
4.960 kelime · ~25 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 9 Temmuz'da alıyoruz ve aslında biraz geride kalan bir konuyu, Bozkurt işaretini masaya yatırıyoruz. 2 Temmuz'da Avusturya maçında Bozkurt işareti yapan Merih Demiral'ın 2 maç ceza alması Türkiye'de öfkeyle karşılandı. Öfke de haksız değildi, bence de UEFA'nın verdiği karar şaibeliydi ama TFF'nin yani Türkiye Futbol Federasyonu'nun UEFA'ya gönderdiği savunma da oldukça enteresandı. Bozkurt işaretinin herhangi bir siyasi anlamı yok deniyordu UEFA'ya. Bu işaret Türklüğün işaretiydi ve her Türk bu işareti yapardı ya da gördüğünde rahatsız olmazdı zira bozkurt işareti ulusal bir sembolümüzdü. Bu savunma öylesine tartışılmadı, öylesine çabuk kabullenildi ve satın alındı ki izleyen günlerde bu işarete sempati beslemeyen
Türk hissetmemekle, Türklük şuuru zayıf olmakla suçlanacaktı. Sosyal medyada eli kalem tutan isimlerin dahi söylediği buydu. Fikirtepe medyanın kulucusu, Kutlu Kaan Dalkılıç, bu işarete sempati beslemek zorunda olmadığımı söylemem üzerine şöyle yazdı. Elbette hepimizi temsil etmiyor. Türk milliyetine aidiyeti olanları temsil ediyor. Maalesef bu değiştirebileceğimiz bir şey değil. Beni temsil etmiyor zira Türk değilim diyebilirsiniz. Daha anlaşılır olur.
Annem de babam da Türktür. Anadilim Türkçedir. Anayasal olarak da Türküm. Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağıyla bağlayım ama baş, orta ve yüzük parmağı birleştirilip, serçe ve işaret parmağı havaya kaldırılarak yapılan bir el işaretini benimsemiyorum diye Türklükten aforoz edilmem söz konusu. Peki bu nasıl olur? Daha önce oldu mu? Türklükten aforoz edilmeniz mümkün mü? Bu bölümde Yeşilçam filmleri üzerinden örnekler vererek, Türklük şuurunun son yüzyılda geçirdiği değişimi, Bozkurt'un dün değil de neden bugün tartışmanın konusu olduğunu işleyeceğiz. Odak konumuz, Türklükten aforoz edebilme tekelini oluşturacak. Belki bir gün siz de Türklükten aforoz edilirsiniz. Umarım sunumumuzu beğenirsiniz.
Ben Ozan Gündoğdu, hazırsınız başlayalım. Şevkez Süreyya Aydemir'in Suyu Arayan Adam kitabını okudunuz mu? Eğer cevabınız hayır ise şiddetle tavsiye ederim. Hatta bana kalırsa bir tür vatandaşlık görevi olmalı suyu arayan adamı okumak. Şevkez Süreyya Aydemir 1897 yılında Tunalı bir göçmen ailenin evladı olarak Edirne'de dünyaya geliyor. Edirne o yıllarda bir ordugah. Sokaklar her zaman askerlerle dolu. Şehrin etrafı kışlalarla çevrili. İşte henüz çocukluk yaşlarında o askerlerden öğreniyor Türk olduğunu.
Aydemir'in babası ise topraksız bir köylü olduğu için çocukluğu yoksulluklarla bir arada geçiyor. Çocukluğunu yaşayamayan, oradan oraya sürülen bir kuşaktan Aydemir. Henüz 12'sindeyken Balkan savaşları patlıyor. Edirne yangın yeri. Osmanlı Balkanlardan sürülünce Aydemir de köyünden, evinden, barkından oluveriyor.
Böylece göç yolları Aydemir ailesine görünüyor. Henüz çocuk yaşlarında Türk'ün yurdu neresidir sorusunu kafasına işliyor Aydemir ve başlıyor düşünmeye. Zira artık evi arkada kalmış. Balkanlardaki Türkler akınlar halinde Anadolu'ya doğru sürülürken, henüz küçük yaşlarında Jön Türk subaylardan Ergenekon efsanesi dinliyor Şevket Süreyya. Ergenekon, bir çocuk için sıcak bir teselli gibi oluyor göç yollarında. Çünkü vatansız kalmışlar, varacak yer aramaktalar ve çocuk aklıyla bir bozkurtun kendilerine yol göstereceğinin hayalini kuruyorlar. Şöyle yazıyor anılarında Şevket Süreyya.
Ergenekon bir kurtuluş efsanesidir. Bu efsanede Bozkurt, kurtuluşun yolunu gösterir. Demirci Börtecene, kurtuluşun yolunu açar. Ve Ergenekon denilen, bilinmez ama etrafı sarp dağlarla çevrili geçit vermez ülkede yüzyıllardan beri bunalan kavim, demircinin açtığı yoldan seller gibi azatlığa kavuşur. Balkan bozgunundan sonra bu efsane bize de tam zamanında ulaştı. Ama ortada ne bir Bozkurt, ne de bir Börtecene vardı.
Fakat bu hikaye Aydemir'in zihnine işliği verir. Belki onlara yol gösterecek bir bozkurt, dağları eritecek bir börtecene yoktur ama Türk'ün vatanının Edirne'nin doğusunda olduğu da bellidir. Çünkü Türkler Edirne ve batısından kitleler halinde doğuya doğru göç etmektedir. İşte bu göç yolunun sonunda ana vatan vardır. İşte Kızıl Elma. O halde nereye gitmek gerekir?
Anadolu'ya mı yoksa daha da doğuya mı? Peki ya daha doğu neresidir? Daha önce hiç sorulmamış bir soruyla karşılaşır bu nesil. Üç kıtadan sürülen Türkler yurtlarını aramaktadır. Peki ya Türk'ün yurdu neresidir? İşte bu şaşkınlık içinden bir ses yükseliverir. Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan. Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir. Turan.
Böylece Şevket Süreyya bir kaderin izinden giderek asker olur, askeri liseye kaydolur. 1. Dünya Savaşı'nda da orduya katılır. Artık o 17 yaşında bir delikanlı subaydır. Askerleri eğitecektir. Zaten Türk doğuştan askerdir. Asker milletin mehmetçikleri de zıpkın gibi olmalıdır.
Ancak Şevket Süreyya'nın Birinci Dünya Savaşı'nda Anadolu'da gördükleri hayallerinin parçalanması neden olur. Turan ülküsüyle geldiği Anadolu'da kimsenin ne Turan'dan, ne İslam'dan, ne de Türklük'ten haberi vardır. 400 küsur sayfalık kitabın henüz 80'leri sayfasında Anadolu gerçeği tokat gibi çarpar 18 yaşındaki Şevket Süreyya'nın suratına. Kitaptaki şu meşhur anekdodu tarihçi Emrah Safa Gürkan'da YouTube'da okumuş. Hadi ilgili bölümü Emrah Safa Gürkan'dan dinleyelim.
ve bunu tabi anadolu o dönem halkının popüler inanışlarıyla ilgili de çok enteresan detaylar var. bir tanesini okuyacağım. işte askerlere ders veriliyor. derse başlarken istanbul'u başçavuşa dersi sadece dinlemesini, sual cevaplara katılmamasını söyledim. sonra da askerlere sordum. bizim dinimiz nedir? biz hangi dindeniz? hep birden elhamdülillah müslümanız diye cevap vereceklerini sanıyordum. fakat öyle olmadı. cevaplar karıştı. kimisi imam-ı azam dinindeniz dedi.
Kimisi Hz. Ali dinindeniz dedi. Kimisi de hiçbir din tayin edemedi. Arada İslam'ız diyenler de çıktı ama peygamberimiz kimdir deyince onlar da pusulayı şaşırdılar. Akla gelmez peygamber isimleri ortaya atıldı. Hatta birisi peygamberimiz Emer Paşa'dır dedi. İşlerinden peygamberin adını duymuş olan birkaçına da peygamberimiz sağ mı, ölü mü deyince işkene çatallaştı. Herkes aklına gelen cevabı veriyordu. Bir kısmı sağ, bir kısmı ölüdür tarafını tuttu. Fakat birisinin kuvvetle konuştuğunu yahut bir tarafın daha ağır bastığını görünce diğer tarafın da kolayca o tarafa kaydı görülüyordu.
Peygamberimiz sağdır diyenlere o halde peygamberimiz hangi şehirde oturur diye sordum. Cevaplar tekrar karıştı. Onu İstanbul'da, Şam'da yahut Mekke'de yaşatanlar oldu. Hiçbir yer tayin edemeyenler daha çoktu. Peygamber ölmüştür diyenlere de peygamberimiz ne kadar zaman evvel öldü denildiği zaman bu sefer onlar şaşırdılar.
100 sene önce, 500 sene önce, 1000 sene önce diye gerisi güzel cevap verenler oluyordu. Fakat çoğu vakit tayin edemiyordu. Bu ilk derste beyninden vurulmuşa döner genç Aydemir. Fakat asıl şaşkınlığı ikinci derste olur. İkinci derste, peki hangi milletteniz diye sorar askerlere. ilerliyor ilerliyor, bir yerde daha soruyor. biz hangi milletteniz deyince her kafadan bir ses çıktı. biz türk değil miyiz deyince de hemen estağfurullah diye karşılık verdiler. türklüğü kabul etmiyorlardı. halbuki biz türktük. bu ordu türk ordusuydu. türklük için savaşıyorduk. daha sonradan devam ediyor. 87 ve 87. sayfa. bu tip bugünden bakınca aa öyle miymiş diyebilirsiniz. görebileceğiniz bir kitap. suyu arayan adam. linç olursa şeker süre aydınböre doğru yöneltirsek sevinirim.
Kendini bilmeyen, örfünü adetini geçin, dinini, milletini dahi bilmeyen bu insan sürüsü karşısında Şevke Süreyya Aydemir derin bir üzüm kaplar. Anadolu'da geçirdiği aylardan sonra derin bir it çeker, zihnini düşüncelerle doldurur. Bu insanlar neye yarar derdim. Bu adamlarla bu birbirini tutmayan, birbirine yapışmayan insan malzemesiyle hangi toplum yapısı düzenlenebilir?
Ancak disiplinin kıskacı içinde savaşıyorlar ve ölüyorlar demektir. Galiba biz kendi kendimizi aldatıyoruz. Galiba ilerimizde Turan'ı kurmak isterken gerçekten arkamızdaki Türkiye bile bizden çıkacak. Fakat bir taraftan böyle düşünürken bir yandan da Turan ülküsünden hemen vazgeçemez. Bu insanlara dinini, ulusunu bilmiyorlar diye kızmak anlamsızdır. Ne verdik de bu insanlara ne beklemekteydik? Bir yandan umutsuzluğa düşerken diğer yandan kendisini dürter Şevket Süreyya.
Peki ama diyordum. Bu insanlar kendi sefaletlerinden niçin kendileri sorumlu olsunlar? Yüzyıllar boyunca bu insanlara ne verdik? Köylülerine yol mu yaptık? Yol başına mektep mi kurduk? Camisi, muallimi, imamı mı var? Hastalıklarıyla mı savaştık? Eşkiyaya, toprak ağasına, şeyhe, mütegalli beye karşı onu koruduk mu? Verdiği vergileri, aldığımız askerlere ne yaptığımızı söyledik mi? Hatta bütün bunlara rağmen onun bugün gene burada olmasına şükretmeli.
Bu ikircikli duygularla Turan ülküsüne sadakatinden ödün vermemeye çalışır Aydemir. Artık Birinci Dünya Savaşı bitmiş, milli mücadele başlamıştır. Ama onun aklı Anadolu'dan vazgeçmiştir bir kere. Hem zaten Anadolu'yu kurtaracak paşalar vardır. Ama ya Türkistan ovaları? Onun aklında artık Kızıl Elma vardır. Anadolu artık onun hayalinde küçük bir parçadır yalnızca. O Kızıl Elma'nın peşindedir. Kendi zihninde Turan davasıdır onun adı.
Böylece Anadolu'da milli mücadele hazırlıkları yapılırken o İstanbul'dan kalkan bir gemiyle Bakü'ye gider. Turan ellerine. Buradaki Türkler bu zamana dek devlet düzeni görmemişler. Orta Asya Türkleri ile Anadolu Türkleri bin yıldır aynı devletin altında yaşamamışlar. Bin yıl. Derken 1921'de Sovyet Rusya Azerbaycan'a girer, Şevket Süreyya'nın da hayalleri paramparça olur.
Turan ülküsünün anlamsızlığını anladığında Anadolu'da genç bir cumhuriyet kurulmuştur bile. İşte ana vatan, işte kadim Anadolu. Şevket Süreyya 1976 yılında öldüğünde ilanlarda cumhuriyet tarihine yön vermiş, gerçek bir yurtsever, Kado dergisinin baş yazarlarından bir iktisatçı olarak tanıtılıyordu. Turancı değildi. Gençlik yıllarında kalmıştı bu hayalleri. Artık ana vatanın Anadolu'da olduğu, Türk'ün de Anadolu'da aranması gerektiğini kavramıştı.
Hemen hemen Aydemir'in öldüğü tarihten bu yana Türkiye suyu aramaya devam ediyor. Bu metaforik anlatımı biraz netleştirelim. Yani yüz küsür yıldır biz kimiz sorusuna yanıt arıyoruz. Biz kimiz ve vatanımız neresi? Orta Asya mı, Türkiye mi? Her ikisi de mi? Kim olacağız? Elbette Türk'üz biz diyen milliyetçi dinleyicilerimiz önce bir sakin olsun. Biz suyu ararken aslında Türk'ün kim olduğunu, vatanının neresi olduğunu soruyoruz.
Enteresan bir soru değil mi? Türk kimdir? Evvela bir tarihçi cevaplasın Türk'ü. Kimdir Türk? Türklerin altın çağında. Türk dediğiniz kimdir? Türk. Türk dediğimiz Türkçe konuşan bir kavimdir. Yani bugünkü Türkçeyi, dünkü formlarıyla, daha evvelki günkü formlarıyla konuşan bir kavimdir.
Evvelki ayrım budur. Bir tarihçi olarak İrber Ortaylı'nın tanımı böyle. Peki, Türkmenistan'da konuşulan Türkçe ile Anadolu'da konuşulan Türkçe'nin birbirinden bu kadar farklı olması üzerine aynı dil birliği vardır diyebilir miyiz? Bunlar hep tartışmalı meseleler.
Fakat ulus olmanın, ulusun yönettiği bir devlete sahip olmak anlamına da gelmeye başladığı 19. yüzyıldan itibaren, ulusal kimlikler, siyasi kimliklere dönüştü. Çünkü artık doğrudan ulusun kendisi devlet haline geliyordu. Öyleyse, ulusun köşelerinin daha net bir tanıma kavuşması şarttı. Fransa'da 1789 ile birlikte başlayan bu süreçte, ulusların hukuki tanımları da gelişmek zorundaydı. Fransızlar uluslarını, hükmettikleri topraklarda yaşayanlar olarak tespit ederken, örneğin Almanlar, çok daha sonradan bir ulus devlete kavuştukları için uluslarını ırk temelli inşa etti. Fransa'da yaşayanlar Fransızdı. Almanya'da yaşayanlar ise Alman olmak zorunda değildi. Almanlık bir ırk meselesiydi. Şimdi gelin, bir ulus devlet olan Türkiye Cumhuriyeti anayasasında Türk nasıl tanımlanmış ona bakalım. Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı herkes Türktür.
Bu haliyle bizdeki Türklük tanımı Fransız milliyetçilere daha yakındır. Toprak temalı bir milliyetçiliktir burası. Yani bu topraklarda yaşayanlara Türk denir. 1982 Anayasası'nın 66. maddesi bu şekilde. Bu arada bu tanım ruhu itibariyle 82 Anayasası'na özgü değil. Bizim anayasalarımızda Türklüğün tanımının yapıldığı ilk anayasa 24 Anayasası. 88. madde şöyle diyor.
Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk olunur. 1924'te din ve ırk farkı olmaksızın ibaresi var. Bu haliyle 1927 nüfus sayımına göre İstanbul nüfusunun %31'ini oluşturan gayrimüslimler de Türk. Rum, Ermeni ya da Musevi fark etmeksizin vatandaşsanız Türksünüz. Bu haliyle anayasal Türklüğün siyasi bir anlamı var.
Bu kağıdı dinleyen sizlerin çok ama çok büyük bölümünün Ortaylı'nın tanımına göre de, anayasaya göre de Türk olduğunu varsayıyorum. Yani sizler pek muhtemel ki anadili Türkçe olan ve yine pek muhtemel ki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan kişilersiniz. Peki aksi mümkün mü? Yani Ortaylı'nın tarihsel Türklük tanımıyla anayasal Türklük tanımı arasında çelişkili durumlar oluşabilir mi? E sorduğumuza göre mümkün. Anayasanın 66. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıysanız siz Türksünüz.
Ortaylığa göre ise Türkçe konuşana ve anadili Türkçe olanlara Türk denir. Misal 1927 yılı Türkiye'de ilk kez nüfus sayımının yapıldığı yıl. O nüfus sayımına göre mesela Malatya. %42'nin anadili Türkçe. Bakın 1927. Elazığ'da %53. Diyarbakır'da %68. Van'da anadilik Kürtçe olanların oranı 1927 itibariyle %76, Hakkâr'da %89. Şimdi bu kişiler bir tarihçiye göre Türk değilken anayasaya göre Türktü. O halde odak konumuza geri dönelim. Bozkurt, Türklük sembolü fakat karşımızda biri anayasal, diğeri tarihsel iki Türk tanımı var. Öyleyse bu sembol anayasal Türklüğün mü yoksa tarihsel Türklüğün mü sembolü yoksa bu ikisi zaten bir arada mı? İlber Ortaylı'ya bir daha dönelim. Kurt işareti Türkler için bir idol. Yani tamam Şaman devrilerden kalma bir idol. Kurt tabii o steplerin hayvanı. Yani biz denizi bilmiyoruz. Steplerde yaşıyoruz o zaman. Steplerdeki hayvanların yaratıklarının içinde en enteresanı. Evvela Türklüğün anayasal ve tarihsel olarak iki farklı tanımını yaptık. Şimdi ise Bozkurt'un anayasal değil, tarihsel Türklük tanımının idoli olduğunu kavradık. Çünkü Türklerin tarih sahnesine çıktığı Orta Asya'daki geçmişinden kalma bir idol bu. Türklerin sembolüdür derseniz kimse size itiraz etmez. Lütfen yanlış anlamayın. Ortaaylı yanılıyor veya anayasa saçmalıyor demiyorum. Tarihsel ile anayasal olan arasındaki farkı tespit ediyorum sadece.
Cumhuriyetin ilk yıllarında da bu idol kullanılmış. Mesela Harold Armstrong'un yazdığı Atatürk biyografisinin adı Bozkurt. Veya yine Atatürk döneminde de açılan Türk ocaklarının da sembolü Bozkurt. Türk ile Bozkurt arasında bağ yoktur diyen taş olur. Fakat buradaki Bozkurt ile el ile yapılan değil, ikonik figürlerden bahsediliyor.
Fakat sinsice, bozkurt ikonu ile el ile yapılan bozkurt işareti tek botada eritiliyor ve siyasi anlamı son derece açık olan bir el işareti ustaca tüm Türklerin ulusal bir sembolüne dönüşüyor. Öyleyse bir kişinin bozkurt işaretine antipati beslemesi, Türk hissetmemesi ile Türklük şuurunun olmamasıyla açıklanabiliyor. Nitekim, yaklaşık bir haftadır dinlediğimiz hikayede budur. Diyelim ki sol görüşlü bir kişisiniz ve tarihsel nedenlerle bu işlerde sempati beslemiyorsunuz. O halde, siz muhtemelen yetmez ama evetçi, sol liberal bir kişisiniz. Gerçek bir solcu bile değilsiniz. Siz bir vatan hainisiniz. Cumhuriyet yazarı Barış Dostlar öyle diyor. Dilimizin dev ve devrimci ozanı.
Nazım Hikmet arkadaşlar diyor Bozkurt. Sarışın bir kurda benziyordu ve mavi gözleri çakmak çakmaktı. Yürüdü uçurumun başına kadar eğildi. Bıraksalar ince uzun bacakları üstünde yayanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak koca tepeden afyon ovasına atlayacaktı. Nazım Hikmet, kuvvayı milliye destanı. Şimdi bu Mahmut Esat Bozkurt'a ırkçı diyen, faşist diyenler herhalde Nazım Hikmet'ten daha solcu, daha sosyalist, daha komünist değiller herhalde değil mi?
Nazım Hikmet'in Kuvvay Milli Destanı'nda Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü bozkurt olarak, sarışın bir kurt olarak nitelemesini, tanımlamasını nasıl izah edecekler? Bu iletişim yayınları, bu birikim dergisi çevresi, bu sol liberaller, bu yetmez ama evetçiler, bu özür diliyoruz.com ekibi herhalde Nazım Hikmet'ten daha solda değiller. Peki hocam çok yükseldiniz. Çünkü çok öfkelendim. Biliyorum ama sonuç Merih Demiral'ın bu işaretini, bozkurt işaretini... Ne mutlu Türk'üm diyene diyorum ve burada Demiral kardeşimi alnından öpüyorum. Peki.
Nazım Hikmet 1941 yılında yayınlanan Kuvay Milliye Destanı'nda Atatürk'e sarışın bir kurt dediğine göre, 2024 yılında baş, orta ve yüzük parmağını birleştirip işaret ve serşe parmağını havaya kaldırılarak yapılan işaret kimseyi gocundurmamalı. Gocunanlar muhtemelen bu millete hasetlik duyguları besleyen yetmez ama evetçilerdir. Şuur sahibi bir Türk, ister solcu ister sağcı olsun, bozkurt işaretinden gocunmaz. Gocunursa şuur sahibi değildir, demek ki bu kişi kendini Türk hissetmiyordur. Türk hissetmek. Bakın enteresandır. Öyleyse bu kişiden her türlü hasetlik beklenir. Türklük algısının bu şekilde oluştuğu bir toplumda, kitleler bozkurt işareti yapmazlarsa, kendilerini güvende hissetmezler.
O halde biz de kendimizi güvenliğe alalım ve buradan itiraf edelim. Biz yanılmışız, özür dilerim. Ben bu zamana dek bozkurt işaretinin siyasi anlamına fazlaca odaklanmıştım. Bundan sonra hepimiz gönül rahatlığıyla bozkurt yapabiliriz bence. Zaten bir siyasi anlamı da yok. Hatta yapmak gibi bir zorunluluğumuz var diye hissediyorum çünkü madem siyasi anlamı yok ve madem ulusal bir sembol ve madem ben de bu ulusun parçasıyım, o halde bozkurt yapmalıyım.
Oradan doğru Türk düşmanı kontenjanından vatan haline doğru ilerlerim yoksa. İlk fırsatta Kazakistan'ın Almatı kentine uçacak Tanrı Dağı eteklerinde uluyacağım. Nazım da olsa benzer bir danış içinde olurdu çünkü Atatürk'e sarışın bir kurt dedi o. Almatı'da görüşürüz. Zira bu milleti ne kadar çok sevdiğim ortadadır arkadaşlar.
Bütün dünyadaki Türklere, ülkücülere selam olsun. Ve bir Türk milliyetçisi olarak, bir Türkçe olarak Tanrı Dağı'ndan Bozkurt Uluması'nı bütün dünyaya duyurmak benim için en büyük ahdi, ahdimi gerçekleştiriyorum. Şimdi buraya kadar Bozkurt'un bir Türklük sembolü olduğunu, herkesin gönül rahatlığıyla Bozkurt yapabileceğini söylemiş olduk. Zira tarihçilerimiz Bozkurt'u Türklük sembolü olarak anlatıyor. Onlardan iyi bilecek değiliz. Öyleyse nedir bu tantana? Reklamlardan sonra meseleyi derinleştirelim.
Bölümümüze Şevket Süreyya Aydemir'in suyu arayan adamıyla başlamıştık. Suyu arayışımız yani biz kimiz sorusunu aradığımız cevap hiç bitmedi. Çünkü tam 100 yıldır bizim kim olduğumuz yani demografimiz değişiyor. Dolayısıyla 100 yıldır tırnak içinde suyu bulandıran gelişmeler yaşıyoruz. Öyleyse biz kimiz? Cumhuriyetin ilk nüfus sayımı 1927'de yapılıyor. Biraz önce söylemiştim. O tarih itibariyle 13 milyon 648 bin kişiyiz. Anayasaya göre 13 milyon 648 bin Türk. O tarihte İstanbul'un yüzde 31'i gayrimüslim. Neredeyse her üç kişiden biri. Bugün Osmanlı'dan kalan gayrimüslim nüfus binde bir bile değil. Nereden nereye? Hikayelere bakın. Şimdi burada zaten çok büyük bir hikaye var. Cumhuriyet'in ilk 40 yılında gayrimüslim nüfusun yurdu terk ettiğini görüyoruz. İlk ve büyük demografik değişim bu. Artık ağır romanda
Müjdar'ın canlandırdığı Tina karakteri gibi konuşan pek kimseyi göremiyoruz. Şimdi bana asik olduğunu falan zannediyorsun ama gerçek böyle değil. Bu üç günlük bir şey. Çalışmanı istemiyorum. Sana vermesine veririm. Hatta köpekler gibi sevisiriz ama bu nereye kadar gidiyor? Çalışmanı istemiyorum! Çalışma. Çalışma kolay. Çalışmayınca ne olacak?
Tina anayasaya göre Türktü ama tarihsel olarak Türk olmadığı ortadaydı. Fakat Tina'nın varlığı bize anayasal Türklüğü sürekli hatırlatıyordu ve böylece Türklük bir etnik kimlik olarak değil, bir siyasi kimlik olarak daha rahat kavranıyordu. Ama Tina'lar gitti. Gayrimüslim göçü Türkiye'nin tamamı için değil belki ama Türkiye'nin en büyük kenti olan İstanbul için çok büyük bir demografik değişim oldu. Düşünün, her üç kişiden birinin gayrimüslim olduğu,
ve gayrimüslimlerin de anayasa olarak Türk olduğu bir kent İstanbul. Ve elbette hikayelerle dolu bir süreç. Gayrimüslim azınlığın Türkiye'yi kitlesel olarak terk etmeye başladığı 1950'li ve 60'lı yıllarda... köyden kente doğru bir iç göç de başlıyor. Sayısız hikaye içinden sadece biri olan 1942 Varlık Vergisi meselesi üzerine... Türkiye'de Salkım Hanımın Taneleri diye bir film çekiliyor 1999'da.
Büyüklü miktarda bir vergi gelmiş, üstelik bu vergi malınıza, mülkünüze yani servetinize gelmiş ama nakden tahsil edilecek, vergiye de itiraz hakkı yok. E haliyle, nakit sıkışıklığından bir dolu gayrimenkul haraç mezat satılığa çıkıyor. Bekir! Bekir! Nerede kaldın lan amına kodumun? Yarım saattir seni bekliyorum. Ötel'de de yoktun. Ne oldu ki? Listeler dünden beri asılmaya başlandı oğlum.
Mallar satılıyor. İstanbul satılıyor Karaçmezat. İyi ya, doldur küpünü. Gayrimüslim nüfus karşısında Türklük şuuru elbette Müslümanlığı vurgular. Türk demek, o yıllar için gâvur olmayan demektir. Henüz o yıllarda MHP falan da yoktur. Olacak Bekir. Bunların hepsi olacak. Baksana oğlum. Melalemin gâvurları güzelim tükenlerin üstüne çöreklenmiş, biz de kalkıp onların ambarlığını mı yapalım? Neyimiz eksik la? Aklımız da var, paramız da be.
MHP yoktur ama Türklük şuuru vardır. Gayrimüslim nüfusa karşı gelişen Türklük şuuru, beraberinde Müslümanlık vurgusunu da kapsar. Ama gayrimüslim nüfus daha ziyade İstanbul gibi büyük kertlerde yaşıyordu. Dolayısıyla gayrimüslim nüfusu ilgilendiren değişimler daha ziyade İstanbul'da yaşandı. 1955'teki 6-7 Eylül pogromu mesela, o da İstanbul ölçeklidir.
Ancak gayrimüslim nüfustan, tırnak içinde söylüyorum, kurtulmamız, beraberinde Türklük şuurunda da değişimler yarattı. Gayrimüslimler de varken, Türk daha ziyade bir siyasi kimlikti, biraz önce söyledim. Fakat gayrimüslimlerin hepsi gittiğinde, geri kalan Müslümanların zaten hepsi Türktü. Ancak gayrimüslimler pılıyı pırtıyı satıp gidince, nüfusun %99'u Müslüman olan mermer gibi bir demografiyle baş başa kaldık. Hem herkes Türk, hem de sadece bu değil.
Suyu bulandıran da yok, herkes Müslüman. Dini anlamdaki demografik değişim beraberinde, Türklüğün ve siyasi kimliğin yanı sıra dini bir kimliğe bürünmesinde kolu eleştirdi. Türk demek, Müslüman demekti. Nitekim ortada hiç gayrimüslüman yoktu. İslamcı şair İsmet Özel'i dinleyelim. Türk dediğimiz insan, tarih sahnesine Müslüman olarak çıkmıştır ve Allah'ın kılıcı olarak çıkmıştır.
Başka bir Türk tabii ki uydurdular, birçok insana yutturdular. Ama Allah'ın kılıcı olmaktan başka bir özelliği olan Türk yoktur. 1950'lerden sonra ortaya çıkan milliyetçiliğin hakim anlatısı da biraz önce İsmet Özel'den dinlediğinizden pek farklı değildi. Türk demek, Müslüman demekti.
Zaten fiilen de durum buydu. Çünkü ortada gayrimüslim Türk kalmamıştı. Gayrimüslimler gittikten sonra Türklük şuurunda da dönüşümler yaşandı. Gayrimüslimler varken Türk demek gavur olmayan demekti. Ama gayrimüslimler gittikten sonra zaten hepimiz gavur olmayan insanlardan oluşuyorsak bu şuur üzerine Türklük şuuru inşa etmek pek mümkün değildi. Fakat 1960'lardan itibaren Türklük şuuru komünist olmamak üzerine kurulmaya başlamıştı. Peki bu nasıl olmuştu?
60'lardan sonra orta büyüklükteki sanayi işletmeleri de Anadolu'da belirince topraksız köylülerin kent yolculuğu başlıyor. Bu süreç 1960 ve 80 arasında kitlesel göçe dönüşüyor ve göç giderek hızlanıyor. Böylece sanayi işçiliği köylülüğün sonraki adımına dönüşüyor. Kentlerimizin nüfusu bu yıllarda hızla artıyor. Düşünün 1927 nüfus sayımında İstanbul nüfusu 337 bindi. Bunun da 105 bini gayrimüslimdi. Aradan geçen 40 yılda bu 105 bin gayrimüslim nüfus gitti ama İstanbul nüfusu 1 milyon 790 bine çıktı.
40 yılda İstanbul nüfusunu 5 katına çıkaran İstanbul'a olan göçtü. 1974 yapımı, Erten Eğilmez imzalı Köyden İndim şehre filmi bu demografik dönüşümü de takip eder. Bu ne biçim kına kız? Kına değil bu. E ne öyleyse? O şey. Oca mı? Ana! Ayak parmaklarla bile oca sürmüş. Değil mi be? Kusura kalma ama bir şey soracağım. Bütün şehir karıları böyle cıbıldak mı giyenir? Tabii. Ağam ben de kulaş yetmediydi sanmıştım.
Türklerin bir kısmı şehirli, bir kısmı köylü. O halde şehirli ve köylü Türkleri tek botada eritecek bir Türklük şuuru nereden kaynaklanır? İnsanların köyden indiğim şehire filmindeki gibi İstanbul'a gelme nedeni define avcılığı değildi. Aslında olan biten Anadolu ve İstanbul'da sanayileşmenin hız kazanmasıydı. Hızlanan sanayileşme, iş gücü ihtiyacını köylerden gidermek zorundaydı. Haliyle Türkiye'deki köyden kente göç süreci aynı zamanda bir işçileşme süreciydi. Orhan Kemal'in Bereketli Topraklar Üstünde adlı kitabı bu gelişmeleri çok güzel anlatır. Kitabın 1980'de çekilmiş filmi ya da filmden bir parça köylü ile kentli çatışmasına güzel bir örnek oluşturuyor. Çünkü bu çatışma aynı zamanda patron ile işçi arasındaki de çatışmadır.
Ne o, ne oluyorsunuz? Donuyoruz! Donuyoruz desene lan, hırt! Donuyoruz! Donuyoruz de be! Donuyoruz! Mahsus mu yapıyorsun? Donuyoruz! Donuyoruz! Ayı efendim, ayı! Donuyoruz! Diyemem Kadir Efendi, dilim alışmış bir sefer. Dönmüyor! Nefesini tüketme! Bunlar nerede, insanlık nerede? Bunlara var mı somun? Yerler!
Donuyoruz. Katibe neden demedin? Keyiflensin diye. Bizi ayır, kendini adam bellesin fukara. Kente göç eden gariban Anadolu köylüleri sanayi işçisine dönüştükçe sola dönük eğilim de artıyordu. Bu işçiler için de anti-komünist bir bilincin oluşması için Türklük şuuruna İslami aşının yapılması gerekecekti. Aksi takdirde bir işçinin sola meyil etmemesi için hiçbir neden yoktu. Bu İstanbul acayip bir şey. Çok şey öğrenmişim.
Sendikayı da öğrenmişim. Burada da şehir ağaları var. Ama buranın marabası paraya az gördü mü... ...El ele verip hakkını bir tamam alayım. Tıraş... ...Ekmek... ...Özgürlük...
...İşçiler kardeş, patron kardeş... Faşizm. Ula bu da ne ki? Böylece kente göç eden Anadolu insanı zaten Türklüğünü pek farkında değilken Müslümanlığı ona daha fazla hatırlatıldı.
Müslüman ise, komünist olamayacağına göre, denklem son derece basit biçimde kurulacaktı. Her Türk Müslümandı. Bir Müslüman asla komünist olamazdı, o halde hiçbir Türk komünist olamazdı. Eğer ki bir kişi komünist ise, Türk değildi. Komünist olmasın, sola meyilli biri ise, Türklük şuuru zayıftı. Böylece Türk milliyetçileri, Türklükten aforoz edebilme tekeline kavuşmuştu.
İslam ile Türk'ün tek botada kavranması ise sadece komünistleri değil, Alevilerin de Türklükten aforoz edilmesi neden olacaktı. Aleviler de Müslüman olmadığına göre, tırnak içinde, komünist olmaları an meselesiydi. Maraş katliamının genç yaşlardaki bir tanığı, 1977'de yaşanan olayı sıcağı sıcağına TRT'ye şöyle anlatıyor. Yürüksel Mahallesi'nin Çamlık Caddesi'nde oturuyorum.
Saat 3 sıralarında bir kalabalık kurup evimize saldırdılar. Biz de kapıları kilitleyerek içeride oturduk. Dışarıdan dışarı çıkmalarımızı söylediler. Fakat dışarı çıkmadık. Pencereden gelen bir kurşunla babam yaralandı. Kapıdan gelen kurşunla ben bacaklarımdan yaralandım. Bir kardeşim Somya'nın altında saklanmıştı 7 yaşında. O da yaralandı bir kurşundan.
Bu durumda babam dışarı çıkmak zorunda kaldı. Babam dışarı çıkacaktı. Ben bırakmadım. Çıkmayın dedim. Fakat babam dışarı çıktı. Arkasından annem çıktı. 14 yaşında bir kardeşim çıktı. Bir de misafirimiz vardı. 18-19 yaşında. Öğrenciydi. Dışarı çıktı. Dışarıdakiler, bunları öldürmek sevaptır. Bunları öldürdüğümüzde cennete gideceğiz. Saldırın bozkurtlar. Öldürün. Bunlar Müslüman değil diye söyleniyorlardı. Arkasından otomatik silah sesler geldi.
Anayasaya göre herkes Türktü. Kişiler kendilerine Türk'üm de diyorlardı ama yok öyle Türklük. Türklük, hissedilmesi gereken bir hadiseydi. Dolayısıyla bir Türk'ün Türk olduğunu anlamak için niyetinin okunması gerekirdi. Solcu mu? Öyle Türk mü olur? Komünist mi? Öyle Türk mü olur? Alevi mi? Hadi bakalım. Komünist olabilir o halde. Zaten potansiyel olarak Türk değildir.
İşte düşünün, 1980 yılındaki nüfusun %57'si köylerde yaşıyor. 80 yılından bahsediyorum. Kent nüfusu 80'de bile %43. 20 yıl sonra, 2000'de kentte yaşayan oranı %64'e çıkıyor. Bakın, %43'ten 20 yılda %64'e. Bugün ise %88'imiz kentlerde yaşıyor. Burada da çok büyük bir hikaye var. Sadece köyden kente göç değil, doğudan batıya doğru göçü de içeren bir süreç bu. Kürtlerin kentlerde daha görünür olmasına da neden oluyor bu süreç. Bu sürecin tam ortasından, 1987'den Yavuz Turgul imzalı Muhsin Bey filmi... ...köyden kente göçün çatışmalarını da anlatıyor. Bu mesele içinde Kürt meselesini de kavruyor. Güzele benziyor. Ne bu? Çiğ köfte. Öyle değil, çok acı. Zehir gibi. Yok ya, acıyı şöyle bir gezdirmeyeceğim. Ne bu be? Öldürecek misin beni?
Zaten güzelim İstanbul'u kebapçı salonu haline getirdiniz. Acılı Adana, acılı Urfa, acılı lahmacun. İstanbul kebap kokuyor. Ne bu be? Nerede o güzelim yemeklerimiz? Agah'ım niye öyle diyorsun ki? İstanbul'u istemezse bu salonlar acılır mı?
12 Eylül ile birlikte Türkiye'de sol tehdit azalmış, 1977'de %3.4 olan MHP oyu, 1987'de MHP adıyla girdiği seçimde %2.9'a düşmüştü. MHP için işler yolunda gitmiyor gibiydi, zaten 1970'ler boyunca da %8'lik bandı geçememişti.
1989'da Berlin duvarı yıkılınca, 1991'de de Sovyetler Birliği dağılınca MHP'yi bir heyecan aldı. Orta Asya'da Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Kazakistan, Azerbaycan gibi Türk devletleri birbiri ardına bağımsızlıklarını ilan ederken bu gelişme zaten bunalımda olan MHP'nin yüzünü Orta Asya'ya çevirmesiyle sonuçlandı. Türk milliyetçileri için Orta Asya yolları görünmüştü. İşte bugün bildiğimiz anlamda baş, orta ve yüzük parmağı birleştirilip, işaret ve serçe parmağının havaya kaldırılmasıyla oluşan bozkurt işareti de bu gelişmenin eseriydi. Daha önce de MHP'liler kendilerine bozkurtlar diyordu, saldırın bozkurtlar ifadesini Maraş katliamından hatırlıyoruz ama el işareti 1992 yılındaki bir Azerbaycan gezisinde Alparslan Türkeş'e öğretilmişti.
Başbuk'a bunu ben öğrendim. 92. yılda Azerbaycan'a geldiğimde, azarlık meydanında, özgürlük meydanında, 1 milyon insan onu taşlamaya çıktı. Hepsi de bunu yapıyordu. Baş ne dedi ki bundaydım, ortada ben sardım. Elçi Bey solda da, Türkeş Bey. Türkeş Bey sordu, bu ne işareti? Ben dedim, bu Gök Türklerden gelen işareti. Bu Bozkurt işareti. Bu Türk-Rus ilgesidir. Başbuk böyle yaptı, dedim bunu metalistler yapar.
Konuşmayı yapan hanım Halilova, yaklaşık 30 yıldır Ülke Ocakları'nın ev sahipliğinde, yurdu çeşitli şekillerde geziyor, buna benzer konuşmalar yapıyor. Fakat konumuza dönelim. Türk devletlerinin bağımsızlıklarını kazanması, Türkiye'deki Tuğrancılığın da popülerlik kazanması neden olacaktı. Orta Asya'da Sovyetlerden bağımsızlığını kazanmak isteyen Türk halklarının bozkurt sembolü böylece 1992'de MHP tarafından sahiplenildi. Fakat henüz bu işareti Türkiye tanımıyordu. Ne zaman tanıdık ilk? Türkiye'nin bu işareti tanıdığı ilk olay 2 Temmuz 1993'te Sivas'ta yaşandı. Kısa bir süre sonra katliamın rengi de gerçekten belli oldu. Oteldekiler canlı canlı yakılacaklardı.
İçeriye yanma alayım da senin ateşin içeriye döndü. 2 Temmuz 1993'ten tam 31 yıl sonra aynı gün oynanan Avusturya-Türkiye maçında Merih Demiral maçın kahramanı olmuş ve attığı golün ardından Bozkurt işareti yapmıştı. Çünkü bu işaret Türklük sembolüydü, TFF'nin UEFA'ya gönderdiği savunma böyleydi. Öte yandan sadece MHP'liler değil, toplumun her kesiminden insanlar Bozkurt işaretinin Türklük sembolü olduğundan hareketle bir tür bunun siyasi değil, ulusal sembol olduğunu iddia etmeye başladı.
Bu işareti görünce irkilen, bu işareti sempati beslemeyi bırakın, gördüğünde tüyleri diken diken olan kimseler, tıpkı son 100 yıldır olduğu gibi Türklük'ten aforoz ediliyordu. Bu sefer adres sosyal medyaydı. Sokrates derginin YouTube programcısı, spor yorumcusu İnan Özdemir'in bu konuya ilişkin yaptığı açıklama üzerine, Özdemir'in ne teröristliği kaldığı ne vatan hainliği. Bu sembolün siyasi bir sembolü olduğunu söyleyen insanlara karşı, hayır bu sembol hepimizin sembolü diyenler var.
Şimdi bunu düşünen olabilir. Yani bozkurt sembolünün herkesi kapsayıcı bir sembol olduğunu düşünenler olabilir. Ama mesela ben öyle düşünmüyorum. Ve benim gibi bu ülkede, işte sizin de az önce bahsettiğiniz çerçevede düşünen milyonlarca insan var abi. Ve bu milyonlarca insanın düşüncelerinin böyle biraz baskı altına alınması, aşağılanması, o insanların hedef gösterilmesi, sanki cezanın sebebi bu sembolün siyasi oldu ve bu sembole katılmadığını söyleyen insanlar olduğunun söylenmesi beni biraz rahatsız etti bu konu oyumuzda.
Fakat tüm bu enteresanlıkların neden şimdi başımıza geldiği üzerine düşünmeye değer? Türkiye Türkleri bu işareti 32 yıldır biliyor ve 32 yıldır bu işareti MHP'nin siyasi işareti olarak kavruyor. Fakat yine Türkiye Türkleri MHP'den önce de Türklükten aforoz edilebileceklerini biliyorlardı. 32 yıldır kimse bozkurt yapmaya bu kadar meraklı değilken, ne oldu da bu tarihte bozkurt merakı arttı? Bu bölümde, Türklük şuurunun tarihten tarihe nasıl değiştiğine, Türklük şuurunun değişen demografiye nasıl uyum sağladığına ilişkin örnekler sunduk sizlere. Bugün de demografimiz değişiyor. Fakat bu değişim, yurt dışından yurda gelen yabancı nüfustan kaynaklanıyor.
Türk olmayan yabancı nüfusun 10 milyona dayandığı tahmin ediliyor. O halde Türklük şuuru gavur, alevi ya da komünist olmama halinden çıkıyor ve Türklük şuurunun odağı sığınmacı nüfusa kayıyor. İslamcıların bu meseleye cevabı belli. Hepimiz din kardeşiyiz. O halde din kardeşliği oyununu bozan yeni bir tarih bilinci gerekiyor bize. O da Orta Asya'daki geçmişimiz daralıyor. Türklük şuuru Anadolu'da değil, Orta Asya üzerinden kavranıyor.
Örneğin, bozkurt işareti yapan kırgız gösterilip, bu da mı MHP'li falan diye dalga geçiliyor. Böylece Türk, Türkiye sınırlarının ötesine çıkarak bir ulus değil, bir ırk olarak kavranıyor. Haliyle, Türkiye sınırları içinde Türk olmayanlar olduğu gibi, Türkiye sınırları dışında da Türk olanlar olabileceği için, hali hazırda Türklük meselesi, devletin ötesine geçen bir kavrayışa dönüşüyor. Ama sınırların dışına çıkıldığında geride Türkiye olduğu da unutuluyor. Türkiye'nin kendi tarihi olduğu, Türk ulusunun 85 milyon olarak Türk ulusunun kendi ortak hafızası olduğu unutuluyor. Sanki biz inek sütüyle beslenmişiz de bu bozkurtlar bozkurt sütüyle beslenmiş gibi.
Sanki tanrı dağlarının eteklerinde büyümüşler gibi. Sanki biz hiç ortak bir özelliğimiz yokmuş gibi biz böylece izliyoruz. Bozkurt Türklük sembolüdür diye. Böylece Türk, Türkiye sınırlarının ötesine çıkıyor ve ulus olarak değil ırk olarak kavranıyor. Ama sınırların dışına çıktığında geride bir Türkiye olduğu da unutuluyor. Böylece Şevket Süleyya'nın iç çekişini yeniden hatırlıyoruz.
Galiba biz kendi kendimizi ağlatıyoruz. Galiba ilerimizde Turan'ı kurmak isterken gerçekten arkamızdaki Türkiye bile bizden çıkacak. Haliyle Türk denilince akla Suriyeli, Afgan ya da Pakistanlı olmayan yani Kazak, Kırgız, Özbek ya da Azeri topluluklar geliyor. E oralarda da Türklüğün sembolü bozkurtsa biz de bozkurt yapalım ne mahsuru var? Biz Türk değil miyiz? Hiçbir mahsuru yok. Buyurun hepimiz bozkurt yapalım. Bu işarete türlü nedenlerle sempati beslemeyenleri de Türklükten aforoz ederiz. Zaten Türklükten aforoz etme gücümüz MHP'den önce de vardı.
MHP ile beraber bu tekel MHP'ye geçti. MHP'den sonra da biz devam ederiz. Güle oynaya yaşar gideriz. Hem herkes bozkurt yaparsa bozkurt MHP'nin tekelinden de çıkar. Ne kadar akıllıca değil mi? Öyle diyor Cahreyn. Bir manada iyi de oldu. Çünkü Türkiye'de otsuz, hapsiz, silahsız, illegalden uzak, İslam armansız, temiz bir milliyetçilik oluşan bu dönemde bozkurt işaretinin MHP'den geri alınması organik bir şekilde gerçekleşecek bu olay sayesinde.
Bu mesele MHP'den ziyade Türklük'ten aforoz edebilme gücüdür. Bozkurtçu gençler, tıpkı 50'lerdeki, 60'lardaki, 70'ler ve 80'lerdeki abileri gibi Türklük'ten aforoz edebilme gücüne sahip olmaya çalışıyorlar. Aforoz etme yöntemleri de benzerdir. Vatan haini olursunuz, Türk düşmanı olursunuz. Liberal, solcu ya da yetmez ama evetçi de olabilirsiniz bu yıllarda. Düşünsenize, kitlelere böyle tanıtıldığınızda sokakta nasıl yürüyebilirsiniz? Kimin umrunda? Türkiye Türklerindir. Türk hissetmiyorsanız ya sever ya da terk edersiniz. Nasıl Türk hissedeceğiniz de sizlere Türk milliyetçileri tarafından 10-20 yılda bir güncellenecek şekilde anlatılır. Eğer ki kendinizi Türk milliyetçileri olarak kabul etmiyorsanız o halde Türk'ü sevmiyorsunuz demektir. O halde Türk'ü sevmiyorsanız bu memleketi terk edebilirsiniz. Çünkü Türk milliyetçileri Türk'ü sevmektir. Tren topi pol bi medyayla beraber hazırlıyoruz. Bu aptallığa zihnimizi diri tutarak cevap vereceğiz. Bir sonraki bölüme dek bu memleketi terk etmeyeceğiz. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.