
4.440 kelime · ~22 dk okuma
Dr. Gillette Radyo'ya hepiniz hoş geldiniz. Hello, you're on Tuba's Radio. Boyevat'tan dünyaya açılan radyo şovumun ilk bölümüne hepiniz welcome! Hoş geldiniz. Çok daha yavaş konuşmaya çalışacağım. Çünkü artık izlerken beni alt yazıyla değil, kulağınıza dinleyeceksiniz. O yüzden anlaşılmak istiyorum. Tamam mı?
Did I mention? Did I mention? Yani bahsettim mi Dr. Gulak raw? Neden raw olduğundan? Sonra bahsederim. Şimdi ben çok heyecanlıyım öncelikle. Sesime de bu yansıyordur diye düşünüyorum. 450 mesaj gelmiş. Niye? Yakın arkadaş olsaydık. Kahve için otursaydık. Bana ne söylerdin diye. Bu arada sizce ben sizinle sohbet ederken kahve içecek olsaydım hangi kahveyi sipariş ederdim? Beni tanıyanlar bilecek diye düşünüyorum.
Aldım telefonumu elime. Şimdi bana sorduğunuz 450 soruya tekrar bakıyorum. Önceden hazırlanmak istemedim. Niye? Çünkü o piyano hazırlanmayı yapınca sanki sorulara ezberden cevap veriyormuşum gibi. Yani beynimi kullanıp korteksine değil de böyle ezbere cevap veriyormuşum gibi oluyor. Böyle cümleler, kelimeler, fikirler bakir olduğu gibi yalan size aktarılamıyor diye düşünüyorum. O yüzden go with the flow yapacağız. Tam bakıp kendimizi kaptıracağız akışına.
Şimdi başlıyorum. İlk soruya baktım tabii ki. Erçin sormuş. Efendim Erçinciğim. Bireysellikten, yalnızlıktan fazlasıyla zevk alanlar adına soruyorum. Bir sor bakalım güzelim. Zararlı boyutta asosyallik ile ayrımını yapabildiğimizden nasıl emin olacağız? Çok güzel bir soru. Teşekkür ederim. Thank you. Şimdi burada üç tane bence konu var, tamam mı? Olgu var. Birincisi.
Bireysellik ne? Asosyallik ne? Bir de üzerine ne var? Sosyal hobi ne? Bireysellik bir eğilim, bir tercihtir. Bireysellik ne demek? İçe dönüklülük de diyebiliriz buna. Ben sosyal ortamlarda bulunduğumda bundan zevk çıkarabiliyorum.
İnsanlarla sosyalleşebiliyorum. İnsanlarla sosyalleşme gibi bir durum gündeme geldiğinde titremiyorum. Ama ne yapacağım şimdi? Tetiklenirsem diye bir endişeye kapılmıyorum. Bana sosyalleşmeyle ilgili düşünceler, anksiyete var mı? Anksiyöz yapmıyor beni diyelim.
Fakat ben tercih ediyorum dışarıda kahve içmektense... ...evde kendi başıma geçirdiğim zamanı yayılıyorum. Buna dikkat etmemiz gereken nokta ne? Acaba bu bir kaçış mı? Yani ben bireyselim diye sosyal fobilerimi gündeme getirmekten kaçıyor muyum? Bu ayrımı yaparsak bireysellik sağlıklı bir durum. Gelelim sosyal fobiye ve asosyalliğe. Sosyal fobi ne? Sosyalleşme ihtiyacı olan bir bireyin... Sırf endişelerinden ötürü bundan kaçıyor olması. Mesela içimden dışarı çıkmak geliyor, arkadaşlarla görüşmek geliyor. Fakat kaçıyor bundan. Çünkü o ona hep ne? Ya şöyle olursa, ya böyle olur. Bu endişe, bu sosyal fobi. Sosyal fobinin çözülmesi gerek. Çünkü bu insana huzursuz yapar. Niye? İstiyor. Çünkü görüşmek istiyor. Ama bireysellikte mesela öyle bir ihtiyaç yok. Bu bir eğilim olduğu için... Mesela kendi örnek vereyim.
Heken bir gün biriyle buluştum. Garsonlarla öyle bir iletişim halindeyim ki bana diyor ki, Tuğba sen sosyal misin? Dedim ben sosyal değilim. Demedim ki. Ben bireysellikten hoşlandığımı söyledim. İçeride uyku olduğumu söyledim. Ve bundan hoşlandım. O bir eğilim dedim. Çünkü beni görseniz arkadaşlar, şov yapıyorum dışarıda. Garson Bey bana bir anda, hadi gel, İstanbul'da yapalım artık, git diyesin. Şaka şaka. Yani çok iyi anlaşıyorum insanlarla. Çok da böyle star of the show, böyle sosyal olduğum zaman gerçekten bazen ben de diyorum, yeter falan. Ama tercih yani, içe dönüm, yani evde geçirdiğim bireysel vaktim veya şu an sizinle bu olan, çünkü tek taraftan, yani iki boyutlu bir iletişim hala, bana çok daha fazla keyif veriyor, kendi düşüncelerim içinde olmak. Bu ayrı.
Bunda ben de eğer kaçmıyorsam, ki kaçmadığımı düşünüyorum... ...çünkü yeter ki kadar kendimi analiz edecek vakti ayırıyorum. Bu yüzden ben kendimde böyle bir sıkıntı görmüyorum. Peki gelelim asosyalliğe. Asosyallik de yine insana huzursuzluk verebilir. Çünkü niye? Asosyallikte de bir sosyalleşme ihtiyacı yok. Fakat biz insanlar olarak aslında bu ihtiyaçla biraz doğuyoruz. O yüzden burada kişinin neden kaçtığını... ...bu ihtiyacın niye olmadığını... ...acaba hangi travmaları mutluluk ettiklerini veya travma yoksa... ...çünkü bu mizahç değil asosyallik.
İşe dönültülük mizaj, bireysellik yani bir mizaj olabilir. Fakat asosyallik, sosyalfa bir mizaj değildir. Devam ediyorum sorulara bakmaya. En çok likelananlara bakıyorum önce. Çünkü haliyle en çok onları merak edildiğimi düşünüyorum. Ya bu arada bir şey söylemeden geçemeyeceğim. Bunlar nasıl sorular? Bunlar benimle zorlayan sorular yani. Benimle derken sonuçta benimle ilgili, benim size ve harikalarımla ilgili sorduğunuz için benimle diyorum. Ya çok ilginç. O kadar kaliteli ki sorular. Kimse de altın kolyemi sormamış.
Meslek değiştirme zorununuz olsaydı yeni mesleğiniz ne olurdu? Bunu çok düşündüm ben de. Ben insanlara dokunabildiğim bir meslek istiyorum. Fiziksel olarak dokunmak gerekmez. Yani eğer ekonomik kaygıyı hiç aşamıyor olsaydım, kariyer kaygısı, ben sosyoloji, felsefe, siyaset, uluslararası hukuklar okumak isterdim. Ama meslek değil bu, bu eğitim. Doktor olmasaydım. Şimdi ben bu soruyu çok düşündüm. Hatta böyle meslekler bulup bulup babama götürüyordum. İşte baba benden hukukçu olur mu? Olmaz kızım, sen çok empatsın, çok hassassın.
Baba benden şey olur mu? Olmaz kızım, sonra o yetmez. Baba benden bulur mu? O meslek değil, o okul falan. Ve sonra şuna karar verdim. Eğer ben mesleğimi seçerken, içinde bulduğum ülkenin sosyal durumları, kendi ekonomik haygıları, bunların hiçbirini düşünmüyor olsaydım, ne yapardım biliyor musunuz? İnsan okurdum. Nerede okurdum bunu? Felsefedeki insanı okurdum.
Otolojiyi okurdum, antropolojiyi. Bunların eğitimini çok iyi bir şekilde alıp donatmak isterdim kendime. Sonra ne yapmak isterdim peki? Neuromarketing, yani nöropazarlama. Ne yapıyor nöropazarlama? İşte müşterilerin kararları, tercihleri, motivasyonları hakkında fikir sahibi oluyor. Bu nasıl oluyor peki? Siniser ve fizyolojik sinyallerin ölçümü şeklinde. Yani nöro ne? Sinir bilim, marketing, pazarlama.
İkisini birleştiriyor ve bence çok güzel, çok kreatif bir şey. Ben kreatif işler üretirken olmayı çok seviyorum. Bunu yapardım. Ama aslında şu anki yaptığımda biraz buna benziyor. Ben mesela videoların hepsini kendim editliyorum, kendim prodükte ediyorum, kendim düşünüyorum, kendim yapıyorum. Yani kreatif direktörü benim. Ve bunu yaparken de mesela ilk
kanca bölüm var, 3 saniye. Ya da insanlar kaç saniye burada durur, ona göre algı örtmeyi ayarlıyorum falan. Bence bu da nöro marketi. Saygısızlık yapmak istemem bu işle yapanlara. Fakat çalışıyorum arkadaşlar bunun üzerine. Çünkü tek kişilik dev kadroyum ben. Aynı zamanda o kadar mütevazıyım. Ama hayır, çalıştım. Nasıl yapılır hepsi bununla ilgilenilir. O yüzden videolarım o kadar izleniyor. Hiçbir şey tesadüf değil. Ve bunu da yapmak isterdim. Ama bana yetmeyebilirdi. O yüzden doktorlukla bunu yapmayı çok seviyorum. İnsanlara bu şekilde dokunmayı çok seviyorum. Hem insan bilmeyi, hem psikolojisini hem fizyolojisini bilmeye bayılıyorum. O yüzden mesleğimden çok mutluyum. Sadece ve doktorlukla ilgili, doktorluğun ülkemizde ve dünyada geleceğiyle ilgili endişeleri olanlar için de ayrı bir bölüm yapacağım. Doktorlukla neler yapabiliriz bunu anlatacağım. Çünkü bu çok uzun. Yetmez yani bu soruyu cevaplamaya zaman.
Şimdi geçelim diğer soruya. Ay unuttum söylemeyi. Ne isterdim de biliyor musunuz? Çok isterdim. Bunu hala istiyorum ve hala yapabileceğimi inanıyorum. Girl. Hayallerime bir tane bir şey. Neyse. Uluslararası hukuk. Ben hukuk diyemiyorum. Law. International law okuyup. İnsan hakları savunucusu olmak isterdim. Çocuk hakları savunucusu olmak isterdim. İsrail. Çok isterdim ya. İnşallah olur. İnşallah. Çok istiyorum bunu. Hayalim. Mesleğim bu olabilirdi yani.
Üçüncü soru. Kim sormuş? Şüheda. Şüheda akışı kıracak toprağı sıksan. Şüheda. Canı, cananı. Bütün mahrum alsın da rüya etmesin tek vatanından. Beni dünyada, şüheda. Biliyor muydunuz? Ben İstiklal Maaşı okumaya başmasında ağlayarak büyüdüm. 10 kutusunda büyüyerek. Bir de şey, Sakarya çiftçisi. Sakarya, saf çocuğu, masum adalı. Evet, devam ediyoruz.
İnsanlarla göz göze gelmek istememen karşı tarafıca, rencide edici olmuyor mu? Çok humanist biri olmana rağmen bu yaptığın seninle çelişiyor diye düşünüyorum. Şedacığım, çok güzel bir soru, teşekkür ederim tatlım. Şimdi birincisi, ben göz göze gelmek istemiyorum diye göz göze gelmiyor değilim, geliyorum, kendimi zorluyorum. Bu bir. İkincisi, gelmek istemeyişimin sebebi zaten humanist oluşum.
Niye biliyor musunuz? Gerçekten göz göze gelince o enerjiyi öyle bir alıyorum ki onun hissettiğini hissediyorum. İçimde bunu dert ediyorum kendime ve işlevseliğim bozuluyor. Hasta geliyor mesela. Böyle neyin var? Bana anlatabilirsin diyorum. Çıkarayım yanındakileri, herkesi çıkarayım.
Abi ben sonra kafayı hissediyorum içimde. Sonra tüm günüm öyle geçiyor. Yani bu başa çıkılabilir bir şey değil. Günde iki yüz tane insanı düşünsenize. Yani hislerini hissedebiliyorsunuz, yansıtıyorsunuz falan. Rezalet bir şey. Tamam, bunun gifti de var. Bugün ben sizinle bu şekilde gerçekten iletişim kurduğumu hissedebiliyorsam, size bir şeyler geçiyorsa bence bu empat oluşumdan kaynaklanıyor. Fakat aynı zamanda böyle lanetleri de var işte. Yani çok zor bununla yaşamak.
O yüzden bu biraz savunma mekanizması. Mümkün olduğunca dışarıda özellikle gelmemeye çalışıyorum. Ama çocuklarda tabii ki böyle yapmıyorum. Onların her hisse bilmiyorum, anlatabiliyor muyum? Üzgünüm üniversite, bir şey varsa aktarsın bana, aktarsın. Hepsini alırım, sıkıntı değil. Ama benim de ayırmam gereken belli bir duygu kapasitesi var. Ve dördüncü soru. Kim sormuş? Hazal.
Bu enerjini nereden alıyorsun? Şimdi sadece bu halanın değil, herkesin sorduğu bir soru. Bu enerjiden nasıl geliyor? Sırrın ne? Bize de ver. Ne kullanıyorsun? Gözlerin cam gibi. Buna kadar sorular geliyor. Arkadaşlar sırrı açıklıyorum. Ben hiçbir şey yapmıyorum. Genetik.
Ben ama bunun çok da yani fazlasında iyi bir şey olduğunu düşünmüyorum. Çünkü ben kendimi bazen zor dizginliyorum. Halaret yapıyor beynim, enerjim. Doğru kanallara aktarmam gerekiyor. O yüzden sosyal medyayı çok seviyorum. Çünkü farkındaysanız hem iş yapıyorum, hem sosyal medyayı içeri küretiyorum. Bir de uyuyorum arada. Yemek falan da yiyorum çünkü insanın sonucu da. Bu enerjinin fazlalığını böyle aktaramazsam o zaman işte halaret yapıyor. O zaman sıkıntıya giriyorum.
Ben enerjim için ekstra hiçbir şey yapmıyorum. Az da uysam da çok enerjiyim. Ama dediğim gibi bu dışarıdan size iyi yansıyor. Fakat içindeki zorluğu bir de bana sorun. Küçükken... Mesela çok zorluk yaşıyordum bu konuda. Siz yokken özellikle. O zamanında TikTok'larım da bana çok faydası oldu. Çünkü aktarmam gerekiyor bu enerjiye. Sonuçta entropi enerji yok olmaz, dönüşür. Dönüşmesi gerekiyor o da bir şekilde içinde. Kinetik enerjinin sese, diğer kinetik enerjiye ya da elektronik enerjiye dönüşmesi gerekiyor. Dönüştü sayenizde. Teşekkür ediyorum. O yüzden gerçekten benim size ihtiyacım var derken ciddiyim. İhtiyacım var yani.
Ne olsun, bu enerji içinden patlasın. İşte atom bombasına dönüşebiliyor, dikkatli olmak gerekiyor. Çiğ et yerken konu ne zaman buralara geldi? Sesi duyuyor musunuz dışarıdan? Yine Boyabat'a bir anons geçiriyor. Bir gün ben de alacağım mikrofonu elime, Boyabat hakkında şarkı söyleyeceğim, balkon konuşması yapacağım. O gün storimde paylaştım, geliyorlar, çocuklar bağırıyor. Abla, abla, dışarı çık, selam ver. Şey çok güzel, yani bir selam bunlar, çocukların mutlu olması harika. Bu popülaritenin en güzel kısmı tabii, insanları mutlu etmek çok kolay. Neyse, bu sese devam etmek zorundayız artık.
Diğer bir soru. O çiğ et yeme videosunun kötü yorumlarını gördüğünde ne hissettin? Konu çiğ etten ne zaman buralara geldi? Arkadaşlar konu hep buradaydı zaten. Ben çiğ et yerken de hep düşündüğüm tek bir şey vardı. Übermeş. Yani üstün insan diye çeviriyor da değil aslında.
İbo Menşe, Nietzsche'nin ortaya attığı bir konsept. Ne bu? İnsanın eksikliği, yani tamamlanmamış bir varlık oluşu. Peki ben bunu kendime nasıl evrettim, nasıl düşündüm? Hebem'deki tüm yüklerden, tüm kimliklerden serilerek, ne bu kimlikler, ne bu yetkinlikler, ...doktor oluşuyorum, şu kadar dil bilişim, işte bu eğitimlere alışığım... ...dualizanslı İngiltere'de doktor oluşuyorum, blablabla, tamam mı? Bunları bir kenara bırakıp, kendin saf halinle... ...insanların aklındaki imajını umursamadan, ama gerçekten umursamadan... ...benim aklımda ne düşünürler? Bu benim aklımda onlara ne hissettirir? Aman benim ego mu var? Dokunulur. Bunları umursamadan istediğini yapabilmek.
Bu öyle bir özgürlük ki, hem kendime buna ulaşmaya çalışıyordum... ...hem de bu yaptıklarımla da kendime bunu kanıtladım. Çünkü ben o çiğ yediğim dönemlerde ağzıma mı küfretmediler, anneme mi küfretmediler, neler neler oldu. Ve burada destek aldım. Babamla çok sohbet ettim, sosyolojik olarak çok okudum. İnsanların niye böyle hani beğenmeyebilirsin ama geçemiyorsun, küfrediyorsun... Birincisi
istediğim yapabilmek. Bırakın da yapayım. İkincisi de yediğim her şeyde... Ben demedim ki kimseye yiyin. Ben yiyorum. Stek tartağı yedim. Göz pişmişti. Gözlüm çile yedim. Bu kimseye güvenilmez. Dünyanın her yerinde farklı lezzetler var. Mesela balık diye bir şey var. Döllenmiş ördek hembriyası. Bildiğiniz böyle kuşa falan benziyor. Tüyleri falan çıkmış. Bunu insanlar Vietnam'da özellikle yiyorlar. Ben onlar bunları yiyor diye senin pıtı duymuyorum. Fakat o toprakta küfretmiyorum onlara. Niye? Çünkü ben kendimle uğraş içerisinde olan bir insanım. Ya da saygılı bir insanım diyebiliriz. Ya da şimdi mastrofiya yaşlısına falan girmek istemiyorum. Biraz da böyle sanki egoist gibi oluyor. Ama itaat ve cezayla yönetilen bir toplumda bunlar çok olası çok normal. Her şey olması gerektiği gibi. Yani bu hinçlerin olması gerekiyor. Çünkü zaten toplum böyle bir şey.
O yüzden bunun sağlıklı olan olduğunu anlayınca umursamamaya başladım. Ve iyi ki onlar oldu. Beni çok geliştirdi. Özellikle sosyal medyada bu kadar kümratif, böyle massiv bir linç yedikten sonra ben öyle bir linç yedim ki sadece ekste değil, televizyonda ilkokul mezunları böyle bana saçma bir şey yaptılar.
Özellikle bir kanalda. İşte sahte doktorlar çiğ et yiyor, halkın şeyiyle oynuyor. Ben diploma elinden alacaklardır falan onlara göre. Ne yaptım arkadaşım ben? Ki mesela hala da anlayamıyorum çiğ et yemenin bu kadar sükse yapabileceğini. Ben çekerken hiç böyle düşünmemiştim. Çünkü özellikle çiğ de yemek değil sadece. Salyangoz yiyorum, o da yani çiğ yemiyorum. Onun fırında da çok güzel sosladım. Salyangoz abi, salyangoz. Fransa'nın en iyi yemeklerinden bir tanesi. Escargot.
Ama hoşuma gitti benim bu anlayamayışım. Çünkü o kadar kanıtsamışım ki bu normal olarak. Televizyonda sarı yangoz dediğim görüntüler var. Böyle ağzıma burnuma sokuyorum. Diyeceksiniz ki ağzına burnuna soktuğun için. Hayır arkadaşlar, o da öyle bir yeme çeşidi. Burnuma sokmadım tabii ki. Ben çok iştahlı biriyim ve bu iştahım benim başıma sürekli bela açıyor. Yani siz bilirsiniz ben neler, ne kadar çok yiyorum. Çok seviyorum yemek yemeyi. Ve burada biraz zorlanıyorum yemek konusunda. Kısıtlı bir erişimim var yemeğe.
En çok istediğim şey, gerçekten böyle farklı farklı yemekleri bulabileceğim yerlere gitmek. Mesela rotamda ilk başta tekrar Japonya, tekrar ilk kez Vietnam'a gideceğim. Japonya, Vietnam, Kore bunlar var. Çok istiyorum. Gideyim de yemek yiyeyim, size de göstereyim. Farklı kültürler, farklı hayatlar bunları görelim.
Öyle yani. Bu çiğ et mevzusu daha çok su götürür. Konuşuruz. Daha özel sorular da sorabilirsiniz bu konu hakkında. Ama linçler iyi ki oldu. Çünkü sizin beni tanımamızda bence bu linçlerin payı çok büyük. İyi ki tanıştık. İyi ki varlar. Herkes iyi ki var.
Bir de şunu söylemek istiyorum. Ben ilk kez podcast yapıyorum. O yüzden konuşma hızım, ses tonum, konudan konuya atlayışım, bunlarla ilgili feedback, geri dönüşlerinizi mutlaka bekliyorum. Constructive feedback, bu hayatta ne önemli bir şeyden bir tanesi. Constructive feedback ne demek? Construct ne demek? İnşa etmek. Binaları inşa ederken de bir construction. Constructive de yapıcı gelebilirim. Feedback gelebilirim. Feedback. Ve devam ediyorum sorulara.
Doktor Güneş radyo. Başka bir soru. Elif sormuş. Efendim Elif'cim. Abla, nasıl bir çocukluk geçirdin? Hayallerine olan tutkun... Abla yazmamış bu arada. Nasıl bir çocukluk geçirdin? Hayallerine olan tutkunda. Ailenin yaklaşımını sana güç verdiğini düşünüyorum. Ailen sana nasıl yaklaştı? Şimdi Elif, işin aslını anlatmaya kalkarsam, kitap yazmam gerekir. İnşallah bir not olur. Ama çocukluğum çok zordu.
Çünkü beni tatmin etmek, satisfiye etmek... ...gerçekten ailemin çok zorlandığı bir konuydu. Onu yapıyorum, hadi bunu istiyorum. Bunu yapıyorum, hadi şunu istiyorum. Babama hep böyle söylediğim bir cümle var. Sıkıldım baba, sıkıldım baba. Babam ona sürekli bir şey atıyor. Hadi şunu da yap, bunu da yap. Böyle televizyonu gidip açıyorum. Ya bu çok şey gibi oldu. Şimdi çocuğunu götürürler psikiyatriste. Hocam bu çok meraklı. Biliyor ya çünkü, merak zeka falan.
Çocukluğum gerçekten zordu. Sosyal uyumlanma olarak biraz zorlanıyordum. Sürekli de bu yüzden okul değiştiriyordum. İlkokulda falan da böyle çok sivriliyordum. Bu sivrilimlere kendimin de payı vardı tabii ki. Attırıyordum böyle. Bayağı gıcıttım anca aslında baktığımda. Ama kötü bir niyetim yoktu.
Annem geçen bana dedi ki, Tuba ben sizi çok mu sıktım? Hayır dedim anne, biz istedik, sen verdin. Gerçekten ablamla ben de yani bayram, seyran, ben hatırlamıyorum çocuklukta bayram. Sadece kıyafetler vardı bayram kıyafeti. Bayrama özel tek şey kıyafetlerdi. Çünkü dinlenme yok, partili yok. Hep ders çalıştık. Öyle yani. Hep ders çalıştım. Çocukluğumu düşünüyorum, hatırlamıyorum bile. Çocukluğuma dair çok bir şey. Çünkü hep ders çalıştım.
Hatta sadece şu anımı hatırlıyorum. Onu da annemler sürekli anlattıkları için Space Repetition oldu. Yani aralıklı tekrarlama. Aralıklı tekrarlama, öğrenme ve hafıza da en bence böyle sağlam yol. Space, aralıklı, repetition, tekrar.
Şimdi, bir gün ablam 6 yaşında, kitap okuyor. Ben de yanlarında öyle takılıyorum. Tamam mı? Tırnaklarım falan bir şeyler. Takılıyorum. I'm just a girl. Takılıyorum böyle. Sonra annem dedi ki, hadi gel sen de oku. Ben de okuyacağım hatta dedim belki. Orayı tam hatırlayamıyorum. Sonra kitabın hepsini böyle parmağımla, tamam mı? Böyle parmakla sanki heceliyormuşum. Okuyorum ben de. Ablam 5, ben 4 mu? Yani tam hatırlamıyorum da yaşı. Ama kitap okuyamayacağım bir yaştayım. Tamam mı? Okula gitmemişim.
Belki üç. Ne bileyim. Ablam erken okudu çünkü. Neyse. Ondan sonra annem de nasıl okuyor falan. Ben tabii işte diyorum bak ablam benden büyük ama ben okuyorum falan. Çok severdim o zamanlarda ömrümü. Çocuğum, arkadaşlarımla buraya girmeyin. Sonra...
Böyle şaşırıyorlar falan. Ben evet diyorum işte ya ben R'yi okuyorum falan. Sonra annem diyor ki tamam bir şey aradan oku. Sonra ben arkadaşla bir rage, bir öfke patlaması. Niye bana soruyorsun aradan? Ben okuyordum işte. Meğerse ezberlemişim bütün kitabı ablama okurken. Sonunda ben okuyabiliyorum diye hava atmayacağım. Ama olmadı annemin büyük oyunu bozdu arkadaşlar. Ve işte sonuç olarak çocukluğumdan hatırladığım anılar bu. İyi öğretmenlerim vardı. Ailemin katkısı büyük de aileyle
Sıkıntı yaşadığım bir dönem var. Onu bilmiyorum nasıl anlatırım, ne zaman anlatırım. Çocukken sıkıntı yoktu. Çocukken sadece inekler çalışıyordum. Çok meraklıydım o kadar. Özel, başka. Anım yok ki. Vallahi hatırlamıyorum. Hatırlamak istemiyorum. Başlıyormuşum ben psikoloji. Öyle yani. Çocukluğum güzel, hoş.
Sorunun diğer ikinci bir kısmı, hayallerime olan tutkum. Hayallerime olan tutkum benim hayalsizliğin beni götürdüğü, sürüklediği o dibi gördükten sonra oldu. Fark ettim ki benim sabahları kalkma motivasyonumun olması için, yani kalkma derken hayata merhaba demek anlamında, yoksa uykuyla ilgili bir problemim yok. Bunun için bir şeye tutunmam gerektiğini fark ettim. O zaman oldu. Bu da en dipte iken oldu. O da 3-4 sene önce falan. Yani çocuklukla alakası yok bunun.
Şükürler olsun hayallerim var. Hayal kurabilme, kendini tanıma bu konuda da konuşmak istiyorum daha sonra sizinle. Çünkü bence en büyük problem hayallerle ilgili hayal kuramamak. O kadar kendimize dönemiyoruz ki ya da hayal kurabileceğimizin birinci de değiliz ki. Ya da bu hakka sahip olduğumuzu bile düşünmüyoruz belki. Ya da mükemmeli ararken iyiden oluyoruz işte. Çok yüksek hayaller kuruyoruz. Onlara ulaşamazsak iyiden de olalım. Hayır öyle bir şey yok.
Bunları konuşacağız daha sonra sizle. Çünkü bunlar gerçekten çok önemli konular bence. Hayal kurabilmek büyük bir lüks arkadaşlar. Ben rüya görmüyordum, hayal kurmuyordum. Hala az o rüya görüyorum da. O aile, o uyku fizyolojisiyle alakalı bir problem. Ya da değil. Bunu konuşuruz. Her şeyde konuşuruz. Konuşuruz ne konuşacağız? Ama çok konuşacak şey var. Ne yapalım? Zamanla. Şimdi diğer soruya geçiyoruz. Ve diğer soru. Çocukluğundan beri seni seven ve destekleyen ebeveynlerin olduğu için... ...bir bölümdeki sanatsını kendi kendine aşmışsın.
Siz beni, ben kendimi tanıdıktan sonra tanıdınız. O sürece çok hakim olmadığınız için böyle düşünüyorsunuz. Ama ben her genç gibi, her tür genç ailesiyle çok sorun yaşayan bir gençtim. Böyle asi, kıracak, yırtacak, kıracak prangaları olan ve o prangaları da koparırken... biraz da hasar alan, o hasarları da çok iyi tamir etmeyi bilen bir gençtim. Türler olsun bir şeyler halloldu. Ama olması gerekiyordu onların da. Hep şöyle düşünüyorum. İşte hani sırtıldan kelebeğe dönüşürken bir acı var ama olması gerekiyor. O yüzden ailem beni hep desteklemedi ama ilk de öyle yaptılar ki ben, bugünkü ben olabildim. Öyle düşünüyorum. İyi ki varlar onlardan.
Bu aile desteklemesiyle alakalı olarak da, mesela gerçekten çok başarılı olursanız, Fulbright gibi burslar var. Ya da gerçekten çok isterseniz, geçen sitemde paylaşmıştım, workaway gibi siteler var. Ben de gittim onlarla. Yani ailenin arkasında olması değil mevzu. Tabii ki destek oldular. Mesela bana en çok destek oldukları an şu an. Babam benimle kalıyor çoğu zaman. Yemek yapıyor falan, nöbetten geliyorum, varlığı getiriyor. Evet, şu an gerçekten çok destekler ama bu böyle değildi. Ama bunu oturtup anlatmaya çalışmak insanları bazen tetikleyebiliyor. Konuşma, sus. Sen şanslısın. Değildim. Değildim. Ama bunu zamanla anlatmaya çalışacağım. Bunu anlatmamdaki amaç da hayır, ben yaptım, ben mükemmelim değil.
Siz de yapabilirsiniz. Aile olup olmaması demek hayatınızın sonu değil. Bunu anlatmak istiyorum sadece. Böyle dipnot geçeyim dedim. Yavaş konuşmaya çalışmak benim için gerçekten çok zor. Beynim çok yoruluyor. Evet. Diğer bir soru. Neden ilişkiler konusunda bu kadar net sınır çekiyorsun? Hayat bu. Belki de çok seveceğin ve sevileceğin, yani o kişi diyeceğin kişi gelecek.
Şimdi ben ilişkiler konusunda biraz rasyonel bakıyorum. Böyle bakmayı öğrendim. Şöyle bir söz var. Yani finanssız romans olmaz. Yani işin içine ekonomi girmeden aşk yaşanmaz. Tamam mı? Bu sadece finansla da alakalı değil. Ne mesela? İki kişi beraber oluyorsa birbirinden ne alır verir? Dinamikler nelerdir? Ya bilgi ya network.
Ya da networking. Ya da para. Aşk yetmez sadece. Tamam mı? Ya da bu işle finanse ediyoruz kısmı aynı şey parayla.
Yani ben biri olacaksam, enerjimi ona harcıyorsam, bana bunları vermesi gerekiyor. Ama benim şu an bunlara ihtiyacım yok. Bunlara talep etmiyorum. İstemiyorum. Ve diğer türlü de benim enerjimden, çünkü herkes farklı. Özellikle bence evlilik, sınıfsal ilişkiler, sınıfsal... İnsanlar şu anda en basiti, şu anda bir kirada oturmak ne kadar masraflı değil mi? Tek başına ödemiyor, iki kişi ödüyor. Ya da... toplumda var olmak, saygı görmek için evlenmek. Çünkü hala maalesef toplumumuz, arip toplum, evlilik birisi, başarı, bravo, seninle alabilecek birileri varmış. Sen de birileri tarafından isteniyormuşsun. Demek ki öyle birisin, dolu birisin falan. Böyle bir bakış açısı var ki çok yanlış. O yüzden ben de şu an benim için böyle bir şey asla gerektiğini düşünmüyorum. Önümde çok yol var.
Toplum dediğimiz kavram çok geniş bir kavram. Daha bireysel baktığımızda benim enerjim farklı, benim mizacım farklı. Ben kendime uygun olanın gerçekten herhangi bir erkeksiz veya bir ilişkisiz bir yaşam olduğunu düşünüyorum. Uzun vadede de bunu yapmayı düşünmüyorum. Ben de etkileniyorum, ben de hoşlanıyorum, ben de ama iki bir sürü. Mesela bir de oturuyorum, hoşlanıyorum. Ondan değil mi? Üçüncü günde rasyonel olarak bakıyorum. Diyorum ki, hayır, değmez. Çünkü o enerji emmesi ne gerek var? Ben bunu düşünceye mi otururum? İş yaparım, üretirim. Kendime yatırım yaparım. Eğlenirim, gezerim. İstemiyorum arkadaşlar o enerjiyi. Ama dediğiniz gibi, gerçekten benim bu halimle de bu enerjime enerji katacak, beni destekleyecek çok zor. Çok zor. Çok zor yani. İmkansız bence.
Tabii düşüncelerim değişebilir, öyle biri gelebilir ama... ...ben... ...ben de yani... ...seviyorum, seviliyorum, çok aşık olduğum zaman da bunlar güzeldi... ...fakat şu anda hiç zamanım yok, bilmiyorum. Anlatabiliyor muyum? Eğer... ...biri gelirse, aşık olsam falan da... ...onun ilişkiye dönmesi çok, çok uzun sürer. Çok uğraşması gerekiyor. Yani ben artist olmayacak, o ne olacak? Sınıflar yapmayacak. Falan da filan, asayım ben kırtarlarımı burada. Çok zor.
Öyle. Şimdi diğer bir soru. Niye TUS'ta çalışmadın? TUS'ta başarılı olurdum. Bence birincisi, TUS'ta herkes başarılı olur. Tıpı kazanmış herkes TUS'ta derece yapabilir arkadaşlar. TUS'ta çünkü hiçbir zekaya gerek yok. Oturup çalışmaya gerek var. Tembel olamayacaksın, üçgen geç olamayacaksın. İstikrarlı günde 10 saat oturacaksın. Ne yapacaksın sonra? 4-5 yıl. Belki cerrahi de işte 5 diğer yerine 4 yıl. Oturup uzmanlık eğitimi alacaksın. Birincisi benim buna zamanım yok hayatım bundan.
Hayatımda bunu görmek istemiyorum 4-5 sene daha. Bir bu. İkincisi eğer bir uzmanlık yapacak olsaydım bu Türkiye'de olmazdı. Çünkü Türkiye'de mobbing çok fazla. İngiltere'de yapardım. Onu çok düşündüm bir ara. Fakat dediğim gibi orada daha da uzun asistanlık süreçleri. Benim hedeflerim çok daha farklı. Hayallerim çok daha farklı. Benim insanlara dokunmak için sağlık alanında böyle bir şeye uzman olmama gerek yok. Ben bunun gerektiğini görmüyorum. Hayallerim daha farklı dediğim gibi.
A'dan B noktasına gitmenin çok yolu var. Eğer ben bugünkü ben olmasaydım büyük ihtimalle İngiltere'de bir uzmanlık yapıyor olurdum. Çünkü buna mecbur olurdum. Ama ben böyle görmüyorum. Umarım gittiğim noktada da geriye dönüp baktığımda bu söylediklerimin haklılığını hep beraber görürüz. İnşallah. Şimdi bir soru daha. İnsanlarla sorun yaşadığında bunu nasıl aşıyorsun?
İnsanlarla yaşadığım sorunun genelde insanların kendilerine yakın sorunlar olduğunu fark ettiğimden beri çok daha rahatım. Mesela size bir olay anlatayım. Çalıştığım hastaneye görevlendirmeyle bir doktor geliyor. Kadın doktor. Tamam, hiçbir şey yok. Ben böyle onu praise ediyorum, güzel şeyler söylüyorum. İşte çok iyi doktor falan böyle soruyorum. Orada sorular, mutlu oluyoruz, gülüyoruz, sohbet, tamam. İş arkadaşlığı. Ayrıca sürgün oldu. Bakıyorum. Hatta artık sürgün bile değildi. Yani hani aynı nöbetteyiz. Sabah oldu.
Bana greylock yapıyor. Yani hiçbir tepki yok. Konuşmuyor. Ben dedim ki, iyi misin? Blah blah. Adını şimdi vermeyeyim haliyle. Bir şey yok dedi bana. Hmm dedim.
Şimdi çoğu insan gibi ne oluyor biliyor musunuz? Yabancı isim reaksiyonu geliştiriyor. Çünkü ben sosyal medyadan tanıyorsa belki bir ön yargısı, bir biası vardır. Ama tanıştığımda gerçekten de samimi bir insanım. O yüzden de ve insanları mutlu etmeyi seviyorum. O yüzden de güzel şeyler söylüyorum. Böyle pozitifim, mutluyum falan. Bir anda bakıyorum, bana karşı bir yabancı isim reaksiyonu geliştirmiş. Algılayamıyorum. Ne yaptığımı ne etmeye. Ayrıca ondan diyorum. Çünkü insanlar... algılayamadığı ve anlayamadığı şeylere karşı kendi içlerine ne yaşıyorlarsa bunu öfke olarak ya da kıskançlık olarak ya da farklı farklı duygularla size yansıtabiliyorlar. Ama bu benim problemim değil. Hele bunu öfkele yansıtıyorsa onun çok çözmesi gereken şeyler var demektir. Ben ne yapayım? Buna kişiselleştireyim mi? Yok, diyorum ki tamam. Geçmiş olsun diyorum içimden. Ve hiç oralı bile olmuyorum. Devam ediyorum hayatıma. Buna karşı tepki de vermiyorum. Çünkü üzülüyorum yani. Yazık.
Ama böyle davranırsanız biz de insanlara, böyle düşünürseniz, konular bizimle ilgili değil. İnsanların tepkileri gerçekten bizimle ilgili değil. Kendi problemleri, kendi yaşadıkları sorunlar. Onun yaşadığı sorunu bilmeden ben nasıl bir tepki verebilirim ki ona? Hiçbir şey olmamış düşünce, hiçbir şey olmadı yani. Devam etti her şey. Muhtemelen biri bana bir şey demiştir, yani başka biri bir övgü yapmıştır mesela. O da içinde bilemiyorum, düşünmemek de lazım ne yapıyor, ne ediyor. Onun kendi problemi, ne yapalım yani.
O yüzden insanlarla sorun yaşadığımda ve eğer rasyonel bir sorun yoksa ortada, böyle düşünüyorum. Rasyonel bir problem varsa da en önemlisi sakin kalabilmek. Birincisi öyle. Öfkeyle asla bir şey yapmayacağız. Sakin kalacağız, tamam mı? Üzerinde bir gün yatacağız. Sleep on it diyor yabancılar. Sleep on it. Üzerinde bir uyu. Uyuyoruz, tamam mı? Sonra eğer bizim için o insan değerliyse, hayatımızda kalmasını istiyorsak, sorunları çözmek istiyorsak, farklı bir yol. Değerli değilse, çözmeye değmezse ki benim için,
Kötü bir şey bu ama hayatında gerçekten bir değeri yoksa insanlıktan uzaklaşmak çok kolay. Çünkü cidden ona ayıracak zamanım yok. Siz de biraz böyle olun, bencillikte, o biraz da bencil olalım yani. Hiç de sorun değil bence. Herkes kendine çeki düzen versin, herkes düzgün davransın, kimse kusura bakmasın arkadaşlar. Nokta.
Ya bu podcast işi ne kadar zormuş ya. Böyle gerçekten ama sorularınız da bayağı zorlayıcı yani. Çünkü bana sorsanız, eski sevgilim böyle böyle yaptı. Onu engelle. Böyle bana böyle, onu da engelle falan. Ama yok, sorular beni gerçekten zorladı. Düşün düşün yani, biraz yoruldum. Kaç dakika oldu bilmiyorum çünkü tam anlayamadım oradaki retifilerde ne olacak. Umarım 20 dakika olmuştur. Olmadıysa bir dahakine.
Daha düzenli yaparım. Bu soruları hazırlarım. Ama yapmadım bu sefer. Gerçekten gelişine böyle konuştum. Çünkü sohbet gibi olsun istiyorum. Benim de kahvem bitti bu arada. Yanında bir de ne içtim biliyor musunuz? %100 karışık meyve sebze suyu smoothie burada buldum. Çok mutlu oldum. Çünkü burada sebze bulmak da zor. O yüzden hazır bulmak daha iyi oldu. Neyse. Bu bilgiyi ne yaparsanız yapın. Sizi çok seviyorum. Bir sonraki podcastimizin konusu ne olsun? Eski sevgili. Ben
bunu yazacağım. Size de videonun altında soruları isteyeceğim, tamam mı? Ve de story'inde paylaştığımız soruları, o soruları konuşuruz. I love you girl. Kendinize iyi bakın. Kendinizi üzmeyin. Kimsenin sizi üzmesine izin vermeyin. Size kötülük yapan birine üç dakika fazla kendinizi üzmüyorsunuz. Cümle düşük oldu ama siz anladınız. Umarım çok hızlı konuşmadım ya. Yine alt yazı koyacağım buraya. İsteyen oradan baksın. Allah'a emanet olun. Bye bye.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.