tüm dillerinde tren topik Trump'tı. Bu meseleyi atlamak da adı trend topik olan bir podcast serisine yakışmazdı. Elbette alışa geldiğiniz üzere konuşulmayan boyutuyla ele alacağız meseleyi. Hatta diyebilirim ki zaten Trump'ı da konuşmayacağız. Daha ziyade bölüm boyunca Trump'ın gelişi, neyin bitişi sorusuna cevap vereceğiz. Umarım beğenirsiniz. Uzattığım için kusura bakmayın. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
İnsanlık tarihinin açık ara en kanlı hesaplaşması olan 2. Dünya Savaşı bundan 79 yıl önce Ağustos 1945'te Japonya'nın teslim olmasıyla bitti. 1. ve 2. Dünya Savaşları toplamda 10 yıl sürdü ve bu 10 yılda emperyalist paylaşım 100 milyondan fazla kişiyi öldürdü. 1945 yılında insanlığın 2 milyar nüfusu olduğu düşündürse demek ki dünyadaki her 100 kişiden 5'i
Bu savaşlarda hayatını kaybetmişti o yıllarda. Çok daha fazlası fiziksel olarak savaşın izlerini taşıdı. Hemen hemen tüm insanlık savaşın psikolojik etkilerine maruz kaldı. O zamandan bu zamana 79 yıl geçti. Uzun gibi görünse de aslında böylesi bir travma için pek de uzun sayılmayan bir süre.
Hele ki Almanlar için savaş çok büyük bir sosyal değişim anlamına gelecekti. Bir kere Almanların geneli için kanlı tarihleriyle yüzleşmek savaşın hemen ardından mümkün olmadı. 12 yıllık bir nazi propagandasına maruz kalan Almanlar için savaş kendi fühlerlerinin dünyanın en lanetli adamı olarak ilan edilmesi demekti. Sanırsın ki ben çalıştım, çalıştım, bu yıllarda kendimi senin için işledim, bu yıllarda kendimi senin için işledim, bu yıllarda kendimi işledim, bu Führer suçluydu. yıllarda Peki ya onun milyonları bulan destekçileri? kendimi Peki ya nazilere senin için oy veren Almanlar? Böyle büyük bir yıkımın ardından sosyal dokunun iyileşmesi son derece zordu. 12 yıl süren nazi propagandası Almanların kitleler halinde nazileri desteklemesine, işledim, naziler için çalışmasına neden olacaktı. Peki bu milyonlarca insan da nazilerin vahşetinden sorumlu muydu? 1945 itibariyle hiçbir Almanın
bu dönemin sorumluluğunu üstlenecek ne takati ne de vakti vardı. Savaş bittikten hemen sonra Almanya sensörlüsü olan Konrad Adanauer'in politikası, af ve bütünleşmeydi. Bunun anlamı da, Almanlara Nazi döneminde ne yaptıklarını sormamak anlamına geliyordu. 1950'ler boyunca Almanlar, geçmişleri üzerinden birbirleriyle didişmek yerine, demokratik hükümeti yeniden kurma ve yıkılan sanayilerin onarma görevlerine odaklandı.
Kimse nazi suçlarından sorumlu değildi. Sonuç olarak pek çok Alman, nazi suçlarının yalnızca ufak, kötücül liderler grubunun suçu olduğu, Almanların büyük çoğunluğunun masum olduğu ve nazi suçlarına ilişkin daha fazla soruşturulacak bir şey kalmadığı konusunda enfikirdi. O zamana dek geniş Alman kamuoyu nazi olmakla suçlanmıyor, nazilik sadece bir grup nazi liderinin suçu olarak sayılıyordu. Böylece, nazi döneminde nazilerle iş birliği yapan, Nazi sisteminin bürokratik mekanizmalarında görevlendirilen Almanlar, 50'li yıllar boyunca herhangi bir sorunla karşılaşmadan hayatlarına devam ettiler. Onlardan biri de Hristiyan demokrat saflardan Almanya şansölyesi seçilen Kurt George Kissinger'dı. Bu kişi 1933 yılında Nazi partisine üye olmuş, 2. Dünya Savaşı sırasında da Propaganda Bakanlığında bürokrat olarak görev yapmıştı.
Savaştan yaklaşık 20 yıl sonra, 1 Aralık 1966 tarihi itibariyle de Alman şansölyesi olarak seçildi. Kimse onun nazi geçmişiyle ilgilenmiyordu, zira kimsenin nazi geçmişiyle ilgilenilmiyordu. Ta ki nazi suçlarını araştıran bir araştırmacı Beat Klarsfeld'in 7 Kasım 1968'de Kissinger'ı nazi diye protesto etmesine dek bu böyle sürdü. Evet, belki herkes Kissinger'ın geçmişte naziler için çalıştığını biliyordu ama yıl artık 1966'ydı. Geçmişte nazi olmak suç muydu? Bu, o yıllar için herkesin bildiği ama kimsenin üzerine konuşmadığı bir meseleydi. Klarsfeld deyim yerinde ise kral çıplak demişti.
Alman şansölyenin 1966'da Nazi diyerek protesto edilmesi aslında bir döneminde başlangıcı sayılırdı. 1945'ten sonra doğan gençler, Nazilerin suçlarını öğrendikçe kendi anne-babalarının ahlaki değerlerini sorgulamaya, başka bir dünya mümkün demeye başladı. Rock'n'roll çağı başlıyordu. Bir üst kuşağın değer yargıları son derece sert şekilde sorgulanıyordu. Bu, tarihteki ilk cancel culture eylemlerinden biriydi. Geçmişte nazilerle iş birliği yapanlar 1960'ların sonunda teşhir edilmeye başlandı. Böylece eski naziler cancellanmaya başladı. Kimileri onlara çiçek çocuklar dedi, kimileri hippi diyordu.
Uyuşturucu seks ve rock'n'roll bu gençlerin kendilerini ifade etme şekliydi. Bu yalnızca Almanya'da değil, hemen tüm batı dünyasında görülecekti. Otoriteler sorgulanıyor, bireysel özgürlüklere çok daha fazla sahip çıkılıyordu. 20. yüzyılın başlarında doğanlar dünyayı rezil etmişlerdi. Bu insanların 20. yüzyılın ortasında doğan çocukları, Bu rezilliğe son vermek adına geleneksel ahlaki normları altüst ediyordu. Sadece Almanya'da da değil, benzer gelişmeler tüm batıda yayılacaktı. Artık revolution, Türkçe ifadesiyle devrim, gençliğin dilindeydi.
Revolution'a her ülkenin 68 kuşağı farklı anlamlar yükleyecekti. Kimileri silahlanacak ve sosyalist devrimci olacak, kimileri kitlesel sokak gösterileri düzenleyecek ve daha liberal bir devrim hayali kuracak, kimileri pasifizmi şia edinecek, uyuşturucu ve seksi savunacaktı. Ama tüm 68 kuşağı için katı olan her şey buharlaşıyordu. Kaldırım taşlarının altında bir kumsal vardı. Değer yargılarındaki tüm bu değişim, son derece devrimci fikirler, 68 kuşağının ruhuna işlemişti. Bu kuşaktan kimileri, hayalleri uğruna silahlanmayı da göze almıştı. Almanya'daki Kızılordu Fraksiyonu ya da kısa adıyla RAF, bu silahlı örgütlerden en popüler olanlarındandı. RAF'ın Filistin Halk Kurtuluş Cephesi kampında yaşadıkları, batılı 68 kuşağının dünyaya nasıl baktığına ilişkinde fikir veriyor. RAF gerillası kadınların Filistin kampında üstsüz güneşlenmesi üzerine, RAF lideri Andreas Baader ile kampın komutanı arasındaki diyalog, ne demeye çalıştığıma güzel bir örnek oluşturuyor. Ne diyor? Giyinmemizi istiyor.
Ne boktan baskıcı bir birlik bu. Özgürleştirme ve anti-emperyalist mücadele birbirinden ayrılamaz. Bebeğim o bunu anlayamaz ki. Sevişmek ve ateş etmek aynı şeydir.
Özgürlük meselesine fena halde takık bir kuşak olarak 68'liler, kapitalizmin görece refah sağladığı, sosyal devlet uygulamasının en iyi dönemlerinde yaşadılar. Kapitalizmin altın çağında yükseldi bunlar. Onların gençliğinde orta sınıf bugünkü gibi varoluş sancısı yaşamıyor, tam tersine orta sınıflar tarihin en güçlü döneminin tadına bakıyordu. İşte böyle bir dönemde, politik fikirleri gelişen bu kuşağın yaptıkları bugün başarılı bir başarısızlık olarak adlandırılıyor.
Zira 68 ayaklanmalarında bu kuşak belki düzeni değiştiremedi ama kendi değer yargılarının hepsini, belki değil ama önemli bir kısmını dünyaya kabul ettirdi. Dünyanın değer yargıları artık 1940'lı 50'li yıllardan çok daha fazla 60'lı 70'li yıllara benziyor. Örneğin bugün onur haftası olarak andığımız LGBTİ mücadele günü yine 1968 kuşağının eseridir. İşte başarılı bir başarısızlık örneği. Sovyetler Birliği dağılıp 1990'lara gelindiğinde 68 kuşağı artık 40'ta 50'li yaşlarındaydı. Bu kuşaktan kimileri yenilgilerini kabullenmiş, artık büyük şirketleri hatta devletleri yönetmeye başlamıştı. Bu kuşağın yönettiği 90'larda kapitalizm mutlak hakim ekonomik sistem haline gelmiş zira Sovyetler yıkılmıştı.
Dolayısıyla sınıf mücadeleleri eliyle yürütülen bir eşitlik özgürlük mücadelesi de saçmaydı. Artık işçiler, köylüler değil, eşcinseller, siyahlar, kadınlar vardı. Sınıflar artık geride kalmış, 68 kuşağından Clintonlar da ABD'ye başkan olmuştu. Artık elinde saksafonuyla sahne alan özgürlükçü bir başkanı vardı ABD.
Üçüncü kuşak feminizm, kuyruğu hareketi, woke akımı, ekoloji hareketleri, ırksal eşitlik hareketleri, hepsi ama hepsi Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra kapitalizmin sınırlarını aşma cüreti olmayan, böylece düzen içileşen, 68'lilerin siyasi elitlere dönüştüğü yıllarda büyüyen hareketlerdi. Bu haliyle 90'lar, 2000'ler ve 2010'lar boyunca düzenin dışından seslenen, Düzeni değiştirmeyi vadeden neredeyse hiçbir akım kalmamıştı. 68'liler de düzenin egemenleri haline gelmişti. Ne sağda ne solda. Düzen dışı bir söylem dikiş tutturamıyordu. Solcular liberalleşmiş, sağcılar otoriterleşmiş, hepsi düzenin içine hapsolmuştu. Peki düzen nereye gidiyordu? Mevcut müesses nizam gençlere gelecek vadedebiliyor muydu? Bu soruya kısa bir aranın ardından yanıt verelim.
Aradan önce 68'lilerin 90'lar ve 2000'lerde devlet yönetimlerine girdiğini, kendi değer yargılarını dünyaya tanıttığını söylemiştik. Aynı dönemde kapitalizmin galibiyeti solun düzen içileşmesiyle sonuçlanmış, 68'lilerin değer yargıları kimlikler mücadelesine ruhunu öflemişti. Artık toplumsal mücadele devrim için değil, kapitalizmin restore edilmesi için veriliyordu. 68'de kimliğine kavuşmuş sol, orta sınıfları yok eden neoliberalizme alternatif bir söylem geliştiremiyordu.
Ve artık 2020'lerdeyiz. 68'in üzerinden 50 yıl geçti. 68'liler 70'li yaşlarının sonuna geliyorlar artık. Bugün 20'li yaşlarının başında olan Z kuşağı onları boomer olarak anıyor. Z kuşağı ya da millennium kuşağı da tıpkı 68 gençliği gibi bir üst kuşağın değer yargılarını sorguluyor. Kendi değer yargılarını oluşturuyor. Düzen onlara bir gelecek vadetmediği için düzen dışı aktörlere kulak kabartıyorlar.
Düzenin dışından seslenen sosyalist solun anlattıkları gençlere akılcı gelmiyor. Sovyetik bir sosyalizmin hayallerini süslemediği ortada. Sovyetik olmayan bir sosyalizmin de nasıl olacağını bilen yok. İşin aslı anlatmaya çabalayan da yok. Açıkçası ortada bir sol var mı yok mu o da belli değil. İşte böyle bir ortamda düzen dışı bir dili sağ popülistler ele geçiriyor. Bu hareketin dünyadaki en önemli temsilcisi ise Donald Trump.
Yeniden Amerika güçlü olacak. Yeniden Amerika zengin olacak. Yeniden Amerika güçlü olacak. Yeniden Amerika gurur duyacak.
Amerika'yı tekrar güvenli yapacağız. Ve Amerika'yı tekrar harika yapacağız. Amerika'yı daha özgür yapacağız değil, Amerikalılar daha eşit yaşayacaklar da değil. Dünyaya da herhangi bir vaadi yok Trump'ın. Başka bir dünya mümkün de değil. Peki ya ne mümkün? Daha güvenli, daha zengin, daha güçlü ve daha büyük bir Amerika'nın gibi. Tıpkı eskiden olduğu gibi. Bambaşka bir yüzyıla giriyoruz.
Bu yüzyılı geçmiş yüzyılın değer yargılarıyla anlamak mümkün değil. O halde bölümün girişinde sorduğumuz soruya yanıt vererek devam edelim. Neydi sorumuz? Trump'ın gelişi neyin bitişi? Kısa cevap, 68 kuşağının bitişi. 68'lilerin değer yargılarının bitişi. 68'lilerin 90'lardan sonra geliştirdiği vizyonun bitişi. Kapitalizmin kimlikler mücadelesi eliyle restore edilme hayalinin bitişi. Ez cümle, 20. yüzyıl solunun bitişidir Trump'ın gelişi.
İşte 13 Temmuz'da başından vurulmak istenip kulağından vurulan Trump aslında tüm bunları temsil ediyor. Mevcut establishment'a yani Türkçe ifadesiyle müesses nizama başkaldırının adı maalesef Sol değil artık ve adı bunun Trump. Haliyle Trump karşısında konumlanan Sol, Trump'tan daha fazla düzenini temsil ediyor. Hatta solun temsili kimdedir dense belki de Biden'ı söylemek gerekir. 68'li Biden'ı, Zelenski'ye Putin diyen, havayla tokallaşan, bunayan Biden.
Biden solcu mudur? Bunu duyan solcular bana kızabilir, fakat kabul etmek gerekir. Düzen içileşmiş, neoliberal saldırganlığa, sınıflar arası eşitsizliği alternatif geliştiremeyen sol Biden tarafından temsil edilmektedir, evet. Düzen dışı sol ise hayaller aleminden seslenmekte, 2020'ler dünyasına umut olamamakta.
Haliyle düzene ilişkin eleştiri soldan gelmemekte. İtalya'nın yeni faşist lideri Melonia'ya bir bakın hele. Bu arada Fransa, Afrika'yı sömürmeye devam ediyor. 14 ülkede para birimi bastırıp üzerlerini damgalıyor. Ve çocukları madenlerde çalıştırıp ham madde edinmeyi sürdürüyor. Fransa, nükleer reaktörleri için kullandığı uranyumun %30'unu Nijer'den çıkarıyor. Ve hal böyleyken Nijer nüfusunun %90'ı elektriksiz yaşıyor.
Bize sakın ders vermeye kalkma Makro. Çünkü Afrikalılar senin politikaların yüzünden kıtalarını terk etmek zorunda kalıyor. Bu konuşmayı 50 yıl geriye götürüp 1974'te yapsanız muhtemelen komünist olmakla suçlanırdınız. Halbuki bugün tüm güneyi sömürüp güneyden milyonlarca insanın kuzeye göç etmesi neden olan düzeni teşhir edenler neofaşistlerdir. Buna karşılık meseleyi toplumsal haklar temelinde değil de insan hakları temelinde ele alan, böylece emperyalizm körlüğü yaşayan sol, maalesef düzen dışı bir dil kuramıyor. İşte trajedi.
Turbokapitalizmin yarattığı yıkımın ardından bu yıkımda sorumluluğu olmamasına rağmen sorumlu sayılan sol. Halbuki sol en son antikapitalisti değil mi? Son bıraktığımızda öyleydi. Almanya'yı sözüm ona solcular yönetiyor. Düşünün, sosyal demokratlarla yeşiller hükümeti var Almanya'da. Böyle bir dönemde Almanya savunma bütçesini 3'e katlıyor, savaş suçları deyince akla gelen ilk ülke İsrail'e destek sunuyor. Bu mu sol? ABD'yi sözüm ona demokratlar yönetiyor. Son 4 yılda dünya yangın yerine döndü. Ukrayna-Rusya savaşı bu dönemde başladı. Afganistan göçü keza aynı şekilde. İsrail'in Gazze'deki soykırımı da yine Biden dönemini mi marifetti? İşte dünya solu. Trump gelse dünya için daha iyi olacak deniyor. E haklılar. Bunlar solcu değil diyenler o halde solu tanımlasın. Nedir sol?
Fransa'da solcular aşırı sağ karşı birleşip seçimleri kazandı. Peki ne diyor bu sol? Faşistler gelmesin diye oy verilen bu solun vizyonu nedir? Sosyalizm hayali kuruyorsa nedir bu sosyalizm? Hele ki Türkiye'de. Ne der? Ne hayal eder bu sosyalistler? Bilen var mı? Döneksin. Sensin döneksin. Sen bırak. Sen döneksin. Sensin döneksin. Sen Abdülhamit'i savundun. Savunmadım. Terbiyesiz. Sen görürsün dev genç nasıl patlar beyninde.
Normal şartlar altında düzene alternatif olması gereken hareket soldan fışkırır. Peki ya dünyada veya Türkiye'de düzene alternatif bir sol var mı? Elbette bu iddiada olan siyasal partiler hareketler var fakat bunları halkımız tanımakta mı? Tanısa sempati besleyecek durumda mı? Türkiye'deki 68 kuşağı batıdakinden farklı bir yörüngede gelişti.
Türkiye'nin 68 devrimcileri, Türkiye'yi ABD'nin yarı sömürgesi olarak gördüğü için anti-emperyalizme daha fazla vurgu yapıyordu. Batıdakinden de daha fazla sosyalizandı. Fakat yöntemleri silahlı bir ayaklanmaya dayanıyordu. Bu ayaklanma neticesinde iktidarı devralacak ve ardından üretim araçlarına el koyacaklardı. Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Erkan Baş'ın 2022 yılında
Çokça tartışılan önerisi de böyle bir arka plana dayanıyordu. Devrim dediğiniz bir gündü, o da böyle bir gündü. İlk yapılacaklar muhtemelen bir kanun ikninde kararname yayınlayacağız ve örneğin herkes artık oturduğu evin sahibidir diyeceğiz. Elektrik, su, doğalgaz, internet gibi zorunlu ihtiyaçların faturalanma döneminin kapandığını ilan edeceğiz. Türkiye'nin artık tam anlamıyla özgür, bağımsız bir ülke olduğunu söyleyeceğiz. Uluslararası ilişkilerin tümü bu eksende yeniden şekillendirilecek. Erkan Baş bu çıkışına ilişkin daha sonra türlü türlü açıklamalar yapmak zorunda kaldı. Bu tip bir bakış açısı bize 68'li sosyalist devrimcilerin mirasıydı. Bir gün gelecek, iktidar zorla ele geçirilecek ve ardından üretim araçlarının mülkiyetine el konulacak, üretim araçları böylece bir sermayedarın olmaktan çıkacak ve çalışanların olacaktı. Fakat böyle bir devrim tahayyülü, devrimin zorla ve silahla olmasına dayanıyordu. 20. yüzyılda, Çin'de, Küba'da, Rusya'da olan biten böyle bir şeydi. Haliyle sosyalistlerin seçimlere girip siyasal partiler kurmalarına da gerek yoktu. Seçimle devrim olmazdı. Cephesiz parti de olmazdı. Fakat aradan neredeyse yarım yüzyıl geçti. Bugün 70'lerdeki gibi bir devrim hayali kuran kaldı mı? Kaldıysa dahi, böyle bir devrimin ardından gelecek sosyalizm neye benzeyecek?
Sermareketleri serbestken ve bu hareketler tümüyle dijitalleşmişken, 70'li yıllardakine benzer bir devrim hayali ne kadar gerçekçi? 68'liler onurlu bir mücadele verdiler ve batıdan farklı olarak düzenin hışmına uğradılar. Bugünkü Türkiye soluğu, geleneğini büyük oranda Türkiye 68'inden alır. Buna karşılık, 21. yüzyıla özgü sorunları, Bundan 50 yıl önce hayata gözlerini yummuş genç devrimcilerin 20'li yaşlarında yazıp çizdikleriyle anlayabilmek pek zor. Deniz gezmiş Bitcoin'i bilmiyordu. Maer Çayan sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir dünyayı görmemişti. Yahu bu insanlar internetten bile haberdar değildi. Cep telefonu falan bilmiyorlardı. 1970'lerde o günün koşullarına uygun olarak gelişip büyüyen Sol, 2020'lerde hala o günün koşullarına göre şekillenen Sol'u örnek alıyor. 68 Batı'da bugün,
makamını, cinsiyet ve ırsal eşitliği, ekoloji mücadelesini, ku feminizmi temsil ederken aynı 68, Türkiye'de kimsenin anlamlandıramadığı bir nostaljiyi temsil ediyor. Türkiye solunun geleneksel sloganları ve zihin yapısı hala 68'den besleniyor. Halbuki 70'lerde gençliklerini geçiren kuşağın, 80'lerde doğan çocukları bugün Z kuşağının ebeveyni haline geldi. 68 ve 78'liler torun torbaya karıştı. Türkiye'de soluğu, sosyalizmi kendi ebeveynlerden dinleyen son kuşak benimle yaşlıktır bak. Ben de 35 yaşındayım.
Bugün 20'lerinde olan neredeyse kimse solu bilmez. Sol denince zihninde Biden canlanır, Alman Yeşiller canlanır, Türkiye'de de CHP falan canlanır. Ne der bu sol deyince de kocaman bir soru işareti barındırır. Halbuki bunların hiçbiri düzene alternatif bir söylem geliştiremiyorlar. Hatta düzeni temsil ediyorlar.
Bu haliyle türlü endişelerle zihni bunalan genç kuşakların sola sempati beslemesini beklemek hayalciliktir. Tüm bunlar 68'de ortaya çıkan ve bugüne kadar izlerini gördüğümüz bir hareketin artık miadını doldurduğunu bizlere gösteriyor. Sol değil bakın, yanlış anlamayın. Sol bitti demiyorum. Sol değil. Eşitlik ve özgürlük mücadelesi değil ama 68'den ürediği biçimiyle sosyalist hareket ömrünü tüketti. 50 yıllık bir yolculuktu ve bu yolculuğun sonuna gelindi.
Bundan sonra sol, ya 21. yüzyılın gerçeklerine uygun, kapitalizmi alternatif yeni bir söylem geliştirecek ya da solu Biden, Alman yeşilliler, Fransız sosyal demokratlar falan temsil edecek. Böyle bir temsil öylesine zayıftır ki Trump gibi liderler herhangi bir seçimde bu solu hallaç pamuğu gibi sirkelerler. Bakmayın Avrupa'da solcuların neofaşist yükselişi engelleyebildiğine.
Bu solun zaferi falan değil. Olsa olsa zaman kazanışı olabilir. Böyle giderse öyle ya da böyle Avrupa'nın neofaşist iktidarlarına tanıklık edeceğiz. Hiç kuşkunuz olmasın. Trump'ın 13 Temmuz'da suikasta uğraması seçimlerde Trump'a dönük ilgiyi arttırdı. Seçimleri Trump'ın kazanmasına artık neredeyse banko gözüyle bakılıyor.
Bu ilgi, ABD ile sınırlı kalmayacak ve yakın zamanda tüm Avrupa yayılacaktır. Avrupa'nın müesses nizamı, neofaşistler tarafından sarsıldıkça, siyasetin ağırlık merkezinin de sağ kaydını göreceğiz. İşte tüm bu karamsar tablo, solun kendisine gelip, bu yüzyılın gereklerine uygun davranmasıyla çözülebilir. Aksi halde bu neofaşist rüzgar, gerisinde zulüm dolu rejimler bırakacak ve kendi kendine bitecektir.
Tıpkı 20. yüzyıldaki gibi. İnsani olanın küçümsendiği, halk kesimlerinin şiddet dolu gündelik hayatının politikada temsil edildiği, zorbalığın yüceltildiği bir çağa giriyoruz. Tam da 100 yıl önce olduğu gibi. 100 yıl önce de Alman devrimci Rosalük Semburg gidişatı görmüş ve ya sosyalizm ya barbarlık demişti.
turbo-kapitalizme bir çare bulamazsak, başımıza barbarların gelmesi mümkündür. Bugün güncelliğini koruyan tek motto belki de. Ya sosyalizm, ya barbarlık. Sosyalizmin diğeri barbarlıksa o halde bize düşen soru nasıl bir sosyalizm oluyor? Bu soru, yani nasıl bir sosyalizm sorusu, 21. yüzyılın genç sosyalistlerinin özgün cevaplarını bekliyor. Tren Topi, Pod B Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme de eşitlik ve özgürlük mücadelesine sırf çevirmeyin. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.