Podcast

Önce Her Şey Bir Toz Bulutuydu!

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Önce her şey bir toz bulutuydu... Anlattığımız hikayelerin çoğu bu cümleyle başlıyor. O kadar çok söylüyor ve duyuyoruz ki, içini de biraz boşalttık gibi... Aslında bu cümle üzerinde yaşadığımız bu gezegenin doğum sancılarını işaret ediyor. Dünya'mızın, şu ana kadar bildiğimiz ve büyük ihtimalle de çok uzun süre yaşayabileceğimiz tek evimiz… Peki bu gezegen nasıl evimiz oldu? Hiçbir Şey Tesadüf Değil'in bu bölümünde bu sorunun cevabını arıyoruz. Yuvamız olan gezegenin doğum sancılarını ve bugünkü haline geliş sürecini birlikte inceliyoruz.




Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠podbeemedia.com⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------


Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.612 kelime · ~8 dk okuma

Önce her şey bir toz bulutuydu. Birçok hikaye bu cümleyle başlar değil mi? O kadar çok söylüyor ve duyuyoruz ki içini de biraz boşalttık gibi. Aslında bu cümle gerçekten de her şeyin başlangıcına işaret ediyor. Üzerinde yaşadığımız bu gezegenin doğum sancılarına.

Bugünkü haline ulaşmak için çektiği tüm sıkıntılara, tüm varoluş ve yok oluşlara, patlamalara, ısınmalara, donmalara... Sonunda yaşam denen mucizeye giden yolda, milyarlarca yıl boyunca gördüğü tüm değişimlerin ilk adımına işaret ediyor bu cümle. Dünyamız. Hunharca kullandığımız, yarınlar yokmuşçasına kaynaklarını sömürdüğümüz ama buna rağmen her köşesinde inanılmaz güzellikler barındıran, şu ana kadar bildiğimiz ve büyük ihtimalle de çok uzun süre yaşayabileceğimiz tek evimiz. Peki bu gezegen nasıl evimiz oldu? Daha önce evrenin nasıl oluştuğunu, büyük patlama anını ve öncesini konuşmuştuk sizinle.

Evreni keşfe çıktığımız bu yolculukta gelin tanıdık bir durağı ziyaret edelim bu bölümde. Soluk Mavi Noktayı Dünyanın macerasını sorgularken soracağımız ilk soru şu olmalı. Dünyanın doğum izlerini nasıl bulacağız? Açıkçası bu cevaplaması çok ama çok zor bir soru. Zira milyarlarca yıl boyunca devam eden volkanik patlamalar, tüm jeolojik oluşumları altüst eden değişken çağlar, toprak kaymaları, fırtınalar, kıtaların yer değiştirmesi filan derken dünyanın doğumuna ait izleri bulmak neredeyse imkansız bir hal aldı.

Transkriptin tamamını oku

Dünya üzerindeki taş ve kaya oluşumları ya da şu anda üzerinde yürüdüğümüz toprak nispeten çok yeni oluşumlar. Dolayısıyla dünyanın nasıl oluştuğuna dair bize hiçbir şey söylemiyorlar. Bize saf, bozulmamış, dünyanın ilk yıllarından bir numune gerekiyor kısacası. Ve bunu maalesef burada, yani bu gezegende bulamıyoruz.

Fakat bu dünya nasıl oluştu sorusunu sormamız için bir engel değildi asla. Cevabı bulabilmek içinse bu gezegenden olmayan bir şeyi aramamız gerekiyordu. Az önce bahsettiğim tüm doğa olaylarından izole olmuş. Saf bir kaya parçasına bakmalıydık. Ve böyle bir kaya parçasını da sadece uzayın derinliklerinde bulabilirdik. Evet. Gözümüzü fezanın derinliklerine dikmemiz ve meteorlara bakmamız gerekiyordu.

Nedenini şöyle izah edeyim size. Önce her şey bir toz bulutuydu derken kastedilen şey şudur. Dört buçuk milyar yıl önce güneşin yörüngesinde bir toz ve gaz bulutu dönüyordu. Binlerce ışık yılı çapındaki bu toz ve gaz bulutu soğudukça minik ve katı mineral taneciklerine dönüştü. Uzun lafın kısası bu tanecikler birbirine çarparak yapışmaya ve sonunda gezegenleri oluşturmaya başlamıştı.

Fazla hızlı oldu değil mi? Biliyorum. Bunun için de kanıta ihtiyacımız var. Yani toz taneleri nasıl olur da birleşip gezegenleri oluşturabilir? Nasıl olabilir ki böyle bir şey? Bakın daha ilk sorumuza cevap bulmadan yeni bir soru daha türedi.

Neyse. Pes etmek yok. Devam edelim cevap arayışımıza. Teorik olarak bilim insanları bunu açıklayabiliyordu aslında. Statik elektrik yüküyle bu hesaplamaları yapmak mümkündü. Fakat bahsettiğim toz ve gaz bulutunu canlı canlı görmemiştik. Ta ki 21 yıl öncesine kadar. 2003 yılında Uluslararası Uzay İstasyonu'nda can sıkıntısından kendi halinde deneyler yapan astronot Donald Pettit sayesinde bu buluta tanık olacaktık.

Farklı maddelerin kütleçekim etkisi olmayan ortamda nasıl tepki verdiğini görmek istiyordu Pötit. Çalışmalarının sonunda farklı ve gayet basit bir şey denedi. Bir plastik poşet kılıp içine bir miktar tuz koydu. Ardından bu poşeti kütle çekim etkisinin olmadığı bir ortamda salladı. Öylesine. Tamamen can sıkıntısından yani. Peki bu tuz tanecikleri ne yaptı biliyor musunuz? Statik elektrik yükünün etkisiyle tek tek birbirine yapışmaya ve sonunda bir kütle oluşturmaya başladı.

Tıpkı güneşin çevresindeki o tosthaneleri gibi. Bir araya gelip önce bir çakıl tanesi, sonra büyük kaya parçaları oluşturmuştu bu tosthaneleri. Ardından bu kaya parçaları da dünyanın oluşumunu başlatan ilk hareketlere vesile olmuştu. Milyonlarca yıl boyunca bu kaya parçaları, tıpkı kendilerini oluşturan tosthaneleri gibi birbirlerine eklenmeye ve gittikçe büyümeye başlamıştı. Birleştikçe büyüdüler ve sonunda ne çıktı ortaya?

Elbette kütle çekim etkisi. Kütlesi büyüyen bu kayalar uzay zamanda salınan diğer ufak parçaları da kendine çekmeye ve zincirleme şekilde daha da büyümeye başladı. İşte bu oluşumlardan biri de dünyamızdı. Büyüdükçe kütle çekim etkisi daha da arttı. Kütle çekimi arttıkça daha da hızlı büyüdü. Büyüdükçe daha büyük meteorları kendine çekmeye başladı. Ve en nihayetinde inanılmaz büyüklükte bir meteor yağmuru oluşmaya başladı.

30 milyon yıl boyunca durmak bilmeyen, sürekli devam eden bir meteor yağmurundan bahsediyor. 30 milyon yıl. Ve bu süreçte milyarlarca büyük kaya parçası dünyaya çarpmaya devam ediyor. 30 milyon yılın sonunda ise dünya yaklaşık olarak bugünkü boyutlarına ulaştı. Fakat burada birbirine tutunmuş kayaların oluşturduğu bir gezegenden bahsediyoruz. Haliyle bugünkü dünyadan çok farklı bir yapı bu.

Gezegenimize bugün baktığımızda merkezinde demir ve nikel alışımlı dev bir çekirdek mevcut. Onun üzerinde ise çok kalın bir pirosfer adını verdiğimiz bir katman var. Ki aşırı sıcak magma da burada bulunuyor. Onun üzerinde ise yer kabuğu dediğimiz ince bir tabaka yer alıyor. Peki ya bu çekirdek, magma ve yer kabuğu nasıl oluştu? Hangi süreçlerin sonunda bu katmanlar ortaya çıktı? Kısa bir aradan sonra bu sorulara da cevap arayacağız elbette.

Konuştuklarımızın üzerinden hızlıca bir geçelim isterseniz. Şimdi, güneşin etrafındaki gaz ve toz bulutu statik elektrik kuvveti sayesinde birbiriyle birleşmiş ve önce ufak çakıl parçalarını ardından da büyük kaya parçalarını oluşturmuştu. Bu kaya parçaları birleşip büyük bir kütleye sahip olmuş. Kütle çekim kuvveti etkisiyle de uzay boşluğundaki diğer kaya parçacıklarını kendisine çekmişti.

Ardından 30 milyon yıllık bir meteor yağmuru ve tamamdır. Dünyanın iskeleti ortaya çıktı. Fakat dünyanın merkezindeki çekirdek, üzerindeki magma tabakası ve yer kabuğu nasıl oluştu? Onu sorgulayacaktık değil mi? Bunun açıklaması da şu şekilde. Dünya oluştuktan sonra gezegeni oluşturan kayalar çok yüksek bir ısıya maruz kalmıştı. Dolayısıyla da erimeye başladılar. O kadar büyük bir ısıydı ki bu. Bir noktada dev bir ateş topuna dönüştü dünya.

Bu yüksek ısının kaynağını da Dünya'ya çarpan milyarlarca kayanın neden olduğu radyoaktif tepkimelerle açıklıyor bilim insanları. Yani o 30 milyon yıl boyunca süren meteor yağmurları sırasında biriken radyoaktivite bir alev topluna dönüştürmüştü gezegenimizi. Bu noktada neredeyse sıvı bir forma dönüşmüştü Dünya. Haliyle bünyesinde bulunan demir ve nikel gibi ağır elementler de kütle çekim merkezine doğru batmaya, merkezde toplanmaya başlamıştı. Bu sırada 2000 santigrat dereceyi bulan sıcaklığa sahip üst katmansa uzayın müthiş düşük sıcaklığının etkisiyle soğumaya ve kabuklaşmaya başladı.

Fakat dünya hala yaşanabilir olmaktan çok çok uzaktı. Atmosfer metanla ve karbondioksitle doluydu. Su ve haliyle de oksijen bulunmuyordu. Kısacası gezegenimizin oluşum macerası henüz bitmemişti. Bu sırada gezegenimiz yalnız değildi tabii ki.

Tıpkı Dünya gibi irili ufaklı sayısız gezegende oluşumunu tamamlıyordu bu esnada. Ve bir noktada neredeyse Mars büyüklüğünde bir gezegen Dünya'ya büyük bir hızla çarpmıştı. Neyse ki doğrudan değil. Fakat sıyırarak geçti desek yeridir. Aksi halde Dünya'dan da bahsedemezdik zaten. E tabi biz de olamazdık ya. Neyse. Fakat bu müthiş, hatta akıl almaz bir çarpışmaydı.

Zira bu sayede yeni oluşmuş kıtaların, kaya parçaların, üst katmanı parça parça ederek dünyanın yörüngesine fırlatmıştı. Böylece dünyanın yörüngesinde de yeni bir toz bulutu oluştu. Tıpkı güneşin çevresinde dünyayı oluşturan o toz bulutuna benzer bir buluttu bu. Peki bu buluttan ortaya ne çıktı dersiniz? Dünyamızın uydusu Ay.

Hatta dünyamıza çarpan bu gezegene de Yunan mitolojisindeki ay tanrıçası Selene'nin annesinin adı verilmiş. Theia gezegene. Bu arada söz ettiğim çarpışmayı keşfetmemizin de bir arka planı var. 1972'de Ay'a giden Apollo 16 ekibi dünyaya aydan bir kaya parçası getirmişti. Ki bu kaya parçası Houston'daki Johnson Space Center'da muhafaza ediliyor hala.

İşte bu kaya parçası incelendiğinde çok acayip bir şey keşfedildi. Aydaki kayalarda çok çok az bir miktarda demir bulunuyordu. Dünyadaki benzer herhangi bir taşla karşılaştırılamayacak düzeyde bir miktardan bahsediyorum. Bunun da tek bir açıklaması olabilirdi. Dünyanın çekirdeğinde biriken demir nedeniyle yüzey kabuğunda çok az demir kalmıştı. Ve bahsettiğimiz çarpışma ile yer kabuğundan yayılan ve dünya yörüngesine yerleşen toz bulutunda da haliyle demir miktarı çok azdı. Ve ay da dünyanın yer kabuğundan yayılan bu buluttan meydana geldiği için onda da demir miktarının çok az olduğunu görebiliyoruz.

Ayın çekirdeğinde çok daha az demir bulunması da bu teoriyi kanıtlar nitelikteydi. Kısacası ay dünyanın bir parçası yani. Akşamları ayı seyrederken çok daha farklı hissedebilirsiniz artık. Peki söz konusu tarihleri nasıl biliyoruz? Yani dünyamız 4,5 milyar yıl yaşında. Güneş 10'dan biraz daha eski. Şu taş bu tarihli. Bu kaya 3 milyar yıl yaşında falan. Nasıl hesaplıyoruz bunları? Şöyle anlatayım. Bilim insanları bu işi çözene kadar insanlık dünyanın ortalama 5000 yaşında olduğunu düşünüyordu. Bu kanıya da İncil'de bahsedilen kralların yaşları filan hesaplanarak ulaşılmıştı. Hatta net bir tarih bile verilmişti.

Dünyanın M.Ö. 23 Ekim 4004'te oluştuğu biliniyordu. Bu sorunu da 1897'de fizikçi Ernest Rutherford çözecekti. Kendisi radyoaktivite üzerinde çalışırken önemli bir şeyi fark etmişti. Bir kayanın radyoaktif bozulmasını ölçünce onun oluşum tarihini de bulabiliyorduk.

Bunu da teknik olarak şöyle açıklayabiliriz. Evrende birçok radyoaktif element vardır. Radyoaktif atomlar yapı olarak dengesizdir. Zamanla radyoaktif ana atomlar kendilerinden daha küçük ve dengeli yavru atomları meydana getirecek şekilde bozulurlar.

Eriyik halindeki bir kaya soğuyup volkanik kaya denen şeyi oluşturduğunda radyoaktif atomları da içlerinde tutarlar. Bu atomlar kayanın içinde belirli, sabit bir hızla bozulurlar. Bu bilgiler sayesinde bilim insanları kayanın içindeki ana atomların miktarını yavru atomların miktarıyla karşılaştırarak kayanın oluşumundan bu yana geçen zamanı belirleyebilirler. Rutherford'un bu keşfi sayesinde dünyanın da yaşını hesaplayabilmiştir.

Şöyle ki. Bir jeokimyager olan Claire Patterson 1956'da Dünya'ya düşen bir meteoru incelemeye koyuldu. Bu sırada Rutherford'un yöntemlerini de uygulayan Patterson bu meteorun dolayısıyla da Dünya'nın 4,5 milyar yıl yaşında olduğunu tespit etti. Zamanla daha hassas yapılabilen bu ölçümlere göre en yakın tahminse Dünya'nın tam olarak 4 milyar 567 milyon yaşında oldu.

Elbette bugünkü halini alması için geçmesi gereken daha çok fazla aşama vardı dünyanın. Evet ilk birkaç yüz milyon yıl içerisinde yer kabuğunun oluştuğunu biliyoruz. Fakat şu anki kıtalar nasıl ve ne zaman oluştu? Daha da önemlisi okyanuslar ve denizler. Kısacası su nasıl ve nereden geldi? Ve belki de en önemlisi… Yaşam dediğimiz mucize nerede ve nasıl başladı?

Anlayacağınız dünyanın oluşumunu anlayabilmek için konuşmamız gereken daha çok şey var. Ama buraya kadar konuştuklarımız bile soluk mavi noktamızın, evimiz diyebileceğimiz tek yerin bir yuvaya dönüşebilmek için neler çektiği hakkında bir fikir vermiştir bence. En kritik konuysa şu. Aslında dünya uçsuz bucaksız evrenin bir parçası.

Ve biz de bu gezegenin bir parçasıyız. Kendimizi ondan ayrı düşünemeyiz. Bunu fark etmek bile insanı hayretlere düşürebiliyor. Ve daha da geniş çerçeveden bakınca bu evrende bir toz tanesi olduğumuz gerçeği çıkıyor karşımıza. Ne demiştik? Önce her şey bir toz bulutuydu.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)