
4.553 kelime · ~23 dk okuma
Altyazı Merhabalar, Adalet Adlısı'na hoş geldiniz. Ben Hazal Özvarış. Anadolu Kültürü'nün hazırladığı bu podcast serisinde farklı disiplinlerin adalete kesişim noktalarına bakıyoruz. Bu bölümde sosyal alanın içinde suç ve cezanın toplum tarafından nasıl işlendiğine bakacağız. Çıkış noktamız sivil ölüm. Örnek olarak alacağımız vaka da 2015-2016'da Güneydoğu'da çatışma sürecine ve insan hakları ihlallerine karşı bu suça ortak olmayacağız metnine imza atan akademisyenlerin yaşadıkları olacak. M.K.
Bunun için bize üç isim pandemi nedeniyle Zoom üzerinden eşlik ediyor. Siyaset bilimci Özkan Aktaş, siyaset felsefecisi Seçkin Sertdemir ve sosyolog Barış Ünlü. Üçünüz de hoş geldiniz. Hoş bulduk, merhaba. Hoş bulduk.
Özkan Bey, ilk soruyu size soracağım. Barış Yılmız Ağacısı akademisyenler için yapılan medeni ölüme mahkum etme çağrısını anlamak istiyoruz. Medeni ölüm ya da daha doğru tabiriyle sivil ölüm ne demek? Kökeni itibariyle sivil ölüm, yani latince orijinalliğe söylersek sivil termoortus, aslında oldukça eski bir hukuki müessesedir.
Günümüzde öyle değil, en azından eskiden olduğu haliyle değil. Fakat geçmişte öyleydi. Bir kişinin sivil olarak ölü olduğunu hükmedildiğinde örneğin evliliği, evlilik akti sonlanmış sayılabiliyordu. Dolayısıyla eşi yeniden evlenebiliyordu. Kendisi varis olamıyor veya miras bırakamıyordu. Gizli bir vasiyeti varsa bu açıklanıyordu. Mülkü veya sahip olduğu zevkinlik her neyse bu dağıtılıyor veya buna el konuluyordu, müsaade ediliyordu. Mahkemede tanıklığı kabul edilmiyordu, dava açamıyordu. Yasal bir anlamı veya bağlayıcılığı bulunan
Her türlü irade, beyanın yok ettiğinde sayılıyordu. O halde unutmamamız gerekir ki, sivil ölü, bizzat hukukun içerisinde ve hukukun imkanlarıyla icat edilmiş, tekinsiz bir figürden başka bir şey değildi. Onu, yasaya olan bu zorunlu atfı dışında kahramamızın mümkün olmadığını düşünüyorum. Yasa önünde ölü teriminin karşılığı mı bu sivil ölüm? Evet, tam olarak bu demek. Yani yasanın asla tam olarak geri çekilmek suretiyle uygulandığı çok orijinal bir durumla karşı karşıyayız. Mesela hukukun ya da yasanın yaşam üzerindeki hak iddiasını kanıtladığı en üç durumun ölüm cezası olduğunu söylenir. Yani nihai durumda yasa, yaşama olan üstünlüğü can alarak kanıtlamaktadır denir. Ben öyle olduğunu zannetmiyorum. Bence hukukun kendi iddiasını en üç durumda sergilediği yer ölüm cezası değil, sivil ölümdür.
Her ne kadar sivil ölümün de nihayetinde ölümle sonuçlanması çok muhtemel olsa da, müdahale tarzları bakımından muazzam bir fark söz konusudur. Bir kere, hukukun kendisi tarafından istihdam edilen, herhangi bir uygulayıcıya ihtiyaç duymadığı nadir ceza türlerinden biridir sivil ölüm. fazladan bir şey yapmasına gerek yoktur. Yalnızca geri çekilmesi yeter. Örneğin, Cermen hukuk geleneğinde birinin yasaklı ilan edilmesi o kişinin yasını koruması dışına çıktığı anlamına geliyordu. Fakat Almanlar buna çok özel bir ad vermişlerdi. Vogelfrei, yani özgür kuş. Bu emrin temel formülasyonu kabaca şöyle olduğunu görüyoruz. Sen yaptığın şeyle yasanın sana sunduğu huzuru ve güveni hak etmediğini gösterdin. O halde sana istediğini vereceğim.
ve seni yasadan özgür kılacağım. Artık havadaki bir kuş, ormandaki vahşi bir hayvan, denizdeki bir balık gibi hırsın. Ama unutma, aynı nedenle bu, tıpkı onlar gibi serbestçe avlanabileceğin anlamına gelir. Demek ki burada söz konusu olan şey şu, sadece kişinin yasadan özgür bırakılması değildir, aynı zamanda bu kişinin öldürülmesinin bir suç teşkil etmeyeceği haliyle ceza koşturmasının da konusu olmayacağı anlamına gelir.
Yani topluma mı bırakır o cezanın uygulanmasını? Oluruna bırakır, evet. Hukukun geri çekilmek, yani uygulamamak yoluyla uygulandığı en uç, dolayısıyla kendisi açısından en ihtişamlı anlardan biridir bu. Hiçbir aracıya ihtiyacı yoktur. Hukuk buna muktedir olduğunu da düşünür. Yani sivil ölüm durumunda hukukun aldığı can, zaten kendi imalatı olduğuna inandığı şeydir.
Yani hukuki bir kişilik, bir personadır aldığı can. Hukukun kavradığı şekliyle bu ruhsuz beden, tinsel herhangi bir değere, bir kültüre, bir tarihe, hayvana reva görülenin ötesinde herhangi bir haysiyete sahip olmayan bedendir. Bu şu ya da bu hakka sahip olmayan değil sadece, çok daha önemlisi haklara sahip olma hakkına sahip olmayan bir bedendir. Ki bu aradaki farkı gösterme hüneri ve onuru sanıyorum herkesten fazla Hannah Arendt'e aittir. Yani sömürgecinin sömürgeye atadığı bedende böyle bir bedendir. Köle sahibinin kölesine atadığı bedende, toplama kampında tutulan bedende ama günümüzün mültecisi, belgesisi de öyledir. İşte bu yüzden sivil ölü kelimenin tamamıyla bir hukuki mahluktur.
Bu sivil ölüm ne zamana kadar yürürlükteydi, ne zaman feshedildi yasal olarak? Yani sivil ölümün feshedilmesi 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başıdır asıl olarak. Ama buna bir takım ciddi şahler düşmemiz gerektiğini zannediyorum ben. Birincisi, her ne kadar sivil ölüm artık açık bir hukuki müessese değilse de artık hukuk içerisinde bir şekilde yaşamaya devam etmektedir.
Örneğin ömür boyu cezası filan biraz öyledir. Fakat asıl olarak sivil ölümün hukuk içerisindeki varlığı günümüzde asıl cezaya eklenen bir tür hak mahkumiyeti olarak cereyan ediyor. Örneğin ateşli silah edinme hakkının engellenmesi gibi, eğer kişi ateşli silahlarla işlenmiş ki suça karışmışsa ya da motorlu araç kullanım ehliyetinin engellenmesi gibi eğer alkolü şekilde birine çarpmışsa, ya da oy hukuk kullanma hakkının engellenmesi gibi, örneğin seçimlere hile karıştırıldığı tespit edilmişse gibi. İlk bakışta oldukça makul, bir dizi hak mahrumiyeti gibi görünüyor olabilirler bunlar. Oysa asıl manzarayı buna uçturmuyor. Gerçek şu ki, pek çok sivil ölüm yasası 20. yüzyılda feshedilmiş olmasına rağmen onun güçlü bir muadili,
sistematik yanlış sonuçlar yoluyla yeniden üretilmiştir. Örneğin silahların kısıtlanması, istihdam hakkından mahrumiyet, kamu hizmetlerine ayarlanma mahrumiyeti ve tabii ki bütün bunlar oldukça yapısal, ırksal, cinsel, sınıfsal eşitsizliklerle birlikte topyekun sonuçlara sebep oldu. Mesela tipik örnek siyah suçluluğudur Birleşik Devletler'de. Dönüşümün spesifik dinamiklerinden bir tanesi, sivil ölümü bireyden alıp toplumsal gruplara yaymak sanırım. Evet ve tam da hani ben onun üzerine bir ikinci bir dönüşümden bahsetmek gerektiğini düşünüyorum. Yani sivil ölüm yasaları ne kadar 20. yüzyılda fesedelik olsa da bence aynı yüzyıl hukuksal, yargısal değil fakat idari ya da siyasal diyebileceğimiz pek çok sivil ölüm uygulamasının olağanüstü örneklerine tanıtılık etmiştir. Örneğin Nürnberg yasalarını bunlara sayabiliriz.
Yahudiler ile Almanlar arasındaki evliliklerin, hatta evlilik dış ilişkilerin yasaklanması gibi ya da sadece Alman kını taşıyanların yurttaş kabul edilebileceği gibi ya da bizdeki varlık vergisi gibi. Üstelik günümüzde çok daha melez bir formda yaşıyor bunlar. Yani kelimenin tam anlamıyla hukuki değil, fakat idari de değil. İkisinin arasında bilerek muvak bırakılmış, Yani mesela uzun ve gayri hukuki tutukluluk hallerini, polis bezdekilerinden farkı olmayan tuhaf iddianameleri buraya yerleştirebiliriz. Adını bir türlü koyamıyoruz bunun. Çünkü günümüzde bu tür tutukluluk halleri idari tedbir gibi uygulanıyor aslında. Tam da siyasal muhaliflerin kriminalize edilmesi de olduğu gibi. Yani görüntü de hukuki, yargısal. Gerçekte ise idari ve siyasal. Aslında hem ikisi birden, hem ikisi de değil. İki sarısı da bilerek meles kılınmış.
Özkan Bey, hukuk ve idare arasında melez bir formda devam ediyor sivil ölüm dedi. Fakat toplum nezdinde birini yaşarken ölü kılmak için öncesinde onun veya o grubun yaptığı şeyin toplum tarafından suç kabul edilmesi gerekiyor. Buradaki suçun nasıl, neye göre icat edildiği konusunda çıkan en iyi örneklerden biri Barış Ünlü'nün yazdığı Türklük Sözleşmesi kitabının içinde. Türkiye Cumhuriyeti'nde uygulana gelen bu sözleşmeye girmeden Barış Bey, siz kitabınızda bunun temel ve ilk ayağının Müslümanlık Sözleşmesi olduğunu söylüyorsunuz. Toplumda yatay olarak işleyen ve devletin buna göre şekillendiği bir sözleşmeden bahsediyorsunuz. Bizi anlatır mısınız? Bu sözleşme nasıl kuruldu? Toplum suçu nasıl icat etti ve kime yöneldi bu suç? Müslüman Sözleşmesi'nin en kritik özelliği bana göre yataylığı.
Yatalik'ten kastım da farklı sınıfları yatay kesen, farklı ideolojileri yatay kesen ve Osmanlı merkezi ve taşrasını yatay kesen belli duygu ortaklıkları, belli çıkar ortaklıkları ve belli beklenti ortaklıkları etrafında Müslümanların bir araya gelip aslında bir millet, ortak bir kültür etrafında ortak bir irade göstermeleri, Ve bu ortak iradeyle, suç ortaklığıyla, işlenen suçlarla ve savaşlarla tabii ki ama suç görülmeyen tırnak içinde suçlarla bir millet haline gelmeleri ve bu milletin de yeni bir devlet inşa etmesi. Yani sadece bu millete ait olacak, Müslüman milletine ait olacak. ve sadece bu milletin çıkarlarını koruyacak bir yeni bir devletin inşa etmesi aslında Müslüman Söyleşmesi'nden benim anladığım. Tabi bunun tarihi çok uzun ama çok kısaca yani özetlersek şimdi Müslümanlar 1912'ye özellikle 1912-1922 arasındaki 10 yıllık bir savaş döneminden bahsediyoruz. Bu kesintisiz bir savaş dönemi. Bakan Savaşları, Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı. Bu 10 yıllık savaş dönemi belki bireysel düzeyde ama gruplar düzeyinde kesinlikle herkesin herkesi öldürebileceği bir ortam.
İşte bu ortamda Müslümanlar belli ortak duygular etrafında birleşiyorlar ve bu Müslümanlar hem Anadolu'nun yerli Müslümanları yani yüzyıllardır burada yaşayan insanlar işte Türkmenler, Kürtler vs. Bir de Balkanlardan ve Kafkaslardan son bir yüzyılda göç etmiş, göç etmek zorunda kalmış Müslümanlar. Bu Müslümanlar yani bu yerli ve göçmen Müslümanlar Yabancı Hristiyanlara yani Fransa, İngiltere, Rusya, Yunanistan mesela ve yerli Hristiyanlara özellikle Rumlara ve özellikle de tabi Ermenilere karşı birleşiyorlar. Ve bu ortak duygular arasında neler var? Mesela korku var. Yani korku nedir? İşte elindekini kaybetme korkusu. Aynen Kafkaslarda ve Balkanlarda kaybettikleri gibi yani.
Veya işte bu Anadolu'da yaşayan, yüzyıllardır yaşayan insanlar için de artık özellikle 1915 yılına baktığımızda hem Çanakkale Savaşı hem İstanbul kaybedilmeyecekken hem Doğu Anadolu, Kürtlerin yaşadığı coğrafya kaybedilme ihtimali fazlayken Kafkaslardan ve Balkanlardan Anadolu'ya gelen ruh hali Anadolu'da da yani yerli Tokton diyebileceğimiz Müslüman halkları da tabii ki korku duygusunun içine sokuyor. Kitabınızı okurken dikkatimi çeken şey olmuştu. Tanzimat ve ıslahat fermanlarıyla başlayan bir... ...kötücül duyguların kolektifleşmesi anından da bahsediyorsunuz. Yani belki dinleyicinin biraz daha zihnini de canlandırabilmesi için onu söylemek de lazım. Hani sadece toprak kaybı değil, ellerinde olan şeyi, mesela hukuki imtiyazları da kaybetmek... ...üzerine aslında yeşeren bir hınç ve nefret halinin de var olduğunu söylüyorsunuz.
Korku, korku tabii çok güçlü bir duygu ama başka duygular da var. Bunlar hiç tarihsel olarak oluşmuş duygular. Hınç, haset gibi duygular ise 19. yüzyılda, yani Osmanlı'nın kapitalizme integrasyonu modernleşmesiyle birlikte ortaya çıkan ve aslında benim kitapta Osmanlılık sözleşmesi etrafında ince düşündüğüm, işte o eski emperyal hiyerarşi nedir, eski emperyal hiyerarşi? Herkes yerini bildiği sürece Hıristiyanlar da, Yahudiler de bu topraklarda yaşayabilir değil mi? Ama yerini bildikleri sürece. En yukarıda Müslümanlık vardır.
Fakat moderniteyle biliyorsunuz işte Fransız devrinden sonra bu artık sürdürülmesi imkansız bir hal almıştı. Bu fikir, bu hiyerarşi işte bir yandan herkesin eşit olduğu, hukuk yönünde eşit olduğu söylendi ama bir yandan da devletin İslami karakteri devam ediyor. Fakat öte yandan da işte kapitalizme entegrasyonundan, modernleşmeden ve tabii Büyük güçlerin Osmanlı üzerindeki hakimiyetinden özellikle Türkiye'deki gayrimüslimlerin daha fazla faydalandığı, onların daha fazla zenginleştiği, kültürel sermayelerin daha fazla yükselttiği veya batı tarafından korunduğu gibi duygular ortaya çıkmaya başladı. Eşitlik fikri tabii çok hoş bir fikir. Son 250 yıldır belki de dünyayı ekleyen en önemli fikir veya ideal olduğu süredir eşitliği. Fakat eşitlik fikri geldiği zaman
Bu farklar, yani gruplar arasındaki farklar daha fazla göze batmaya başlıyor. Eşitlik fikrinin tehlikesi burada. Bir tehlike momentinin geldiğinden bahsediyor Han Maren. Dolayısıyla bu uygulamayı açıklamakta da kullandığı şeyden bir tanesi. Eşitlik fikri özellikle üstün olduğunu düşünen gruplar açısından bir hırç ve haset yaratabilir.
eşit olmaya alışmamıştır ama bir yandan da eşit olmak istediği yerde eşit değildir, eşit olmak istemediği yerde ise eşit olduğu söylenmektedir. Dolayısıyla bu da kınç ve haset gibi duyguların yine tarihsel olarak kümreti bir şekilde birikmesine yol açabilir. Bu ortaklaşa duygular, ortaklaşa beklentiler, ortaklaşa çıkarlar, Müslümanlık Sözleşmesi'nin temelini oluşturduğunu düşündüğüm bu ortaklıklar 1915'te bir şekilde toksik bir kombinasyon haline geliyor. Çünkü korkunun en çok arttığı, her şeyin kaybedilme ihtimali en çok arttığı o dönemde. Ve Ermeni soykırmıyor sonuçta. Fakat bu soykırım, bu şiddet, bu suç, bunun içindeki insanların çok büyük bir yönüyle suçlu olarak gözükmüyor. Bunu hak ettiği düşünülen insanlara karşı yapılan eylemler olarak görünüyor ve bunu anlamak çok önemli.
Aslında şunu da söylüyorsunuz bir taraftan, Cemal Paşa suçlanıyor 1915 için ama halktaki köylülerin isimleri bilinmez. Yani katılımcı olarak kimlerin geçtiğinin de bilinmediği, dolayısıyla sorumluluğunu da yüklenemediği bir yataylıktan söz ediyoruz. Tabii ki böyle bir perspektifle bakıldığın zaman bambaşka bir tarih yazılacaktır. Bunun çok başındayız. Tarihçilik bana öyle geliyor. Ermeni soykırımını soykırım olarak gören tarihçilerde dahi genelde yukarıda birilerini suçlamak. Diyelim ki liberal iseniz iddia teratkiyi veya Maksist iseniz Müslüman burjuvaziyi veya burjuvarı aşmaya çalışan Müslüman eşrafı odağa koyabilirsiniz. Bu tabii yatay perspektif bambaşka bir bakış açısı olduğu için bu bambaşka bir tarihçilik yaratacaktır eğer böyle bakılırsa.
Türklük Sözleşmesi buna eklenerek kimleri dışladı? Yani konuyu da biraz şuraya getirmeye çalışıyorum. Sözleşme dışılar kimler ve onların gündelik hayatta bugüne bile yansıyan ağırlıklarını nasıl taşıyorlar? Şunu söylemek lazım. Müslüman Sözleşmesi'nin iki temel maddesi var. Özetlemek için basit bir tanesi, bu ülkeden imtiyazlı ve güvenli yaşamak için potansiyel bir erkek olarak Müslüman olmak gerekir. İkincisi gayrimüslimlere yapılanlar ve yapacaklar hakkında kimse doğruyu söylemeyecek. Onlarla kimse duygulaşlık kurmayacak.
Şimdi Türklük Sözleşmesi Cumhuriyet'in kurulmasından sonra bu sözleşmenin biraz daraltılması, bu sefer dikey bir hamle ile daraltılması ile inşa edildi. O da aslında ilk maddenin biraz daraltılması. Sadece Müslüman olmak yetmiyor, aynı zamanda Türk olmak gerekecek. İkinci madde aynen aktarıldı Müslüman Sözleşmesi'nden. Üçüncü madde de Şeyh Söğüt isyanıyla birlikte eklendi. Bu ülkede Kürtlere yapılanlar hakkında kimse doğru söylemeyecek. Onlarla kimse duygudaşlık kurmayacak.
Onlarla kimse bilimsel faaliyette veya siyasette bulunmayacak. Yani bu TÜRK-TÜRK Sözleşmesi'nin Türkiye'nin ben yazılı olmayan ama esas anayasası veya işte bölge anayasası denilir ama esas anayasası olduğunu düşünüyorum. Şimdi bu ne demek? Biraz daha Üsküdar'ın kurduğu çerçeve bağlamını da düşünürsek, yani ben sivillerin kavramını çok kullanmıyorum ama tabii söylediklerim hep oraya bir şekilde refere ediyor. Aslında devletin ve milletin içinde olmak demek, sözleşme içinde olmak
Bu belli imtiyazlarımız, real veya potansiyel imtiyazlarımız olması, haklarımız olması demek, tabii ki ödevlerimizin yükünlüklerimizin olması demek aynı zamanda. En önemli ödevler ve yükümlülükler sözleşmenin ikinci ve üçüncü maddesinde ama tabii ki başka bir sürü yükümlülük de var. Ama bu aynı zamanda tabii ki hukuk dairesinin içinde yaşamak demek. Hukuk devletinin içinde yaşamak demek. Ve aynı zamanda ahlak dairesinin içinde yaşamak demek. Dolayısıyla sözleşme dışında olmak, bir şekilde kategorik olarak dışında olmak diyelim ki gayrimüslim isimlisi veya Kürtler gibi çünkü Kürtler iradi olarak sözleşmeye katılabilirler Müslüman oldukları için. Katılmayanlar da var. Milyonlarca var. Hem tarihte var hem bugün var.
Dolayısıyla bunlar da hukukun ve ahlakın dışında kalmaları demek. Yani hukuk devletinin dışında bu insanlara muamele edilir. Normal hukukun işlediği gibi bu insanlara hukuk işlemez. Ahlak da öyle. Yani çok şefkatli bir insan, çok sevgi dolu bir insan, ahlak dışında, sözleşme dışındaki insanlara sevgi beslemeyebilir, şefkat beslemeyebilir. Mesela hukuk dışılık değil mi? Hukuk dışı işler yapılır bu insanlara. Hukuk dışı işler yapanlar cezasız bırakılır. Bu çok önemli. Hukuk dışında olduğu için bir anlamda.
Ama bireysel düzeyde de hukuk dışlılık şöyle yani cezasız kalırsınız hukuken ama vicdanen de suçluluk duygusu duymazsınız. Dolayısıyla hem hukuk hem ahlakın dışında kalmış oluyor bu insanlar. Aslında Özkan Bey'in biraz önce yaptığı konuşmayla sizinkini bir arada düşününce şeyi de görüyoruz. Yasa dışı ile sözleşme dışılık gerçekten kesişiyor ve bunun içerisine Kürtler giriyor, gayrimüslimler giriyor, Aleviler giriyor. Sizin de belirttiğiniz gibi yasa dışı ile sözleşme dışı olmanın nasıl kesiştiğini gösteren pek çok örnek var Türkiye'de. Fakat güncel örneklerinden bir tanesi barış imzacıları.
Bu suça ortak olmayacağız, Mettin'e imza atan akademisyenlerin başına nelerin geldiklerini çalışan Seçkin Hanım'a söz vermek istiyorum. Seçkin Hanım, haklarında sivil ölüm çaresi yapılan barış imzacıları sizce bu açıdan konuştuğumuz sivil ölüm perspektifinden neler yaşadılar? Daha önce sözleşme içi olarak görülen akademisyenler nasıl oldu da sözleşme dışına çıktılar bu imzayı atarak? Bu bir rekemin sonucu bana kalırsa. Barış gibi çok gerilere gitmeden aslında daha çok 80'den itibaren bakarsak ne olduğunu, nasıl bir cezalandırma biçiminin, yeni cezalandırma biçiminin doğduğunu, yönetme biçimlerinin nasıl değiştiğini görebiliriz diye düşünüyorum. Zira 80'deki akademisyen ihraçlarından sonra da sivil ölüm kavramı kullanılıyordu.
Ve o dönemde de akademisyenler, yazarlar, gazeteciler, muhalifler tevhid tutuklamalara maruz kaldılar. Gizli tanık ifadeleriyle işlerinden oldular vs. Kaput dışı yöntemler aslında, olağanüstü hal yöntemleri aslında 80'line itibaren yerleşmeye başlamıştı Türkiye'de. Ama aynı zamanda bir başka şey daha olmaya başladı 80'deki junta rejiminden sonra. Cezalandırma biçimleri de değişmeye başladı bana kalırsa. Ve bu konuda aslında Türkiye global trendleri de takip etti diye düşünüyorum. Çünkü tüm dünyada değişti yönetme biçimleri ve cezalandırma biçimleri. Buna paralel olarak güvenlik yöntemleri ve pratikleri de değişti.
Bu konuda yapılan birçok farklı çalışma var ve çok eleştiren analizler var ama belki Didier Fassin'in analizleri bugün anlamamız, neyin de işlem anlamımız açısından faydalı olabilir diye düşünüyorum. Fassin diyor ki, soğuk savaş işin sonuna kadar cezalandırma biçimleri daha çok hukuki olarak cezası onaylanmış kişinin ıslah edilmesine dayanıyordu. Yani buna tanzim edici cezalandırma diyebiliriz. Ve bu yöntem aydınlanma ve hristiyan ahlakındaki tartışmalara dayanıyordu.
İslah edilen kişi cezaevinde kaldıktan sonra topluma yeniden dönecek, topluma kazandırılacak. Fakat Soğuk Savaş'taki değişen hükmetme biçimlerine paralel olarak Soğuk Savaş'tan sonra yeni bir cezalandırma biçimi doğdu diyor Fasan. Bu ise daha çok ızdırabı arttırmayı adeta hınçla cezalandırmayı hedefliyor. Bu ceza sistemine göre artık ceza bireysel değil.
belli gruplar, belli topluluklar tırnak içinde, terörün önüne geçmek için hedef haline getirip kontrol altında tutunmaya çalışılıyor. Mesela Varoş bölgelerindeki kişilerin düzenli olarak gözaltına alınması, kimlik kontrolü yapılması vs. Belli grupların, belli toplulukların iktisal tutuklamalara maruz kalmaları, risk profillemelerinin yapılması vs. Yani aslında soğuk savaştan sonra ortaya çıkan cezalandırma biçimi cezalandırma kritiklerini cezaevlerinin dışına taşımış oldu.
Belki buna bir örnek olarak şunu da verebiliriz. Yani 80'lerde evet biz işten atma daha da beteri... ...hapishane ve işkence olarak gördüğümüz cezalandırma pratikleri vardı. Evet ama bugün işte başkaları ile Türklük Sözleşmesi'nin ve Müslümanlık Sözleşmesi'nin... ...duygudaşlık yapmaya izin vermediği gruplarla duygudaşlık yaptığı andan itibaren... Bu bahsettiğiniz yeni cezalandırma pratiklerine maruz kalan baş imzacılarından birini Ramazan Kurt'un hikayesini anlatalım isterseniz. Ben kısaca Ramazan Bey'in başına gelenleri aktarırsam belki dinleyici de bu yeni cezalandırma pratiklerine dair ve sivil ölüm ekseninde neler yaşadığına dair bir fikre sahip olur.
Şöyle, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde öğretim üyesi olan Ramazan Kurt... ...bu metni imzaladıktan sonra önce fakültesi basıldı ve ırkçı sloganlar atıldı. Daha sonra kendi odası basıldı, görevinden uzaklaştırıldı. Ölüm tehditleri aldı, tutuklama istemiyle yargılandı. Kendisini korumak üzere görevlendirilen koruma büro amirliğine gittiğinde... ...orada olduğunu bilmelerine rağmen polislerin... ...o imzayı atanı biliyorsan kafasına ben sıkacağım dediğini duydu.
En sonunda da can güvenliği nedeniyle Erzurum'dan İzmir'e taşınmak zorunda kaldı. Ramazan Bey'in başına gelenleri duyduğunuzda bu yeni cezalandırma pratikleri arasında hangilerini görüyorsunuz? Artı yanına neler ekleyebiliyorsunuz? Bu cezalandırma pratiklerinin yeni yerleşmeye başlayan siyasal rejimle doğrudan ilişkili olduğunu düşünüyorum.
ve dünyadaki trendin de devamı olduğunu düşünüyorum. Mesela biraz önce bahsettiğim dünyada değişen trendi Türkiye'ye uyarladığımızda Alevilerin, Sünni olmayan mahallelerde yaşayanların nasıl hedef alındığını biliyoruz. Kürtlerin keza nasıl hedef alındığını biliyoruz ve Barış bahsetti, hınçla yapılan hareketlerin nasıl aslında üstüne örtüldüğünü biliyoruz. Yeni terör kavramı da Hukuki olarak bu tür yeni cezalandırma biçimlerinin önemli bir kılıfı olmuş durumda. 1991'de yeni terör yasası çıktığından sonra terör suçluları oranı çok bir yüksek oranda arttı. Mesela 2005'te 273 kişi terör suçundan yargılanıyorken, 2011'de bu sayı 13.000'e yaklaştı. Barış Akademisyenleri de zira terör propagandasından yargılandı. Ben de onlardan bir tanesiyim. 822 kişi Barış Akademisyenlerinden yargılandı. Büyük oranda ceza aldılar. Ceza ertelemesi yapıldı ya da Anayasa Mahkemesi kararından sonra
beraat kararları verildi yaklaşık iki yıl sonra. Ama mızacı olduğu için atılmış, KHK'lı atılmış kişilerin büyük bir kısmı henüz işlerine dönebilmiş değil. Birçoğu hala pasaportlarını da henüz alabilmiş değiller. Sadece işten atılma, işine geri dönmeme sorunu değil. Çok daha büyük ekonomik, toplumsal
Ve siyasal hakların mahrumiyeti söz konusu. İşten atılma sadece bir başlangıcı. Tabii bu şu yüzden çok önemli. Sivil ölüm denilen kavramı düşündüğümüzde bu yasal olarak haklardan mahrum olmak demek. Aslında öncelikle siyasal haklarından mahrum olmak demek Türkiye'de şu andaki öndemde.
Neden? Çünkü aslında bir kişi yasal olarak eşleriyle, akranlarıyla eş görünmediği andan itibaren eşitlik, eş görünebilme, onlarla birlikte eleyebilme hakkından da mahrum kalıyor. Yani siyasal olarak hiçleniyor. Tam burayı netleştirebilmek için, bu ayrımı kurabilmek için aslında... ...kendi çalışmalarınızda medeni ölüm veya sivil ölüm değil... ...artık bugün olan şeye sivik ölüm demek gerektiğini söylüyorsunuz. Şimdi Türkçeleştiremediğimiz için tuhaf duruyor sivik ölüm ama... ...orada siz belki söylersiniz tam olarak karşılığını... ...bu siyasal ölüm olarak adlandırdığınız şeyin tabirimi.
çok ceza almış, hüküm giymiş kişilere yönelik bir cezalandırma biçimi sivil ölüm. Tabi değişerek günümüzde hala var olmaya devam ediyor ama bu değişen şeyin ne olduğunu vurgulamak için ben kendi adıma sivil ölüm demek yerine sivik ölüm demeyi tercih ediyorum. Çünkü sivik dediğimizde Türkçe'ye nasıl çevireceğimizi bilemiyorum. ama sivitasa gönderiyor yani siyasallığa gönderme yaptığı için siyasal hak mahrumiyetine gönderme yaptığı için sivit demeyi tercih ediyorum. İktidarlar artık belki doğrudan öldürmek yerine iftaçlık tahayyülünü biçimlendirirken
farklı yöntemler kullanıyorlar ve belki de bir yurttaş için en büyük hak mahrumiyeti diğer yurttaşlarla eş görülmemek demek. Yani yasal haklarından mahrum kalmak demek. Bu bir başlangıç noktası. Nazi döneminde de Arendt totalitar deneyimi anlatırken şey der, İnsanların haysiyetleri hiçlendi. Haysiyetlerinden mahrum bırakıldılar. Ama bu bir anda olmadı. Üç aşamada oldu der Arendt. Birincisi, yasal olarak haklarından mahrum bırakıldılar. İkincisi, ahlaki dilenmeleri değişti insanların. Üçüncüsü de psikolojik olarak hiçlendiriler. Ondan sonra bu haysiyetin yok edilmesi demek oldu. Böylece yaşayan kadavralar doğdular. Şu andaki rejimin totaliter bir rejim olduğunu düşünmüyorum. Doğrudan karşılaştırma yapmak doğru değil.
Totaliter rejimlerin kendi siyasal geçmişi ve konteksti vardı. Bugün farklı bir kontekste yaşıyoruz. Fakat benzerlikler de var. Bunları da görmek gerektiğini düşünüyorum. Bunun için de yasal haklardan mahrum kalmak önemli bir ilk adım. Barış Akademi İsyanları örneğinde ve belki de aynı zamanda şunu söylemek lazım, KHK'lılar örneğinde öncelikle bir siyasal hak mahrumiyeti olduğunu düşünüyorum. Ondan sonra diğer hakiklerleri geliyor bana kalırsa.
Yurttaşlar siyasal ve sosyal alandan, ekonomik alandan uzaklaştırıldıklarında adeta şu anda Türkiye'de görülen şey bir iç sürgüne maruz kalıyorlar. Yurttaşlık da, yurttaşlık tahayyülü de atılabilir. Neredeyse çöp yurttaşlık modeli olarak tahayyül ediliyor. Bu yurttaşlık modeli yeni cezalandırma pratikleriyle birleştiğinde, yeni güvenlik yöntemleriyle birleştiğinde ciddi bir kontrol mekanizmasının doğduğunu da görmüş oluyoruz.
Ve tabii şunu da söylemek lazım, bu yurttaşlık modeli ikinci sınıf yurttaşlık modeli değil. İkinci sınıf yurttaşlık modelinde bile belli haklar vardır. Burada olan mahrumiyet, insanlar haklarını talep etme hakkından mahrum bırakılıyor. Peki şimdiye kadar genelde sözleşme dışılardan bahsediyor olduk ama... ...sizin açtığınız kapıdan düşünürsek... ...sözleşme içindeki vatandaşlara ne düşüyor? Şöyle, bu yeni cezalandırma pratiklerinden kaçınmak için... ...sözleşme içi vatandaşlar ne yapmalı? Nasıl bir vatandaşlık bekleniyor? Nasıl bir şeyin çağrısı yapılıyor bize?
Bugün herkes şüpheli. Herkes bu nedenle eşini, akranını kontrol etmeli. Ve bu nedenle muhbirlik de bir kültür haline geldi adeta. Bir trend oldu. Güvenlik ve gözetleme mekanizmalarının da önemli bir ayağı haline geldi.
önceden daha çok merkezden gözetleme yapılıyordu. Ama şimdi artık herkes kendi akranını da kontrol edip kolaçan etmeli. Ve bu da yeni bir tür sorumluluk veriyor yurttaşa. Yani yurttaş sadece gözetlenebilir halde olmalı değil. Aynı zamanda kendisi de gözetliyor olmalı. Kendisi de ihbar ediyor olmalı. Ve bu konuda da kendi sorumluluğunu alıp gerekli mercilere şikayetini yapmalı.
Bu nedenle belki de günümüzdeki yurttaşlık modelini şüpheli memur yurttaş diyerek ifade edebiliriz. Seçkin Hanım'ın herkesin şüpheli olduğunu söylemesi... ...Akma Özkan Aktaş'ın Ceza ve Adalet kitabındaki bir kısmı getirdi. Kendisi şöyle söylemişti. Suçlu eskiden krala meydana kuyandı. Oradan toplumsal sözleşmeyi çiğneyene geçti... ...ve bugün herkesin risk taşıyıcı, potansiyel suçlu olması haline tanık oluyoruz. Özkan Bey, bu dönüşümde adaletin bahsi bugün geçiyor mu sizce?
Benim son olarak düşüncem de buydu zaten. Artık ceza-adaleti nosyonunun ne anlam ifade ettiği tamamen muğlak bir şeydir. Zira cezayı adalet tartışmasına bağlayan her şeyin çözülmüş olduğunu görüyoruz. Yani potansiyel risk taşıcılarından bahsedildiği bir yerde cezanı bir adalet işleri yerine getirecek bir şey olarak çalışması artık mümkün değil. Daha çok çok güçlenmiş, çok yayılmış
seçkinin sözünü ettiği gibi her yere hemen hemen nüfuz etmiş bir büyük kontrol aygıtının bir aparatı durumunda bugün cezalandırma. Ve dolayısıyla tam da bu yüzden aslında günümüzün cezalama pratikleriyle adayet arasındaki bağlantıyı, linki kurmakta çok zorlanıyoruz. Bence artık Barış'ın gölge anayasa diye ifade ettiği, benim hayalet anayasalar diye bahsetmeyi sevdiğim şey Sözleşme kavramından hadi devam edelim. Sözleşme dışı hayatların artık olağanüstü genişlediğine tanık oluyoruz bir kere. Peki bu genişlemeden kastım ne? Eskiden biliyorsunuz tam olarak böyle değildi. Örneğin, Arendt örneğinde insan haklarının halen içerisinde kendini güvende hissedebileceği bir yurttaş hakları alanı vardı. Arendt mesela bunu öne çıkartmayı tercih ediyor. Dolayısıyla bugün ne böyle bir sığınak var, ne sözleşme dışı olmak istisnai bir durum.
Mesela artık geçmişte Siyahlara, Kürklere vesaire reva görülen hayat deneyimini sözleşmenin dışına itilen veya zaten gönül olarak buraları terk eden çok daha geniş kitleler bence deneyimliyorlar. Öte yandan sivil ölüm tehditi de belki de tarihte hiç olmadığı kadar çok daha geniş bir topluluk hedef alıyor bence artık. Madem kimse bunun istisnası değil, o zaman o Türklük Sözleşmesi'nin içinde kalan, Türk ve Müslümanlık Sözleşmesi içerisinde kalan grup kendi imtiyazları ne kadar garanti altında? Eğer ki herkesin başına gelebilen bir durumsa bu şüpheli olma hali bu sözleşmeyi nasıl sarsıyor?
Evet, yani şimdi Özkan Sözleşme dışında yaşayan, dışında kalan insanların sayısındaki hem niceliksel belki ya da aynı zamanda eteksel bir artıştan, değişinden bahsetti. Bu o vakit zaten tüm dünyada gözlemlenebilir bir şey artık. Ramazan Kurt'u söylemiştim. Ramazan Kurt, değindiğin gibi Erzurum Atatürk Üniversitesi'nde başına geldi bunlar. Biliyorsunuz İsmail Beşikçi'nin de başına gelen şeyler orada başlamıştı. Erzurum Atatürk Üniversitesi'nde 60'lı yılların sonlarında. Ve sonra devam etti. Bildiğimiz İsmail Beşikçi hikayesi devam etti. Fakat İsmail Beşikçi tek kişiydi.
Yani sözleşmenin dışına çıkan tek bir akademisyen vardı Türkiye'de ve İsmail Beşikçi'ydi. Yani benim anladığım anlamda sözleşmen. Fakat Ramazan Kur'u tek başına değil, yani Erzurum'da tek başına belki kalmış olur ama Türkiye çıkına baktığımız zaman veya dünyaya baktığımız zaman binlerce insan yönetmeyi imzaladı. Bu bir dönüşüm, çok büyük bir dönüşüm. Bu dönüşümün tabii temeli aşağıdan ve ortadan gelen bir direniş. Sadece bu Türkiye'de değil, dünyada da gözlemleniyor. Dünyada baktığımız zaman 60'lı yıllardan itibaren siyah hareketleri bugün çok güçlenmiş durumda. Yani daha doğrusu farklı bir şekilde güçlenmiş durumda. Yanına beyazları da almış durumda. İşte hem dekolonizasyon hareketi, hem Black Lives Matter hareketinden bahsediyoruz.
Bir yandan feminist hareket özellikle 68'den sonra giderek güçlenen bir şekilde direnmeye başladı ve bunu da Türkiye'de de görüyoruz. Aslında 1968'de bir kültür devrimi yaşandı dünyada. Herkes kendi meselesini kendi eline aldı. Siyah hareketleri, kadın hareketleri, çevre hareketleri vs. Bu bir ayrılma oldu. Fakat sonra 10 yıla baktığımızda
Bu ayrılanlar yani etnisite ırk hareketleri veya anti-ırkçılık hareketleri vesaire veya dekolonizasyon hareketleri veya feminist hareketleri, çevre hareketleri ve sınıf hareketleri bunların tekrar birleşmesine tanık oluyoruz. Bu hem gruplar arasında bir birleşme hem de her bireyin kendi içinde bir birleşme oluyor aslında yani. Türkiye'de de işte Kürt hareketi ve Ermeni entelektüellerle birlikte tabii sözleşmenin dışına çıkan insanların sayısı hem Kürt ve Ermeni nüfus içinde hem de tabii ki Türkler arasında da çok arttı. Bu işin bir boyutu. Yani sözleşmeye karşı olmak, buna direnmek, bunun karşısına... Çünkü ahlaki duyguları hissetmeye başladığınız anda bir şekilde veya ahlaki yükümlülükleri geri dönülmez. Yani onun için bedel de ödeyebilirsiniz. Zaten insanlar o yükümlülükleri hissetmemek, o duyguları yaşamamak için onun doğmasına dahi engel olurlar. Fakat bir nokta geliyor ki o direnişle birlikte işte buna engel olamıyorsun.
O duygular oluşmaya, o duygusal, ahlaki mümkünlükle oluşmaya başlıyor. Daha fazla bilmeye, öğrenmeye başlıyorsun. Ve karşına yeni bir insan ortaya çıkmaya başlıyor. Yani sözleşmenin dışına çıkma mecburiyeti hisseden insanlar ortaya çıkmaya başlıyor. O yüzden İsmail Beşikçi tek kişiyken bugün binlerce kişiden bahsediyoruz. Bir de son olarak onu söyleyeyim. Yukarıdan bir çöküşü var. Sözleşmelerin yukarıdan bir çöküşü var. Devletlerin o sözleşme içinde kalan insanlara doğru dürüst bir hayat sunma kapasitelerindeki son 40 yılda
belli anlamlarda bir düşüş var. Bu bir tarafı, yani neoliberalleşmeyle şununla bununla devlet kapasitelerindeki belli bir azalma veya çürüme ikincisi de devlet yönetimlerine baktığımızda müthiş bir mafyalaşma trendi görüyoruz. Devletler çürüdükçe ve işte mafyalaştıkça tabii ki Başka türlü bir suç ortaklığı ortaya çıkıyor. Belki bu muhbirlik meselesini falan da öyle düşünebiliriz yani mafya bağlamında. Bu devletlerin sözleşmelerinin yukarıdan da çöktüğü anlamına geliyor. Yani dolayısıyla çok büyük bir kriz bu, çok etraflı bir kriz. Söylediklerinizden şunu çıkarmak ne kadar doğru olur? Aslında bu hali hazırdaki sözleşmeler çatırdıyorsa toplum içerisinde yeni suçlular mı tanımlanacak?
Düzgün bir insan olmak bile büyük bir suç haline gelmiş olabilir. Çünkü sözleşmeler sonuçta size şunu söylüyor. Sen sözleşmenin temel kurallarına uydukça kendi karakterine saygıyı sürdürerek ve kendi mesleğine saygıyı sürdürerek bir sürü yere gelebilirsin. Fakat bu mafyalaşmayla bir birlikte. Sen artık kendi karakterine olan saygıyı sürdürerek hiçbir yere girememeye başlıyorsun. Dolayısıyla düzgün insan olmak suç haline geliyor demek isterken bunun karşısında çöküş ve çürüme
Artık içeride ve dışarıda olmanın tecrübelerini de çok değiştirdi. Muhtemelen değiştirmeye devam edecek. O zaman izninizle programı burada sonlandıralım. Suç ve ceza gibi geniş bir konuyu suçun toplum içinde icat edilmesinden, bugün düzgün olmanın dahi suçlu sayılmasına getirerek bize anlattığınız katkılarınız için çok teşekkürler. Teşekkür ederiz. Adalet Hattası'nın bir bölümünde böylece sonuna geldik. Gelecek bölümlerde görüşmek üzere. Hoşça kalın.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.