
4.251 kelime · ~21 dk okuma
Merhabalar, Adalet Atlası'na hoş geldiniz. Ben Azal Özvarış. Anadolu Kültürü'nün hazırladığı bu podcast serisinde farklı disiplinlerin adalette kesişim noktalarına bakıyoruz. Bu bölümde konumuz İslam, çıkış noktamız da kul hakkı. Müslüman toplumun adaleti temel ilke edinmesinin önüne geçen ve kul hakkı yemeyi meşrulaştıran dinamikleri birlikte konuşmak üzere bize Zoom üzerinden 3 akademisyen eşlik ediyor.
İlahiyat alanında çalışan Hiday Şevkatli Tugsal, kelam alanında öğretim yeleği yapan Mehmet Evkuran ve siyaset bilimci Halil İbrahim Yenigün. Üçünüz de hoş geldiniz. Söyleminde kul hakkı olan İslam'ın kılavuzluk ettiği bir iktidarın yönetiminde yaşıyoruz ama hakların sistematik olarak ihlal edildiği bu dönemde Müslüman toplumun bu adaletsizliklere yüksek sesle itiraz etmediğine tanık oluyoruz sürekli. Bu bölümde adalet ve dinin kesişiminde gözden kaçırdığımız temel dinamikleri birlikte konuşacağız. Ve Hidayet Hanım bu alanın ilk şu temel sorusunu sizlere sormak istiyorum. İslam'a göre insan kökeninde adalete mi meyilli yoksa adaletsizliğe mi?
İslam'a göre insanla ilgili Kur'an-ı Kerim'de çeşitli tasvirler vardır. Hadislerde de var. Ama bunlar genel tasvirler gibi görünse de daha çok Hazreti Peygamber'in çevresinde yaşayan insanlarla alakalı tasvirlerdir. Burada duyarlı insanlar, duyarsız insanlar diye bir ayrım var. Duyarlı olan insanlar işte adalet konusunda da duyarlı, iyi insan olma konusunda da duyarlı. Bunlar bilinçli varlıklar olarak kendileri üzerinde çalışan, kendilerini terbiye etmeye çalışan insanlar. Kur'an'ın yalnız adalet konusunda şöyle bir kısıtası var. Ey müminler diyor Allah Kur'an kelimesinde, yakınlarınız, kendiniz, sevdiklerinizin aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutun.
Hatta Hz. Peygamber'den şöyle bir şey rivayet edilir. Yani kendi kızına, ey Fatma, peygamber kızıyım diye hani kendini bir şeylerden muaf olacaksın zannetme. Onlar nasıl sorumlu tutulurlarsa, bir suç işlerlerse sen de sorumlu tutulacaksın. Bunlar her zaman farklı şekillerde de yorumlanabiliyor. Ama benim için yani bir Müslüman olarak benim için Kur'an-ı Kerim'deki o adaletin kendimizden, yakınlarımızdan, sevdiklerimizden daha önemli olduğu
ve mutlaka her şeye rağmen ayakta tutulması gerektiği fikri benim için adalet konusundaki en temel yaklaşım. Mehmet Bey, Hidayet Hanım'ın Kur'an'da geçtiğini belirttiği bu kıstas ve aslında daha genel olarak diğer adalete ilişkin ayetler Müslümanlar tarafından nasıl algılanıyor, nasıl yorumlanıyor? bir metin olarak Kur'an söylemi felsefi ve teolojik düzeyde Müslümanlar tarafından nasıl algılanmıştır sorusunun izini takip ettiğimizde karşımıza hak diye bir kavram var. Hak. Üç düzeyde ele alındığını söylemek mümkündür. Ontolojik düzey,
bilgi düzeyi bir de eylem düzeyi. Ontoloji de hak hakikate dönüşüyor. Yani özellikle bu konu ilgili İslâm teorikleri, kelamcılar varlık teorisi geliştirirken çok ilginçtir, sofistlere atıf yaparak alemin gerçekten var olduğu şekilde bir görüşü dillendirirler. Yani bu alem bir hayal değildir, bir rüya değildir, gerçekten de vardır.
Bu alemin gerçekten var olmadığını iddia etmek, alemin var edicisinin eylemini reddetmekle eşdeğer olacağından hak burada gerçeklik olarak, realite olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla burada Müslüman düşüncelerinin özellikle ontoloji konusunda realist olduklarını söylemek mümkündür. Diğer taraftan bilgide, bilgi ve hak kavramını ilişkilendirmeye çalıştıklarını görüyoruz. Burada ise doğruluk olarak hükümde isabet etmek olarak karşımıza çıkıyor. Yani hak ile hükmetmek, hak ile konuşmak demek aslında gerçekliğe uygun bir bilgi ya da söylem inşa etmek şeklinde karşımıza çıkıyor. Tam da programımızın konusu olan adalet ise son başlığın konusu olarak incelenir. Eylem ilkesi olarak hakkı gözetmek bu da adalettir. Yani hakkı esas alan bir yaşam biçimi ortaya koymak, adaleti gözetmekle karşımıza çıkıyor. Aslında adalet denilen şey hiç de doğal olmayan bir şeydir. Biz adalete ilişkin algılarımızı, izlenimlerimizi doğadan almayız ki. Bu nedenle adaletin bir ideoloji olarak karşımıza çıkıp onu tanımlamış olması çok kıymetlidir.
Adalet bağılmanın da ifadesine ya da yaklaşımına başvuracak olursak tamamlanmamış olan bir süreçtir. Sonuçlanmamış olan bir şeydir. Mübhem bir şeydir. Bu nedenle sürekli teyakkuzda olmayı gerektiriyor. Bundan 1400 yıl önce yaşamış olan Hazreti Ömer'in adaletlerini sıralamak ya da onun bir eylemini adaletin yegane tecellisi olarak resmetmek bir nostaljidir. Adalet nostaljisi. Oysa adalet şimdi burada ya vardır ya da yoktur.
ve yeni ortaya çıkan zulüm biçimlerini de tanımlamayı gerektiren bir teyakkuzu gerektiriyor. Dolayısıyla yani bin yıl önce, beş yüz yıl önce ortaya çıkan zulüm biçimleriyle modern çağa hatta postmodern çağa özgü zulüm biçimlerini, haksızlık biçimlerini tanımlayan, teşhis eden bir teolojik bakış açısına ihtiyaç vardır. Kur'an'daki adalet veya hak veya zulüm gibi kavramlar, bunlar bize ne kadar yol gösterebiliyor? Bence bunlarla ilgili cesur tartışmalara da ihtiyacımız var. Benim şahsen İslam'da, Kur'an'da aradığım hep adaletle ilgili, hakla ilgili şeyler olmuştur. Daha çok kendi siyaset teorisi çalışmalarıma baktığım zaman veya kendi kişisel macerama baktığım zaman bunlarla ilgili. Adalet nerede nasıl işleniyor? Nerede nasıl ele alınıyor? Bütün bu kaynaklarda. O taraftan bir İslam anlatısı veya İslam öğretisi anlamlandırmaya çalıştığımı hissediyorum. Ama bunlarla ilgili sanki biraz daha derin sorunları da tosluyoruz. Sadece Ömer'in adaleti, günümüzde Ömer'in adaleti tabii ki kimseyi tatmin etmeyecektir diye düşünüyorum.
Hani Ömer'in adaleti dediğimiz şey veya işte nostaljik olarak veya işte idealize edilerek bizim önümüze konan adalet anlayışı çok da ideal bir yerde durmuyor olabilir. Daha derinlere inmek zorunda mıyız? Daha cesur sorular sormak zorunda mıyız? Bana biraz öyle geliyor. Sadece hani teori ile pratika arasındaki uçurama değil de teorinin kendisinde sorunlar var mı? Bunlara bakmak da zorundayız gibi geliyor bana. Kur'an'ın vaz ettiği bir adalet tasavvuru, top hüküm adalet tasavvuru varsa bunun ne olduğunu açılanması ve bunun da sorgulanması.
Halil, senin bıraktığın bu noktadan devamla bu bölümde çıkış noktamız olan kul hakkına gelelim. Biz bu programda yatayda yani bireyler arasında gerçekleşen kul hakkı yemenin kaynaklarını sorgulayacağız ama bu sorgulamayı Allah ve kul arasındaki dikey ilişkiden yola çıkarak başlatalım. Mehmet Bey, teolojik olarak İslam'da kul ve tanrı ilişkisi ne tür dinamikler üzerinden kurgulanıyor? Şunu unutmamak lazım ki sözünü ettiğimiz dönem Tanrı merkezli yani teosentrik bir çağ. Yalnızca Müslümanlar için değil Yahudi dünyası için de öyle, Hristiyanlar dünyası için de öyle ve onun dışındaki diğer dini gelenekler için de Tanrı merkezli bir dünyadan söz ediyor. Dolayısıyla burada Tanrı tasavvurunun son derece belirleyici olduğunu bizzat dindarlıkları
ve dünyayı Kur'an bir güce sahip olduğunu söylemek lazım. Burada bir örnek olması bakımından Kur'an metnini Müslümanlar nasıl algıladı? İlk muhatapları nasıl algıladı? Çok tartışılır, konuşulur. Mekke toplumunun yani Ebu Cehil'in tepkisi neydi? Onları en çok rahatsız eden şeyin, elimizdeki kaynaklara bakıldığında bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hz. Muhammed'in söylemindeki eşitlik vurgusu. Şunu çok açık söylüyorlar. Yani şu yanındaki insanları ayak takımını etrafından dağıt. O zaman biz bize akıllı uslu, rasyonel bir şekilde konuşalım. Ne istiyorsan açık açık söyle. İstediğini biz sana verelim. Dolayısıyla bir Habeşli köle ile
ya da son derece zayıf bir kabilenin mensubu ile eşitlenmiş olmayı sindiremeyen bir zihniyet yapısıyla karşı karşıya. Bunu fotoğrafını çektik bir kenara koyalım. Tanrı tasavvuru ile ilgili. Örneğin Mutezile diye bir ekol çıkmıştır. Bu ekol şöyle diyelim İslam entelektüelleri.
Yani İslam rasyonalistleri akıl ekseninde dini konuları ele alan bir akımdır. Gerçekten İslam inancının tanımlanmasında da büyük emekleri geçmiş bir ekol. Bugün için yalnızca kurumsal bir karşılığı yoktur. Fakat ekolleri üzerinde belli belirsiz izleri vardır. Onların beş ilkesi vardır. Bunlardan bir tanesi adalettir.
Adaleti öyle tanımlıyorlar ki bu aslında teolojik bir tartışma fakat sonuçları ve çıkarımları itibariyle sosyal hayata da yansımaları söz konusu. Adalet, Tanrı'nın da aslında riayet etmesi gereken nesnel bir alan olarak tanımlanıyor. Örneğin eşarilikte Tanrı ne yapsa iyidir. O adalete göre davranmak, fiil işlemek zorunda değildir. Tanrı herhangi bir zorunlulukla kayıt altını anlamaz. Esasen onun yaptığı şey her ne yaparsa adalettir, hikmettir. Oysa mutezile böyle söylemiyor. Mutezile insanı da Tanrı'yı da bağlayan nesnel bir alan olarak bunu tanımlıyor. Dolayısıyla mutezile ekoli Tanrı'nın adil olduğunu varsaymıyor mu?
şöyle davranmak zorunda emir ve nehiler ortaya koyarken Tanrı'nın adaletle hükmetmesi gerektiğini esasen de öyle yaptığını varsayıyor. Dolayısıyla her bir emrin ve nehin arkasında anlayalım ya da zamanla bize anlaşılacak hale gelmiş olsun mutlaka bir hüküm vardır. Yani bir hikmet vardır. Hikmeti de hükümde isabet olarak anlayacak olursak bir doğruluk payı vardır. Burada tabii ki insana kısmı da olsa her şeyi kavrayamama bir sınırlılık atfedildiğini söyleyebiliriz. Bir örnek üzerine gitmek isterim. Şöyle bir dua vardır. İlahi bize adaletinle değil merhametinle muamele et.
Bakın bunun bir söylem analizi yapmamız lazım. Neden? Neden adaletten korkuyoruz? Tanrı bize ahirette adaletiyle muamele ettiğinde kaybedeceğimizden mi korkuyoruz? Neden merhametten muhtaçız? Demek ki merhamet olmaksızın paçayı soğumayacağımıza dair bir algı var. Bu hakikaten Tanrı tasavvurunda Tanrı'yı adalet baskın bir figür olarak mı algılıyoruz? Yoksa merhamet baskın bir figür mü algılıyoruz?
Yani dinden nesiller yetiştireceğiz. Eyvallah tamam. Fakat her şey zaten Tanrı'ya inandıktan sonra başlıyor. Tanrı'yı nasıl bir figür olarak algılıyorsunuz? Bir siyonistle, bir işit militanıyla, bir evangelikle beni ayıran, sizi ayıran şey nedir? Tanrı inancı mıdır?
pek çoğunda tanrı inancı var. Ahiret inancı mıdır? Ne münasebet. Yani evangeliklerin, hatta eşit militanların diyelim artık o kadar fantastik bir ahiret inancı var ki, burada Kur'an'ın baştan sona mücadelesinin, burada İlham-ı Güler'in de kulağını çınlatmak isterim, verdiği mücadelenin ateistlere ve dinsizlere karşı değil, dindarlara karşı verilmiş bir mücadele olduğunu altına çizmek lazım.
Dolayısıyla iş dönüp dolaşıp tanrı tasavvuruna geliyor ki bu teolojinin en özlü konusudur. Fakat adaletli olmak için mutlaka metafizik göndermelere ihtiyacımız var mı? Yani buna zorunlu muyuz? Biz sosyal hayata indiğimizde bir tanrıya inanmayan ya da tanrıya başka türlü bir sistem üzerinden inanan insanlarla sosyal hayatı, kamusal hayatı paylaşıyoruz. Ama oysa adalet arayışı hepimizin ortak bir arzusudur, ortak bir dileğidir.
Mehmet ev kuran Allah'ı tasavvur ederken ondan adil olmasını değil de merhamet istediğimizi söylüyor. İnsan eğer ki Allah'ı merhametin kaynağı olarak görüyorsa aslında zulüm de bir taraftan sıradanlaşabilir, meşrulaşır gibi geliyor. Böylece kulları arasındaki bu teorideki eşitlik pratikte ihlal edilebilir hale geliyor aslında. Hidayet Hanım bunu kadın erkek ilişkisi üzerinden örneklendirebilir miyiz? Kul olarak İslam'da herkes eşitse eğer kadınlar mevzu bahisi olduğunda bu eşitlik nasıl ihlal ediliyor sizce?
Kadının adı var mesela Kur'an-ı Kerim'de. Hatta şöyle bile var, toplumsal cinsiyet normlarını kıran kadınlar var. Kadın tasvirleri var Kur'an'da. Peygamber zamanında Mescid'de arada hiçbir ferdi olmaksızın kadınlar ve erkekler birlikte namaz kılıyorlar. Safları ayrı fakat aynı ortamda. Yani bugün siz öyle namaz kılmaya kalktığınızda bir camide kıyamet kopar. Yani bazı şeyler o gün daha normal.
Ben şunu tespit etmiştim. Güçlenmişler. Yani vahyin kendilerini de muhatap kabul etmesinden güç almışlar. Çünkü pek çok din kadını doğrudan muhatap kabul etmez. Erkek dolayımıyla kabul eder. Fakat Kur'an'da evet erkek dolayımıyla gelen ayetler de var. Şimdi bunu yaşayan insanlar, bunu yaşayan kadınlar kendilerini bir özne olarak kabul ediyorlar o gün. Köle kadınlar da. Peygamber eşleri de, başka kadınlar da bir figür olarak varlar. Fakat bunun ne kadar devam ettiği konusu, pratikte ne olduğunu sesin çok iyi bilmiyoruz. Çünkü henüz kadınlarla ilgili tarihi araştırmalar çok netleşmedi. Birkaç tane araştırma var. Bu araştırmalarda çok ilginç kadınlara da rastlıyoruz. Ama tam olarak pratikte ne olduğunu anlatabileceğimiz verilere sahip değiliz.
Söylem düzeyinde kadını çocuktan biraz akıllı, köleden biraz özgür kabul eden bir anlayışla karşılaşıyoruz. Kadın erkek ilişkilerinde bunun üzerine oturuyor. Yoksa kadının Allah'la ilişkisinde bunun üzerine oturmuyor. Kadın Allah'la ilişkisinde tam bir birey. Her şeyle mütellef. Sorumluluklar, cezalar eşit. Ama erkekle olan ilişkisinde bir ara form gibi. Çocuk ve köleden biraz daha üstün bir ara form.
Benim tabii hani Hidayet Hocam'ın kadın konusunu söyledikleri üzerine çok fazla söz söylemem zor. Malum hani kendisi alanı üstadı ve zaten bir cinsiyet konusu üzerine tartışıyoruz. Yine kadın sözü üzerine bir erkek sözü koymak biraz mahsul bir durum. Fakat ben dikey kurulan ilişki ve yatay kurulan ilişki konusuna kafa yordukça zihnim bir taraftan da teolojiyle pratik siyaset ve pratik hayat üzerinde gelip gidiyor. Şimdi kul dediğimiz insanların burada Tanrı ile ilişkisinde baktığımız zaman sanki o dikey durumu hallettikleri zaman yatay ilişki biz her ne kadar buna kul hakkı diyerek
ve bunu çok daha fazla öne çıkartarak hani Tanrı'nın da bana kul hakkıyla gelmeyin hani ben kendime ait olanı affederim benim hakkım için dediğiniz zaman ben bunu affedebilirim ama bana kul hakkıyla gelmeyin şeklinde rivayetler var. Biz bunlarla yani ahlaki öğretilerek biz bunlarla büyüdük sonuçta. O şekilde bir şeyler söylendi ama başka bir taraftan da hani şefaat mekanizması veya torpilici bir Tanrı mekanizması yani kafada öyle bir durum da var. Veya işte tanrıyla işi bağladığınız zaman hani kullarla kurduğunuz ilişki orada çok sorun yaşanmıyor şeklinde bir takım pratik realiteler de var. Yani ne oluyor? Söz gelimi eğer siz mümin, zahid, ibadetlerini çok düzenli yapan bir insansınız, namazınızı düzenli kılan bir insansınız, oradan çıktığınız zaman karşınızda öyle olmadığını düşündüğünüz insanlar, onlarla kurduğunuz bir ilişki noktasında gevşekliğinizi çok rahat görebiliyoruz ve bunu da anlamlandırabiliyoruz. Çünkü görebiliyoruz ki o insan demek ki hani kafasında
O tarafta işi bağladı. Biz zaten alt varlıklarız. Eğer hani o namazı kılmadıysak veya o dine inanmıyorsak alt varlıklarız. Orada sanki durum biraz karışıyor ahlak düzeninde gibi bir durum var. Yani ben tabii işin teolojik boyutunda böyle şeyler düşünürken bir taraftan da
Pratik boyutuna geçtiğimiz zaman yani şu soru aklıma geliyor. Evet hani biz ilk dönem Müslümanların bir takım örnek daralışlarını ki Hidayet Hocam da en başta bunlardan bahsetti. Peygamber dahil olmak üzere. O zaman tarihin bir noktasında bu dini birisi kaçırdı mı, elimi geçirdi. Kaçırdıysa o zaman yani din başka türlü kurulaşabilir miydi? Başka türlü inşa olunabilir miydi? Ben aslında hani böyle soruları da gündeme getirmek gerektiğini düşünüyorum bu taraftan da.
Şimdi Ali diyor ki, bu dini birisi kaçırdı mı? Ben de şunu söylüyorum. Daha bu din oluşurken bile... O kadar çeşitli din insanlar vardı ki. Dolayısıyla bu din olmuş bitmiş bir şey değil. Yani sadece mesaj kitap haline geldiği için bizim elimizde böyle bir şey var. Ama bizim din anlayışımız o kitapla ne kadar alakalı? Bizim din anlayışımız kendi bulunduğumuz coğrafya, buraya yansımış tartışmalar vs. Mesela kul hakkı meselesi. Kur'an-ı Kerim'de böyle bir ayet yok yani bana kul hakkıyla gelmeyin falan diye. Bu oluşmuş bir düşünce, bir çıkarım aslında. Bunun gibi başka çıkarımlar da var.
Dolayısıyla bu din kaçırılmışsa peygamber zamanında da kaçırıldı. Yani peygamber zamanında da farklı farklı tavırlara sahip insanlar var. İzninizle şu nota düşeyim. Sorularımız bir tane İslam anlayışı veya bir tane Müslüman tipi olduğu varsayımından yola çıkmıyor asla. Buradaki çoğulluğu görüyoruz. Ama buradaki insaneli faktörünün şuna sebep olduğuna da tanık oluyoruz. Adaleti kılavuz edinen İslami yaklaşımlar maalesef anıhakım olmuyor. Mehmet Bey de sohbetin başında adaleti temel ilkeleri arasına alan mutezile ekolünden bahsetmişti.
Sizlere göre bu ekoller Müslüman toplumlarda neden tutunamadı? Burada es geçilmemesi gereken aktörlerden belki bunlarla bahsetmeliyiz İslami iktidarlar bunu neden hangi mekanizmalarla engellediler? Bu iktidarların İslami olduğunu kim söylüyor mesela? Kim söylüyor?
Kendileri söylüyorlar. Karşıları da zaten onları İslami olmamakla suçluyor. Dolayısıyla yani herkes kendine göre bir İslami anlayış, İslami yönetim anlayışı, İslami medeniyet anlayışına sahip olabilir. Mesela adalet şeyi çok kuvvetli olsa bile Müslümanlar istisnai durumlar üzerinden bunu belirmişlerdir. Mesela cana kıymak haramdır, saldırmak haramdır. Ama ne yapıyor? Darül-İslam, Darül-Harp kavramsallaştırması yapıyor. Veya bir savaş ortamında cana da kıymak helal oluyor, mala da saldırıyor.
Kadına tecavüz etmek de helal oluyor, ganimet paylaşımında vs. Dolayısıyla bunun yolunu buluyor insanlar. Onlara Müslüman dediğimiz için, onlar kendilerine Müslüman dediğimiz için bu Müslümanların bir pratiği olarak görünüyor. Ama bu Müslümanlar yaptı diye bunu eleştirmeyecek miyiz ya da kabul etmek zorundayız? Biz kabul etmiyoruz. Herkesin aynı şeyi yaptığı bir dönemde, yani Hıristiyanların da öyle davrandığı, Yahudilerin de öyle davrandığı, Müslümanların da aynı şekilde davrandığı bir dönemde sadece Müslümanları suçlamak
Biraz tuhaf oluyor ama günümüze gelmek lazım. Yani günümüzde Müslümanlar ne yapıyorlar? Günümüzde de işte Müslümanlık en çeşitli. Bizim gibi daha eleştirel bakan, daha insan haklarına yakın duran, daha bu İslam diye söylenen şeyleri hissüzleşten geçiren, eleyen insanlar var. Ama kendi yaptıklarını bu köşelerin arkasına sığınarak lans eden insanlar da var.
Bir tarafı şunu söylüyor, mevcut figürlere bakarak bir İslam eleştirisi ne kadar sahici. Bunu yapanlar bir, gerçekten İslam'a, muhafazakarlığa, siyasetten muhalif olup da bunu bir kaldıraç olarak kullanmak istenenler olabilir. Ya da gerçekten samimi bir şekilde, İslamcı motiflerle ya da motivasyonlarla İslam'ın bu olmadığını, bu yapılanlardan uzak olduğunu, daha temiz, daha saf bir şey olduğunu kanıtlamak isteyen, eleştire düşünen insanlar olabilir. Fakat topladığınızda ortaya şöyle bir şey çıkıyor. Yani IŞİD'in yaptığı İslam değil, FETÖ'nün yaptığı İslam değil, şunun yaptığı İslam değil. O zaman şunu mu demek istiyoruz? Bu İslam nasıl bir şey ki tarih boyunca yaşanamamış.
Peygamber sonrasında Halil İbrahim dediği gibi ele geçirilmiş ve ondan sonra bir daha yaşamak nasip olmamış. Yani sanki geldiği yere gönderilmiş bir dinle mi karşı karşıyayız? Acaba imkansızlığın politikasını mı izliyoruz? Belki de çok çok büyük Ütopyalardan vazgeçip daha böyle sıradan fani olduğumuzu hatırlayarak bir takım reel söylemler peşinde mi olmak lazım?
Bir tarafı da bunu söylüyor. Şu kul hakkı meselesine gelmek istiyorum. Kul kelimesi, anlıyorum geldiğimiz tarihsel sosyolojik düzey itibariyle biraz itici bir kahraman. Ne demek kul? Birey olmak, özne olmak varken kul ne demek yani? Bir de kul hakkı derken şunu mu söylüyoruz acaba? Sana hakkını vermem için kulluk vasfına kabullenmen lazım. Kul ol öyle gel sana hakkını vereyim mi? Tabi bu biraz ironi oldu ama İslami literatürde bir kavramsallaştırma vardır ki daha derinlerde buna dikkat çekmek istiyorum. Haklar ikiye ayrılıyor. Bir Allah'ın hakları bir de kulların hakları. Bu o dönemde öyle ifade edilmiş. Yani Tanrı'ya karşı yerine getirmesi gereken görevler ayrıştırılmış. Onlar farz ibadetler. Bunun dışında ise bir anlamda etik ve sosyolojik hukuksal görevleri de
Kullara karşı görevli olarak, vatandaş hakları olarak belki o dönemin teoloji ifade etmeye çalışılmış. Bu önemli bir ayrım gibi geliyor fakat yani çarpık dindarlık nasıl ortaya çıkıyor? Çok dominant bir şekilde dikey tanımlarsanız dini yalnızca Tanrı'ya karşı haklar üzerinden tanımlamış bir dindarlıktan şu çıkıyor. İbadetleri fazlasıyla göstere göstere yerine getiren ve kendisini bu performansıyla kurtulmuş, addeden. Bunun dışında insanlara karşı, çevresine karşı, toplumsal olana karşı son derece gevşek bir dindarlık tarzıyla karşı karşıya mıyız acaba? Böyle bir kurguyu evet ilk kader tartışmalarında karşımıza çıkıyor. Yani günümüzde kader tartışmaları çok soyut, çok spekülatif tartışmalar gibi görünebilir ama şöyle düşünün. Yezid, Hüseyin'in kezik başını saraya getiriyor.
ve diyor evet şu ayet okuyor bakın tanrının sözü yükselten de odur alçaltan da odur güldüren de odur ağlatan da odur dilediğinden alıp dilediğine veren odur bu ne demek biliyor musunuz tanrı sözünün çok şeytani bir kullanımıdır Tanrı sözü ama kullanıldı. Neyi meşrulaştırmak üzere kullandığınız çok çok önemli. Tam da bu durumda şunu demek istiyor. Boşuna uğraşmayın. Bizimle mücadele ettiğinizde bir asi olmakla kalmıyorsunuz. Aynı zamanda günahkar oluyorsunuz. Çünkü Tanrı'nın takdiri bizim bu koltukta oturmamızdır. Eğer Tanrı Ali'yi
ve ehl-i beyti isteseydi şu anda bizim yerimize onlar otururdu. Dolayısıyla bu kadere boyun eğmeniz lazım. Burada kader tartışması son derece politik bir zemin üzerinde gerçekleşiyor. Ve buna tepki gösteren insanlar da vardı. Yani İslam ele geçirilmeye çalışılırken yalnızca koltuğa, saltanata odaklı bir tartışma vardı. Bunun dışında bütün böyle zenginliğiyle akan bir sivil hayat vardı. Burada muhalefet oldu.
Yani alimler isyan etti, çok değişik kesimlerden isyan girişimleri oldu. Silahlı isyan dışında yalnızca ilim hayatına sığınarak sözel, yalnızca hakkı söylemek şeklinde kendini sırlandıran muhalefet biçimleri ortaya çıktı vs. vs. Halil sence İslami hareketler içinde politik sahada bu muhalefetlerin güçlenememesi bugüne nasıl yansıyor?
Mesela benim ilgimi çeken şöyle bir durum olmuştu. 19. yüzyılın sonunda. Gerçekten ilginç bir örnek var. Sarıyerli Şehzadek Efendi diye bir figürü var mesela Osmanlı'nın son zamanlarında. Ben bunu duyduğum zaman Şerif Mardin'den duydum. Şaşırdım yani bu kimdir, ben niye bunu duymadım şeklinde. Hem şey, hem aynı zamanda bir aktivist figürü olan birisi. Cumhuriyetçi.
saltanata karşı ve Osmanlı saltanatına karşı son derece duyarlı davranıyor. Aynı zamanda bir kolektif kuruyor, ekonomik bir kolektif kuruyor. Ve işin sonunda ne oluyor? Sürgüne gönderiliyor.
Ve biz İstanbullular, biz bu kişiyi duyduk mu duymadık. Yani bu isimler yok ediliyor, tarihten de yok ediliyor. Böyle bir durumla karşı karşıyayız. Yani sadece hezimete uğramıyor, tarihten de yok ediliyor. Ben şöyle bir İslam tarihi anlatısı geliştirebileceğini düşünüyorum. Yani devamlı azınlıkta kalan ve yok ettirilen. Biz en bilinenleri belki biliyoruz.
Şimdi böyle bir sorunumuz var evet hani dinin kurumlaşması sürecinde işin içerisinde çok fazla antropolojik, sosyolojik, en çok da materyal ve siyasal durumlar giriyor. Biz öyle bir dini bir şekilde miras almış durumdayız. ve birçok hani talep, adalet talebi dediğimiz şey aslında çok daha kadim, materyal bir takım taleplerin de belki de İslami bir dile dökülmüş hali. Hani böyle durumlar da var. Biz onları da bence hesaba katmak zorundayız ki çok fazla her şeyi İslami bir özgürlük içerisinde hapsetmiş olmayalım. Her türlü Celale isyanı, Alevi isyanı veya ekmek kavgası, ekmekten çıkan birçok talep, birçok isyan, bütün bunlar bence İslam tarihi anlatısı içerisinde
özenle yerleştirilmesi gereken şeyler. Çünkü İslam tarihi derken biz aslında Müslüman halklarının tarihini kastetmek durumundayız bence. Şimdi bu önemli bence çünkü günümüzde de söz gelimi yine İslam atıflı, İslam'a çok çok atıflı bulunan bir iktidar var. Her ne kadar kendisini İslamcı demiyor olsa da. İslam'daki bütün bu birikimi kullandığını çok aşikar eden bir durum var. Ama şunu da yanılmış değiller diye düşünüyorum ben şahsen. Yani hani İslam onların anıtı değil, işte İslam başka bir şey diye bir çaba oluyor olsa da kurumlaşmış İslam tarihi biraz da böyle bir şey. Yani onların tarihi, o galiplerin tarihi, o hegemonların tarihi, Erdoğan'ı Abdülhamid'e benzeten insanların yanılığını düşünmüyorum. Bence gerçekten de Abdülhamid'in formasyonu neyse, hani kullandığı din neyse
Aynı dini formasyonun içerisinde gidiyor. Şimdi buna karşı çıkan birçok insan oldu şimdi ve olmakta. Yakın zamanda bu olmakta olanlar arasında benim aklıma ilk gelenler Türkiye'den emek ve adalet, antikapitalist Müslümanlar, eski mazlumlar var ama hiçbiri ne bunlar ne de benim aklıma gelmeyenler Müslümanlar tarafından kitlesel olarak sahiplenilmedi bu ülkede. Sence Türkiye özelinde bu sahiplenme işin sebepleri neler?
Ben aslında işin usulüne de sıkıntı olduğunu düşünüyorum. Başka bir formasyon mümkün müydü? Başka bir İslam çıkabilir miydi? O soru sorulmakla birlikte yine Marxist teori ve Marxist pratikte olan tartışmalar gibi teorinin kendisinde de bir takım sorunlar olduğunu düşünüyorum. Bu başka bir pratiği dönüştürebilir miydi? O artık açık uçlu bir soru oluyor.
Ve mücadele, siyasal mücadele belirliyor. Niye şu ana kadar kaybetti bu söylem? Veya biz niye kaybettik? Yani aslında ben bir mağlubiyet olduğunu düşünüyorum. Bir pes etme olduğunu da düşünüyorum kendi adıma. Niye böyle oldu? Şimdi Müslüman kitlelerin çoğunluğu neden böyle bir şeye cevap veriyor? Neden böyle bir İslam'a cevap vermiyordu? Yani niye Hüseyin'in yanına geçmediler de Muaviye tarafında yer aldılar? Şam ahalisi veya diğer ahali. Hani böyle çok daha temel büyük sorular var.
Bu sadece hani insan sosyal psikoloji, insan davranışı veya hani çıkar gibi materyal şeylerle mi açıklanır? Bence işin o kısmı da çok çok açık uçlu bir soru. Fakat onunla ilgili kötümser olduğumu sadece şahsi bir durum olarak ifade etmek istiyorum. Hidayet Hanım, aynı soruyu üzerine düşündüğünüzü bildiğim cemaatler üzerinden size soracağım. Türkiye'de adalet merkezde hareketlerin, söylemlerin takip edilme işinde cemaatlerin nasıl bir rolü var?
Türkiye'de ve dünyada genellikle insanlar dinleri böyle oturup da teolojisinden öğrenmiyor. Çocukluğundan itibaren bir ortamın içinde veya daha sonra işte bir grubun içinde yani bir tür sosyalleşme olarak dinlarlı öğrendiği ve yaşadığı için Bu cemaatlerin içinde gerçekleştiğinde aslında işte bizim sıkıntımız orada başlıyor. Yani cemaatlerin, cemaat liderinin her şeyi belirlediği bir düşünme biçiminin çok hakim olması bizdeki cemaatlere ve bunu destekleyen ilahiyatçıların da olması. Tabii ki sosyolojik bir şey, buna bir şey demiyoruz ama bu eleştirilmez anlamına gelmiyor. Şimdi böyle bu gruplar içinde dindarlaştığınızda itiraz eden, alternatif görüş üreten bir dindar olamıyorsunuz.
İyi itaat eden bir dindar olabiliyorsunuz. O çizgiden çıkmayan bir dindar olabiliyorsunuz. Böyle olduğunuz zaman da hiçbir muhalefette yoksunuz. Ancak sizi şeyhiniz, lideriniz birisine muhalifse, bir düşünceye muhalifse o zaman bir muhalif kimlik geliştirebiliyorsunuz.
Ama niye o zaman alternatifler var? Alternatifler din üzerinden konuşuyorlar. İşte antikapitalist Müslümanlar, feminist Müslümanlar vs. Bu insanlar cemaat dışında olan insanlar. Cemaat tecrübeleri olmuş olsa bile hayatlarının bir döneminde o formasyondan çıkmış ve
Dünyadaki ve Türkiye'deki farklı kesimlerle, farklı eleştiri biçimleriyle, farklı taleplerle tanışmış insanlar. Ve kendilerini de böyle bir cemaat formasyonuyla sınırlı görmüyorlar. O yüzden bunlar alternatif olabiliyor. Bir de şu var, korku. Korku iklimi. Yani bu ülkede Adnan Menderes sevilen bir liderdi.
Ama insanlar bir şey yapamadı. Adam asıldı. Onun asılması bile bugün mesela siyasetçilerin üzerinde bir korku iklimi oluşturan bir şeydir. Türkiye'de bu açıdan korkmayan çok az insan vardır sanırım.
Evet, doğru, haklısın. Herkes korkuyor. Çünkü muhalif olmanın büyük bir bedeli var. Eskiden belki 161-162-163 gibi maddelerden girerdin içeri. Şimdi bir ihbarla ne olduğu hiç alakalı olmayan bir suçlamadan bile inebilirsin. Dolayısıyla bu bilirsizliğin yarattığı korku, endişe, tedirginlik ortamı insanları susmaya sevk ediyor.
Mehmet Bey bölümü kapatmadan önce son soruyu size de soralım. Sizce Müslümanların toplumda güncel adaletsizliklere karşı bu itirazları sahiplenmiyor olmasının sebepleri neler? Öncelikle şöyle söylemek gerekiyor, Orta Doğu gerçekten bir kaynar kazana dönmüşken her ne kadar iktidardakiler bunu reddediyor iseler de toplumun ve dindar insanların iktidara atfetmiş oldukları bir tasavvur var. Yani şu anda Beyazıt Meydanı, Kızılay vesaire falan yani niye sokaklara çıkıp, gerçi biz kaldık değil mi? Bizden sonraki nesilin böyle protesto yapmak gibi böyle bir eğilimleri söz konusu değil.
İstanbul'a ciddi tepkiler oluşması gerekiyordu. Bu yok. Çünkü insanlar şöyle düşünüyor, bir şey yapılması gerekiyorsa bizimkiler yapar zaten. Eminim ki yapıyorlardır. Dolayısıyla AK Parti'yi kendilerinin bir uzantısı olarak görüyorlar. Her ne kadar AK Parti, İstanbul'cu bir parti değiliz dese de böylesi bir algı toplumda var ve bu bir özdeşlik oluşturuyor. İkincisi, kimliksel reflekser söz konusu. O da şöyle, maharetini ortaya çıkarmak için
güçlü ve zengin olmayı bekleyen bir kimlikle karşı karşıyayız. Şimdi hala kendini gerçekleşme sürecinin devam ettiğini görüyoruz. Dolayısıyla bir de dünyadan bahsedelim. Dünyada yalnızca Türkiye değil, bütün ülkelerde güvenlikçi politikaların son derece öne çıktığını gözlemliyoruz.
Demokrasinin nasıl istismar edildiğini, Arap baharında demokrasinin insanların özgürlüğünü ve hayatlarını nasıl onlardan almak üzere kullanıldığını da görüyoruz. Zannediyorum insanlar bunu gözlemliyorlar. Bu nedenle hadise çıkarmamak, tatsızlık çıkarmamak adına tepki göstermiyorlar. İkinci neden de az önce bahsetmiş olduğunuz korku, ne kadar tanık oldukları adaletsizliklere, haksızlıklara karşı vicdanların da bir sızı hissediyor iseler de temennim budur ya da gözlemim odur. İnsanlar bunun siyasi bir muhalefete dönüşmesini ve tam da dini düşünce ve dini hayat üzerinde yeni bir baskının başlayabileceği 28 Şubatımsı süreçlerin geri dönmesini arzu etmiyorlar.
Dolayısıyla insanlar şundan emin olabiliriz ki bizim tahmin ettiğimizden çok daha zeki çıkarını çok daha inceden inceye gözeten varlıklar. Yani cehalet argümanının asla gitmediği bir durumla karşı karşıyayız. Dolayısıyla bu tepkisizliğin ya da diyelim ki adalet eksenli bir muhalif İslami söylemin toplumsal ortamda ya da dindarlar arasında güç bulamayışının nedenlerini bu üç unsura bağlayabilirim. Programı izninizle burada sonlandıralım. Üçünüzün de katkıları Müslüman toplumun kul hakkını yüksek sesle sahip çıkmama sebeplerine dair bize pek çok ipucu verdi. Allah tasavvurundan başlayarak bugünü irdelediniz. Biz de böylece Adalet Hattası'nın bir bölümünün daha sonuna geldik. Size ve dinleyicilere çok teşekkür ederiz. Gelecek bölümlerde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.