Podcast

ya hayatımı aptalca bir şeye adarsam (fringe’de izlediklerim)

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bir önceki bölümden beri Edinburgh'da bir buçuk gün kaldığımı anlatıyorum ama bu bölümde daha fazlası var. Bu bölüm Edinburgh Festival Fringe 2024'te izlediğim 6 şey ve yolculuğumun devamı ve tüm bunlara dair çok şey var.



Bölümde Bahsi Geçenler I Edinburgh Fringe'de İzlediklerim:

300 Paintings I Fotoğraflar

ARCADE

Taiwan Season: Lost Connection

Showstopper! The Improvised Musical

Amos Gill: Going Down Swinging

My Mother's Funeral: The Show

Konserdekiler: lona Fyte, Gnoss, Zoe Graham, Nimbus Sextet






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!

----- Podbee Sunar -------
Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

6.266 kelime · ~31 dk okuma

Merhaba, ben Cem. Bu bölüm size Edinburgh Cringe'de neler yaşadığımı anlatacağım. Yani ben bir şey yaşamadım, izlediğim şeyleri anlatacağım ve bana düşündürdüklerini. Edinburgh Cringe ne bilmiyorsanız, bunu bir önceki bölüm bayağı uzun bir sürede anlattım. Ama özetlememiz gerekirse, alternatif bir performans festivali. Hiç jürisi veya organizasyon kurulu gibi bir şey yok. Herkes gelip gösteri yapabiliyor orada. İnsanlar stand-up yapıyor, dans yapıyor.

Ve şehrin her yerinde, her barda ya da böyle üniversitenin içindeki dersliklerde... Her yerde gösteri yapılıyor, inanılmaz yani. Şehirde böyle, sokakta da bir şeyler oluyor. Birazdan anlatacağım. Ben Fringe'de bir buçuk gün kaldım ve orada toplam 6 şey izledim. Ve tabii ki siz bu 6 şeyi büyük ihtimalle izleyemeyeceksiniz. Çünkü böyle küçük performanslar bunlar. Ama bunları anlatmaya çalışırken hani... Sizin izlemeyeceğiniz bir şeyi karşınızda niye inceleyeceğim diye düşünebilirsiniz. Öyle düşünmeyin. Çünkü incelemeyeceğim. Yani şu şöyleydi, bu böyleydi demeyeceğim. İzlediğim şeylerin bana düşündürdüklerinden, izlediğim şeylerin fikirlerinden, performans olarak nasıl şeyler yaptıklarından bahsedeceğim. Böylece siz de hem performans yapmak istiyorsanız belki o konuda düşünürsünüz. Ya da yani gösterilerin içindeki hayatta ilgili fikirleri biraz düşünmüş oluruz.

Çünkü bazen insanlar bir şey izlerken, bunu daha önce de demiştim ama şöyle oluyorlar. E şu şöyleydi, bu böyleydi, bunu sevmedim, bunu sevdim falan. Ya da mesela biri bir film izliyor, sonra gidip o filmi başka bir filmle karşılaştırıyor. Ama bence bir filmi hayatla karşılaştırmalıyız. Çünkü niye film izliyoruz? Başka filmlerle karşılaştırmak için mi? Hayatımız film mi yani? Hayır, sadece film izlemiyorum.

Transkriptin tamamını oku

Ben Londra'daydım. Oradaki Kings Cross tren istasyonundan, o Harry Potter'daki tren istasyonu, şehrin merkezinde bir yerde. Oradan trene bindim ve 4 saat boyunca Edinburgh'a gittim. Trenden indim. Dışarı çıktım ve direkt şehir merkezine çıktım. Belki Edinburgh'u duymuşsunuzdur. Çok yağmurlu, çok kasvetli bir şehir.

Ve sadece yani yağmur ve kasvetli bir havası yok. Şehirdeki binalar da o kadar hiç mimarlıkla ilgili bir şey bilmiyorum ama çok karanlık ve çok havalılar. Gotikler mi? Bilmiyorum. Çok çok güzeller. Böyle bir film setine gelmiş gibi hissediyorsunuz cidden. Çok tarihi ve böyle her yer şato. Garip şeyler. Neyse böyle hemen fotoğraf çektim ama çok kalabalıktı şehir ve insanlar Amerikalılara benziyordu garip bir şekilde ve sonra onu fark ettim. Şehirde baya bir Amerikalı vardı. Bu arada trende de komik bir olay oldu Amerikalılarla ilgili. Amerikalıları komik buluyorum o yüzden bu olayı anlatmak istiyorum. Yani çok bir olay olmadı aslında.

Bir tane adam trenden ineceğimiz zaman, bavullarını bavul yerinden almaya çalışıyordu. Ama böyle çok garipti. İnsanların arkasından geçti bavul yerine, okey. Sonra şey dedi, pardon ben, I came from all the way from America falan dedi. Ve sonra bavulunu alıp indirdi.

Yani şey, çünkü adam biraz garip davranıyordu. Yani nasıl garip davrandığını açıklayamayacağım ama... Yani kim Amerika'dan geldiğini söyler bir yere, bir trenin içinde? Ve yani adamın kendinin garipliğinin farkında olması da komik. Hani çünkü orada İskoçyalılar var, Avrupalılar, İngilizler var ve herkesin belli bir vibe'ı var. Amerikalı'nın vibe'ı hepimizden ayrı. Rap yapıyorum.

Ve adam yani herhalde o garip vibe'ı hissettiği için Amerikalı olduğunu söylemek zorunda hissetti ama hiçbir şey söylemesine de gerek yoktu. Herhalde olayın en komik yanı buydu. Ve adam bunu dedikten sonra ben adamda aramda böyle 3-4 kişi vardı. Yanımda duran birkaç kişi güldü sıradaki ya da oturan bir adam falan yaptı.

Aynen, bunu bilmiyorsanız Amerikalıların böyle bir garip tarafları var. In Bruges filmini izlediniz mi bilmiyorum ama orada da Amerikan turistlerle dalga geçiyorlardı. Ben İngiltere'deyken de komik bir Amerikalı çift vardı, neyse onu anlatmayayım. Aziz Ansari vardı ya, onunla karşılaşmıştım.

Bu sırada bir çift vardı yemek yediğim restoranda. 10. evlilik yıl dönümlerinin için Taylor Swift konserine gelmişlerdi South Carolina'da. Neyse anlatılacak bir şeyler yok komiklerdi sadece. Aynen. Tamam nerede kalmıştık? Ben trenden indim kalabalıktı. Bir yokuş çıktım ve şehir merkezine doğru yaklaştım zaten. Tren istasyonu şehrin merkezindeydi. Ve bu sırada bana böyle 100 tane broşür verdiler. Gözlerimize gelir misiniz? Gözlerimize gelir misiniz? diye.

Sonra çok aç olduğum için bir restorana girdim. Yemek yedim. Scottish Breakfast aldım. O da İngiliz kahvaltısı gibi böyle fasulyeli, sosisli garip bir şeydi. Restorandan çıktım ve sonra bir anda 10 tane genç duran komik tipli erkek acapella şarkı söylemeye başladılar ve hepsinin üstünde

İngiltere'nin böyle bir ay boyunca başbakanlığını yapan Listeras'ın resmi vardı. Bilmeyenler için Listeras, İngiltere'de uzun süredir politika yapan ve hiç sevilmeyen biriydi. Orada, bilmiyorsanız parlimenter... Doğru mu söyledim? Parlementer. Parlim... Sigara sistemi.

Ve Listeras uzun süredir politika yapan bir politikacı. Mecliste iktidar partisinin bir üyesi ve iktidar partisindeki başkan istifa ettikten sonra bir anda Listeras'ı seçiyorlar başkan olarak. Ve herkes bir anda bu kadını sevmediği için dalga geçiyor. Yani bu kadın hiçbir şekilde yapamayacak diye. Hatta biri bir tane Twitter sayfası açıyor ve bir marul koyuyor oraya. Bu marul mu daha önce çürüyecek yoksa Listeras daha önce istifa mı edecek diye. Çünkü bilmeyenler için istifa diye bir şey var. Birileri bir işi yapamıyorsa istifa edebiliyorlar.

Şu an böyle annem falan şey bir anda alkışlayıp ayağa kalkmaya başladı. ''Aa çocuğum, aa göndermeyi anladım, aaa'' Aynen. Teyzeler çok dinleyecek podcast. Böyle tiyatro oyunları da var ya, sırf böyle politik göndermeler ama kimseye hiçbir işe yaramayıp sadece sen anladığın için mutlu hissediyorsun, daha az yalnız hissediyorsun ama hiç kimsenin fikrini değiştirmiyor, hiçbir işe yaramıyor.

Ve sizce kim kazandı? Marul mu? Listeras mı? Marul kazanıyor. Marul çürümüyor, Listeras istifa etmek zorunda kalıyor. Çünkü böyle bir anda garip politikalar açıklıyor ekonomiyle ilgili. Ve herkes diyor ki, çünkü basın var, konuşabiliyor basın.

Benim bu restoran çıkışında gördüğüm 10 tane erkek de üstlerinde Listeras tişörtleri var. Ve Listeras'ın bu işte kaç, 20 gün mü? Kaç gün, bilmiyorum. İşte kaldığı o kısa süre boyunca yaşadıklarıyla ilgili acapella bir müzikal yapmışlar.

Bu hayatımda duyduğum en saçma şey ve bununla ilgili şarkılar söylüyorlardı gülümseyerek falan. Ve kendilerini bu yaptıkları saçma şey, bu kadar adamaları böyle bana biraz duygusal bir yerden... Yani çok hoşuma gitti. Çünkü ben bazı şeylere kendimi adamakta... İngilizcesi ''commit'' etmek daha mantıklı bir kelime gibi geliyor. Çünkü kendini adamak deyince şey oluyor, kendimi ''neo'' diyeceğim. Belki de kelime bana güçlü geldiği için korkuyorum. O yüzden İngilizce kullanarak daha çok anlamını bilmediğim bir şey diyorum ve neyse hafifletiyorum.

Aynen, bir şeye kendimizi adarsak ve sonra kötü bir şey olursa ne olacağından korkuyoruz yani. Aslında şey olabilir yani, ne bileyim kendimi şimdi gidip aşırı salakça bir şeye adayıp sonra ölürsem kötü olur yani. Yani o şekilde yaşlanıp kendimi salakça bir şey uğruna... Öyle bir korku da var. Ama bazen de hiçbir şey olmuyor kendini bir şey adayıp, iyi bir şey yapınca. Ya da iyi bir şey yapmayacaksın, onun korkusu var herhalde. Ya da yani iyi bir şey ne demek yani, onun korkusu var. Aynen, sürekli kendini adayamayarak yaşamak da zor ama. Ama adayarak yaşamak da zor. Yaşamak zor. Ama ölmek kolay. Aynen, o yüzden... Ama tek yapabildiğim şey de yaşamak, o yüzden çabalamaya devam ediyoruz.

Ama aynen mesela Fringe'e gitmeden önce de şey diye düşünmüştüm. Londra'da dört gün kalacaktım ve şey diye düşünmüştüm. Hani dört günü Londra'da yaşayan arkadaşlarım var. Onlarla mı geçirsem? Yoksa böyle bir anda iki gün Fringe'e gidip gelip sonra iki günde arkadaşlarımla mı geçirsem diye. Sonra Fringe'e gitmeye karar verdim ve gittim. Ama mesela trende şeyi düşündüm. İşte ben maymun iştahlıyım. İki gün Fringe'de geçireceğim. Sonra dönüp arkadaşlarımla vakit geçireceğim. Niye her şey yapmak istiyorum? İşte gitmem saçma mı oldu? Boşuna para harcadım falan diye düşündüm.

Hani bilet almışsın yani parayı da vermişsin sus ve git yani mal. Ya da mesela bu podcastı yaparken de bazen şey hissediyorum. Mesela bir şey anlatmak istiyorum ama sonra o anlatacağım şeyin düşüncesi bile yani sonra anlatmayayım diyorum. Yani niye anlatacağım ki diyorum. Çünkü kendimi böyle bir şey yapmaya tam şey yapamıyorum.

Ve etrafımda benim yaşımda da bir sürü insan var. Mesela bir üniversite bölümü okumuşlar ama şimdi sıkıcı bir kurumsal işle çalışmak istemiyorlar. Ama mesela belki başka bir konuda master yapıp bir şeyler daha öğrenebilirler. Ama onu da yapsalar mı emin değiller. Böyle çok kötü bir his yani. Hani elini kaldırmaya bile kendini adayamıyorsun. Böyle hiçbir şey yapamıyorsun. Ben mesela düşünüyorum kendimi ne zaman böyle bir şeye adayabiliyorum diye. Bazen insanlarla sohbet ederken

O sohbete yüzde yüz konsantre olabiliyorum. Bazen koşarken beynim rahat hissediyor ama o şey hissini uzun süredir hissedemiyorum. Mesela bir şeye uzun süre çalışırsınız ve bir saat geçtikten sonra oha bir saat geçmiş dersiniz ya, İnstagram'a bakmaktan bahsetmiyorum. Cidden beyniniz çalıştığı için o böyle manyak, mutlu bir moda girersiniz. Mutlu da değil, aşırı konsantre bir moda girersiniz. Ben o şeyi kendimde uzun süredir hissedemiyorum ve o yüzden bazen yoruluyorum yani bunu hissedemediğim. Yani özlüyorum o hissi. Aynen, geçen bu hissi şeyde de yaşadım. Londra'da bir jazz bara gittik. Orada işte jam sesyon yapılıyordu. Hani insanlar oradaki enstrümanları kullanarak bir şeyler çalıp bir şeyler söyleyebiliyorlar. Doğaçlama bir şekilde.

Ve aynen yani seyirciden bir tane kız çıktı, bir anda şarkı söylemeye başladı ve cidden sadece o şarkıyı söylüyordu. Hani şey gibi düşünmüyordu. ''Ya şarkıyı söylesem mi, söylemesem mi?'' falan. Belki öncesinde düşünmüştü de sahneye çıktıktan sonra sadece o şarkıyı söylüyordu. Ve o diğer enstrümanları çalan insanlar da sadece o anda o enstrümanları çalıyorlardı ve şey dedim... ''Oha yani etrafımda bu biraz daha olsa, biraz daha böyle insanlar olsa ya da ben böyle insanlar olsam etrafımdaki insanlar için iyi olur.'' dedim.

Aynen, sonra Listeras broşürünü alıp yoluma devam ettim otelime yürümeye. Böyle bir şehirden 20 dakika uzaktaydı. Yürürken Edinburgh 13 derece falandı ve ben bir sırt çantasıyla gittim. O yüzden bir yere gidip ceket aldım. 2. LG'den. Sonra otele girdim. Saat artık böyle 5 falan olmuştu akşam. Ve şey fark ettim. Ben Fringe'e geldim ama hiçbir plan yapmadım. Hani nereye gideceğim, ne izleyeceğim diye. İnternetten bilet bakmaya başladım. Fringe'in sistemini anlamaya çalıştım. Ve bu sırada işte Instagram'a story koymuştum Fringe'e gideceğim diye. O sırada işte birkaç gün önce Deniz Göktaş da Fringe'de gösteri yapmıştı ve o da bir şeyler izlemiş galiba. Ya da işte başkalarından bir şeyler bulmuş. O bana böyle bir 10 listelik bir şey attı. Yani 10 performanslık bir liste attı. Onlara baktım hangisinin zamanı uyuyor, uymuyor diye.

...ve böyle iki saat boyunca program yapmam gerekti sonraki gün için. Onu yaptım, sonra dışarı çıktım ve etrafı kalabalık bir restoran gördüm. Restoran şeydi, Macau diye bir yer varmış biliyor musunuz? Çin'in altında bir ada ve orası şeymiş... ...hani Kıbrıs gibi kumar oynamaya gidiyormuş şu an insanlar. Eskiden de Portekiz'in kolonisiymiş. Aynen, uzun bir süre Portekiz'iymiş orası yani.

Bir tane Macau restoranı vardı ve Çin-Portekiz füzyon yemeği yapıyorlardı. Ve çok güzeldi. Yemekle ilgili çok bir şey bilmediğim için böyle söyleyeceğim, bu kadar. Ama çok tatlı bir ortamdı. Tamam, sonra akşam bir konsere gittim. Çok anlatacak bir şey yoktu ama tatlı gruplardı. İskoçyalı gruplar konseriydi. Böyle dört tane İskoçyalı grup arda arda çalıyordu. Dinlemek isterseniz alta linklerini koyacağım. Özellikle son ikisi, bir tane caz ve indie kız havalılardı. Bakabilirsiniz.

İskoç şeylerine de yardım etmiş olalım. Yerel işletmelerine. İlk gösteri 10.50'deydi. Ben 10 gibi uyandım. Her şeyi ucu ucuna yapmam gerektiği için. Hani uyanıp böyle şehirde biraz yürüyüp, şehri görüp falan hani tatlı bir kahve alıp temiz havayı içime çekemem. İlla oyuna neredeyse anında yetişmem gerek. Hayır, o kadar kendimden nefret etmiyorum bu arada. Biraz öyle duyuluyor olabilir şu an ama. Belki biraz.

Neyse, gittim oyuna. Yani stand-up mı, oyun mu artık ne olduğunu bilmiyordum. Ve değişik bir şeydi. Avustralyalı bir adam, bir komedyen komediyi bırakıp böyle bir depo gibi bir şey tutup 5 ay boyunca 300 tane resim yapmış. Ve garip bir şekilde bir ara her gün bir start-up fikri bulmaya karar vermiş. Bulduktan sonra da şirketlere mail atıyormuş bunu her gün. Sonra bazıları olmuş falan, yatırım almış falan. Garip bir adamdı. Bunları anlatıyordu yani. En sonunda da bu 5 ayın sonunda da bipolar olduğunu öğrenmiş.

Ve sonra bunun bipolar davranış bozukluğu tam olarak ne oluyor? Benim açıklayabileceğim bir şey değil. Ama galiba sizin böyle çok uzun dönemleriniz oluyor. Bir manik bir de depresif. Aynen bu adamın manik dönemine denk gelmiş o 5 aylık.

300 resim yaptığı dönem ve sürekli işte bir fikir bulup bir şeyler yapıyormuş. Sonra ilaç kullanmaya başlamış ve ilaç kullanmaya başladıktan sonra yaşadığı değişimi de anlatıyordu. İşte sanatının nasıl değiştiğini, bazı insanlar beynin uyuşacak diyormuş ama adam şey diyor hani, ben kendimi tüketiyordum o manik dönemlerimde. Hani hiç uyumadan 24 saat bir şey yapıyordum, bir fikir buluyordum. Ve adam o yaptığı şeylerden bahsediyor, cidden manyakça şeyler. Hem çok yaratıcı, çok enerjik, hem de bazı şeyleri de yapmasa daha iyi olurmuş yani. Çünkü kendine biraz zarar veriyormuş psikolojik ve fiziksel açıdan. Ya kendine fiziksel açıdan vurmuyormuş. Sadece görüyormuş anlamında diyorum. Neyse adam bir saat boyunca bunu anlattı ve bilmiyorum bayağı hoşuma gitti ve bu Avustralya'daki bir fringe'de bayağı sevilmiş, o yılın en sevilen şeylerinden biriymiş. Bu gösteri böyle Summer Hall diye bir yerin içindeydi ve bu Summer Hall'un içinde de 7 farklı gösteri vardı. Biraz önce dediğim gibi hani Fringe'de bir sürü farklı yerde gösteri oluyor ve bazı ana mekanlarda da aynı anda birkaç gösteri oluyor. Ve bu 300 Paintings'i izlediğim yer böyle küçük bir prova odası gibi bir şeydi. Hani tam bir tiyatro salonu değildi. Plastik sandalyeler koymuşlar. Sahne de yok. Yani sahne yüksekliği yok. Aynen böyle tatlı bir yerdi. Gösteriye başladığında adam, normalde ben gece insanıyım ama

Fringe'de bir ay boyunca her sabah 10.50'de gösteri yapacağım dedi. Çünkü şey dedi, gece insanları olarak siz sabah insanlarıyla tanışmak istedim dedi. Sonra işte kaçta kalktınız en erken diye sordu. 4'te kalkanlar vardı. Onu alkışladı. Alkışlattı bize. Sonra işte 5'te kalkanlar el kaldırdı. 6, 7, 8 falan. Sonra 10'a geldi. 10'da da ben hu hu diye şey yaptım. Cidden öyle yaptım. Ve sadece ben yaptım galiba. Nasıl 10'da kalkmıyorsunuz? Manyak mısınız yani?

Aynen, biraz dağıtın arkadaşlar. Hayır, sonra adam şey dedi, sende de cidden bu saatte kalkıyormuş tipi var dedi. Ama kötü olarak demedi. You look like that falan dedi. Ama kötü olarak demedi. Ya da ben kötü olarak demediğimi düşünmeye çalıştım. Hayır hayır, adam çok böyle tatlı, sweetheart, aşırı cute biriydi. İngilizce kelimeler giriş yaptı. Aynen, benimle kesinlikle kimse dalga geçmedi.

Ben harika biriyim. Bu adam hayatını bir dönem stand-up'a adamış. 30 yaşlarında bir adamdı, yani 30 yaşlarında bırakmış stand-up'ı. Şeyden bahsetti, hani bir stand-up yaparken ben kendim olamıyordum. Çünkü bir seyirci var ve şey dedi, komediyi anlamak çok kolay. Eğer gülüyorlarsa komedi yapıyorsunuz ya da gülmüyorlarsa yapmıyorsunuz.

Ama mesela sanatta öyle değil. Ne zaman sanat yapıp yapmadığınız belli olmuyor. Ama stand-up'ta da şöyle bir sıkıntısı olmuş. Seyirciyi güldürdüğü zamanlar kendi gibi hissetmiyormuş. Bunu da şöyle açıklayabilirim. Benim sevdiğim bir komedyem Bob Burnham da bununla ilgili biraz bahsediyor. Bazen stand-up'larda seyirciyi güldürmek için seyircinin güleceğini bildiğiniz ama size komik gelmeyen şeyler yapabiliyorsunuz. Bob Burnham şey diyor mesela,

İnsanların en hayvansal dürtülerini deşerek komedyenler espri yapıyor diyor. Ya da bir trajediyle ilgili espri yapıyorlar diyor. Bob Örnem'in Sad diye bir şarkısı var ve o şarkının başında sürekli şey esprileri yapıyor. İşte 11 Eylül. Ya da sürekli üzgün şeyler söylüyor. Bir tane, şu an ben deyince komik olmayacak çünkü seyirci de yok ve komik şeyler de söylemiyor aslında biraz. Bir tane kadının çocuğu ölmüş. Kadın onun cenazesine gitmiş diyor. Seyirci gülüyor falan böyle saçma sapan. Böyle saçma boş boş şeyler söylüyor ve insanlar gülüyor. Sonra da Bolburn'ın şarkının bir kısmından sonra ben size sürekli kötü şeyler söyledim. Şu an niye gülüyorsunuz diyor ve sonra da komedinin amacının şu olduğunu belirtiyor.

Gülmek ve komedi dünyadaki tüm sıkıntılara bir çare. Ama gerçekten sıkıntıları olan insanlar için değil. Sıkıntısız ama sıkıntılı olan insanlarla yaşamaya devam etmesi gereken insanlar için, diyor. Ya aslında sıkıntılı insanlar da gülüyorlar yani. Aynen, Bob Örnem'i çok seviyorum bilmeyenler için. Şu an tekrar şey yapmayacağım. İki saat bahsetmeyeceğim ama lisede izleyip kafayı sıyırmıştım. Hala da benim için inanılmaz bir insan. Yaptıkları şeyler dolayısıyla.

Şimdi biraz da adamın resim çizdikten sonra hissettikleriyle ilgili bahsetmek istiyorum. Çünkü adam bir ara her gün bir resim çiziyormuş ve işte sanat dünyasındaki sanat okuyan arkadaşlarına, ressam arkadaşlarına gösteriyormuş ve tuhaf yorumlar alıyormuş. İşte bu ne? Ya adam böyle uçuk sürer şeyler çiziyormuş. Bu arada gösterinin sonunda adamın sergisi de vardı gösterinin alt katında. Adamın çizdiği resimleri de gördük, onun da linkini koyarım.

Ve adam da çıkışta kapıda bekliyordu şey dedi, gelip benimle konuşabilirsiniz dedi. Ben içime kapanık olduğum için tabii ki konuşmadım. Ama adamla konuşanlara bakıp böyle tatlı tatlı şey yaptım. Hoşuma gitti yani bu olay. Ha bir de mail de atabilirsiniz dedi, mail atarım belki sonra adama. Adamın mailini de yazacağım, mail atmak isterseniz adama. Şaka yapıyorum. Konuşacak biri yoksa belki mail ile başlar sonra belki çok iyi arkadaş olursunuz yani. Yakışıklıydı baya, hayvan gibi. Neyse, tatlıydı baya.

Aynen bana şeyden bahset... Bana de... Bana bahsetmedi. Aynen adam gösteride şeyden bahsetti. Arkadaşları ona şey demiş. İşte eğer ressam olmak istiyorsan ilk klasik, düz şeyleri çizebil ki sonra sürreyle geç. Hani genelde sanatçılar böyle yapıyor. Durup dururken sürreyle geçip hisleriyle ilgili resimler çizmiyorlar demiş. Adam da işte soruyormuş. Sizce bu sanat mı değil mi falan diye. Onlar da adamın çizdiklerine hayır diyorlarmış. Sonra adam da onların portresini garip garip şekillerde çiziyormuş böyle.

suratlarını falan büyütüyormuş, garip şeyler yapıyormuş. Onlarla dalga geçmek için, çok sanatçı olduklarını düşündükleri için. Ben bu 300 Paintings adamı izledikten sonra Londra'da küratörlük yapan, sanat okuyan bir arkadaşım var, ona yazdım. Hani bir ressam nasıl ortaya çıkıyor ya da bu işe girmek kolay mı diye. O da baya saçma aslında, ilkokuldaki gruplaşmalar gibi gruplar var. Eğer o gruplara girersen sonra tanınabiliyorsun gibi şeyler söyledi yani. Ve bu gruplar da tam ilkokuldaki gibi dışarıya kapalı oluyorlarmış. Aynen, herkes marjinal olduğunu, dünyayı değiştirdiğini düşünüyormuş ve bu grup böyle sürekli kendi içinden birbirlerini gaza getirip besliyorlarmış. Ya da şey dedi, o da ilgi çekiciydi, giyindiğin şeylere ve görüntüne göre de seni alıp almamak istiyorlar, öyle bir sıkıntı da var dedi. Ve şey dedi, senin sanatından çok sanatının sergilendiği galerilere önem veriyorlar dedi. Yani havalı galerilere girebiliyorsan, iyi. Ama sen kendi galerinde enteresan şeyler yapabiliyorsan ya da alternatif bir yerde, çok ilgilerini çekmiyormuş bu insanların. Yani daha çok tanınmak üstüne. Hani, ne ağırlar fakır sar, o deyim. Körler sarlar, birbirlerine ağırlar. Deyimi gibi duyuluyor.

Ha ve şeyden de bahsetti, o da üzücüydü. Eğer siz orijinal bir şey yapıyorsanız ve tamam bir şekilde iyi bir galeriye girdiniz, iyi giyindiniz, sizi onayladılar ve o gruba girdiniz. O gruba girdikten sonra sizin sanatınız orijinalliğini kaybedebiliyor. Çünkü siz de onların sevdiği şeylere benzemeye çalışıyorsunuz.

Ve ben şey diye de sordum, mesela diyelim hani bu yurt dışında şeyde var ya, Orta Doğu'da yaşayan insanları ya da zor yerlerden gelmiş insanları egzotikleştirmek. Yani şey diyorlar, ya diyelim işte biri Brezilya'da Rio de Janeiro'da çok zor bir çeteden çıkıp sonra sanatçı olmuş. Sonra bunu havalı buluyorlar işte, gel şöyle böyle yap diyorlar. Ama mesela o sanatçıdan sadece bu yaşadıklarının ne kadar zor olduğu ile ilgili sanat bekliyorlar. Mesela o adam gidip kendi hisleriyle ilgili bir çeteyle alakası olmayan resimler yaptığında ya da tamamen diyelim bilim kurgu bir şey yapmak falan istese, yo sen işte nasıl bastırıldığını çocukluk travmalarına anlat diyorlar, dedi. Yani tam bunu demedi de benim anladığım onun dediğini size bu şekilde anlatıyorum. Zaten arkadaşımın ismini de vermedim, her şeyi söyleyebilirim yani.

Ve arkadaşım şey dedi, işte şu an insanların etnik kökenlerine, engelli olup olmamalarına ya da neurodivergent, nöroçeşitlilik, o da işte öğrenme bozukluğu, ADHD ya da otizm gibi şeyler, onlara dikkat ediyorlar dedi. Ama işte bunlara şey diye dikkat etmeleri kötü yani, reklamsal ve kapitalist bir yerden dikkat etmeleri biraz üzücü yani. İnsanlar hani ne yapacak diye değil de, şu an bu havalı, bunu satabiliriz, bu popüler olabilir diye yapıyorlarmış. Ama aynen sanat dünyasıyla ilgili bu söylenen bir şey. Yani her şeyin çok paraya satıldığı, özellikle galerilerde ve müzelerde gereksiz paralar döndüğü ve o oraya girmenin, orada bir yer edinmenin zor olduğu hep söylenen bir şey. Ben de şu an bunu tekrar söylemiş oldum.

O zaman şimdi ilk gösteriden çıktık. Adamın sergisine gittik. Sergisindeki resimlerine baktık. Adamla konuşmadık. Çişe girdik. Ben kahve aldım. Bir tane daha. Ve çok ilginç bir şeye girdim. Arcade isimli yine bulunduğum yerin dışında bir konteyner vardı. Bulunduğum binanın dışında. Bu konteynerin içinde özel bir şey düzenlemişler. Buna ne deniyor bilmiyorum. Gösteri yok. Tamam anlatayım ne olduğunu, siz karar verin ne olduğunu. Bildiğiniz bir gemi konteynerının içine giriyorsunuz 20 kişi. 20 dakika, yarım saat sürecek bir olay bu. Ve 20 kişinin önünde de bir tane hani o Atari oyunları olur ya, onlardan var. Hepimizin bir tane Atari'si var. Ama Atari'mizin ekranı yok. Sadece önümüzde bir adet tuş var. Ve önümüzde bir adet kulaklık var.

Biz girdikten sonra şey diyorlar, birazdan tüm ışıklar kapatılacak ve sonra 5 saniye sonra açılacak. Eğer korkacaksanız çıkın çünkü tamamen zifiri karanlık olacak diyorlar. Sonra ışıkları kapatıyorlar ve cidden ben yani en son ne zaman gerçekten karanlık bir yerde olduğumu hatırlamıyormuşum. Çünkü güzeldi yani. Neyse sonra ışıkları açtılar, kimse çıkmadı tabii ki dışarı. Çünkü para verip gelmişiz oraya. Sonra kulaklığı takıyorsunuz. Ve Netflix'te Black Mirror bir şey yapmıştı ya. Evet diyordun, hayır diyordun, hikaye değişiyordu. Öyle bir şeyin içindesiniz. Ama evet veya hayır demenizin tek yolu şu. Size kulaklıkta dinlediğiniz hikayede siz bir karaktersiniz.

Size bazı sorular soruluyor. Şunu yapacak mısın, bunu yapacak mısın diye. Siz bir saniye içinde önünüzdeki tuşa basarsanız ve size diyorlar işte o tuşun nerede olduğunu öğrenin ki zifiri karanlıkta basabilin. Tuşa basarsanız evet diyorsunuz. Bir saniye içinde tuşa basmazsanız hayır diyorsunuz. Biraz fazla hızlı karar almanızı istiyorlar. Şimdi hikayeyi de öğrenince belki biraz mantıklı gelecek size. Çünkü bu hikayede bir savaşın içindeyiz. Böyle uyanıyoruz.

Ve... Hikaye garip. Yani karakterimiz uyanıyor, sonra bir toplantı gibi bir şeye gidiyor. Bir böyle devrim toplantısı, bir şey var. Bunu bilerek mi öyle yaptılar? Yoksa ben mal olduğum için mi? Tam anlamadım bilmiyorum ama hikayenin ortasından giriyorsunuz bu savaşa. Siz bu savaş içinde zaten yaşayan bir karakter oluyorsunuz. Neyse sonra bir grubun toplantısına gidiyorsunuz ve orada bir tane lideri öldürmekle ilgili konuşuyorlar. Ve sonra size işte öldürmek ister misin diye soruyorlar. Siz evet diyebiliyorsunuz. O zaman adamı öldürmeye gidiyorsunuz. Ama hikaye ilerledikçe evet demeseniz de gidiyorsunuz galiba. Neyse sonra gidiyorsunuz. Adamı vurabilirsiniz, vurmayabilirsiniz. Ben yani vurup vurmamaya emin olamadım çünkü adam iyi mi kötü mü bilmiyorum yani. Vurmadım. Sonra adam beni vurdu.

Ve sonra adam sizi vurduktan sonra geri dönüyorsunuz hikayenin başına. Her şeyi tekrar yapıyorsunuz ve bunun işte böyle ne bileyim 30 farklı versiyonu falan varmış. Hani birkaç kere bu tecrübeyi yani bu konteynıra birkaç kere girerseniz bile farklı versiyonlar ile karşılaşabiliyormuşsunuz hikayenin. Ve şey çok kötüydü. Siz vurulduğunuzda yüzünüze su fışkırtıyorlar.

Ve yani o zifiri karanlıkta hani direkt kan gelmiş gibi hissediyorsunuz. Ya da başka bir karakter vurulduğunda da. Yani tamamen karanlıkta olup sizi o savaşın içine alıyorlar ve ben bazen hani bu 20 dakika ne zaman bitecek diye düşündüm ve çıktığımda da aşırı aşırı gergindim. Bununla ilgili çok fazla söyleyebileceğim bir şey yok. Güzeldi ve bu konteynerda her sene Fringe'de farklı şeyler yapıyorlarmış. Böyle bir şirket varmış.

daha çok sesli tecrübelere odaklanıyorlarmış ve bu da onların bu en son yaptıkları gösteriymiş. Aslında bunu evde bile yapabiliriz gözümüzü bağlayıp. Sadece kulaklık gerek ama yüzümüze su fışkırtma. Bu bana şeyi hatırlattı. Geçen Alex Garland'ın, Ex Machina'nın yönetmeninin bir filmi çıktı, Civil War diye ve Amerika'daki bir iç savaşı anlatıyor. Filmin sahnelerinden birinde, bu spoiler değil,

şey oluyor, bizim ana karakterler yürürlerken böyle alakasız bir yerde, savaş olmayan bir yerde kendilerine ateş ediliyor. Ve sonra görüyorlar ki bir çatışmanın ortasındalar. Başkaları da kendilerini ateş edene ateş ediyor. Bunlar ortadalar. Sonra bir grubun yanına gidiyorlar. İşte ne oluyor falan diye soruyorlar.

Sonra o grup diyor ki karşımdaki hani kim bilmiyorum ama bana ateş ediyordu. Ben de ona ateş ediyorum. Hani bu savaşta böyle saçma sapan şeyler olabiliyor. İnsanlar ateş ediyor ve kime ateş ettiklerini bilmiyorlar. Bu arcade'de de bana o hikayede tam olarak ne olduğunu anlamamak onu hatırlattı. Çünkü dünyamızda da bize böyle medya her şeyi basit bir şekilde sunmaya çalışıyor. Şu, şu oldu. Şu yüzden saldırıldı şuraya. Bu böyle oldu deniyor ama her zaman aslında bu kadar basit değil. Yani sadece bize böyle bu kadar basitmiş gibi söyleniyor. Savaşa hayır falan.

Rusya, Ukrayna'ya saldırınca bir tane Amerikalı influencer mı ne, Putin ben senin annem olsaydım işte sana sevgi verirdim sen de Rusya'ya, ay Ukrayna'ya saldırmazdın falan gibi böyle aşırı cringe bir şey söylemişti. Savaş'a hayır deyince şu an aklıma o geldi. konteynerından çıktıktan sonra günümün üçüncü gösterisi bir dans performansıydı. Tayvanlı bir grubun. İsmi de Lost Connection. Hani kesilmiş bağlantı, kopuk bağlantı gibi bir şey demek. Ama burada dans sosyal medya bağımlılığıyla alakalıydı. Dansçılar, üç tane dansçı vardı. Ellerinde böyle led ışıklar vardı. Onu telefon gibi kullanıyorlardı. Yüzlerine led ışık yansıtıyorlardı ve onları kullanarak size çok anlatamayacağım bir dans yapıyorlardı ama bu dans eninde sonunda şey anlatıyordu.

Sosyal medyaya girdiğinizde bazen böyle zaman içinde sanki yüzüyormuşsunuz, böyle yüzünüze çarpıyor orucu yıllar falan. Ve bir anda bakıyorsunuz ve sonra baktığınızdan sonra bir an bir saniye nefes alıyor gibi hissediyorsunuz. Sonra bir anda arkadaşınız mesaj atıyor, böyle kafayı yiyorsunuz. Bununla alakalı bir danstı ve yarım saatti ve çok güzeldi. İşte bazen dansçılar... Üstlerinde garip tişörtler giyiyorlardı. Dans ederken o tişörtleri birbirlerine giydiriyorlardı. Bir anda tek kişi oluyorlardı, iki kişi oluyorlardı. İnternette de bazen biz olmuyoruz, başkasının görüşlerini görüyoruz. Ya da biriyle mesajlaşırken bir anda başkasıyla mesajlaşıyoruz. Böyle bir kişiliklerimiz değişiyor, bir şeyler oluyor. Bilmiyorum, bana öyle şeyler hissettirdi. Danstan çıktım, telefonuma baktım çünkü...

Aynen, sosyal medya bağımlılığıyla ilgili dans performansından sonra hemen telefonuma baktım. Çünkü aslında biletim vardı orada yani, o yüzden baktım. Kesinlikle bir önceki gün koyduğum kırmızı halı postumla gelen yorumlara bakmıyordum. Dördüncü oyunum yine aynı binanın içinde ama bu sefer binanın bahçesinde kurulmuş bir çadırdaydı. Yuvarlak bir sahne vardı ve seyirciler de o yuvarlak sahneyi çevreliyorlardı. Oyunun adı da annemin cenazesi My Mother's Funeral'dı. Bu oyun Fringe'de izlediğim ve en beğendiğim şey oldu ve izledikten sonra niyeyse şey diye düşündüm. Bu oyunda bir ana karakter var ve herhalde oyunu izlerken oyun bana o kadar sahici geldi ki oyunda ana karakteri oynayan kişinin oyunu yazdığını ve oyundaki şeyleri gerçekten yaşadığını düşündüm. Böyle bir sunry yaşadım. Sonra baktım yani oyun başkası tarafından yazılmış, herkes oyuncuymuş. Ama böyle benim hani o fringe'de herhalde şey oldum. Aynen böyle bir romantikleştim falan. Neyse bu oyun şununla ilgiliydi. Bir tane, bir adet genç bir kadın siyahi oyun yazarı var. Ve bu kadın siyahi olmasını söylemenin bir sebebi var tabii ki. Birazdan şey yapacaksınız. Bu kadın bir tane bilimkurgu oyunu yazıyor. Sonra yapımcısı bu oyunu reddediyor. Çünkü sen siyahisin ve zor bir geçmişin var. Hani onunla ilgili şeyler yazsana. Ben bilimkurgu oyununu kime satacağım diyor. Hani bana ne diyor yani.

Tam böyle demiyor da biraz öyle diyor. Hani çaktırmadan biraz daha kendi sıkıntılarını şey yapsana, sanata çevirsene diyor hani. O satar diyor. Kadın da canı falan çok istemiyor ama sonra şöyle bir şey oluyor. Kadının annesi ölüyor ve bu kadının annesi ölmeden önce kızına şey demiş. İşte benim güzel bir cenazem olsun istiyorum. Çiçekler olsun, arkadaşlarım gelsin, tatlı bir cenaze olsun. Ama bizim siyahi, genç ve parası olmayan yazarımız ve oyuncumuz annesine cenaze yapacak bir paraya sahip değil. Ama annesi böyle dediği için de deli gibi bir cenaze düzenlemek istiyor. Böyle para bulmaya çalışıyor, bir yerlerden bulamıyor. Sonra şey yapmaya karar veriyor. Annesinin ölümüyle ilgili yaşadıklarını bir oyun yapmaya karar veriyor ve oyuna da işte annemin cenazesi diyor. Sonra yapımcıya gidiyor, bir tane kendimden ilham alacağım diyor ama annesinin öldüğünü söylemiyor.

Annesini kaybeden bir kadınla ilgili siyahi bir oyun yazacağım diyor. Yapımcı da ilgileniyor. Tamam, belki olabilir falan diyor. Kadın hemen bu oyunu satın al, bana para ver diyor ki annesine cenaze düzenleyebilsin. Adam da şey diyor hani biraz daha yaz, yarın gel bakarız. Bu arada kadının iki haftası var. Eğer iki hafta içinde cenaze yapmazsa annesine, devletin o bedava cenazesi olacak ve toplu mezarlık değil de belediye mezarlığına gömülecek. Aynen kadında aşırı stres yapıyor işte, oyun yazmaya başlıyor. Ve yani yapımcıya söylemeden annesinin ölümüyle ilgili bir oyun yazıyor. İlk taslağı veriyor. Adam şey diyor, yeterince üzgün değil diyor. Ya da ana karakter neden kardeşiyle konuşmuyor falan diyor. Çünkü kadın baya kendi hayatını yazmış. Sonra kadın gidip kardeşiyle konuşuyor. Kardeşinden para istiyor falan. Ve oyunun devamında çok meta bir şey oluyor. Yapımcı, oyunun provalarına bakalım diyor. Ve oyunun provalarında kadının annesini canlandırıyor biri. Kadın kendini oynuyor. Ve oyunda üç oyuncu var. Hepsi inanılmaz. Ana karakter sadece kendini oynuyor. Yapımcıyı oynayan adam aynı zamanda kadının kardeşini oynuyor. Ve bir tane de orta yaşta bir kadın oyuncu var. O kadında kadının hem annesini oynuyor hem de annesini oynayan oyuncuyu oynuyor.

Böyle manyak bir şey yapmışlar ve oyunun bazı bölümlerinde şey izliyoruz. Kadınla annesinin gerçek flashback sahnelerini izliyoruz. Bazı sahnelerinde de kadının yazdığı oyunda prova yapışlarını izliyoruz. Mesela izlediğimiz flashback sahnesini kadın oyuna yazıyor, sonra oyuncuyla beraber o sahneyi prova yapıyorlar.

Ve oyunun en ilginç sahnelerinden birinde, oyunu büyük ihtimalle izlemeyeceğiniz için anlatıyorum, şey oluyor. Bunlar prova yaparken annesiyle. Annesinin işte o cenaze töreni istediği sahneyi yazmış. Gerçekten yaşadığı şeyi oyuna yazıyor. Annesiyle prova yaparlarken de annesini oynayan kadın ve yapımcı şey diyor hani. Bu kız cidden bu yüzden bu kadar para mı kazanmaya çalışıyor diyorlar. Yani bu kız niye annesinin cenaze yap konuşmasını bu kadar ciddiye almış diyorlar. Çünkü annesi orada hani öleceğinden tatlı bir şekilde bahsetmiş aslında. Öylesine bahsetmiş hani. Öldüğümde de hani çiçekler olsaydı falan gibi tatlı tatlı konuşmuş. Hani tören olsaydı. Sonra ama bizim ana karakter kız böyle bunu hayat amacı haline getirip kendi stresini yiyip yiyip bitiriyor. Aslında orada annesi sevgiden bahsediyor. Arkadaşlarından bahsediyor falan. Biliyorum bu oyun çok güzeldi. Aynen. Aynen bu kadar. Bunu bana öneren Akın Arslan da önerdi. Kendisi harika bir stand-upçı. Takip etmiyorsanız edin. Deniz Göktaş da yazdı. Aynen. Onu takip ediyorsunuzdur. Şu ana kadar Deniz Göktaş demediğim bir podcast bölümü olmadı. İnanılmaz aynen.

Tamam bundan çıktım. Annemin cenazesi... Ay tövbe tövbe. My Mother's Funeral oyunundan çıktım ve bu sefer sonunda farklı bir mekana yürüdüm. Ve artık biraz sefildim yani. Yorulmuştum çünkü gün içinde bu Mother's Funeral dördüncü oyundu. Ve şöyle bir şey de var hani bazen insanlar festivale gidip hani 6 tiyatro oyunu ya da işte 8 film falan izliyorlar ve o da bazen bana garip geliyor çünkü sürekli sanat bunu ilk bölümde de söylemiştim de sürekli sanat tüketerek hayatı yaşamak bilmiyorum bence sanat hayatımızı bir şekilde beslemeli yani. Bunu da

Tekrar vurgulamak istedim. Beşinci gittiğim gösteri bir komedi, müzikaldi ama olayı tamamen doğaçlama olmasıydı. Yani bunu anlamıyor olabilirsiniz. Hani nasıl doğaçlama bir müzikal oluyor diye. Bir orkestra var ve oyuncular var. Gösterinin başında şey oluyor. Bir tane sunucu bizden, seyirciden üç tane müzikal istiyor. O müzikaller tarzında bir müzikal yapacağız diyor. Bizim seyirci şey dedi. Sweeney Todd, My Phantom of the Opera, bir de Dear Evan Hansen diye bir popüler müzikal vardı Amerika'da ve İngiltere'de. Onu söylediler.

Sonra da konu istediler. Konu olarak da bir ailenin bir petrol riginde, petrol şeyinde. Hani denizin ortasında petrol şeyleri olur ya. Ne deniyor bilmiyorum. Onu işleten bir ailenin hikayesini anlatın dediler. Böyle baya saçma. Ama sonra oyuncular çıktı ve bir anda hikaye yazmaya başladılar ve şarkı söylemeye başladılar. Hani doğaçlama zaten zor ve bunu orkestra ile yapmaları zor. Ve üstüne şarkı söylemeleri...

Yani anında şarkı sözü yazıyorlar kafalarında ve şey oluyor hani şarkı bir kere yazıldıktan sonra, aynen ilk nakarattan sonra öbürleri de nakaratı söylüyor, dans ediyorlar, bir şeyler yapıyorlar ya da biri susunca öbürü ne zaman başlayacağını biliyor. Çok zor dengelerdi. Ama bu arada şunu da söyleyeyim, bu Showstoppers bilmem kaç yıldır devam eden bir şeydi ve Fringe'de izlediğim en büyük gösteri buydu böyle. Bundan önceki gösterilerde hani 100 kişi vardı belki maksimum. Bu Showstopper ise böyle yani 300-400 kişi olabilecek büyüklükte bir salondaydı ve her yaştan insan vardı. Bundan önceki gösterilerde daha çok yetişkinler vardı. Showstopper ise büyük insanlar, gençler, çocuklar, herkes böyle ana baba günüydü. Ben biraz uyudum gösteri sırasında. Bir de bir süre sonra yani doğaçlamanın büyüsü bozuldu ve yani etkilememeye başladı. Ama bunu gösterinin başında da söylüyorlar. Hani her gösteri doğaçlama olduğu için siz yarın da gelebilirsiniz, başka bir gösteri olacak bunu sevmediyseniz. Belki o günkü daha güzel olur diyorlar. Ama bana şey gibi geldi.

Öyle midir bilmiyorum ama yani orkestranın daha önce yazdığı şarkılar var, belli şablonları var ya da şarkı şablonları var. Onları yapıyorlarmış gibi geldi ve biraz fazla benim izlediğim gösteride en azından o şablona bağlı kalmışlar gibi geldi. Çünkü benim için doğaçlama komedinin şeyi o oyuncuların beyinlerinin aynı zamanda hikaye yazışını görmek. Ama bunda bir şarkıyı böyle 10 dakika boyunca söylüyorlar ve o sırada hikayede değişmiyor. Hani bir kere doğaçlıyorlar, hikaye az ilerliyordu benim için. Biraz daha saçmalamalarını, biraz daha doğaçlamalarını isterdim. Böyle bir kritiğim var. Sonuncusuna geldik. Aynen, beşinci gösterimden çıktıktan sonra günün yedinci kahvesini aldım. Yine Instagram'a girdim. Bu arada bugün aynen. Yani o gün biraz garip bir şekilde her gösteri arasında telefonuma falan bakıyordum. Yani yürüyordum, bir şeyler de yapıyordum da. Hani mesela tek başımaydım. Oyunlar başlayacağı zaman falan öyle telefonuma bakıyordum tek başıma. Duvara falan da bakabilirdim ya da başka seyircilere. Ki onu da yaptım bazen. Neyse, son gösterim Edinburgh Üniversitesi'nde bir yerdeydi ve Amos Gilles. McGilles mi?

Ben de bilmiyorum nasıl okunduğunu. G-I-L-L-S. Amos Gilles herhalde. Gilles ya da bilmiyorum. Bana ne yani? Hayır hayır. Öyle bir komedyendi. Yarı Avustralyalı, yarı Kırvat bir adam. Ve bu benim ilk bakışta çok komik bulmayacağım bir komedyen. Çünkü gösterinin başında şey dedi. Bu gösteride beyaz erkeklere, beyaz işte hani eşcinsel olmayan erkeklere baskı yapılmasından bahsedeceğim dedi.

Ve sonra bir seyirci olarak hani yani konuşacak bu mu konu diyorsun. Hatta sonra adam bunu da söyledi. Çünkü o sırada İngiltere'de çok saçma isyanlar vardı göçmenlere yönelik. Biri bir cinayet işlemişti, birilerini bıçaklamıştı. Ama bu kişi İngilizdi yani. Yani İngiltere'de doğup büyümüş biriydi. Ailesi de İngiltere'ye göç etmiş biriydi galiba. Neyse, sonra haberlerde bunun böyle olduğu söylendi ama insanlar bu sanki ülkeye yeni gelmiş bir göçmenmiş gibi sinirlendiler ve bir anda böyle isyan etmeye başladılar. Belki görmüşsünüzdür, camilere saldırdılar falan ama adam Katolik, Müslüman da değil. Hani bu şeyi gösteriyordu biraz. İnsanlar haberlere hiç dikkat etmiyorlar. Sadece göçmenlere karşı zaten ırkçılar. Sonra biri birini öldürüyor, alakasız Müslüman bile değil, Katolik. Sonra insanlar gidip camilere saldırıyor.

Ve göçmen protestoları yapıyorlar. Yani inanılmaz bir kafayı sıyırma yani. Çünkü habere baktığın an onunla alakalı olmadığını anlıyorsun yani. Neyse adam bundan da bahsetti. Hani şu an ben bu stand-up'u yazdım sonra İngiltere'deki insanlar kafayı sıyırdı diye bahsetti. Ve düşündüğümden bir tık daha okey bir adamdı.

Yani katılmadığım şeyler oldu ama... Mesela şeyden bahsetti. İnsanların ne kadar hassas olduğunu falan eleştiriyordu ki... Bilmiyorum, bence bazı yerlerde eleştirilebilir ama genelde hassas olmak da okey tabii ki. Herkesin kendi şeyleri olabilir. Ama Avustralya'da şöyle bir şey varmış. Bu adam Avustralya'da da stand-up yapıyormuş. Avustralyalı zaten.

Ama Avustralya'da, bu ne kadar doğru dediği bilmiyorum da, her toplumsal etkinlikten önce bir ses kaydı dinletiyorlarmış ve bu ses kaydında şey deniyormuş, işte biliyorsunuz burada bizden önce yerel bir halk yaşıyordu, biz buraya gelip onlara soykırım yaptık, bunun için üzgünüz diyorlarmış. Sonra da stand-up başlıyormuş bu ses kaydı bittikten sonra. Böyle hani biraz gereksiz bir şey gibi. Yani ülkenin tabii ki yaptıklarını kabul etmesi güzel ama eğer adamın dediği gibi her stand-up gösterisinden önce yapıyorlarsa baya bir garip yani. Adam şey diyordu hani bunu yaptıktan sonra ben nasıl stand-up yapabilirim falan diyordu. Ama yani bu konuda bu kadar açık olmaları da bilmiyorum. Bazı açılardan iyi. Ama her gün her saniye yüzünüze vurulması gereken bir şey mi? Ona da emin değilim. Enteresan yani. Bana fazla geldi.

Aynen, sonra adam garip garip espiriler yaptı yani. Rowling şey falan dedi böyle, haklıydı falan dedi. Ki değil. Yani trans konusunda çok bir şey demeyeceğim Rowling'le ilgili. O kadınlarla transların arasında bir konu olabilir. Ne konuşayım? Ama şey, geçen mesela o boksçıya kadın değil erkek demesi saçmaydı yani. Orada bayağı sinir oldum. Bayağı saçmaydı bence.

Neyse, adam bir tane trans esprisi yaptı ama güldüm yani, şaşırttı. Çünkü adam hani böyle biraz seksist olabilecekmiş vibe'ı veriyor. Ve sonra da işte şey dedi, bir tane erkek çocuğum olsaydı, Bob isimli. Sonra bana gelip, ben Sarah olacağım, cinsiyetim böyle deseydi, ona hayır derdim dedi. Niye hayır diyormuş? Çünkü Bob ismini o seçmiş. Eğer cinsiyet kadın olacaksa yine o seçmeliymiş. Yoksa okeymiş tabii ki. Hah!

Bu arada iyi yani, başarılı bence. Çünkü şey diyorsun, böyle geriliyorsun yani. Adam iğrenç bir şey diyecek diyorsun ve sonra aslında komik bir espri yapıyor. Bayağı iyiydi. İyi fikir yani. Sonra Amos arkadaşımız... Arkadaşı mı oldu? Hayır. Sonra Amos şeyden bahsetti. Şimdi de tek ismiyle söylüyorum. Neyse, sonra adam şeyden bahsetti. Küçükken annesi babasıyla boşanmış ve annesiyle bir tatile çıkmışlar. Bir motelde kalıyorlarmış. Ve annesi doktor bir erkek arkadaşıyla bu tatile çıkmış.

Yani üç kişi çıkmışlar. Ama bu erkek doktor adam motelde başka bir odada kalıyormuş. Ama bir gün annesi Amos'u uyuttuktan sonra kapıyı açmış. Doktor adam gelmiş. Sonra bunlar yatmaya başlamışlar. Sonra adam işte uyuyor mu falan demiş. Annesi bakmış. Çocuk da hani öpüşmüşler başta. Öpüştükten sonra bakmışlar. Çocuk da hani uyumadığımı belli edersem öpüştüklerini kabul etmiş olacağım. O yüzden garip olacak diye uyuma taklidi yapmış. Sonra bunlar yatmışlar çocuğun yanında. Adam bunu anlattı. Bu da çok ilginçti.

Aynen bu kadar açık olması kendi hayatıyla ilgili tatlı. Bilmiyorum ama bu adam bana şeyi düşündürdü. Yani herkes bir konuda yanlış bir fikri olduğu zaman diğer fikirlerinin yanlış olacağı anlamına gelmiyor. Bu adam bana şeyi düşündürdü. Günümüzde bir sürü tipte insan var. Mesela bazı insanlar kendilerini özgürlükçü, ilerici olarak görüyorlar. Ve mesela belki eşcinsel haklarını savunuyorlar. Bence savunulması gereken bir şey.

Mesela bu insanlar aynı zamanda dünyanın bir yerindeki bir savaşı da bana ne deyip geçtirebiliyor. Yani bence bir insanın kişiliği eğer dünya barışını savunup insanların yaşama özgürlüğünü savunacaksa her yerde savunmalı ve bence günümüzde bunu aynı anda yapmayan çok insan var. Yani bir açıdan kendimizin doğru olduğunu düşünüyoruz. ve bir açıdan doğru oluyoruz diyelim. Doğru bir amaç uğruna bir şeyler yapıyoruz. Ama sonra başka bir şeyi öyle bir görmezden geliyoruz ki bana ne diyoruz, onlar şöyle diyoruz. İşte ülkemle alakalı değil, bana ne diyoruz. Ya tabii ki ülkemizi düşünmemiz en başta normal. Ne diyorum? Ya demeye çalıştığım şey yani bu adam bana şeyi düşündürdü. Aynen özgürlükçü ve böyle iyi bir insan olacaksanız her açılardan olmalısınız ve eğer işte ben şu açıdan öyle değilim diyorsanız da özgürlükçü veya iyi bir insan olduğunuzu söylemeyeceksiniz. İyi günler.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)