
4.243 kelime · ~21 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 17 Eylül'de alıyoruz. Gündemde aktüel siyasetin toksik tartışmaları var. Neymiş? Hüdapar başkanı 4. maddeye itiraz etmiş. Neymiş? Özgür Özel, Dirruba'ya için özür dilemiş. Erdoğan da özür dilesinmiş. Falanlar filanlar. Didişme devam ediyor.
Siyaset dünyası günleri tüketiyor. Özgür Özel de Kasım 25'te seçim diyor. Bana kalırsa bunları takip etmenin kimseye zerre kadar faydası yok. En azından şu anda. Böyle seçim yaklaşana kadar muhtemelen biz siyaseti böyle didişmelerle takip edeceğiz. Fakat üzerine konuşmaya değer bir konu var ki onu girişte konuşalım.
Sosyal medyanın bu haftaki gündeminde Jahrein Rumuzlu Ahmet Sonuç vardı. Açıkçası karmaşık duygular içindeyim. Kendisi tutuklandı. Neden tutuklandığı sadece Enes adlı YouTube kanalında şöyle anlatılmış.
Merhaba arkadaşlar, Antalya Emniyet Müdürlüğü Jahrein'in gözaltına alındığını ve kendisine müstehcenlik suçundan işten başlatıldığını duyurdu. Bu haberin gelmesinden birkaç saat önce Jahrein 20 dakikanın üzerinde bir açıklama videosu yapmıştı. Olay aslında şöyle, eski bir yayınında Jahrein baldızıyla ciltel ilişkiye girmekle alakalı bir şaka yapıyor. Aslında bu şunun ironisi, Diyanet'e en çok sorulan sorulardan biri baldızla cinsel ilişkiye girme konusu. Hatta Diyanet 4. baskıdan itibaren fetva kitabından o kısmı kaldırıyor. Caren'in de bununla alakalı alay ediyor. İki hafta önce inserleri konuşmuştuk ya, işte bu inserler bir sohbet odasında kız çocuk yapıp o kız çocuklarla cinsel ilişki yaşamaya dair fantezilerini anlatıyorlar. Sizden de özür diliyorum, bu kadar kibarlaştırabildiğim içeriği dinleyince kanınız donuyor zaten.
Neyse, Jahrain de bu tiplerle beraber tutuklanıyor. Sizler benim Jahrain hakkındaki fikirlerimi tahmin edebiliyorsunuzdur. Varlığı bir negatif dışsallık konusudur Jahrain'in. Yani varlığı topluma zararlıdır. Dışsallık diye bir terimi hiç duydunuz mu? Duyduysanız muhtemelen iktisatla ilişkili bir alanda eğitim görmüş olmalısınız. İngilizcesi externality. Belki şöyle duymuşsunuzdur. Dışsallık, mal ve hizmetleri üretmek veya tüketmenin diğer kişilere maliyet veya yarar getirdiği durumları ifade eder. Üretim ve tüketim de birer iktisadi faaliyettir ve bu faaliyetler sadece üretene ya da tüketene etki etmez. En popüler örnek mesela sigara. Sigara tüketicisi kendi arzusunu tahmin eder fakat bu sırada etrafı da negatif dışsallıklar yayar. Sigara tüketimi negatif tüketim dışsallığı oluşturur. Sigara sadece sizin hayatınızı tehdit etmez.
Tütün dumanına maruz kalan çocuklarda astım ve ağır solunum yolu hastalıkları görülme oranı diğer çocuklara oranla çok daha yüksek. Negatif dışsallık yiyen böyle mallara erdemsiz mallar ya da demerit mallar diyoruz. Bu haliyle aslında jahrein bir erdemsiz maldır. Alkol, uyuşturucu, porno, kumar vs. bunlar da erdemsiz mallardır ve tüketimi dolaylı ya da dolayısız sizin dışınızdaki insanlara da zarar verir. Jahreinin yayınları da negatif dışsallıklar barındırır. Evet, jahrein bu sayede geçimini sağlamakta, bu haliyle bir ekonomik faaliyetin parçası olmakta, onu izleyenler de bu yayınlardan faydalanmakta.
tıpkı erdemsiz malları tüketen bizler gibi, diğer insanlar gibi. Ama bu yayınların yarattığı toplumsallık toplumun gelinine de dolaylı ya da dolaysız zarar vermekte. Sosyal medyadaki tutuklansın kampanyalarının önemli bir kısmı bu yayınlardan fışkıran troll şebekeleri tarafından organize ediliyor. Önüne gelene terörist, vatanhaini, bölücü, Türk düşmanı diyen toksik bir grup bunlar. Evlat olsa sever miyim şüpheli. Eldivenle belki. Ama
Hani derler ya amadan önce dediklerim çöptür diye. Yani siz bu dediklerimi çöpe atmayın da bir dinleyin. Adama isnat edilen suç saçma sapan bir suç. Dedikleri de bağlamından koparılmış. Tutuklanınca insanın içi bir rahatlığı kabul ediyorum ama bu salakları mağdur etmenin de bir faydası yok. Bunların böyle saçma sapan sebeplerle tutuklanmasını istediğimizde bu zombilerin yarattığı negatif dışsallığı arttırıyoruz.
Hemen her gün sosyal medyadaki tutuklansın kampanyaları Türkiye'nin önünü tıkıyor. Dolayısıyla ben an itibariyle Türkiye'de hiçbir tutukluluğa sevinmenin, hiçbir serbest bırakmaya üzülmenin doğru olduğunu düşünmüyorum. Bir biçimiyle tutuklansın kampanyaları yanlıştır. İğrenç bir jahrein. Takipçileri mankurtlaşmış tipler. Fakat öyledir de tutuklanması da hukuki değil. Ha diyeceksiniz ki bunca adaletsizlik var o zaman buna mı taktın? Vallahi aklısınız anasını satayım. Sosyal medyada da çok konuşuldu diye üzerine konuşmak istedim. Ama he ya. Jahrain için de üzülmeye verelim yani. Haksız yere tutuklanan onca insandan biri de Jahrain oldu. Zaten dediğim gibi tutuklandığını ilk duyduğumda verdiğim tepki, aa yazık olmuş falan değildi, hafiften sevindim bile diyebilirim. Hatta ne hafiften, yaşasın kötülük diye bağırasım geldi.
Muhtemelen yarın öbür gün beni ya da kendileri gibi düşünmeyen bir başkasını tutuklasalar bu jahrengi bir tipler kendi mankurtlarına ne de iyi oldu tutuklanması diye anlatacaklardı. Hatta belki de tutuklansın kampanyasını bu mankurtlar yükseltecekti. Ben yine insaflı davranıp hakkını teslim ediyorum bakın. Hukuksuzca içeri attılar bebeği. Çok üzgünüz çok...
Bu karmaşık duyguları bir kenara bırakalım, biraz önce dışsallık diye bir laf ettik, oradan devam edelim. Jahrein'in faaliyetleri dışsallıklar söz konusu olduğunda bir termik santrale benzer. Mesela bir termik santral üretimi boyunca negatif dışsallıklar yaratacaktır. Üretimin kendisi zararlıdır ama bu yüzden termik santral patronlarını içeri atmıyoruz değil mi? Aslında atsak fena olmazdı.
Tamam tamam daha fazla kahkaha yoksa dede gelelim. İşte bu bahsettiğim dışsallıklar piyasa başarısızlıklarına da örnek oluşturuyor. Eğer devletin düzenleyici rolü olmazsa piyasa aktörleri kendi çıkarlarının peşinde koşarken yarattıkları negatif dışsallıkları önemsemeyecektir. Yani piyasa para pul için satamadığı ağacı kesebilir. Yani piyasayı tam serbest bıraktığınızda negatif dışsallıklar sorunuyla baş başa kalırsınız.
Aklıma gelen en çarpıcı örnek Erzincan iliç çevre faciasıydı. Altın üretiminin temiz olması, negatif dışsallık yaymaması mümkün değildir. Ama devlet görevini öylesine ihmal etmişti ki olası senaryolar içinde en fenasını yaşamıştık. Felaketin ilk görüntülerine tanık olan Sedat Cezayirlioğlu ortaya çıkan negatif dışsallığı şöyle anlatıyordu 7 ay önce.
Bu felaket daha büyük felaketi getirecek. Dediğim şu anda felaket burada yaşanıyor. Yaşandı. Milyarlarca ton siyah lütuflu toprak patladı. Altında iş makineleri, kepçeler, kamyonlar, insanlar var şu anda. Sayıyı veremiyorum. Ölü var, ölü var. Fırat nehne doğru akıyor şu anda o. Ulusal basına gönderdiğim videolardan. Bu haliyle varoluşsal bir piyasa başarısızlığı vardır ve devlet konuya müdahil olmak zorundadır. Zira tüm insanlığın istifade ettiği hava gibi, ormanlar gibi, nehirler veya toprak gibi ortak malları korumak da devletin görevidir. Fakat bu anlattığım dışsallıklar illa olumsuz ya da negatif olmak zorunda değildir. Bazen üretim ya da tüketim faaliyeti bu faaliyetin öznesinin dışındaki kişilere de fayda sağlar.
Hatta bazı malların olumlu dışsallıkları öylesine çoktur ki bu malların toplumsal faydası bireysel faydasından çok daha büyük olur. Evet, malın tüketicisi sizsiniz ama malı tükettiğiniz için sizden çok toplum faydalanır. Böyle malların tüketimi teşvik edilmelidir değil mi? Mesela aşı gibi. İşte toplumsal faydası bireysel faydasından daha büyük olan mal ve hizmetlerin başında eğitim ve sağlık hizmetleri geliyor. Eğitim hizmetinin yarattığı dışsallık bu hizmetten fayda alan kişilerden daha büyük bir fayda yaratıyor. Eğitimli bireylerden oluşan bir toplum çok daha iyi organize edilebilir değil mi? Toplumun yarısının okuma yazma bilmediğini düşünün. Bu çok büyük bir maliyet yaratırdı. İşte demek ki eğitimli kişi sadece kendisine değil topluma da dolaylı olarak faydalı oluyor. Malum okullar açıldı. Yeni müfredatta hayata geçmiş oldu. O halde gelin bizdeki eğitim ne halde onu konuşalım. Acaba arzu edildiği gibi olumlu dışsallık yaratabiliyor mu? Yoksa zoru başarıyor ve eğitimle tıpkı Jahren gibi negatif dışsallıklar mı yaratıyoruz? Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Bu kadar cahillik ancak tahsille olur. Sözünü duymuşsunuzdur. Eğitim varoluşsal olarak iyi, güzeli temsil etmez. Biz eğitime olumlu duygular yüklediğimiz için eğitimin toplum için iyi olduğunu düşünürüz. O yüzden bazen eğitim cehaleti bitirmek bir yana derinleştirir. O yüzden bizim ferasetimiz diyor ki bu kadar cahillik ancak tahsille olur. İşte bu ifade popüler bir ifade bu yüzden.
9 Eylül'de okullar açıldı. Milli Eğitim Bakanı da bu hafta açıklamalarıyla gündem oldu. Mayıs 2023'ten sonra Milli Eğitim'in başına geçen, fakat 2012-2013'ten 2018'e dek Milli Eğitim Müsteşarlığı da yapan Yusuf Tekin, Sinop'ta bir ilkokulun açılışında eğitimde sessiz bir devrim yaptıklarını söyledi. Tekin'in açıklamaları tam olarak şöyleydi.
Türkiye gerçekten eğitim anlamında sessiz bir devrim gerçekleştirdi. Bu kadar devrim gerçekleştirdikten sonra şimdi eğitim-öğretim süreçlerinin içeriğine ilişkin adımlar atma noktasındayız. Bu sessiz devrim ifadesi üzerine konuşmaya değer. Eğer ortada bir devrim varsa, bu devrimin çıktılığını görmek zorundayız. Bu hafta, TÜSİAD ve Eğitim Reformu girişiminin ortaklaşa hazırladığı bir raporu detaylıca inceledim. Raporun adı, Geleceğin Dünyasına Hazırlanırken Eğitime Bir Bakış başlığını taşıyor. İnternet ortamında var. İsterseniz siz de inceleyebilirsiniz. Rapor boyunca 2002'den bu yana gerçekleşen PISA testlerinin bulguları analiz edilmiş ve PISA 2022 sonuçları üzerinden bir rapor hazırlanmış.
Ben çarpıcı bulduklarımı bölüm boyunca sizlerle paylaşacağım. Mesela eğitim sistemimizin beceri odaklı olmadığı tespit edilmiş. Matematik, fen ve okuma becerileri alanlarının üçünde de OECD ortalamasının altındayız. Ha bu arada, yani 2002'de OECD ortalamasının üstündeydik de sonra altına düşmüş değiliz. 2002'den bu yana ortalamanın altındayız.
Bunları bildiğinizi tahmin ediyorum. Zira PISA testlerinin bir kısmı medyada da oldukça geniş yer buluyor. Bu yayınlar içinde görebildiğim kadarıyla en niteliklisi PISA direktörü Andreas Scheller ile... ...Dörçevelle Türkiye'nin yaptığı söyleşi olmuş. Türkiye'deki eğitim sistemine ilişkin şöyle diyor PISA direktörü...
Türkiye'deki öğrenciler genellikle ders içeriğini yinelemek konusunda iyiler. Öğrendiklerini ezberliyor ve tekrar edebiliyorlar. Ama modern dünya sizi yalnızca bildikleriniz nedeniyle ödüllendirmiyor. Google her şeyi biliyor. Bildikleriniz ile yapabildikleriniz için ödüllendiriliyorsunuz. Türkiye'de öğrenciler karşılaştırma, analiz etme ve eleştirme konusunda epey zorlanıyor. Öğrenciler bir olguyu, bir görüşten ayırt etmekte zorlanıyor. Okullar fen ve matematik öğretmekten daha fazlasını yapmalı.
Scheller özetle diyor ki, yani siz çocuklara bilgiyi ezberletiyorsunuz da bu bilginin nasıl kullanılacağını öğretemiyorsunuz. Şimdi bu PISA testleri temel eğitime ilişkin fikir veriyor. 15 yaş grubunda 81 ülkede 690 bin öğrenciye yapılan bir test bu PISA. Ben sorulara baktım. Daha ziyade şekilli sorular olduğu için sizlerle paylaşamıyorum ama
Pisa testlerine hazırlık kitapları da var. O kitaplardan birkaç soruyu sizlerle paylaşayım. Mesela matematik soruları, Pisa soruları. Pisa'ya hazırlık soruları daha doğru. Düzey düzey hazırlamışlar. Hazır mısınız?
Soru 1. Bir kitapçıda bir kitabın fiyatı 15 TL'dir. Ali'nin cebinde 50 TL vardır. Ali bu parayla en fazla kaç kitap alabilir? A2, B3, C4, D5. Bu örnek bir soruydu. Düzey 1'e ilişkin bir örnek soruydu. Toplam 6 düzey var. Bu birinci düzey bir soruydu. Doğru cevaba 3 dediyseniz kazandınız. Şimdi geçelim ikinci düzey bir soruya.
Soru 2. Bir park alanının uzunluğu 40 metre, genişliği 20 metredir. Parkın etrafına 1 metre aralıklarla ağaçlar dikilecektir. Parkın etrafına kaç ağaç dikilir? A100, B120, C140, D160. Bu soruda da dikdörtgenin çevre uzunluğu ölçülünce cevap aslında ortaya çıkıyor.
40 metreden iki kenar eder 80 metre. 20 metreden iki kenar eder 40 metre. Toplam uzunluk 80 artı 40 eder 120 metre. Her bir metrede bir ağaç dikerseniz 120 ağaca ihtiyacınız var. Fakat şimdi bu soruda bizim çocuklar patlıyor. Bizim öğrencilerin sorunu şu. Hesapla bakalım dikdörtgenin çevre uzunluğu denilince bu birinci düzey sorulardan oluşuyor.
Fakat düzey 2'de bilgi ölçülmüyor. Bilginin asgari üzeyde, minimum düzeyde yorumlanması da isteniyor. Yani 40 metre uzunluğu var, 20 metre genişliği var, çevreyi hesaplayın deyince, çevreyi hesaplıyor bizim çocuklar da, çevreyi hesaplayın demeyip, etrafına 1 metre ağırlıklarla ağaç dikilecektir denince patlıyoruz. Peki ne kadarımız ikinci düzeyi geçemiyor? Şimdi sıkı durun. 2022 PISA sonuçlarına göre Türkiye'deki öğrencilerin matematik alanında %39'u, fen alanında %25'i ve okuma becerileri alanında %29'u ikinci yeterlilik düzeyine ulaşamamış. Yani biraz önce size okuduğum düzeydeki bir soruyu 15 yaşındaki öğrencilerin %39'u yapamamış.
Şu soruyu merak edenler haklıdır. Peki kaç düzey var? Dediğim gibi efendim, PISA'da toplam 6 düzey soru var. Bizimkilerin geneli 2. düzeyden sonra patlıyor. Yani bize toplam verdikleri puan zaten 2. düzey olduğumuzu gösteriyor. Fakat bunlar teknik sorunlarımız. Bir de ideolojik sorunlarımız var. Onları da reklamlardan sonra konuşalım.
Aradan önce eğitim sistemimizin temel becerileri kazandıramadığını... ...pisa sonuçları üzerinden anlatmaya çalışmıştık. Fakat bu teknik bir problem. Bizim bu bölümün ikinci yarısında ele alacağımız konu... ...teknikten ziyade ideolojik olacak. Buradan hareketle aslında Yusuf Tekin'in ve Erdoğan düzeninin... ...eğitime bakış açısının ekonomi politiğini konuşacağız. Ekonomisini konuşacağız demedim, ekonomi politiğini konuşacağız.
Madem bir sessiz devrim var, öyleyse konuşalım. Açılış dersi 9 Eylül'de yapıldı ve açılış dersinin konusu da Çanakkale ve Gazze bağlamında bağımsızlık oldu. Eğitim bilimci Müjdat Ataman, Instagram'da bu konuyu ele almış. Cumartesi günü, yani bugün tüm okullara bir yazı gidiyor. Pazartesi yapılacak ilk ders. Konu Çanakkale ve Gazze. ve ilkokul 1. sınıftan orta sona kadar yapılacak ders aynı. Yani sanki çocukların yaş seviyeleri aynı gibi. Siz nasıl ki fonksiyonları, olasılığı ilkokul 2'de veremezseniz, Çanakkale şehitleri ilkokul 2'de 1'de veremezsiniz. Çünkü bunlar soyuttur. Bir de üzerine aynı derse Filistin halkıyla nasıl dayanıştık, Gazze ile neden dayanışmalıyız konularını veriyorsunuz. Popülist bir yaklaşımla eğitim birleştirilemez. Vatan sevgisi değerli, gazze halkıyla dayanışmak değerli ama bu bir derste yapılacak iş değil ve ders öğretmenidir. Üstten gelen bir planla hadi gidin bunu işleyin demek anlamlı değildir. Hele tek tip bir ders kesinlikle eğitim bilimi açısından doğru değildir. Lütfen itiraz edin. Müjdat Hoca itiraz edin diyor da itiraz edilince bu itirazı duyan da yok. Yani çok kararlı şekilde eğitimde bir züccaciye dükkana giren fil gibi davranıyor iktidar.
İktidar medyası velilere bayrak sevgisini öğretiyorlar diyor, bakın diyor Arif Nihat Asya'nın bayrak şiirini okudular okullarda deniyor. Böylece genç dimalara bayrak sevgisi açılamış olacağız. Öğretmenlere gönderilen yazıda açılış dersin içeriği böyle belirlenmiş çünkü girişte Arif Nihat Asya'nın bayrak şiiri ya dinletilir ya öğretmen tarafından okunur deniyor. Ardından Çanakkale Savaşı'na Filistin halkının desteği vurgulanır deniyor ve dersin sonunda öğrencilere vatanseverlik ve dostluk değerlerinin anlamı öğretilir diyor. Ne güzel değil mi? Hadi gelin 6 yaşında çocuklara dinletilen Arif Nihat Asya'nın Bayrak şiirini beraber dinleyelim. Ama dinlerken 6 yaşında bir çocukla empati yapın lütfen. Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü! Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü!
Işık ışık, dalga dalga bayrağım. Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım. Sana benim gözümle bakmayanın mezarını kazacağım. Seni selamlamadan uçan kuşun yuvasını bozacağım.
Ve bir çocuğun yerine kendinizi koyun. Hepiniz okulun ilk gününü hanımsarsınız. İlk kez evden ayrılmış, bir sınıfa doldurulmuşsunuz. Ufacıksınız, tedirginsiniz, endişelisiniz. Öğretmen geliyor ve bayrak sevgisini anlatırken, sana benim gözümle bakmayanın mezarını kazacağım. Sana selam vermeden uçan kuşun yuvasını bozacağım falan diyor. İnsan çıldırır gerçekten. Ne anlam çıkarır bir çocuk bu şiirden?
Mesele basit bir şiir hatası gibi yorumlanırsa hata ederiz. Daha önce Türkiye 100 yılı marif modeli ne vadediyor başlıklı iki bölüm yayınlamıştık. Onu dinlemediyseniz dinleyin ki burada tekrara düşmeyim. Ama öbürümlerde de tespit ettiğimiz şeyi yenileyim. 1950'lerde anti-komünist sahada yürüyen mukaddesatçı milliyetçiliğin
hayalleri, Marif modeli adı verilen bu müfvedatla gerçekleştirilmek isteniyor. Zaten Marif modelinin arka planındaki ideolojik aklı da 1960'da Necip Fazıl'ın Büyük Doğu dergisinde parçalar halinde yayınlanan Nurettin Topçuo'nun Türkiye'nin Marif Davası adlı kitabı oluşturuyor. Bunları Türkiye Yüzyılı Marif Modeli bölümünde de anlattığım için tekrar etmiyorum ama lütfen onları da dinleyin eğer ki ilginizi çekiyorsa tabii. Ama okulların açılmasıyla birlikte modelin ders kitapları da elimize geçmiş oldu. Bilim tarihçisi Yavuz Onat, gazete bilimde 5. sınıf FEM kitaplarındaki hataları yazmış. Nevşin Mengül'ün de dikkatini çekmiş bu yazı. İyi ki çekmiş.
Bu hatalar çünkü basit hatalar değil, ideolojik bir manipülasyonla karşı karşıya olduğumuzu kanıtlıyor. Türlü türlü yanlışlar var fen kitabında ama ben en çok Akşemsettin hakkında olan üzerine yoğunlaştım. Dinleyelim Nevşin Hanım. Akşemsettin mikrobu ilk bulan kişidenmiş. Akşemsettin'in mikrobu ilk bulması imkansız çünkü mikroskop yok. Mikroskop olmadan mikrobu bulmak imkansız. Akşemsettin bulmamıştır. Bulması imkansızdır. Ama şunu bulmuştur diyor. En önemli eseri madde-el-hayat. Bütün hastalıkların bitki ve hayvanlarda olduğu gibi gözde görünmeyen tohumları olduğunu öne sürmüştür diyor. Onu belirlemiştir diyor. Yani şunu demek istiyorum arkadaşlar. Türkiye'nin bu yalnızlaşması, yeni bu işte Türk-İslam sentezci düzen, izolasyoncu düzen, yeni rejim yani. Böyle bir hayali dünyada yatıyor vatandaşlara. Nasıl böyle TRT dizilerinde gaza getirmek için alternatif bir Osmanlı falan anlatıyorlar. Millet de eline kılıç kalkan alıp televizyon etrafında böyle birbirini şey yapıyor ya.
Bunun gibi yalan bir bilim tarihi, uçuk. Ondan sonra Ahmet Hamdi Çamlı çıkıyor, işte benim dedem bulmuş matematiği falan bir şeyler diyor, tamam mı? Böyle bir hayal, bir tarih. Şöyle düşünün, atomun varlığını bilimsel olarak izah eden ilk bilim insanı John Dalton. O da 19. yüzyılın başlarında yayınlıyor çalışmalarını. Ama ta 2500 yıl önce Antik Yunan'da Demokritos, atoma ilişkin konuşabiliyor.
Demokritos her şeyin atomlardan ve boşluktan oluştuğunu öne sürmüştür. Atom fikrini ortaya atan ilk kişidir. Maddelerin bölünemeyen en küçük parçacığına, Yunanca bölünemeyen anlamına gelen atom adını vermiştir. Şimdi atomu kim buldu? 1800'lerde yaşayan John Dalton mu yoksa M.Ö. 5. yüzyılda yaşayan Democritus mu? Eğer sorumuz atomu kim bulmuştur ise cevap John Dalton. Ama eğer sorumuz atom fikrini kim bulmuştur ise cevap Democritus.
İkisi arasında temel bir fark var. İlki bilim insanıdır, ikincisi felsefecidir. Felsefe ayrı şey, bilim ayrı şey. Bernard Russell'ın bu konudaki açıklaması oldukça doyurucu. Russell'a soruyorlar, bilim ile felsefe arasında ne fark var? Cevabı şöyle Russell'ın. Kanımca felsefe, kesim bilginin henüz olanaklı olmadığı konular üzerine spekülasyonlar ve kurgulardan oluşur. Daha basit ifade edersek, bilim bildiklerimiz, felsefe ise bilemediklerimizdir.
Bilim bildiklerimiz, felsefe ise bilemediklerimizdir. Akşemseddin'den sonra biz mikrobu bilmedik. Akşemseddin'le beraber mikrobu bilmediğimizi fark ettik. Mikrobu bize öğreten kimdi? Pastördü. Buradan hareketle 15. yüzyılda yaşamış olan Akşemseddin'i mikrobu bulan ilk kişi olarak tanıtmak, felsefe ile bilim arasındaki farkı ortadan kaldırmaya çalışmaktır.
Akşemseddin mikrobu değil, mikrop fikrini ortaya atan onlarca felsefeciden yalnızca biridir. Adam önemli bir adamdır ama mikrobu bulan kişidir dersek, Pastor ne yapmış o zaman sorusuna cevap bulamayız. Akşemseddin'in mikrop teorisi mikrobun kanıtlandığı anlamına gelmez. Onun kanıtlanması için deneye ve gözleme dayanması gerekir ki bunu yapan ilk kişi de 1850'de Louis Pastor'dur. Şimdi bu çocuklara, bizim bu eğitimden geçen çocuklara mikrobu kim bulmuştur diye sorulduğunda ne diyecek bu insanlar? Dünyanın her yerinde pastor olarak bilinen bu bilgi bizim çocuklarda Akşemseddin olarak biliniyor. Şimdi bizim çocuklara mikrobülen pastordur dense, hayır öyle değil mikrobu Akşemseddin buldu denilecek.
Halbuki vaka, felsefeyle bilim arasındaki farktan ibarettir. Ama aşağılık kompleksleriyle yoğrulmuş bir zihin, en büyük medeniyetin İslam medeniyetinin olduğunu ispat etmek üzere türlü manipülasyonlara girişebiliyor. Sadece Akşemseddin değil, tabi yani basit bir hatadan ibaret değil, bir bakış açısı farklılığı var. Biruni, Fergani, Ali Kuşçu...
Hepsine ilişkin türlü manipülasyonlar var ders kitaplarında. Biruni hakkında şu ifadeler yer alıyor. Güneşin hareketlerinden mevsimlerin ne zaman başladığını belirlemiştir. Dünyanın çapını bugünkü değerlere çok yakın bulmuştur. Gerçeği şu, güneşin hareketlerinden mevsimlerin ne zaman başladığı Biruni'den çok daha önce belirlenmiştir diyor. Eski Mısır'da, Mezopotamya'da biliniyordu. Antik Yunan'dan sonra İslam dünyasına geçti. Zaten diyor mevsim başlangıçları ile ilgili çalışmalarında meşhur Yunanlı astronom Hippokaros güneşin hareketlerini çoktan açıklamıştı.
Ha, Biruni'nin Dünya'nın çapını ölçtü ama hali hazırdaki elimizdeki ölçümlerden epey farklı. Ama bu konuda tabii ki çabalamış, değerli birisi. Ama yanlış bilgi diyor. Fergani hakkında demiş ki, Güneş'in hareket eden bir gök cismi olduğunu bilim tarihinde ilk keşfeden bilgindir. Kendi devrine kadar gök cisimlerinin hareketi biliniyordu ancak Fergani, Güneş'in de kendi etrafında batıdan doğuya doğru döndüğünü ifade etmiştir diyor. Hayır, Güneş'in döndüğü çok daha önce biliniyormuş.
Tergani güneşin kendi etrafındaki hareketini de bulmamıştır. Bu bilgi de yanlış. Kendi devrine kadar gök cisimlerin hareketi biliniyordu ifadesi de ne anlama geliniyordu? Bu da belli değil diyor. Hayır, doğrusu şu. Yazmış olduğu astronomi kitabıyla özellikle Batı'da tanınır. 12. yüzyıldan sonra Batı'da astronominin yeniden canlandırılmasında büyük bir etkisi vardır dese doğru. Ama doğru değil yani bunları bulmamıştır diyor. Ali Kuşçu hakkında gezegenlerin güneş etrafında belli yönürgenlerle hareket ettiği fikrini ortaya almıştır demiş.
Güneş merkezli kurama bulmuş yazılıyor. Hayır, bulmamıştır. Tam tersine, tüm astronomi yazılarında yeri merkeze almıştır. Dünyayı merkeze almış yani, tam tersi. Böyle bir bilgi yoktur, diyor. Bölümün başında, bu kadar cehalet ancak tahsille olur demiştik ya, işte o hesap. Eğitim ile arzu ettikleri şey aslında Türk İslam sentezi fikrimi özümsemiş, yeni nesil mukaddesatçı milliyetçiler yetiştirmekten ibaret. Eğer derslerin içeriğini değiştirirlerse, bunun mümkün olduğunu zannedecek kadar da cahiller.
Eğitim yoluyla ideoloji yaratmak, genç nesillere ideolojik öğretmenizi dayatmak 19. yüzyılın fikriydi. 21. yüzyılda bunu yapsanız dahi başarmanız pek zor. 24 saat din dersi koysanız dindar bir nesil yaratacağınız şüphelidir. Bakın sonra 10 yılda din derslerinin toplam ağırlığı 4 katına çıkarılıyor.
LYS'de falan da din kültürü sorularının sayısı arttırılıyor. Yani daha önemli bir ders, din dersi. Ama buna rağmen eğitim seviyesi arttıkça, dindarlık azalıyor. Ama yığılmıyorlar. Hala çarpık ideolojilerini eğitim yoluyla insanların evlatlarına dikte etmeye çabalıyorlar. Bir inat bu. TBMM Milli Savunma Komisyonu Başkanı Hulusi Akar bile bu konuya ilişkin geveleyebiliyor. Bakın ne diyor Hulusi Akar?
Eğitim bilgi değil arkadaşlar. Bilgi üniversitede oluyor, bilgi meslekte oluyor. Eğitimin amacı bir, Allah korkusunu, iki, kuldan utanma. Eğer biz 4-12 yaş arasındaki insanlar, çocuklarımıza Allah korkusunu verirsek, Allah'tan korkmayı, kuldan utanmayı verirsek, efendim vatan sevgisini verirsek, millet sevgisini verirsek, bayrak sevgisini verirsek, bu başkaları için iyilik yapmayı öğretirsek ve diğer misli ve manevi değerlerimizi onlara yüklediğimiz takdirde, ondan sonra bu çocuk Nereye giderse gitsin. Dünyanın her şeyden gitsin, uçaktan korkmayın. Eğer bu belirlemezse, ki bazı zıkkımlarımız var, eğitilebilir, yakınlık bildiği gibi, bu şimdi gördüğümüz tablo. Bu sefer ateistle mi uğraşacaksınız, deistle mi uğraşacaksınız, LGBT ile mi uğraşacaksınız, uyuşturucu ile mi uğraşacaksınız, şaşırırsınız. 4-12 yaş çocuklarına Allah korkusu, vatan ve millet sevgisi aşılanmalı ki ateizmle, LGBT ile falan uğraşmayalım. Saçmalığı görüyor musunuz? Bu arada Allah korkusu, vatan, millet sevgisi falan nasıl aşılanacak? İşte biraz önce dinledim. Bayrak şiirini okursak daha bayrağı sevecekler falan. İşte böyle bir sapık zihin ne diyelim. 1960'ta Türkiye'nin marif davasını yazıp 2024'teki marif modeline ilham olan anti komünist Nurettin Topçun dedikleriyle
Hulusi Akar'ın bakış açısı ne kadar da uyumlu. Ne diyordu Nurettin Topçu? Bütün mektepler fen mektebi olma yolunda, milli mektepte can çekişmektedir. İslamcının eğitimi kavrayışı budur. Bir yanda fen mektepleri, diğer yanda milli mektepler.
Bu saçmalığı görenler ne yapabilir ki? Ne yapsınlar? Yediklerinden, içtiklerinden kısarak özel okulların yolunu tutuyorlar. Sırf çocukları bu manyaklığın elinde zombileşmesin diye milyonlar harcanıyor ve kolejlerin kapısına düşürüyor. Eğitim sisteminin bu şekilde ideolojik yoğunluğunun arttırılması özellikle temel eğitim çağında evladı olan aileleri özel okullara yönlendiriyor.
Bana oldukça çarpıcı gelen bir veri. 4 artı 4 artı 4 eğitim sisteminin başladığı 2012'de 992 özel ilkokul varmış. 2022-23'te sayı 2065. Aynı dönemde özel ilkokula giden öğrenci sayısı da 167 binden 348 bine çıkıyor. Küsüratları söylemedim bak. Sadece 10 yılda özel okul öğrenci sayısı iki katından fazla artış gösteriyor. Ortaokul ve liselerdeki artış daha da fazla.
Yani mesele yalnızca politik değil, ekonomi politiktir. Eğitimin bu şekilde ideolojik boyut kazanması beraberinde zincir kolejleri de getiriyor. Biliyorsunuz bu zincir kolejleri değil mi? Nelerden bahsettiğim belli. Şu yeni ticarethanelerden bahsediyorum. Hani şu öğretmenine asgari ücret verip velileri soyanlardan. Eee Yusuf Tekin milli eğitim bakanı olduğu sürece paralarına para katmaya devam eder bu kolejler. Ama şöyle de düşünmeyin lütfen. Herkes özel okula gidiyor. Yoo hayır. Temel ve orta öğretim çağındaki 17 milyon öğrencinin %88'i devlet okullarında eğitim görüyor. Peki devlet okullarının hali nicedir? PISA testlerine katılan öğrencilere bir anket de yapılmış. Bu anketten yola çıkarak PISA bir de Ekonomik, Sosyal, Kültürel Durum Endeksi de yayınlıyor. Kısaca ESKD Endeksi denen bu çalışmaya göre öğrencilerin beceri farklılıklarının ne kadarının sosyal-ekonomik farklılıklardan kaynaklandığı ölçülüyor. Biraz daha özetle ifade edersem, yoksul çocukları eğitimde başarılı olabiliyor mu, olamıyor mu? Yani yoksullukla eğitimdeki başarı arasında bir korelasyon var mı? PİSA raporundaki ifadeye lütfen dikkatlice kulak verin.
ESKD Endeksi, ailenin ve dolayısıyla çocuğun sahip olduğu finansal, sosyal, kültürel ve beşeri sermayeler baz alınarak hesaplanıyor. Endeks, ailenin sosyoekonomik arka planına göre hesaplanan bir gösterge olarak ebeveynlerin mezuniyet derecelerini, çalışma ve gelir durumlarını ve hane halkının sahip olduğu çeşitli eşyaları hesaba katıyor. Türkiye, endekste yer alan Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü üyesi 36 ülke arasında son sıradadır. Bizdeki yoksul çocuklar eğitimde başarısız. OECD'nin en kötüsü bizim yoksullarımız. Daha özetle ifade edeyim. Arkadaşlar, ailenizin parası pulu varsa daha başarılı öğrenciler oluyorsunuz. Çünkü sistem bir biçimiyle size daha fazla avantaj sağlıyor. Ailenizin maddi durumu kötüyse siz de başarısız oluyorsunuz. Bu alanda OECD'de sonuncuyuz.
Bu haliyle şunu söylemek yanlış olmaz. Türkiye eğitim sistemi zengine hanhamam, yoksula din iman vaat ediyor. Tabii zengin deyince çocuğunu koleje yollayabilen herkesten bahsetmiyorum. PISA testine katılan çocuklara sorular da sorulmuş. Mesela şu soru oldukça enteresan. Genel anlamda bir bütün olarak düşündüğünüzde bugünlerde hayatınızdan ne derece memnunsunuz? 0 ile 10 arasında cevaplayınız.
0 en mutsuz olanları, 10 en mutlu olanları ifade ediyor. Tipik bir mutluluk endeksli sorusu bu. Sevgili dostlar, görünce öyle üzüldüm ki. OECD ülkeleri içinde puanı 6'dan düşük olan tek bir ülke yok. Hepsinin puanı 6'dan yüksek. En düşük puan Birleşik Krallık'ta, onun da puanı 6.1. OECD ortalaması 6.8. En mutlu olan çocuklar da Finlandyalıymış, puanları 7.4. Türkiye sonuncu. Kaç puanımız biliyor musunuz? 4.9.
Bizim çocuklardan daha mutsuz bir ülke yok PISA testine giren. PISA anketlerine devam edelim. Çocukların %26'sının kendisine ait bir odası yok. %28'inin bir bilgisayarı yok. %14'ünün akıllı telefonlar haricinde internete erişimi yok. %14 yine haftada en az bir gün çalışıyor. Üstelik
Sosyoekonomik açıdan dezavantajlı bölgelerdeki öğretmenlerin kalitesi de oldukça düşük. Yani öğretmen performansı düşük olanlar yoksul muhitlerdeki okullarda görevlendiriliyor. Garibanın çocuğu ne yapsın lisede mezhemleri yolunu tutuyorlar. Evrensel gazetesi İzmir-Bornova'da meslek lisesi öğrencileriyle konuşmuş. Öğrenci diyoruz da işçileşmiş çocuklar bunlar. Vestali.
Kaç saat çalışıyorsun? Yaklaşık 10 ya da 11 saat. Kaç gün? Haftanın 5 günü. Cumartesi günleri de çalışıyorum. Cumartesi günü. Sadece bir gün okula geliyorsun? Evet, sadece bir gün. Pazartesi günleri o da. Ben hiçbir şey yapamıyorum. Cumartesi günleri de zaten çalıştığım için pazar gününde uykuyu özlüyorum artık. Zaten ona da 12-1'e kadar yatıyorum. 12-1'den sonra da zaten oruç istiyorum bazen. 12-1'e kadar yatıyorum.
Mesemlerde 4 gün iş, 1 gün okul var. Zaten meseme gelmeden önce de bu çocukların doğru düzgün bir eğitim aldıkları yoktu. Çocukların ücretleri işsizlik forumundan karşılanıyor. Bir, ikinci, üçüncü sınıfta lisede asgari ücretin yarısını alıyorsunuz. Son sınıfta asgari ücretin 3'te 2'sini alıyorsunuz. Yani aslında yaklaşık 8-9 bin lira para kazansın diye çocuğunuzu aslında okul hayatından koparıyorsunuz. Sizin suçunuz değil, koparmak zorunda bırakan sistemin suçu.
Haliyle 2 milyon öğrenci bakın, 2 milyon öğrenci aslında bedava iş gücüne dönüşüyor. Çünkü parayı da işsizlik fonu veriyor. Her ay bir öğrenci ise iş cinayetlerine kurban gidiyor bakın buralarda. Ne denir bilemiyorum. Bunlar öğrenci mi işçi mi? İşte ucuz iş gücü diye OSB'lere sürülmüşler. Hangi aile bu hale gelmiş bir sisteme çocuğunu göndermek ister ki? Ancak müşkül durumda olmanız lazım. Yoksulluğun pençesinde kıvranmanız lazım. Parasızlık mesemleri talep edenlerin ortak özelliği. aynen yani nasıl desem abi bu devlet yani devleti inkar etmek gibi olmasın da yani abi harbiden de para sıkıntısı çekiyor insan ya yani tamam
Babam çalışıyor, ablam staj görüyor da yani ben de bir yandan da şey yapmak zorundayım. İleride hangi meslek sahibi olmak istiyorsun? Abi ben oyuncu olmak istiyorum ama işte bu yüzden dolayı... Bu zır cahillerin pençesine düştü halkımız. Maalesef kurtulamadık şu işten. Eğitim sistemimiz bu haliyle modern bir ulus yaratmaktan gittikçe bizi uzaklaştırıyor. Eğitimin pozitif dışsallığı bitiriliyor. Toplumsal bir fayda üretmiyor eğitim sistemimiz. Sermayedarların evlatları yurt dışındaki okullara,
o orta sınıfların evlatları zincir kolejlere, geniş halk kesiminin çocukları ise ya imam hatiplere ya mesemlere. Alın size sessiz devrim. Tren Topi pod bir medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek diplomanın cahilliğe aldığını, eşekliğinse baki kaldığını bilerek yaşayın. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.