
6.460 kelime · ~32 dk okuma
Herkese selamlar. Finansal Özgürlük Kulübü'nün ikinci bölümüne hoş geldiniz. Ben Bay Tutumlu. Karşımda İlker var.
Onu borsada bir başına olarak tanıyorsunuz. Öncelikle geçtiğimiz bölüme gelen olumlu olumsuz yorumlar için teşekkür ediyorum. Genel olarak oldukça güzel yorumlar aldık. Güzel tepkiler aldık.
Bir kullanıcı yorumların altına şöyle yazmış, çok hoşuma gitti. Madonna'nın dediği gibi, time is money and money is mine. Yani zamanınızı boşa harcamayın, özellikle de size faydası olmayan şeylere. Onun yerine aşağıdaki podcast'ı dinleyip geleceğinizi inşa edebilirsiniz yazmış.
Bir kullanıcı da sürekli birbirinizi olumlu yönde destekliyorsunuz, biraz da tartışın demiş. Bakalım bugün ayrıştığımız konular olacak mı? ufak tefek olabilir. İkiniz çok aynı kişi gibisiniz demiş birisi.
Ben de onu görmüştüm. Enteresan. Aslında çok farklı yönlerimiz de var ama bakalım gösterebilirsek eğer. Evet ben de aslında çok uzun zamanda tanışmıyoruz senle ama birbirimizde bence farklı yönlerimiz de var.
Bakalım bu podcast'e onu ortaya koyabilecek miyiz? Şimdi podcastin isminden de anlayabileceğimiz gibi şimdi konuştuğumuz konular finansal özgürlük kavramı etrafına dönüyor. Geçtiğimiz bölümde Maslow piramidinden bahsetmiştik. Bu bölümde de minimalizm konuşacağız.
Minimalizm de tıpkı Maslow piramidi gibi finansal bağımsızlıkla yakından alakalı. Çünkü minimalizmin Maslow piramidinin en üst zamanına ulaşmak için minimalizmi gerçekten kullanabilecek bir araç olduğunu düşünüyorum. Bu bölümde minimalizmin çeşitlerini, hayatımızdaki uygulama alanlarını ve finansal bağımsızlıkla olan ilişkisinden bahsedeceğiz. Kısaca başlayalım istersen.
Önce istersen şeyden başlayalım. Senin minimalist bakış açın nasıl? Minimalist kavramları birbirinden nasıl ayırıyorsun? Çünkü birkaç tane farklı kavram var.
Minimalistliğin amacı olarak sonucunda nereye ulaşmayı hedefliyorsun? Biraz bunları söyleyebilirsin istersen. Karşılıklı düşüncelerimizi konuşalım bununla ilgili. Olur.
Tabii önce konuya aşina olmayanlar için minimalizm nedir? Bunu kısaca tanımlayalım. Kitabi olarak şöyle geçiyor minimalizm. Kısaca hayatın fazlalıklarından kurtulmak ve sizin için önemli olan şeylere odaklanmak olarak tanımlayabiliriz bunu.
En çok değer verdiğimiz şeyleri bilinçli olarak ön plana çıkarmak ve dikkatimizi dağıtan her şeyi hayatımızdan çıkarmak. Aslında minimalizmin ilk hedefi bu. Bu anlamda esenşelizmle biraz benzeşiyorlar. Ayrıldığı yönler de var.
Onu da bölümlerle yan zamanlarında konuşuruz. Minimalizmin amacı mutluluğu, tatmini ve özgürlüğü bulmak kısaca. Bunun için hayatın her alanından gereksiz ve fazlalık olan unsurlardan arınarak daha sade, anlamlı ve bilinçli bir yaşam sürmeyi amaçlıyor. Temel olarak aslında modern dünyanın karmaşasından kaçmayı hedefliyor.
Tüketim kültürüne karşı bir duruş aslında. Bu yaklaşım bireylerin sahip olduğu bu eşyalar ve yükümlülükleri azaltmayı hedefliyor. Genelde günümüzde zaten bu minimalizmin daha çok maddesel tarafını konuşuyoruz. Eşyalarımızı azaltmak, işte dijital minimalizm son zamanlarda revaçta.
Bunları da ilerleyen bölümlerde konuşacağız. Şöyle bir alıntı yapmak istiyorum. Çok güzel bir alıntı bence. Minimalizm bir şeylerin eksikliği değildir.
Tam da ihtiyacımız kadara sahip olmaktır demiş Nicholas Burrow. Bir de Warren Buffett'ın güzel bir sözü var. İhtiyacın olmayan şeyleri alırsan bir gün ihtiyacın olan şeyleri satmak zorunda kalırsın. Bu da tabii evet minimalizmin yatırımla ve parayla olan ilişkisini anlatıyor aslında.
Bu konuda sen ne düşünüyorsun? Yani minimalizmin nihai amacı nedir? Geçtiğimiz bölüme de bağlantılı bence Mazloula. Kesinlikle çok bağlantılı.
Ben minimalistliğe birazcık tüketim gözünden bakıyorum yine. Şöyle düşünebiliriz. Bu fikirler özellikle de şeyden sonra oluşmuştu bende, Fight Club'u izledikten sonra oluşmuştum dövüş kulübünü. Bizim podcast'ın ismiyle de birazcık ufak bağlantısı da bulunuyor zaten.
Orada hatırlarsan şey diyordu, Tyler Durden evinde işte Ikea kataloğuna bakarken işte bir sonraki alacağım sofa takımı veya bir sonraki alacağım işte mutfak araç gereçleri benim kendimi tanımlamama yetecek araç gereçler değil gibisinden laflar söylüyordu. En son iki kataloglarını incelerken bir evinde yangın çıkıyordu hatırlarsan. Bütün eşyalarını kaybediyordu. Her şeyini kaybediyordu ve sokakta kalıyordu.
Yani burada bu açıdan yaklaşmak lazım bence birazcık. Bizim aldığımız veya bize ait olduğunu hissettiğimiz eşyalar bir noktadan sonra aslında biz onlara ait oluyoruz ve onlar bizim sahibimiz olmaya başlıyorlar. Kendimizi bunlarla tanımlamaya başlıyoruz. Yine ilk bölümde şeyde konuşmuştuk.
Birazcık demiştik ki arabadaki adam paradoksu demiştik mesela. Birbirleriyle çok bağlantılı konular bence bunlar. Ben olabildiğince eşyaları azaltma taraftarıyım ki bu hem bir efektiflik getiriyor hem de bunun yanında tabii ki bir maddi yönden de bir fayda sağlıyor. Benim bakış açım bu yönden en azından ilk başlangıç olarak.
Katılıyorum bu konuda sana. Maddesel minimalizm zaten herkesin gözü önünde. Çoğu kişi gardırobundaki kıyafetlerin yüzde yirmisini giyiyor. Geri kalan %80'ini belki hiç giymiyor.
Bunların hangisi olduğunu mesela bulabilirsek, bunu karar verme yorgunluğu diyorlar buna. Decision Fatigue diye geçiyor. Önüne geçmiş oluruz. Mesela bunu çok ileri seviyeye taşıyanlar var.
İşte gardırobunda sadece siyah renkli kıyafetler ya da sadece beyaz renkli kıyafetler satın alanlar var. Minimalizm aslında biraz modaya karşı duruş. Moda sürekli değişebilir fakat minimalizm zamansızdır ve kaliteye odaklanır. Aynı şekilde evimizdeki eşyalar için de geçerli bu.
Hep sadelik ve böyle zamansız şeyler almak, modaya uygun hareket etmemek biraz da böyle tüketim kültüründe alakalı. Tüketim kültürü de tüketim çılgınlığının önüne geçiyor. Mesela ben kendi evimde hiç süs eşyası kullanmıyorum. Yani biblodur, vazodur, çiçektir vesaire.
Çünkü bunlar benim gözümü yoruyor. Duvarlarımızı, evimizin duvarlarını süsleyen tek şey film afişleri ve tablolar. Yani sade bir evde yaşamak. Şimdi eşimde ben de evden çalışıyoruz.
Dikkat dağınıklığımızı azaltıyor ve bir anlamda da verimliliğimizi arttırıyor. Kesinlikle o dağı da arttıran bir şey. Yalnız şöyle bir durum daha var. Minimalistliğin belki de en uç noktası şey diyebiliriz.
Hani bir keşişin mesela yaşadığı bir ortamı düşünelim. yaşadığı ortamda büyük ihtimalle sadece bir yatak, işte bir belki masa, sandalye. Bu kadar, o fotoğrafları hepimiz biliyoruz yani. Bu kadar şey var.
Bu noktaya kadar tabii gitmek gerektiğine emin değilim ama en azından minimuma indirerek elimizdeki eşyaları, kullanmadıklarımızı özellikle atarak bence bu zihinsel olarak da insanı bir rahatlatma getiriyor. O şekilde düşünüyorum. Mesela örnek olarak, burada belki kadınlar biraz kızabilir bize ama sana bu soruyu sormak istiyorum özellikle. Sen de evlisin, ben de evliyim.
Sizin evinizde eşinle senin gardırop kullanmadaki yüzdelik diliminiz nedir? Gardırobun yüzde kaçı sana ait, yüzde kaçı eşine ait? Eyvah şimdi linç yiyeceğiz kadınlardan. Bir soruyu biraz korkarak soruyorum da yine de sormak istedim.
Tabii tabii ben çekimden cevap verebilirim çünkü eşim de gerçekten normal kendi hayatında... Pardon araya geliyorum. Şunun için de soruyorum bu soruyu aslında birazcık. İki eşin aslında uyumundan da burada birazcık bahsedebiliriz belki düşünce olarak.
Evet kesinlikle. Şimdi eşimin minimalist biri olduğunu söyleyemem. Ama kesinlikle nasıl diyeyim? Gereksiz hiçbir şey almaya yönelmiyor.
Mesela gardırop konusunda gardıroplarımızın üçte biri benimdir. Üçte biri onundur. Üçte biri de işte çarşaftır, yorgandır vs. Yastık onlar kaplıyor.
Yani eşimin çok fazla kıyafeti yok. Fakat Zaten kıyafetlerini seçerken de dikkatli davranıyor. Yani özel olarak minimalizm felsefesini benimsemiş bir insan değil ama aldığı şeyleri hep böyle kalitelisini almaya çalışıyor ve uzun süre giymeye çalışıyor. Hani hiçbir şekilde modaya uygun olsun işte bu yıl bu modaymış, şu yıl şu modaymış gibi alıp da hiç giymediği şeyler olmuyor.
Bu açıdan kendisine teşekkür ediyorum. Ben zaten kıyafet almayı seven bir değilim. Kıyafet mağazalarında dolaşmayı da hoşuma gitmiyor zaten. Onun için çoğunlukla alışverişlerimi internetten yapıyorum.
Gerekirse geri gönderiyorum olmadığı zaman. Erkeklerin büyük bir çoğunluğu zaten bu konuda sanırım en azından kıyafet anlamında biraz minimalistler diyebiliriz. Bizim evde de durum sizinkinden çok azcık farklı. Bizim dolabımızda sanırım %25 falan bana ait olabilir dolabımızın.
geri kalan 75'e eşime ait. Şimdi bu bölümden sonra biraz belki beni linçleyebilir de ama gerçek olanı söylüyorum yani. Şuna inanıyorum ben bir de aynı zamanda. Eşyalar olarak tabii ki konuştuk ama kıyafetler anlamında da Bazı bunlarla ilgili kurallar var.
Mesela gardırobumuzda askıya astığımız, işte kışlık dönemi, yazlık dönemi kıyafetleri ayırdığımız zaman, askıdaki kıyafetleri eğer bir kış boyunca hiçbir kez bile giymemişsek, o kıyafetin artık dolapta durmasına hiç gerek yok. Bununla ilgili minimalistlerin çeşitli kuralları var. Bu arada henüz daha bölümün başındayken öneride bulunmuş olayım. Netflix'te bir minimalizm belgeseli vardı.
Mutlaka bir bakmalarını tavsiye ederim. Ayrıca bununla ilgili YouTube'da çeşitli kanallar var. Yine onlara da mutlaka bakmalarını tavsiye ederim dinleyenlerin. Evet maddesel minimalizmden bahsettik kıyafet ve eşyalar.
Bu işin görünen kısmı bir de işin görünmeyen kısmı var. Dijital minimalizm bu sürekli gelişiyor. Biliyorsun dijitalleşen çağda internette geçirdiğimiz zaman giderek artıyor. Yani gün içinde artık zamanımızın çoğunu internette geçiriyoruz ve ekran karşısında geçiriyoruz.
Bununla alakalı bir araştırma yapılmış 2023'te. Ben onun sonuçlarını kısaca paylaşmak istiyorum. Çok ilgimi çekti. Bu araştırmaya göre kişiler günün yaklaşık 4.5 saatini telefon ekranına bakarak geçiriyor.
Bilgisayar ekranı hariç. Tabii bu ortalama bir rakam. Z jenerasyonu dediğimiz 2000'in ve sonrası doğumlu kişilerde bu 6 saati geçiyor günde. Yaklaşık 70 gün yapıyor.
Bunun yarısından fazlası eğlence aktiviteleri. Yani YouTube, sosyal medya, oyun. Bu bana oldukça ilgi çekici ve biraz böyle kurdurucu geldi. Çok büyük bir rakam. Günde 6 saat telefon ekranına bakıyor insanlar.
Bir de şunun farkında olmayabilirler, araya gireyim orada pardon. Şöyle, şimdi büyük bir çoğunluğumuz en azından bir iş ortamına da gidiyor. Orada da büyük ihtimalle bir bilgisayar başında duruyor. Ve yine tabii ayrıca dediğin gibi senin telefon istatistikleri var.
Şunun farkında olmayabilir büyük bir kesim. Ben bilgisayarla telefonun ikisini birlikte topladığımız zaman ekran sürelerimiz günde çok çok yüksek rakamlara çıkıyor. Ben bunun şöyle farkına vardım. Kendi telefonum ve bilgisayarım benim aynı uygulamadan kontrol edebiliyorum.
Ekran süresini birlikte topluyor hatta ikisinde kullandığım uygulamaları beraber gösteriyor. Toplam bir süre çıkartıyor bana. Oradan baktığımda benim günlük ortalama ekran sürem hem bilgisayar hem telefon toplamında 12-13 saat civarında. Tabii çok yüksek bir süre.
Senin bu konudaki sürelerin nasıl? Benim o kadar değil açıkçası. Çünkü şu anda telefona mesela çok vakit ayırmamaya çalışıyorum gün içerisinde. Konuda böyle kendi uyguladığım birkaç yöntem var.
Bunlardan bahsedeyim biraz. Çalınan Dikkat diye bir kitap var. Belki bilmiyorum denk gelmişsindir. Yani bu gün içerisinde böyle küçük küçük bize gelen bildirimler mesela bizim dikkatimizi çok fazla dağıtıyor.
Hem telefonda hem akıllı saatimde ben tüm bildirimleri kapatıyorum. Sadece birisi beni ararsa ulaşabiliyor. Bu mesela çok önemli bence. Özellikle çalışırken bunu yapıyorum.
Dikkatimin dağılmasını engellemek için mesela internete dolaşırken reklam engelleyici kullanıyorum. Bunun dışında e-posta bildirimlerim tamamen kapalı. Sadece kendi istediğim zamanlarda girip e-postama bakıyorum. E-posta da mesela günlük bültenler oluyor.
Haber bültenleri, çeşitli sosyal medyada bültenler oluyor. Bunlara mümkün olduğunca az oluyorum ki mail kutum her gün sabah böyle dolu gibi gözükmesin. Bunun dışında bir haftadan fazla kullanmadığım tüm sosyal medya ve diğer telefon uygulamalarını siliyorum. Bunun dışında tüketim üretim dengesini sağlamaya çalışıyorum.
Bu ne demek? İşte internette içerik tüketmek çok kolay. Bir şey izlersen mesela Instagram'da veya YouTube'da bir şeyleri izleyip sürekli kaydırmak sonsuza kadar çok kolay ve bir bakıyorsun saatler geçmiş. Bundan dolayı bir şeyleri tükettiğim kadar üretmeyi de çalışıyorum.
İşte blog yazısı olsun, bu tarz podcastler olsun, sosyal medyada insanlara bir şeyler aktarmak olsun. Bir şeyler tükettiğim kadar da aynı zamanda üretmeye çalışıyorum. Bir denge tutturmaya çalışıyorsun. Evet o denge çok önemli bence.
Sen de bunu çok iyi yapıyorsun zaten. Sen tükettiğinden fazlasını üretiyorsun gibi geliyor bana. Emin değilim yani olabilir evet. Tam emin olamadım ama.
Bunu düşünmem lazım. Hangi tarafı ağırlık basıyor. Gerçi ne kadar tükettiğimi bilmiyorum ya. Evet çok tükettiğimi de düşünüyorum bir yandan.
Şöyle benim ekran sürelerim bir de bilgisayarı ve telefon haricinde televizyonu katarsak televizyonda da bu arada TV anlamında değil ama internete bağlı bir televizyonumuz var. O televizyondan da sürekli bir şeyler izliyorum. Bu konuda eşim çok fazla şikayetçi benden. Sürekli bir ekrana baktığım için.
Yani küçük bir çocuk gibiyim neredeyse öyle söyleyebilirim. Eğer televizyonu da işin içine katarsak uyuduğum süreler haricindeki büyük bir kısmı ekranına bakarak geçiyor. Ama o senin söylediğin hani tükettiğinden daha çok üretiyorsun demek istediğini ben orada anlıyorum. Şöyle açıklayabilirim.
Şimdi insanlar beni burada biraz şey yapmasın ama bunları yaparken ben mesela 12 saatin üstüne eğer 3 saat daha öyle bir ekran süresi televizyon eklersek bu toplamda 15 saati neredeyse. Çoğu günde bu. Bu 15 saatin çok çok büyük bir çoğunluğu ya bir şey okuyarak geçiyor ya bir şey dinleyerek geçiyor ya da bir şey izleyerek geçiyor veya bunun dışında da işte kendim yazılar yazıyorum veya başka şeyler yapıyorum. Bunlarla geçiyor.
Yani bir oyun oynayarak veya başka bir şey yaparak geçmiyor. Onu da belirtmiş olayım. Kesinlikle zaten senin podcastlerini takip edenler biliyorlar. Haftada bir podcast bölümü çıkarmak yani her babayiğidin harcı değil.
Bir de onun dışında yan çalışmaların falan da var onları biliyorum ben. Yani bu kadar şeyi üretmek için bir o kadar da tüketmek gerekiyor. Evet kesinlikle. Birlikte olması lazım.
Hatta şöyle yani bu kitap yazanlar için de geçerli veya yaratıcı bir üreticilik yapmak isteyen birisi mutlaka bir şeyler tüketmeli aslında gerçekten de. Yani hiçbir şey tüketmeden bir şey üretemezsiniz. Burada biraz belki minimalizmin sınırlarına gelmiş oluyoruz ama bir besleyici bir etken olması lazım size. Onun haricinde yoksa zaten bir üretim olmaz.
O keşişe tekrar dönersek o adam hiçbir şey tüketmiyor. Örneğin değil mi? O keşişi düşündüğümüzde. Oldukça sadece kendi işine yöneliyor, kendini dinliyor, meditasyon yapıyor vs.
Burada bir denge tutturmak lazım bence ama minimalistliğe doğru kayarak tabi bence bir denge olması lazım yine de. Evet yani mesela benim uyguladığım yöntemler dışında uygulamayı planladıklarım var mesela. Bunlar da bazı dönemlerde çok fazla tüketiyorum. İşte oyundur, içerik tüketmektir.
Bunlar için mesela 24 saat veya 48 saat, 72 saat de olabilir. Sosyal medya veya internet detoksu bence çok önemli. En azından kişinin Ayda bir kere ya da iki ayda bir kere bunu yapması lazım. Müthiş bir şey eğer yapabilirsen.
Yapabilirsen çok iyi tabii. Bunun da tabii çevrendekilerin desteklemesi gerekiyor. Aynen. Veya daha başına çıkman gerekiyor.
Evet. Geçtiğimiz yıl bir tane inzivaya gitmiştim ben. Sosyal medyadan da paylaşmıştım gideceğim diye. Fakat bunu devam ettiremedim.
10 günlük bir inzivaydı. Yurt dışındaydı. 2 günü bitirdim. 3.
günde hiç uyuyamadım. 48 saat boyunca hiç uyuyamayınca sağlık problemi yaşayacağımı düşünüp geri döndüm. Pardon araya gireyim şöyle. İstersen ben o senin o zaman bir sene önceki o şeyini hatırlıyorum.
Davetini hatta başkalarını da davet etmiştin. İstersen o inzivanı kendisinden önce biraz bahsederek anlatır mısın? Çok güzel bir konu bence bu ya çünkü. Evet olur.
Şimdi ipasana inzivası diye geçiyor aslında. İpasana temel olarak insanın kendine dönmesi ve kendi içindeki iç huzura erişmesi için bir araç. Aslında bir meditasyon çeşidi. Toplamda 11 gün sürüyor.
İlk 10 gününde hiç konuşmuyorsunuz. Göz teması kurmuyorsunuz. Hiç kimse, hiç kimseyle herhangi bir şekilde fiziksel ve göz teması kurmuyor. Bu esnada günde 10-12 saat arasında meditasyon yapılıyor.
Bir kısmı meditasyon salonunda yapılıyor. Bir kısmı kendi odanızda yapıyorsunuz. Kapıdan girdiğiniz andan itibaren sosyal medya, telefon vs. hiçbir şey yok zaten.
Dikkat çekici kıyafetler, dar kıyafetler, çok renkli kıyafetler kesinlikle yasak. Gün içerisinde sadece meditasyon yapıyorsunuz. Yemek yiyorsunuz, günde iki öğün yemek yeniyor ve ikinci öğün yani son öğün saat 12 civarındaydı yanlış hatırlamıyorsam. Öğlen 12'den sonra hiç yemek yemiyorsunuz.
Böyle bir meditasyon çeşidi. İlk üç gün farklı bir tarz öğretiyorlar. Üçüncü günden sonra farklı bir tarz öğretiyorlar. Amacı insanın bir anlamda dopamin orucuna girmek gibi bir şey aslında.
Dopamin seviyesini düşürmek ve nasıl diyeyim böyle oradan çıktıktan sonra insanlar hayata daha farklı bakıyorlar. Sosyal medyada çok fazla Fipa sana inzivası sonrası kendi görüşlerini ve değerlendirmelerini paylaşan insanlar var. Reddit'de falan çok gördüm ben. Dünyalarının değiştiğini söylüyor insanlar.
Fakat ben tabii buna biraz geç öğrendim. Çocuk olduktan sonra biraz aklım aslında onlarda kaldı. Belki de o yüzden uyku problemi çektim. Kafanın biraz boş olması lazım galiba giderken.
Herhangi bir sağlık problemi olanları zaten almıyorlar. Girerken feragat formu imzalıyorsun vs. Yani çok güzel bir deneyim ama biraz böyle arkanda bırakacak kimsenin olmaması bence daha önemli. Ama çocuk büyüdüğü zaman ileride belki tekrar deneyebilirim.
Bu anlattığın şey bana birazcık askerliği anımsattı. Askerde de çok benzer bir aynı benzer bir şey görüyorsun ben 6 ay yaptım askerliği orada benzer bir disipline giriyorsun neredeyse ya ve şunu da söyleyebilirim orada çok çok uzun düşünme süreleri oluyor insanın en azından kendinle ilgili hayatınla ilgili bazı kararlar alabiliyorsun. İstersen biraz da şeyden bahsedelim. Konumuz finansal özgürlük ya, finansal bağımsızlık.
Minimalizmin finansal bağımsızlıkla olan ilişkisinden bahsedelim. Çünkü bu aslında bizim takipçilerimizin ana ekseni finansal bağımsızlık ve yatırım felsefesi. Biz aslında o konular hakkında içerikler paylaşıyoruz genel olarak. Finansal bağımsızlıkla minimalizmin çok yakından ilişkisi var.
Çünkü finansal özgürlük için tasarruf ve birikim şart. tasarruf ve birikim yapmak için ya gelirin çok yüksek olacak, çok yüksek mebralar kazanacaksın ya da belli oranda tutumlu olacaksın. Gelirin çok yüksek olsa bile bunun garantisi yok. Çünkü geliri yüksek olunca bu sefer giderler de yüksek oluyor.
Yaşam tarzını değişiyor. Buna yaşam düzeye enflasyonu ya da yaşama enflasyonu diyorlar. Lifestyle Inflation İngilizcesi. Tutumlu olduğumuz zaman gereksiz ihtiyaçlarımızı azaltıyoruz.
Sadece bize değer katan ürünlere para harcıyoruz. Mesela yine kıyafetten örnek vereyim. Yani 50 farklı kıyafetimin olması beni daha mutlu etmiyor. Yani daha çevreci de değil.
Ne çevreci ne tutumlu olmayı destekliyor. Bunun yerine kaliteli 5-10 kıyafet bana yetiyor. Yine elektronik eşya konusunda da en kalitelilerini almaya çalışıyorum ki uzun süre dayansın. Bunun için Reddit'te buy it for life yani yaşam için al, yaşamını sonuna kadar kullanabileceğin şeyleri al gibi akımlar var.
Benim de en sevdiğim ürünler onlar biliyor musun? Hayatının sonuna kadar kullanabilecek olanları. 30 yıl, 40 yıl kullanabileceğin ürünleri almak uzun vadede hem parasal açıdan hem de çevre açısından çok daha değerli bence. Bunun yanında tutumlu insan niye para harcaması gerektiğini bilen kişi.
Yani hayatta seni ne mutlu ediyor, sana ne değer katıyor. hayat kalitenini arttırıyor. Bunun için para harcamaktan çekinmiyor. Yani sadece tutumlu diye tüm her şeyi bırakıp keşiş hayatı yaşayacak diye bir şey yok.
Deneyim, mesela senin hayat kaliteni arttıran bir ürün ve deneyim varsa buna para harcamaktan çekinmiyorsun. Çünkü nihayetinde para karşılığında hayatımızın yıllarını takas ettiğimiz bir araç. Geçtiğimiz bölüme de bunu konuşmuştuk. Mazlou bölümünde.
Bu nedenle yani asla parayı bir kenara yığıp biriktirip o şekilde bırakmamamız gerekiyor. Bu yüzden geçtiğimiz bölümde de konuştuğumuz gibi kişi kendisinin neyin değer kattığını bilmeli ve neyi mutlu ettiğini keşfetmek zorunda bence. Doğru, kesinlikle katılıyorum ben de. Şöyle bir de orada şunu ekleyebiliriz sanırım, pas kalın bir sözüydü galiba.
Dozaj zehri belirler diyordu. Bunu tabii ki tıp alanında söyleyemem. Bu her alanda geçerli bence. Her alandaki dozaj ve bu aynı zamanda yine geçen bölümde konuştuğumuz marjinal faydalarla da çok ilişkili bir konu.
Kullandığımız, tükettiğimiz veya ürettiğimiz de her şeyin aynı zamanda bir marjinal faydası var. O fayda sınırının ötesine geçtiğimizde, harcadığımız emek karşılığında veya tükettiğimiz ürünün karşılığında aldığımız fayda belli bir sınıra tıkanıyor. Ve bu sınırı geçtiğimiz zaman, bu her iki anlamda da geçerli. Sıfır tüketim desek.
Mesela sıfır tüketim dediğimizde buradaki dozajı düşünelim. Bir taraftaki eksi yüz dozaj diyebiliriz. Ve yüzde yüz tüketim dediğimizde diğer uçta yüz dozaj dediğimizde. Bu iki uç zehirli bir uç olabilir bana göre.
Ortalarda bir yerde olmak lazım. Evet, biraz önce konuştuğumuz tüketim-üretim dengesiyle de alakalı aslında bu. Evet, burada şeyde işte bütçe konusuna falan biraz girebiliriz istersen, şeyleri biraz konuşabiliriz. Bunlarla çok alakalı yani.
Tamam, elbette tasarruf çok çok önemli. Zaten bu işin bence en büyük bölümü tasarruf kısmı. Ama bütçemizi yaparken %90 tasarruf oranı mesela sen önerir misin birisine? Veya %95?
90 deyince sanki biraz duraksadın da o yüzden. Kendi tasarruf oranım %90 diyormuşum. Yani finansal bağımsızlığa ulaşmak için bence bu konuda iki farklı görüş var aslında. Ben biraz daha birinci görüşe yakınım.
Birinci görüş maksimum tasarruf oranında tasarruf ederek mümkün olduğu kadar finansal bağımsızlığını erkene çekmek. İkinci görüş ise işte daha böyle rahat takılarak daha uzun sürede finansal bağımsızlık olup bir anlamda da hayatı kaçırmamak. Ben finansal bağımsızlık yolculuğunun ilk yıllarında hep birinci görüşe yakın oldum. Yani mümkün olduğu kadar gelirimi arttırayım.
Giderlerimi kısayım, tasarruf oranımı yükselteyim. Bizim 2018'de başladım bu yolculuğa. İlk yıllarda yüzde 80, 85, 75 civarında gidip geldi tasarruf oranımız. Ama bu tabii aile olarak tasarruf oranımızda.
Eşim ve benim maaşlarımızın toplamı artı ben Benim ve eşimin ek gelirlerinin toplamı artı yatırım gelirlerimiz ciddi bir meblağ ediyordu. Giderlerimizi de minimumda tutmaya çalıştık. Ekstradan aşırı bir kısıntı içine gitmedik ama zaten gelirlerinizi otomatik olarak arttırdığınızda minimalizm felsefesinde biraz benimsediğinizde tasarruf oranı otomatik ben yüzde ellinin üzerine çıkıyor zaten. Burada ek gelir çok önemli.
Ben neredeyse kendi maaşım kadar ek gelir elde ediyordum. Bunun için çeşitli yöntemler paylaşıyorum zaten zaman zaman sosyal medyada. Maaşlı işinizin dışında çalışabileceğiniz, boş zamanda yapabileceğiniz işler. Ama tabii burada zaman dengesi çok önemli.
Yani bir süre sonra insan adeta zombiye dönüyor. Tüm boş vakitlerini sanki böyle çalışarak geçirmiş gibi bir his oluşuyor insanda. Onu böyle uzun süre devam ettirmek çok zor istikrarlı bir şekilde. Bunu belki 6 ay, 1 sene devam ettirebilirsin.
Ben 3 sene devam ettirebildim. 3 senenin sonunda ek işimi bıraktım. Zaten portföyüm belli bir noktaya gelmişti. Daha sonra normal kendi işim artı ufak tefek iş gelirse onları yapmaya başladım.
Gerçekten özel hayat dengesini bozuyor. Yani bozmuyor diyemem. ek gelir olarak ben çok yetenekli biri değildim o birikim aşamasındayken diyebilirim ama bizde de özellikle ailemizden gelen bir hani bu bir gelenek gibi gelenek demeyelim ama bir en azından öğreti diyelim hani bizim genel olarak ailemiz hep böyle annem babam hep en azından gelirlerinin üçte birini biriktirmen gerekiyor diye böyle öğütlerdi yani bize haftalık verirlerken de mesela lise zamanlarımızda haftalık verdiklerinde mutlaka onun şeyini sorarlardı bütçesini sorarlardı yani sen bu parayı ne yapacaksın işte nerede kullanacaksın işte veya erken bittiği zaman sorarlardı. Derlerdi işte ne oldu, niye bitti?
Hani şey için değil bunu bu arada. Hesap sormak için falan. Hesap sormak gibi değil ama bizim ne harcadığımızı kontrol etmek isterlerdi yani. Böyle bir şeyle ben başladım.
İlk iş hayatıma başladığımda da özellikle annem çok sıkıştırdı beni. Birikim yap, birikim yap diye. Altın alarak ben de zaten birikime başlamıştım. Bu da senin dediğin oranlara çok yaklaşamadım ama %50'nin, %60'ın üzerine çıktım ben de ilk yıllarda birikim anlamında.
Aldıklarımı da genelde altına çeviriyordum. Altına alıyordum. Yüksek oranlar bunlar. Ama tabii ki şöyle de düşünebiliriz.
Mesela iş hayatına ilk atılan bir kişi için yüksek ihtimalle ailesinin yanında henüz daha yaşıyor. İlk birkaç yılında en azından. Eğer öyle değilse de ben önerebilirim bunu. İlk birkaç yıl için belki.
Böyle olduğu zaman en azından harcama giderlerinin biraz bir kısmını kısmış oluyor. Bizim Türk aile toplum yapımız gereği de bu çocuklara böyle bir avantaj sağlıyor. Yani yurt dışında böyle bir şey yok benim bildiğim kadarıyla. Bu şekilde tasarruf oranlarını çok çok yukarı çıkartabilirler en azından ilk birkaç yılda.
Bilmiyorum sen nasıl bu şekilde mi başladın başka bir şekilde mi yoksa? Ben o şekilde başlamadım yani hiç ailemin yanında yaşamadım. Hep kendi evim oldu. Aslında insanlar mezun olduktan sonra zaten öğrenci hayatında yeterince zorluk çekmişim.
Kendi evime çıkayım rahat edeyim işte ayaklarımı uzatarak yatayım. Ona yöneldikleri için zaten tasarruf fazla edemiyorlar. Benim bu konuda önerim şu olabilir. Şimdi mezun olur olmaz herkesin bir hayali oluyor.
Ne yapmak? Son model bir araba almak. Gerçi şu anda yeni mezunlarımız pek bu hayali gerçekleştiremiyor ama bizim mezun olduğumuz zamanlarda gerçekleştirilebilir bir hayaldi. Benim ilk yaptığım işti.
Son model olmasa da ilk yaptığım bir işti. Evet yani sıfır araba almak gerçekten bizim zamanımızda çok yapılabilir bir şeydi. Bunu yapmayın bence yeni mezun arkadaşlar. Yani mümkün olduğu kadar yeni kendi evinize çıkın.
Kendi evinize çıkmakta bir sorun yok. Ama 1 artı 1 olsun 1 artı 0 olsun yine kendi evinize çıkın ama kendi istediğiniz hayatı yaşayın. Ama böyle gereksiz harcamalar yapmayın. Örnek veriyorum şimdi dışarıda yemek içmek çok pahalı.
Onu yapmayın. Onun yerine arkadaşlarınızı evinize çağırın. Beraber vakit geçirin. Önemli olan beraber vakit geçirmek zaten.
Gençlere tavsiyem bu olabilir. Evden kısmayın ama diğer şeylerden tamamen tasarruf oranına odaklanacak şekilde kısabilirsiniz. Yani bütçeyi bir minimalist bir bakış açısıyla bir kısıtlılığa oturtmamız gerekiyor değil mi? Evet.
Yani bir örnek vereyim mesela. Şimdi yeni mezun biri şu anda hani kalifiye bir beyaz yaka. Türkiye'de örnek veriyorum 2500 dolar maaş alıyor olsun. İşte bu kişinin ortalama harcamaları aşağı yukarı 1500 dolar civarında olsun.
Bu kişi %4 kuralını çoğu kişiye aşinadır. 1500 dolar gideri olan birisinin finansal özgürlük rakamı aşağı yukarı 450-500 bin dolar civarında oluyor. Aylık 1000 dolar tasarruf ediyor bu kişi. Yaklaşık yıllık %10 real getiri hedeflersek bu hedefe 15 yılda ulaşabiliyor.
Aynı kişiyi koyalım 500 dolar minimalizm sayesinde kısılabilecek harcamalarımız olduğunu varsayalım. Yani 500 dolar dışarıda yemek yiyor. 1500 doların içinden. 1500 dolar üzerine koyuyorum bunu.
1500 dolar temel harcamaları olsun. Üzerine de 500 dolar işte en son telefonu alıyor mesela. En son model telefonu alıyor. Onun dışında dışarıda sürekli arkadaşlar da çıkıyor bir şeyler giyip içiyor.
Parasının hesabını bilmiyor diye varsayalım. Kıyafet olabilir, işte kozmetik eşyalar olabilir, elektronik eşyalar olabilir. 500 dolar da üzerine koyduğumuzda bu kişinin aynı getir oranıyla finansal bağımsızlığa ulaşma süreci bir anda 22 yıla çıkmış oluyor. Yani siz orada 15 yıldan 22 yıla çıkarttığınızda yani %33 arttırmış oluyorsunuz.
Çok ciddi bir süre. Pardon %50 arttırmış oluyorsunuz. Yıl bazında düşündüğümüz zaman yani koca bir 7 yıldan bahsediyoruz. Kesinlikle yani 7 yıl çok uzun bir süre.
Bu konuda finansal bağımsızlık kelimesinin mucidi diyeyim. Vicky Robin'in bir sözü var. Çok seviyorum ben. Eğer her şeye sahip olmak için yaşıyorsanız elinizdekiyle yetinmeyi asla bilemezsiniz.
Yani her şeye sahip olamazsınız bu hayatta. Elinizdekiyle yetinmek ve gelecek için yatırım yapmak çok önemli. Greg McKeown'un bir sözü var, bir de onu söyleyeyim. Ondan sonra sözü sana bırakayım.
Eğer hayatınızı düzene sokmaz, özelliklerinizi belirlemezseniz, bunu birileri sizin yerinize yapacaktır. Yani siz tasarruf etmezseniz diyor, birileri bunu sizin yerinize yapacaktır. Peki sevgili tutumlu sen şimdi bu kadar güzel anlatıyorsun da minimalistlikte biraz da istersen şeyleri konuşalım. Portföy borsa kısımlarına ufak bir giriş yapalım istersen.
Piyasalarda neden bunu yapmıyorsun? Güzel soru. Yapmadığımı nereden biliyorsun? Şöyle soruyorum.
Son zamanlarda zaten bu gündem olan bir maddeydi. Birkaç ay önce sanırım bir gündeme girmişti zaten. Bir portföyde kaç hisse bulunmalı tarzı bir soru aslında sormak istediğim bir soru ama senin portföyünde yanlış bilmiyorsam ondan fazla hisse var değil mi? Evet bende şu anda 12 tane hisse var portföyümde.
O açıdan minimalist olduğumu söyleyemem. Senin bildiğim kadarıyla 4 ya da 5'ti. Değil mi? Doğru mu?
4 var bende şu anda. Yılbaşından beri biraz daha sadeleştirmeye gittim. 4 hisse var şu anda. Evet.
Güzel bir konu aslında. Sen mi başlamak istersin ben mi gireyim? Bence sen kendi fikirlerini söyle. Yani şöyle şimdi özellikle tabii ki Burada önemli olan bir temettü geliri.
Çok önemli. Benim için de çok önemli. Senin için de tabii ki çok önemli olduğunu düşünüyorum. Anlayabiliyorum 12 tane farklı seçeneği değerlendirmeyi.
Kendini biraz daha güvenli tarafa aldığını belki düşünüyor olabilirsin. Tam emin değilim ama. İstersen bunlardan biraz bahset yani. Senin düşüncelerini ben merak ediyorum öncesinde.
Tabii tabii olur. Ben bu konu hakkında hatta bir makale de hazırladım. Milas'ın Kulakları'nda paylaşıldı. Orada bilimsel araştırma tarafı var.
Bir de finansal psikoloji tarafı var. Bilimsel araştırmalara önce sonuçlarını vermek gerekirse 10 hisseden sonra çeşitlendirmenin önemi artık azalıyor. Yani 10-15 hisseden sonra. Bilimsel araştırmalara göre şarp oranı artık anlamlı olmuyor.
Benim şu anda 12 tane hissem var fakat şöyle bir durum var. İlk 5 hissem yaklaşık %70 portföyümün %70'i ilk 5 hissemden oluşuyor. Yani aslında oldukça konsantre bir portföyün var diyebiliriz. Niye 12 hisse var diye sorabilirsin.
Şimdi orada da sektör dağılımı yapmaya çalışıyorum kendi kafama göre. Sektör ve şirket dağılımlarını iyi oluşturmaya çalışıyorum. İlk 5 hissenin %70 pay alması benim isteğimle olan bir şey değil tabii. Bazı hisseler portföyde çok hızlı gidiyorlar.
Bir bakıyorsun %5 iken %20'ye çıkmış portföydeki oranı. Bunu sen kontrol edemiyorsun. Ben çiçekleri dudayıp dikenleri sulamayı tercih etmediğim için yani giden hisselerimi satmayı tercih etmediğim için portföy dağılımları bazen bozulabiliyor. Bunun da etkisi olabilir ama yani çok fazla hisseye sahip olmak iyi bir şey değil.
Takip yeteneğini kısıtlıyor. Sürekli kafa yormak gerekiyor. Şirketlerini takip etmek gerekiyor. Yani çok başarılı ve yüksek getirili fon yöneticileri bile maksimum 20 tane hisse tutuyorlar portföylerinde.
Ben bunu araştırmıştım. Hatta pek çok onun portföyünde... Peter Lynch hariç. Evet o birazdan onu da söyleyecektim aslında.
Bu Türkiye'deki portföy yöneticilerinden bahsediyorum bu arada. Yurt dışı değil. Bu şeylere bakmıştım. En çok kazandıran fonları incelemiştim ben.
Pek çoğunda ilk 10 hissenin ağırlığı %60 civarında. Benim kişisel düşünceme göre çeşitlendirmenin etkisi 10 hisseden sonra azalmaya başlıyor. 20 hisseden sonra da önemini artık kaybediyor. Yani peki bunun tam tersi çok az hisse ne olabilir?
Bence bu volatiliteyi ve riski arttıran bir şey. Yani çevremizde ve sosyal medyada pek çok kişi ben görüyorum bir hisse iki hisse çok aşırı konsantre portföylere sahipler. Bunların çoğu da tüyo ile öğrenmiş işte başka birisinden duymuş şu hisse gidecek demiş vesaire. Bunlar zaten tüyo ile aldıkları için tüyo ile satmak zorundalar.
O yüzden kişisel olarak bu grubun ben kaybetmeye mahkum olduğunu düşünüyorum. Dahası o duyumu aldığı kişinin portföyünde o hissenin ağırlığı nedir? Yani mesela senin portföyünde o hisse %100 olabilir ama o duyumu aldığın kişinin portföyünde %10'dur. Onun risk algısı ile seninki aynı değildir.
Bence bu durumda kazanç kayıp ihtimali %50'ye 50. Tamamen zar atmış oluyorsun. Birazdan önce bahsettiğin ünlü yatırımcılardan Warren Buffett ve Charlie Munger çok konsantre. Birisinde %50 oranında Apple var.
Birisi de 4 listesi var bildiğim kadarıyla Charlie Munger'ın. Fakat Peter Lynch tam tersi ve Joel Greenblatt da tam tersi. Joel Greenblatt Peter Lynch'ten de fazla. 1300 tane listesi var.
Yani çok abartı rakamlara çıkmışlar. Tek bir doğru yok bence ama sen bu konuda biraz daha metodiksin. Rakamlara dayanarak hareket ediyorsun. Bu konuda senin düşüncelerini de almak isterim ben.
Evet şöyle, bu konuda ayrışıyoruz seninle. Çok ciddi ayrışıyoruz neredeyse. Benim bu konudaki fikirlerim ilk Ray Dalio ile başladı. Onun bir her havaya uygun portföy teorisi var.
Yatırımın ve portföy mekanizmalarının bir anatomisini çıkartıyor. Ondan biraz bahsetmek istiyorum ama ondan öncesinde başka bir şeyden bahsedeceğim ben. Şöyle, bu şimdi bizim portföylerimizi çeşitlendirmemizin ana sebebi, bunun ana çıkış noktası, sanırım herkesin kabul edebileceği gibi Harry Markowitz isminde bir ekonomist ve bunun yarattığı Modern Portföy Teorisi. Zaten Nobel ödüllü bir ekonomist.
Bu Modern Portföy Teorisi'nde risk ve getir oranlarını bakıyoruz. Risk ve getir oranlarına da şu şekilde bakıyoruz. Şimdi riski nasıl saptamamız gerekiyor? Bu zaten başlı başına önemli bir soru.
Heri Markowitz bunu standart sapmayla saptıyor. Yani bir portföyün getiri oranlarının sapması aylık bazda olabilir. Bu veya başka bir periyotlarda olabilir. Bu sapmalar bizim için bir risk demek.
Bir ay atıyorum %5 pozitifken portföy, bir sonraki ayda eksi %5 yaptığında buradaki volatiliteyi risk olarak kabul ediyoruz. Yani standart sapmayı. Şimdi çeşitlendirme burada şurada devreye giriyor. Şimdi şöyle düşünelim.
Önümüzde bir Grafik düşünelim. Bu grafikte decay ekseni, getiri ekseni olarak düşünelim. Yatay ekseni de risk ekseni ve standart sapma volatility ekseni olarak düşünelim. Volatility arttıkça getiri oranı artabilir.
Çünkü volatility zaten risk ve getir ile bağlantılı. Eksi yüzde elli getiri de olabilir, artı yüzde elli de olabilir. Volatility dediğimizde bundan bahsediyoruz. Yani standart sapması yükselen bir şeyin getirisi de olası bir şekilde artma ihtimali var.
Şimdi burada eğer bazı yatırma araçlarını bu grafinin içine oturtmak istersek, örnek olarak mesela şeyden bahsedeyim şimdi ilk başta. Nakit, PPF mesela bu para piyasası fonlarından bahsedebiliriz. İlk başlangıç olarak. Bunun risk getiri grafinde bu nereye oturur?
PPF mesela. Düşük risk, düşük getiri. Sıfır standart sapma, şöyle sıfır standart sapma derken hiçbir oynaklık yok. Sadece bir getiri oranı var, öyle değil mi?
Başka yani direkt şeye oturuyor yani. Çok nadiren negatif getiri olduğu zamanlar olmuş para piyasası fonlarında ama yani binde biridir diye düşünüyorum. Aslında para piyasası fonunu şey için örnek verdim, yanlış bir örnek veriyorum aslında ama şey için, mevduat olarak düşünebiliriz bunu. Ben şu anda biraz daha popüler olduğu için ondan bahsettim de mevduat olarak düşünebiliriz.
Şimdi bunu böyle koyduğumuz zaman sol eksende, getir ekseninde direkt eksenin kendisinin üzerine oturuyor çünkü hiçbir riski bulunmuyor. Bunun karşılığında mesela şimdi başka bir şey düşünelim. Bir yazı tura atışı düşünelim veya bir rulet masasına oturduğumuzu düşünelim veya bir bilekçek masasına oturduğumuzu düşünelim. Şimdi burada ortaya koyduğun paranın riski oldukça yüksek bir volatilite olacaktır.
Orada mesela yazı tura atışına bir iddiaya girdiğimizde senle, %50 sen kazanacaksındır, %50 ben kazanacağımdır. Ve çok yüksek bir oranda sürekli para kaybedip para alacağız ve bunun standart sapması, volatilitesi yani %100'e uzanacak. Şimdi nakit bir varlığı, mevduat varlığının bankada duran %0 iken bir para atma yarışının, oyununun %100 volatilitesi var. Şimdi bu ekseni düşünürsek bunun içine giren diğer alanlara neler giriyor?
Tahviller giriyor, hisse senetleri giriyor, emtiyalar giriyor. Bunun dışında venture capital fonları giriyor veya bunun dışında işte özel iştirak fonlar giriyor. Şimdi bunların hepsini bu grafikte oturttuğumuz zaman mesela tahviller işte çok düşük risk, çok düşük getiren. Onun biraz üstünde işte belki hisse senetleri hemen geliyor.
Biraz daha yüksek risk ve biraz daha yüksek getiri. Daha üstünde venture kapitaller geliyor. Daha yüksek risk, daha yüksek getiri. Daha üstünde işte yine özel iştirak fonları devreye giriyor.
Orada da yine daha da yüksek risk, daha da yüksek getiri. Tabii bunlar olasılık hesabından bahsediyoruz. Şimdi bunların arasından bizim sağlayacağımız getiri oranı bunların en iyisinin üstünde bir noktaya çıkamaz. Öyle değil mi?
Matematiksel olarak bu mümkün değil. Şimdi biz burada bir etkin sınır çiziyoruz. Yani bu risk ve getir oranını bu şekilde böyle neredeyse bir 45 derece açıyla yükselen bu grafiği düşünürsek diğer bu saydığım sınıflardaki yatırım araçları için bu etkin sınırda riskimizi ne kadar azaltarak getirimizi hangi noktada optimum noktada tutabiliriz diye düşünüyor. Bunu kabul eden birçok fon yöneticisi var.
Bunu uygulayan birçok başka yatırımcı var. Bana çok uygun görünmüyor. Şöyle uygun görünmüyor. Bu çeşitlendirmeyi doğuran şey zaten işte.
Bizim o bahsettiğimiz çeşitlendirmenin temeli buradaki bu modern portföy teorisinden geliyor. Çeşitlendirmeyi şöyle arttırmak zorunda kalıyoruz. Bu grafiğe baktığımızda çünkü bir yazı tura atışına %1 portföyümüzü yatırıyorsak diyor ki işte nakit mevduata da %10 portföyünü yatırman lazım. Ya bu uç örnekleri şey için veriyorum, bunları böyle yapmak için değil.
Bu uç örnekleri diğer aradaki o hisse senetleri işte ETF'ler veya işte tahviller veya işte MTA'lar bunlara ayrılan portföydeki yüzdelerden bahsetmek için o uç örnekleri veriyorum. Burada bir etkin sınır gözetmekten bahsediyor. Çeşitliliği arttırarak. Fakat bu pek doğru değil.
Çok uzattım biliyorum biraz konuyu fazla uzattım ama Radio'da şöyle bir şey diyor. Siz Riskinizi... Bu arada risk konusuna ayrıca girebiliriz ama o konuyu hiç açmayacağım. Yani volatilite riske eşit değildir bana göre.
O konuyu tamamen es geçiyorum. Siz riskinizi ancak korelasyonunuzu düşürterek verimli noktaya getirebilirsiniz. Çeşitliliği arttırmak korelasyonu yükselten bir şey piyasalarda. Bununla ilgili benim çeşitli örneklerim var.
Örneğin mesela bizim piyasalardaki bazı fonlarla Bizt 100 Endeks'in korelasyonlarına bakıyorum. %95 üzerinde korelasyon var. Bu fonların arasında yine kendi aralarında %90'ın üzerinde korelasyon var. Bu aradaki %5'lik, %10'luk o küçük farklar, bazılarında hatta %3'lük küçük farklar uzun vadede çok yüksek bir getiri oranı demek olabiliyor.
Fakat bu sonuç olarak neredeyse bizim getirimizi sınırlayan bir şey. Çeşitliliği arttırdıkça getirimizi sınırlamış oluyoruz. Ben burada şunu düşünüyorum, korelasyonu düşürmemiz gerekiyor bizim. Çeşitlilikten ziyade.
Bu çok daha doğru bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Korrelasyonu düşürdüğümüz zaman da odaklı bir portfoya doğru ulaşmamız gerekiyor. Peki korrelasyonu nasıl düşürebiliriz? Tabii ki farklı yatırım sınıflarındaki araçlardan faydalanmamız gerekiyor ama genel olarak diğer tüm varlık çeşitlerine göre, diğer tüm yatırım araçlarına göre korrelasyonumuzu kesinlikle %90 veya üzerinde bir noktada tutmamamız gerektiğini düşünüyorum.
Burada zaten hissenin bahsettiğin gibi hisse sayısı 15'in 20'nin üzerine çıktıkça eğer korelasyonunuz çok yüksekse hiçbir katkısı yok bunu size. Eklediğiniz geri kalan bin tane hissenin size verimli olan katkısı, marjinal faydası neredeyse sıfıra yakın. Olay endeks fonuna gidiyor aslında o noktadan sonra. Evet.
Kısacası Ray Dalio bunu anlatıyor. Ben bu yüzden yüksek çeşitlilik yerine düşük korelasyon tarafındayım. Bilmiyorum ne kadar toparlayabildim biraz da uzun su mu? O işin sonu Bitcoin'e gidiyor.
O konuya girmiyorum. O konuya başka bir bölümde girelim. Hatta onunla alakalı ayrı bir bölüm de yapabiliriz istersen. Evet olabilir.
Senin böyle gerçekten şeyini göstereceğin bir bölüm olur bence. Bunu uzun uzadıya da anlatmak istedim. Aslında kısa da toparlamak istedim ama çok önemli bir konu olduğu için üstünde durmak istedim. Bilmiyorum sen bu söylediklerimle ilgili neler düşünüyorsun yani?
Yani ben şöyle düşünüyorum. Kısaca senin söylediğine yorum yapmak istersem. Korrelasyonu arttırma konusunda hemfikirim seninle. Yani korrelasyonu list100 endeksiyle senin maksimum korrelasyonun 90 ve üzerindeyse zaten list100'e ayrışman mümkün değil.
Ben şöyle düşünüyorum. Borsada içeriden öğrenenler ve şirketlere yakın olanlar diyeyim yani bunların önüne geçemeyiz hiçbir zaman. Bunların önüne geçemeyeceğimiz için ben kendi kendimi garantiye almak için sektör ve şirket çeşitlendirmesi yapmak zorundayım. Bunu 5 şirketle de yapabilirim, 10 şirketle de yapabilirim.
Benim kendi kurallarım var. Yani bunlar hiçbir zaman bozulamaz ya da kırılamaz kurallar değil. Benim psikolojimi rahatlatan, gece kafamı yastığa koyduğumda rahat uyumamı sağlayan kurallar. Bunları kısaca anlatayım.
Bir şirketi portföyümde %20'den fazlasını almıyorum. Bir sektörde de %40'dan fazlasını portföyümde bulundurmuyorum. Bu iki kuralımı çiğnemediğim sürece Ben mesela bir şirketi %20'den fazla almıyorum demek ne demek? 5 şirketim sahip olabilirim demek.
Bu illaki 10 şirket, 12 şirket olacak diye bir şey yok. Şu an portföyümdeki şirketleri ucuz gördüğüm için, beklentisi olduğunu düşündüğüm için hiçbirini satıp diğerlerine ekleme yapmıyorum. Ama bunu yapabilirim de. Yani benim herhangi bir böyle şey kurallarım, katı kurallarım yok.
Sadece içeriden öğrenenler kadar hiçbir zaman bilgiye sahip olamayacağımı düşündüğüm için maksimum %20'lik bir risk alıyorum portföyümde. Ya bu arada şey, tekrar altında çizmek istiyorum bu arada, yanlış anlaşılmasını da lütfen, hani istemem onu. Hani şey dedim ya, fonlarla işte biz yüzün %90, hatta bazen %97 korelasyonu var, anlamsız. Bu, tam olarak onu demek istemiyorum yani, şunu demek istiyorum.
Hani o aradaki %3'lük fark, uzun vadede, kısa vadede değil bakın burada. uzun vadede ciddi bir farka dönüşüyor. Bunu söylüyorum. Fakat biz bir yatırımcı olarak elimizde 20 tane fon, burada fonları da kötülemek istemiyorum bu arada ben ama, matematiksel bir gerçeklikten bahsediyorum sadece.
Elimizde 20 tane farklı çeşitli hisse veya fon tuttuğumuzda bu korelasyondan dolayı bizim getir oranımız belirli bir sınırda tıkanıp kalıyor. Bunu bahsetmek istedim sadece. Tamam, ona katılıyorum. Onların gereksiz yere çeşitlendirmeleri konusunda senin fikirlerine katılıyorum.
Benim katılmadığım fikir sadece çok az sayıda hisseye sahip olmak, özellikle de finansal okuryazarlığı zayıf olan yatırımcılar için çok kötüdür diyorum ben. Çok kötü tabii ki. Burada şunu söyleyeyim. Tabii ki.
Şöyle bir de şunu da eklemem gerekiyor. Şimdi bana göre zaten bu korelasyonu düşürebilmeniz için şöyle bir örnek vereyim. Mesela kendimden örnek vereyim. Benim şu anda çeşitli birkaç tane fonla, işte BIST100 endeksiyle, S&P500 endeksiyle, dolarla ve altınla bunların hepsiyle ortalama korelasyonum %17 seviyelerinde.
Bu diğer saydığım diğer asetlerin kendi aralarında yine ortalama birbirleriyle hepsinin bir arada korelasyonu %35 ile %40 arasında değişiyor. Yani bu anlattığım şeyi uyguluyorum aslında ben. Ve şunu demek istiyorum. Sadece 1% yatırım yaparak korelasyonunuzu zaten şey yapamaz, mümkün değil.
Hani düşürebilmeniz mümkün değil. Bunu anlatmaya çalışıyorum aslında. Sen Amerika tarafında da ufak tefek yatırımlar yapıyorsun bildiğim kadarıyla. Ya da daha büyük tam emin değilim ne kadar olduğundan.
Eurobond yine yatırımı yapıyorsun. O konuya hiç girmeyelim de. Eurobond yatırımı da yapıyorsun. Bunlar zaten çeşitliliği arttırmak değil aslında.
Tabii ki çeşitliliği arttırıyor ama bunların esas hedefi korelasyonu bir miktar düşürmek. tek bir piyasada korelasyonunuzu diğer tüm asetlerden ayrıştıramazsınız. Biraz bunu da altını çizmek istedim. Yavaş yavaş kapatalım istersen.
Bu bölümde minimalizmden bahsettik. Minimalizmin tanımını yaptık, çeşitlerinden bahsettik. Özellikle maddesel ve dijital minimalizme uzun uzun konuştuk. Maddesel ve dijital minimalizm hakkında.
Bir de minimalizm ve finansal özgürlüğün ilişkisinden bahsettik. Yani yatırımlarımızda minimalizm felsefesiyle alakalı uzun uzun konuştuk. Senin var mı kapatırken söylemek istediğin bir şey? Fare yarışından kurtulmak için birkaç tavsiyen olabilir mi?
Minimalizm felsefesini belimseme konusunda. Kesinlikle zaten bunlar birbiriyle çok bağlantılı konular. Burada aslında güzel bir sıralamada gidiyoruz bence biz. Hem önce bir, birinci bölüm bence çok çok hani o anlamda iyiydi.
Maslow'un piramidinden ve ihtiyaçlar hiyerarşistinden bahsettik. Ve şu an minimalizm konuşuyoruz. Bunların hepsi birbiriyle bağlantılı konular aslında. Yani bu bir yatırım Felsefesiyle hayat felsefelerinin ortak noktalarından bahsetmeye çalışıyoruz biraz.
Bunlar iç içe konular hepsi. Yatırım tarzımıza da bunları yansıtmamız gerektiğini düşünüyorum ben. Yatırım yaparken de minimalist olunması gerektiğini düşünüyorum. Hayatta da minimalist olunması gerektiğini düşünüyorum.
Böyle toparlayabilirim kendimce. Tüketim çılgınlığına kapılmayalım. Dopamin konusuna gidelim. Seviyelerimizi kontrol edelim.
Dopamin seviyelerimizi kontrol edelim. Yani Keeping up with the Jones'ızı yapmayalım. Yani yabancı bir terim ama yani başkalarına özenmeyelim diyelim kısaca. Tasarruf oranımızı mümkün olduğu kadar hayatımızı etkilemeyecek kadar yüksek tutalım ve yatırımlarımızda minimalist olalım diyerek kapatalım istersen.
Çok teşekkür ederim katıldığın için. Çok güzel bir keyifli bir sohbetti bence. Ben de çok keyif aldım yine. Dinleyenler de umarım keyif almıştır.
Görüşmek üzere. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.