
3.741 kelime · ~19 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 10 Eylül'de alıyoruz. Son bir haftadır hiç neymiş bölüm yayınlamadık. Üstelik gündem de oldukça hareketliydi. Mazeretimi sunarak başlayayım. Efendim Now TV'de yeni bir görev edindim. Hafta sonu ana haberlerini sunacağım. Şimdi bu yeni görevim Tren Topik dinleyicilerinin bir kısmını endişelendirmiş. Neymiş bölümleri de yayınlanmayınca Tren Topik bitti endişesi baş göstermiş. Öyle bir durum yok. Yine beraberiz. Yani siz dinlemeye devam ettiğiniz sürece ben de anlatmaya devam ederim. Bunu peşin peşin söyleyeyim. O noktada hiç endişelenmenize gerek yok. Siz de eksik olmayın. Dinliyorsunuz. Sağ olun. Şimdi bu ana haber işi kamuoyuna 9 Eylül'de yani dün duyuruldu. Fakat takdir edersiniz ki ben 9 Eylül'de öğrenmedim.
Haliyle 10 gündür hem iş yoğunluğum hem de zihin yorgunluğum Tren Topik neymiş bölümlerini aksattı. Sizlerin karşısına da dandik bölümlerle çıkmak istemedim. Açıkçası iki bölüm hazırladım ama seslendirip yayınlamak beni mutsuz edecekti. İşte neyse neymişler aksadı. Özür dilerim. Biz işimize bakalım. Son bir hafta neler oldu? Çok büyük iki gündem.
Birincisi harp okulunun mezuniyet ve yemin töreninde yaşandı. 1 saat 50 dakikalık resmi yemin töreni sona erdikten sonra protokol alandan ayrıldı ve bir grup genç teğmen olağan akışın dışında bir işe girişti. Yemin töreninin yapıldığı alanın ortasında toplanan teğmenler kılıçlarını havaya kaldırdılar ve bir ses yükseldi teğmenlerin ortasında. Mustafa Kemal'in hasenleri Mustafa Kemal'in askerleriyiz!
Bu slogan çok açık ki büyük oranda muhalif halk kesimlerinin benimsediği bir slogandı. Ama halklaşmış, herkes tarafından benimsenmesi beklenen de bir slogan olmuştu. Sonuç olarak harp okulundan mezun olmuş askerlerin cumhuriyetin kurcusunun askerleri olduğunu söylemelerinde ne tip bir yanlış olabilirdi ki? Görüntüler sosyal medyaya düşünce geniş Atatürkçü kesimler bu görüntüleri coşkuyla karşıladı. Harbiyeliler atasına sahip çıkmıştı.
Mesajlardaki içerik büyük oranda, hala umut var şeklindeydi. Atatürkçü kamuoyundaki bu büyük coşku, İslamcıların daha fazla tetiklenmesi neden olacaktı. Mustafa Kemal'in askerleri sloganı bittikten sonra, Teğmen Ebru Eroğlu, ki aynı zamanda Kara Harp Okulu birincisi o, resmi törenden 2016'da çıkartılan subaylık yeminini ettirdi genç Teğmenlere. Bir dakikalık yeminini beraber dinleyelim. Havadisenizce, laik, demokratik,
Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığına, ülkenin bölünmez füsunluğuna, Yüce Türk kulusunun namus ve şerefine, aziz vatanın bir karış toprağını uzanacak eller karşısında bizim olacak, bir kılıçlarımız daima keskin ve hazır olacaktır. Mustafa Kemal'in askerleri sloganı İslamcıları tetiklemişti. Haliyle sloganın ardından gelen yemini de üzerlerine alınmışlardı. Hakikat umurlarında değildi. Bir tür kalkışma, bir tür meydan okumaydı bu. Kime kılıç kaldırıyordu bunlar? Halbuki,
Sadece subayların kılıçları vardır. Erlerin, uzman çavuşların, as subayların kılıçları yoktur. Subaylığa özgü bir simgedir bu. Bu nedenle yemin törenlerinde subaylar kılıç kaldırır. Bunu bilmiyorlar mıydı? Mesele bilmek değil, manipülasyon. Sosyal medya teğmenlere küfreden, hakaret eden İslamcılarla doldu bir anda. Bunların herhangi birini biz yapsak emin olun insan içine çıkamaz, hapislerde çürürüz. Ama hiçbir şey olmadı bunlara.
Hepsine dersi verilmeliydi. Güç sarhoşluğuyla harp okulunun kapatılması gerektiğini söyleyenleri de gördük. Toplanıp harbiyenin basılması gerektiğini söyleyenler bile oldu. Bu tablo karşısında AKP habitatının kanaat önderleri vaziyeti kendi cephelerinden yorumlamaya başladı. 15 Temmuz'un sembol ismi Hande Fırat Twitter'dan İslamcıların karşısına şunları yazdı.
Kara Harp Okulu'ndaki görüntüleri farklı yerlere çekmemek gerekiyor. Her mezuniyet döneminin sonrası geleneksel olarak kılıçlar çekilip yemin tekrarlanır. Türkiye'de tartışmaya açılmak istenen darbe ve benzeri dönemlerinin bittiğini herkes biliyor. Fakat İslamcı olmayan kanaat önderlerinin buna benzer paylaşımları öfkeyi daha da arttırıyordu. Bunları ne diye aralarında besliyorlardı? İslamcıların izansızlığı AKP sözcüsü Ömer Çelik'i açıklama yapmak zorunda bırakacaktı. Aksi halde iktidar partisinin tabanını durdurmak mümkün olmayacaktı. Eleştiri herkesin hakkıdır ama bu kılıçlar hükümete, cumhurbaşkanına çekilmiş gibi göstermek yanlıştır dedi Ömer Çelik.
Bu kılıçlar cumhurbaşkanına çekilmiş gibi göstermek yanlıştır dedi. Büyütmeyin dedi, bir şey yok demiş oldu. Teğmenlere hakaret edilmesini de yadırgadı. Takım siyasetçi, aydın, emekli asker bu görüntülerden İşte Cumhurbaşkanı Erdoğan'a bir mesaj verildi. Bu görüntülerden işte hükümete karşı bir mesaj verildi. İşte hükümet Türkiye'yi şöyle şöyle kapatmaya çalışıyordu AK Parti, buna karşı bir direniş kılıç çekildi gibisinden üslupla konuşmaları. Asıl bunların yaptığı şey işte o eski vesayet anlayışının diriltilmeye çalışılması meselesidir. Bir de tabii bunlara cevap vereyim derken, milletin kendi imkanlarıyla göz bebeği gibi baktığı Türk Silahlı Kuvvetleri'nin geleceği için yetiştirilmiş bu teğmenlere hakaret edilmesi de kabul edilemez.
Bunlar milletin evlatlarıdır. Çerçeve budur. Ömer Çelik AKP Sözcüsü. Tayyip Erdoğan da AKP Genel Başkanı. Ömer Çelik'in bu değerlendirmesinin Erdoğan'dan habersiz olduğunu düşünmek saflık olur. Bu haliyle Ömer Çelik, Erdoğan adına konuyu kapatmaya çalışmıştı.
Fakat Ömer Çelik'in bu açıklaması karşısında İslamcıların morali de altüst olmuştu. Bekledikleri bu değildi partiden. Parti de olayı kapatmaya çalışıyordu. Bu genç teğmenlere hadleri bildirilmeyecek miydi? Beklenti, teğmenlere günlerinin gösterilmesi, dik durulması, eğilinmemesiydi. Beklenti boşa düşmüştü. Ömer Çelik bu açıklamayı 3 Eylül'de yaptı. O gece moral bozukluğuyla uyuyan İslamcılar, ertesi günde ashablarını bozacak gelişmelere tanık olacaktı.
4 Eylül'de Müslüman kardeşleri Mısır'dan tasfiye eden ve bu hareketi bitiren Mısır lideri Sisi Türkiye'ye geldi. O katil Sisi. Darbeci Sisi. Haliyle medyanın gündeminde Erdoğan'ın ettiği büyük büyük laflar vardı. Tayyip Erdoğan niçin Sisi ile görüşmüyor diyenlere cevap veriyorum. Aracı olanlar oluyor, geliyor zaman zaman. Ben böyle bir kişiyle asla görüşmem.
Her şeyden önce onun bir defa genel afla içerideki bütün bu insanları serbest bırakması lazım. Serbest bırakmadığı sürece de biz kalkıp sizi ile görüşemeyiz. Görüşenler de şunu bilmesi lazım ki, onlar da tarihte farklı bir şekilde değerlendirilecektir. Teğmenler Mustafa Kemal'in askerleri izliyor, Erdoğan darbeci katil Sisi'yle görüşüyor ve kardeşim Sisi oluveriyor. E belli ki şeriat falan da gelmiyor. Peki ne diye bu kadar coşkuyla Erdoğan'ı destekleyelim o halde? Sosyal medyada İslamcılar, Mısır'da darbeden sonra öldürülen Esma'nın fotoğrafını paylaşarak sitemlerini belli etmeye başladılar.
Mehmet Metiner, Cem Küçük, Mücahit Birinci, Fatih Tezcan gibi İslamcılar, Yeni Şafak ve Yeni Akit gibi gazetelerin yazarları ez cümle İslamcı kanaat önderleri bir bunalıma girmişti. Sisi gitti, gündem unutuldu. Erdoğan konuya ilişkin, yani bu yemin töreni meselesine ilişkin tam 8 gün suskunluğunu korudu. Ta ki 7 Eylül'e dek. O gün Önder İmam Hatipler Derneği'nin konuğuydu. Geçenlerde malum.
mezuniyet töreninde bazı istismarcılar ortaya çıkmak suretiyle kılıçlar çektiler. Bu kılıçları kime çekiyorsunuz? Ben bu konuşmanın tamamını izledim. Erdoğan'ın konuşmasının en coşkulu alkış aldığı kısmı burasıydı. Bu kılıçları kime çekiyorsunuz ifadesi üzerine salonda ıslıklar, alkışlar birbirine karışmıştı. Devam etti Erdoğan. Şimdi
Bunlarla ilgili olarak da gerekli bütün şu anda araştırmalar hepsi yapılıyor. Ve oradaki birkaç tane kendini bilmez. Bunlar da evelallah temizlenecek. Erdoğan neden 8 gün susup sonra da kendi partisinin sözcüsü Ömer Çelik'i taca çıkaran böyle bir konuşma yaptı? Çok açık değil mi? Şöyle bir bakın Allah aşkına. Çok açık ve net değil mi fotoğraf? Adam kendi İslamcı tabanının bozulan moralini diriltmeye çalışıyor. Veriyor coşkuyu reis. Şunu asla unutmayın sevgili gençler.
Eğer bu topraklardan Müslümanlığı, eğer bu topraklardan ezanı, minareyi, camiyi, Kur'an'ı çekip alırsanız, inanın geriye hiç ama hiçbir şey kalmaz. Geride millet de kalmaz. Memleket de kalmaz. Erdoğan için İslamcı demek doğru, evet. Ama İslamcı olmadan önce o bir politik survivor, bir politik hayatta kalma ustası. Bu nedenle zihnimizin Erdoğan tarafından manipüle edilmesine izin vermemeliyiz. Bu ifadelere de bu sefer geliş atatürkçü kesimler tetikleniyor çünkü. Haliyle İslamcılar Erdoğan'ın yanında saf tutuyor büyük bir coşkuyla. Nasıl tezgah ama? Bir hafta önce morali altı üst olan İslamcılar şimdilerde keyif çaylarını yudumluyorlar.
Bir hafta önce Türkiye'nin layık olduğunu ve layık kalacağını söyleyen Atatürkçüler bir hafta sonra şeriat ankisiyetesi yaşıyor. Adam algılarımızı da oynuyor. Erdoğan bir politik survivor olarak hayatta kalma sanatının inceliklerini konuşturuyor. Bu tezgahtan zihnimizi diri tutarak çıkabiliriz ancak. Ankisiyetinizi dizginleyin, hakikati kavrayın ve bunları boş verin. Adamlar milyarlarına milyar katıyor, keyifleri yerinde. Biz narini konuşalım, harbiyelileri konuşalım ama bu insanların yarattığı manipülasyona kapılmayalım. Şimdi gelin bu bölümde Türkiye'nin modernleşme yolculuğuna biraz dalalım.
Çünkü bu sayede bugün yaşadığımız sorunları daha iyi kavrayabiliriz. Bu sayede Narin'in katilinin de nasıl bir toplumsallığın eseri olduğunu kavrayabiliriz. Bölüm boyunca sizlere Narin'in ölümünü ya da yemin töreninde yaşanları anlatmayacağım. Konumuz bu değil. Modernleşme krizimiz konu. O halde daha fazla uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Japon tarihine merak sağlanınız oldu mu hiç? Diyeceksiniz ki ne alaka Ozan? Bir yanda harp okulu mezuniyeti, diğer yanda Narin'in ölümü, sen diyorsun ki Japon modernleşmesi. Boşuna değil Japon modernleşmesinden bahsetmem. Çok ilginç bir tarihi var Japonya'nın ve cumhuriyeti anlamak için de Japon tarihi son derece faydalı olur diye düşünüyorum. Biliyorsunuz Japonya bir ada devleti, hatta çok sayıda adadan oluşan bir takım ada devleti. Japonların Avrupalılarla tanışması, coğrafi keşiflerin ardından yaşanıyor.
Yani 1500'lü yıllara kadar Japonlar Japon olmayanları tanımıyorlar. Avrupalılar Çin ve Japonya'ya ilk kez 1514 yılında gelmişler ve deniz aşırı ticaretle bu sene başlamışlar. Tabii sadece ticaret başlamıyor. Ticaretle beraber Hristiyan misyonerler de Japonya'ya geliyor. Bir kısım Japon böylece Katolik oluyor. 1600 yılına gelindiğinde Japonya'da 300 bin Katolik olduğu söyleniyor.
Fakat tabi biliyorsunuz Katoliklerin bir papası var. Yani lider kabul ettikleri bir kişi var. Japonların ise Shogun'u var. Shogun tabi yutmuyor bu numarayı. Japonlara Hristiyanlığı yasaklıyor, Japon Katolikleri de idam ediyor. Ya Japonsunuz ya da Katoliksiniz diyor. Japonsanız okey, Katolikseniz güle güle. Sadece bu da değil. Adam Japonya'nın Avrupa'yla tüm bağını da koparıyor. Tamamen adayı izole ediyor.
Japonların yabancı ülkeler gitmesi ve buralarda yaşaması yasaklanıyor. Yani kısacası 1600'lü yılların başında adayı tümüyle dış dünyadan izole ediyorlar. Bu konuda tek bir istisna var, o da Hollanda. Onlar da katolik olmadıkları için bu imtiyazı elde ediyorlar. Bizim papamız falan yok, Shogun ne derse o diyorlar, biz paraya bakarız. Neyse, böylece Japonya, 1600'lerin başından 1853'e kadar
tümüyle geleneksel bir yaşam tarzını benimsiyor. Modernleşme falan hak getire. Dünyadaki hiçbir gelişmene haberdar değiller. Bu döneme Edo dönemi adı veriliyor. Zaten bizi ilgilendiren kısım da 1853'te başlıyor. Artık 19. yüzyıldayız. Japonlar son derece geleneksel yaşamlarını sürdürürken batıda sanayi devrimi olmuş, sömürgecilik başlamış, Japonya açıklarında da Amerikan gemi trafiği baş göstermiş, balina avcılığı ve ticaret yapan bu gemiler Pasifik bölgesine doluşmuş,
Bu gemilerden bazıları kaçınılmaz olarak batıyor ve denizciler Japonya'ya sığınıyor. Japonlar da dışarıdan gelen bu denizcileri izolasyon politikası nedeniyle idam ediyorlar. 1 oluyor, 2 oluyor, 3 oluyor derken ABD Başkanı Millard Fillmore duruma el koyuyor. Tu Amiral Matthew Perry'e bir mektup ve Japon ahşap gemilerinden katbekat üstün modern çağın son teknolojisi 4 savaş gemisini Japonya'ya yolluyor. Sadece 4 gemi.
Tuamiral Perry ve beraberindeki dört savaş gemisi Japonya'nın Edo körfezine, bugünkü adıyla Tokyo körfezine hiç öyle izin mizin almadan, davetiye beklemeden zart diye giriyor. Japonlar için tabi muazzam bir şok bu. Körfezden çıkma talimatını da dinlemiyor. Tuamiral Perry gemilerine gelen Japon elçiye ABD Başkanı'nın mektubunu iletiyor ve ne yapıyor biliyor musunuz? Gerisin geri geri dönüyor. Peki bu mektupta neler yazıyor?
ABD Başkanı 8 Temmuz 1853 talibi bu mektubunda Japonya'yı aslında açık açık tehdit ediyor. Japonya'nın izolasyon politikasından ABD'nin muaf tutulmasını istiyor. ABD gemileri Japonya limanlarına demirleyebilecek, Japonya'da ticaret yapabilecek, ABD'li denizciler Japonya'ya sığınabilecek. İstenen bu. Ve bir yılda mühlet veriyor ABD'liler, bir yıl. Düşünün taşının kardeşim, gemileri gördünüz.
Gördünüz, o dört gemiyi gördünüz. Aksi takdirde bir yıl sonra dört değil, kırk gemiyle geliriz. Böyle dosthanede gelmeyiz. Şimdi, tehdidi gören Japonlar önce direniyorlar. ABD gemileri birkaç limanı bombalayınca bu köylü halk çok büyük bir travma yaşıyor. Bu travmayı 1945'te Nagasaki'ye ve Hiroshima'ya atılan atom bombasında da yaşayacaklar.
İlk şok 1853'tedir. Neyse detaylarda boğulmayalım. Japonlar bir gemilere bakıyor hikayenin sonunda. Bir bu mektuba bakıyor ve diyorlar ki... Barbarların elindeki silahlar bizde olmadığı müddetçe onları alt etmemiz mümkün değil. O halde barbarların silah teknolojisini öğrenmemiz lazım.
Barbar dedikleri Japon olmayan herkes bu arada. İşte Japon modernleşmesini bu olay tetikliyor. Bu haliyle Japonlar yaşamak için modernleşiyorlar. Bir tercih değil bu, yaşamak için modernleşiyorlar. Yeni dünya düzeni modernleşmeyeni köle haline getiriyor çünkü.
Böylece Japon gençlerini Avrupa'ya gönderiyorlar, oralarda üniversitelere yolluyorlar. Amaçları Avrupa'nın bilimini Japonya'ya getirmek ve böylece barbarların silahlarını yapmayı öğrenmek. Sürecin devamında modern bir ordu ve modern bir toplum inşa ediyorlar. Bu haliyle Japonlar değişmiştir ve değişimi tercih etmiştir. Buradaki anahtar kelime tercihli ifadesinde aranmalı. Bireylerin ve ulusların toptan değişmesi ve eski kimliklerindeki her şeyi bir kenara atması ne mümkündür ne de arzulanan bir şeydir. Ama tıpkı bireyler gibi uluslar da kriz anlarında hangi parçalarının artık çalışmadığını ve değişim gerektirdiğini bulmak zorunda kalırlar.
Bu aşamada değişebilen uluslar yaşamaya devam eder, değişemeyenler yok olur. Yani bazı ulusal krizler vardır ki, bazı ulusal kriz anları vardır ki değişmezseniz ölürsünüz. Türk modernleşmesine benzer bir hikayedir. Bu noktada benzerlik, modernleşmenin güvenlikle ilgili olmasıdır. Aslında tıpkı Japonlar gibi, Türkler de yaşamak için modernleşmek zorundadır. Tam burada bir ara verelim, döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz ve Osmanlı-Türk modernleşmesine dalacağız.
Daha önceki bölümlerde Osmanlı-Türk modernleşmesine ilişkin bolca konuşmuştuk. Erdoğan'ın Önder İmam Hatipliler Derneği'nde yaptığı, 200 yıllık bir saldırı olarak tanınmadığı şey de Osmanlı-Türk modernleşmesiydi. Modernleşme sürecinde devlet ile toplum arasında yaşanan krizlerden ürüyordu İslamcılık. Bu haliyle her ne kadar modern dönemin bir dördüsü olsa da İslamcılık modernleşme karşıtı bir hareket olarak doğdu ve bu minvalde gelişti.
Haliyle modernleşmenin en önemli devrimcisi Mustafa Kemal Atatürk'e de hasetle yaklaştılar. Eski bir İslamcı, felsefeci Dücanet Cündoğlu'nun şu konuşması sosyal medyada viral olmuş. İslamcı çocuklar, dindar çocuklar Mustafa Kemal Atatürk hakkında çok kötü bir şekilde koşullandırılıyorlar. Hiç kimse yalan söylemesin, rüyakarlık yapmasın. Hiçbirimiz, ve ben yıllarca Atatürk demedim,
Çünkü bir Putin ismini anıyormuşum gibi hissettim kendimi. Mustafa Kemal Gazi filan döndürüyorduk. Modernleşme ve İslamcılık arasındaki şatışma, bir modern devlet kurcusu Atatürk'e İslamcıların nefretle yaklaşması neden olur. Halbuki 1920'li yıllar itibariyle karşımızdaki tablo radikal bir değişimi zorunlu kılıyordu.
Tıpkı Japonlardaki gibi. Bu bir tercih değildi, bir zorunluluktu. Fakat bunu görenler bir tercihte bulundular. Değişmeyi tercih ettiler. Fakat modernleşme fikrinin kendisi 1920'lerde sadece Atatürk'ün başına gelmiş değildi. Tam tersi, 200 yıllık bir tarihti. 1820'lerde doğmuştu modernleşme fikri. Osmanlı-Türk modernleşmesi 100 değil, 200 yıllık bir tarihtir.
Osmanlı-Türk Modernleşmesini ayakta tutan üç kurumdan bahsedebiliriz. Bunlardan ilki Mekteb-i Tıbbiye'dir. Neden modern kurumdur bu? Çünkü geleneksel tıbbın reddiyesi, şifacıların, hacı hocaların tasfiyesi ve modern tıbbın kuruluşudur bu. Tıbbı bir bilim olarak ele alır. Tam da Erdoğan'ın ifade ettiği 200 yıl önce. Tarih 14 Mart 1827. Osmanlı tahtında Büyük Reformcu 2. Mahmut var.
Bugün İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi olarak bildiğimiz bu kurum işte o tarihte kuruldu. Modern tıbba ilişkin bu topraklardaki ilk kurumdu. O tarihten bu yana doktorlar Türkiye'deki modernleşmenin güçlü bir temsilcisidir. 14 Mart da bu nedenle Türkiye'de tıp bayramı olarak kutlanır.
Osmanlı-Türk Modernleşmesi'nin ikinci büyük kurumu Mektebi Mülkiye'dir. Bugünkü adıyla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi. Modern bir devlet için gereken modern bürokrasi, bu alanda uzman olarak yetişecek bir okula da ihtiyaç duyuyordu. İşte bu amaçla Sultan Abdülmecit zamanında 12 Şubat 1859'da kuruldu Mektebi Mülkiye-i Ali Osmani. Bu her iki kurumun da, yani Mülkiye ve Tıbbiye'nin de öğrencileri, üzerinde yaşadıkları toprakların derdiyle dertlenmenin sorumluluğunu hisseder.
Mülkiyelerin kendileri için besledikleri marş bu duyguyu çok iyi yakalar. 19. yüzyıl Osmanlı gençliğinin en büyük keşfi vatandır. O yüzden Mülkiye Marşı'na Vatan Marşı da derler.
Altan gözyaşları gülsün gülüş gülsün Mektebi Mülkiye ve Mektebi Tıbbiye, Osmanlı-Türk modernleşmesinin sivil ayağını oluştururken, bu iki sac ayağının askeri reformlarla tamamlanması gerekecektir. İşte bunu sağlayan Mektebi Harbiye'dir. Bugün harp okulu olarak andığımız bu kurum işte 190 yıllık bir tarihin eseridir. Mülkiye Marşı'nı dinledik, Harbiyelilerin gönlü kalmasın. Tamamını değil ama bence bizi ilgilendiren kısmı dinleyelim.
Baştan başa tarihtir mektebin her zerresi, sarsılmayan azminle çelik kaleler erir. Bunları şu yüzden dinledik. Bu marşlar zamanın ruhuna ilişkin de fikir verdiği gibi aynı zamanda modernleşme kurumlarının ne ölçüde köklü olduğunu da gösterir. Yani bu kurumlarda yetişen insanlar haliyle bu kurumların kendine özgü tarih bilincini de içinde yaşarken keşfeder. Yani dışarıdan bir bakış açısıyla bu anlaşılmaz. Bu ruhu kavramak için mülkiyeli, tıbbiyeli veya harbiyeli olmak gerekir. Bu haliyle Mustafa Kemal, harbiye için sadece cumhuriyetin kurusu değildir, harbiyelilerin içinden çıkan bir deha gibi kavranır Atatürk.
Çıkartırım devam, sevdayım seni. Çıkartırım devam, sevdayım seni. İslamcılık her üç kurumun da antitezini savunur. Yani tıbbiyenin, mülkiyenin ve harbiyenin varoluşuna karşıdır İslamcılar. Zira bu üç kurum da Osmanlı-Türk modernleşmesinin kurucu ayaklarıdır. Zaten 200 yıllık saldırıdan kasıt da budur. Buna karşılık Türk modernleşmesi siyasal örgütlerini de yaratacaktır. Başta Jön Türkler, ardından İttihat ve Terakki Cemiyeti ve ardından Cumhuriyet Halk Partisi.
Her bir örgüt birbirinden ayrı ele alınabilse de modernleşme parantezinin içindedir. Denebilir ki Osmanlı-Türk modernleşmesinin kurumsal ayakları Harbiye, Mülkiye ve Tıbbiye ise siyasi ayakları sırasıyla Jön Türkler, İttiyat-Teraki ve CHP'dir. Zaten Cumhuriyet tarihinin diğer siyasal hareketleri de CHP'nin içinden fışkırmıştır. Yani CHP dışındaki partiler modernleşme karşıtır demiyorum. Önce Demokrat Parti mesela. Bu partiyi kuranlar da CHP'nin ileri gelenleridir. Demokrat Parti'nin ardından Adalet Partisi mesela. Bunlara İslamcı partiler diyemeyiz. Keza aynıdır. Neyse konumuz bu değil. Ne diyorduk? Modernleşme. Biraz empati yapın. Balkanlardan kovulmuşsunuz. Milyonlarca Müslüman Türk göç yollarında. İstanbul, göçmenleri sığdıracak yeri arıyor. Birinci Dünya Savaşı'nda da yenilmişsiniz. Üstelik düveli muazzamanın elindeki silahları da bizzat görmüş, bu silahlara maruz kalmışsınız. Dahası, Birinci Dünya Savaşı bitmiş ama emperyalistler pozlarını tam olarak paylaşamamış. İkinci bir savaş kapıda.
İlkokulda Atatürk'ün ileri görüştüğüne örnek olarak İkinci Dünya Savaşı'nı öngörmesi anlatılırdı ama yanlış anlamayın da bu Atatürk'ün ileri görüştüğüne örnek oluştururum emin değilim. Çünkü hemen hemen tüm devletler Yeni Dünya Savaşı riskinin farkındaydı. İşte böyle bir atmosferde başladı Kurtuluş Savaşı ve böyle endişelerle kuruldu Cumhuriyet. 1923 yılı itibariyle Atatürk'ün zihnindeki endişelerin büyük bölümü güvenliğe ilişkindi, güvenlik. Bu toprakların insanları yaşamak için modelleşmek zorundaydı.
Modernleşme bir tercih değil, bir zorunluluktu. Ve belli ki modernleşmek için önlerinde 10 yıllar yoktu. Yeni bir savaş kapıdaydı, ellerini çabuk tutmak zorundalardı. Post-Kemalizm kavramının da yaratıcısı, Prof. İlker Aytürk'ün Flu TV'de 5 ay önce yaptığı tespiti sizlerle paylaşayım.
Kendinizi bu kadar niye değiştirmek istiyorsunuz? Farklı bir rejim kurmaya niye ihtiyacınız var? Mustafa Kemal'in verdiği cevap belli yani. Güvenlik meselesi çok önemli. O günkü dünya bugünkü dünyaya hiç benzemiyor. Bugün yani mesela Rusya, Ukrayna'yı işgal edince ne kadar şaşırdık değil mi? Çünkü yıllardır kimse kimseyi işgal etmez. Sınırlar kutsaldır. Biz hani Birleşmiş Milletler sonrası dünyaya aitiz. O yıllar öyle değil. Zayıfsanız yiyorlar sizi. Elimizde
1920'li yılların Türkiye'sine ilişkin en detaylı veriler 1927 nüfus sayımına ilişkindir. Buna göre nüfusun %91.8'i okuma yazma bilmemektedir. tüm Türkiye sınırları içinde 14.425 okula karşılık 28.205 cami bulunmakta, nüfusun da %92'si köylerde yaşamaktadır. Böyle bir coğrafya, böyle bir tarih. Ve bu şartları şimdi zamanla özdeşleştirin. Bakın, Serv bugün çok eskide kalmış bir efsane gibidir ama Serv gerçektir. Daha 1918'de imzalanmış bir anlaşmadır. Şöyle düşünün, Latin harflerinin kabulünden 10 yıl önce Serv imzalanmış.
2014'ten 2024'de kalan olan değişme hayaleti. Mustafa Kemal'in 10. yıl nutkundaki ifadeler üzerine bu nedenle düşünmeye devam ediyor. Uçurum kenarında yıkık bir ülke.
Tümlü düşmanlarla kanlı duysalar. Yıllarca süren savaş. Ondan sonra dışarıda ve dışarıda saygıyla tanılan Yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet, işte bunları başarmak için arasız devrimler. İşte bu genel devriminin bir kısa diyeni.
Modernleşmek demek, iktisadi hayatta sanayileşmek ve böylece tarım toplumundan sanayi topluma dönüşmek demekti. Haliyle böyle bir toplum kentlerde yaşayacaktı. Her şeyden önce bu toplumun topyekün bir eğitimden geçmesi de şarttı. İyi de nüfusun %90 küsürü köylerde yaşarken bu nasıl olacaktı?
Yine empati yapalım. 20'li yaşlarında bir kadın öğretmeni hayal edin. Yozgat'ın bir köyüne gidecek ve kızlarla dahil olmak üzere herkes okula diyecek. Tüm çocukları okula kaydettirecek. Köylü gönderir mi hemen? Binlerce yıldır olmayan şeye köylünün direnmesi olağandır. Böyle bir durumda köylüye kızmak mantıklı mı? Değil. Gencecik öğretmeni kim dinler?
Bunun için modern devletin şiddet tekelini eline alması ve esnememesi şarttır. Köye gönderilen öğretmenin de arkasındaki güç devlete ilişkindir. Öğretmen köydeki devlettir. Devlet de öyle esnemek, eğilip bükülmek durumunda değildir. Acımasız gelebilir fakat içinde bulunulan şartlar böyle bir sertliği şart koşar. Dücane Cündoğlu'na geri dönelim.
Hakkında Mustafa Kemal, İslam dünyasında Türkiye'nin ayrıcalıklı olmasını sağlamıştır. Çünkü uzağı görmüştür, yıllardır. O konuda hep şöyle düşünmüştüm. Biraz ileri gitmiş, yani biraz daha şefkatli davranamaz mıydı? Biraz daha hafif, halkı çok fazla keskin bir şeyden uzak dursaydı falan gibi böyle daha ortayı bulucu yorumlar etrafında dolandı zihnim. Yıllar evvelini söylüyorum. Fakat şimdiki kanaatim, yani kanser hastasına aspirin veremezsiniz. Ve ameliyat etmek acımasızlığın, şefkatsizliğin değil, tam tersine büyük bir
Sizlere bölüm boyunca içimizi karartacak narini anlatmak istemedim. Zaten vicdanen yorgun olduğunuzu düşünüyorum. Yemin krizine ilişkin de detayları zaten duydunuz, okudunuz, dinlediniz. Bunca olay bana modernleşme krizini şu yüzden hatırlattı. Benzer bir değişimden geçmek zorunluluğundayız. Çürüyoruz ve eğer ki değişmezsek öleceğiz. Yaşamak için değişmek zorundayız. Yüzyıl öncekine benzer şartlardayız. Hadi öyle demeyelim ama böyle riskler aynı zamanda kapımızda ve yüzyıl önce başladığımız işi bitirmek zorundayız. Üstelik modern bir devletimiz de yok artık. Siyaset bilimci Burak Bilgian Özpek'in Twitter'da yazdıkları gündelik şiddetin nedenlerine ilişkin ipuçlarıyla gizli.
Lütfen dikkat edinmeyin. Elias'ın uygarlaşma süreci dediği şey, Avrupa'da modern ve güçlü devletin varlığı ile mümkün oldu. Bu bildiğimiz levyatandır. Ve sinirli, kaprisli, keyfi krallardan daha farklı bir yapıya işaret eder. Türkiye'de çöken sadece demokrasi değil, aynı zamanda Elias'ın bahsettiği bu güçlü, kurumsal devlet oldu. Gündelik hayat şiddetinin patlaması bu yüzden tesadüf değil.
kamu otoritesinin esneyeceğini, gevişeceğini ve eğer bir kişi doğru bağlantılara sahipse cezadan kurtulacağını gayet iyi biliyor. Kanunların yerine subjektif ilişkiler alınca ülkeler aniden ortaçağ sultanlıklarına dönüyor. Gündelik şiddet. Gündelik şiddetin modern devletin çöküşüyle bir ilgisi olmalı. Son 17 günde 73 cinayet işlenmiş bakın 73. Her gün ortalama 5-6 kişi öldürülüyor. Naren'in ölümü hepimizin içini kahreden bir cinayetti.
Peki ya diğer narinler? Bakın yılda 7000 çocuğa istismardan karar veriliyor. 7000 çocuk istismar ediliyor demedim. 7000 çocuğa istismar edildiği için faillerine ceza veriliyor. Tüm bu gündelik hayat şiddetinin türlü türlü nedeni olduğu ortaladadır. Ama tüm bu gündelik hayat şiddetinin kök nedeni modern devletin çöküşüdür. Sinirli, kaprisli ve keyfi bir tek adam yönetiminin modern devletin yerine geçmesidir.
Bir politik survivor olarak Erdoğan'ın da temel gayesi yeni bir düzen kurmak falan değil, koltuğunu, iktidarını korumaktır. Modern kurumların hafızasından bir haber. Mustafa Kemal'in askerleri izleyen Harbiye'lileri bile kendisine tehdit olarak görecek keyfi bir iktidar ve onun zır cahil İslamcı tabanı. Halbuki Harbiye modernleşmenin kalesidir. Bu kalenin de harcını karan Mustafa Kemal Atatürk'tür. Bu tip kurumlar tıbbiye, mülkiye ve harbiye tarihleriyle yaşarlar.
Belki Erdoğan bilmiyordur fakat Harbiyelilerin hepsi Sakarya Savaşı'nın başkomutanını bilir. Henüz bu talimgâha Harbiye diyemiyoruz. Çünkü çok eksiğimiz var. Ama ben sizlere hakkınız olan adınızla hitap edeceğim. Harbiyeliler! Savaş ve yenilgi acıları içinde büyüdünüz. Sonra da işgal altındaki okullarınızdan kaçarak binbir zorluk içinde milletimizin kurtuluş mücadelesine katılmak için Ankara'ya geldiniz.
Burada da yoğun ve yorucu bir eğitimden geçtiniz. Ne çocukluğunuzu bildiniz, ne gençliğinizi yaşadınız. Yarın da çok sert bir savaşın içinde olacak ve gerekirse canınızı feda edeceksiniz. Biliniz ki yapacağınız hiçbir fedakarlık boşa gitmeyecektir. Gelecek nesiller bu fedakarlık sayesinde medeni alemde eşit haklara sahip... ...mustakir bir milletin fikri hür, vicdanı hür, mahrum çocukları olarak yaşayacaklar. Söz veriyorum.
Gazanız mübarek olsun. Size sağ olun. Bundan 100 yıl önce Harbiyeliler medeni bir ulus olabilmek için şehit oldular. Bugün medeni bir ulus olmanın çok gerisinde olduğumuz ortada. Ne yapmalı sorusuna uzun cevaplar verilir, kafa kafaya düşünülür, uzun uzun konuşulur. Ama neye ihtiyacımız olduğu ortada? Keyfi yönetimin yerine kurumları çalışan, halkını gözeten ve hukuku işleten, adaleti işleten modern bir devlete ihtiyacımız var. Bu çok açık bir ihtiyaç. Bir devlete ihtiyacımız var.
Kutsal olana değil, uhrevi olana değil, fonksiyonel, işlevsel olana ihtiyacımız var. Bu ihtiyaç ancak yurtsever bir bilinçle karşılanabilir. Bu haliyle görev sadece muhalif vekillerde, siyasetçilerde değil hepimizdedir. Bu, görevi yerine getirmek için gereken motivasyon yurtsever bir bilinçtir. Tarih bizlere tıpkı 100 yıl önceki gibi, atalarımız gibi bir görev yüklüyor. Değişmezsek öleceğiz. Yaşamak için değişmek zorundayız. Tren Topi'yi Podbimedia ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar bu toprakları terk etmeyin, halkımıza kızmayın, mücadeleden geri durmayın. Hoşçakalın.
İzlediğiniz için teşekkürler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.