
5.131 kelime · ~26 dk okuma
Lisenin ilk senesinde müzikal kulübüne girdiğim günü hala hatırlıyorum. İlk sene benim için biraz garip geçmişti. Yeni insanlarla tanışıyordum ve kesinlikle yalnız değildim. Yalnız değildim kesinlikle. Ama sanırım tamamen bağ kurabildiğim, yanlarında çoğu açıdan rahat hissettiğim çok arkadaşım yoktu. Ya da hiç yok.
Yani çok yoktu aynen. Sonra bir gün annem müzikal kulübüne gitsene dedi. Müzikal kulübündeki dans öğretmeni annemin arkadaşıymış Yasemin hocamız. Ben de istemeye istemeye gittim ve sonra cidden şaşırdım. Farklı dönemlerden çoğu üst dönemdi. Bir sürü aşırı yetenekli insan dans edip şarkı söylüyorlardı. Lisede büyük ihtimalle herkes ilk sene benim dönemimdekiler yani ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Sonuçta 8 sene aynı okulda okumuşsunuz ve bir anda farklı ortama giriyorsunuz. Kim nasıl davranacak, ne yapacak hiç bilmiyorsunuz.
Ve bu yüzden sanırım çoğu insan biraz tedirgin ve garipti ya da ben öyleydim ve ben de kendi bakış açımı onlara yansıtıyordum. Müzikalde ise insanlar dans ediyorlardı, şarkı söylüyorlardı ve bunu yaparken eğleniyorlardı. Bu, yıllar geçtikçe üstüne daha çok düşündüğüm bir şey. Bence eğlenebilmek yeterince konuşulan ve yeterince yapılan bir şey değil. Etrafımızda eğlenemeyen çok insan var. Ya tabii ki herkesin bu yaşadığımız saçma koşullar içinde deli gibi eğlenebilmesi gerekmiyor ve bu kolay bir şey değil tabii ki. Ve yani hayat sadece eğlenerek de geçirebileceğimiz bir şey değil. Eğlenmememiz de gerekiyor bence bazen.
Ama bazı insanlar nasıl eğleneceklerini hiç bilmiyorlar. O yüzden üzgün olmayı da tam olarak yaşayamıyorlar gibi geliyor. Yani aynen bazı insanlar kaosa ve bir şeylerden yakınmaya fazla alışmışlar ve kendilerini bırakıp bir şeyden zevk alamıyorlar. Ve işte bu insanlar müzikal kulübünde değildi. Müzikaldekiler kendilerini ve etraftakileri daha çok kabul ediyor gibi duruyorlardı. Lisenin ilk senesinde oynayacağımız oyun Grease'di ve açıkçası ben o zamanlar vücudumu çok kullanan, yumuşak hareketler yapabilen biri değildim. Yani hala salsa yaparak yürüyüp dans etmiyorum ama biraz daha iyiyim. Ses tonumdan ne kadar rahat olduğumu anlıyorsunuzdur, ne kadar yumuşak hareketler yaptığımı. Provadan çıktığım günü hala hatırlıyorum. Yürürken aşırı rahat hissetmiştim. Grease'in şarkılarına mırıldanıyordum ve cidden hiç ağırlığım yokmuş gibiydi.
Büyük ihtimalle hazırlık sınıfından bir alfa erkek beni görse gay derdi. Ama o sırada mutlu bir şekilde yürüyordum ya. Zaten sonra bu his bana büyük ihtimalle iyi geldiği için lisenin sonuna kadar müzikal kulübünde kaldım. Böyle Grease'i oynarken cidden iki kasım hareket ediyordu hani dans ederken. Böyle robot dansı yaptığımı zannediyor olabiliriz diyenler. Hatta babam da oyuna gelmişti ve ben nasılım diye sorduğumda çok iyiydi çok iyiydi sadece biraz daha rahat olabilirsin demişti.
Hani çok iyiydi demesi çok tatlı tabii ki. Ha bu arada kendisi de oyuncu yani hani. Eve gidip böyle camı duvara fırlatıp ben ne yaptım işte Allah kahretsin çocuğum oyuncu olamadı falan diye ağladı büyük ihtimalle. Neyse sonraki senelerde giderek açıldım müzikalde ve sahnede rahatlamaya, şımarmaya, doğaçlama, espriler yapmaya başladım. Ha bir de sonra şeyi fark ettim. Müzikaldeki insanların bu şekilde olmalarının sebebi üst dönem olmaları değildi.
Sanırım müzikaldeki insanlar genel olarak daha rahat ve başkalarını daha kabul edebilen insanlar oluyordu. Çünkü yıllar ilerledikçe lisede bazı insanlar hiç değişmedi ve gergin olmaya devam ettiler. Evet merhaba herkese. Bugün okulların tekrar açılmasını kutlamak veya okullar tekrar açıldığı için yaz tutmak amacıyla okul filmlerini konuşacağız. Hiç okula gittiniz mi?
Aa cidden mi? Ben de gittim. İlkokul? Evet evet, liseye de gittim. Cidden çok ortak noktamız varmış. O yüzden bu bölümü dinleyin. Bu kadar çaresiz böyle çırpınıyorum ki. Bu arada okul türünde bir sürü film var ama hepsini konuşmayacağım. Belki başka bir bölüm daha yaparım okullarla alakalı. Çünkü okul çok önemli bir şey. Ve ilk konuşmak istediğim okul filmi tam olarak bir okul filmi olmayan Persapolis.
Bu film, İran'da devrimler ve savaş sırasında büyüyen Marjin Satrapi'nin hikayesini anlatıyor ve otobiyografik bir hikaye. Yani Marjin ablamız şu an 50'li ya da 40'lı yaşlarının sonlarında bunları gerçekten yaşamış. Sonra bunun bir çizgi romanını yazmış. Sonra da bunu filme uyarlamışlar ve çok iyi bir film. Bu filmi seçmemin sebebi başında benim aklımda kalan bir sahne olması. Marjin, İran'da bir ilkokula gidiyor. Yani kendi ilkokuluna gidiyor ve orada bir eğitim görüyor. Şah'ı işte Tanrı Allah seçiyor diyorlarmış. Çocuk da işte bakın bunu öğrendim diye gidiyor sonra ailesi de öyle bir şey yok diyor. Bu da bana şeyi hatırlattı yani eğitim gerçekten zor bir denge ve her ülke yani dünyadaki çoğu ülke çocuklara eğitim verirken kendi ülkesinin geçmişini sanki reklam yaparak
o öğrencilere satıyor gibi. Hani siz burada doğdunuz, biz de bu şekilde havalıyız. O yüzden bizim bu havalılığımızı büyürken şu şekillerde devam ettirin tarzından. Ya da tam tersi de olabiliyor. Sizin aileniz size garip şeyler öğretiyor ama okullarda iyi şeyler öğreniyorsunuz. O yüzden buradan şimdi okul senesi açıldığında okula gidecek insanlara kendilerine anlatılan her şeyi doğru kabul etmemelerini öneriyorum falan. Buradan şeye de girmek istiyorum. Okulun insanları makineleştirmesini de biraz konuşmak istiyorum.
Okul biz çocuklara, lise, ilkokul yapılması gereken bir şey olarak gösteriliyor ve sanki sürekli hayatımızda ileride bir şey olacakmış gibi hissediyoruz. İşte lise sınavı, üniversite sınavı. Sonra üniversiteden mezun oluyorsun ve bir bok olmuyor yani. Aynen bence bu da sıkıntı yani. Bence bir şeyler öğrenmek çok güzel ve çocuklarının hayatlarının başlarında sırf bir şeyler öğrenmeleri için bir zaman olması inanılmaz bir olay.
Ama okullar bizi o kadar soğutuyor ki bir şeyler öğrenmekten. Okula gidip bir şey öğrenmemeye çalışıyoruz. Yani ben lisede özellikle öyleydim. İlkokulda da biraz öyleydim. Ama lisede aşırı öyleydim. Şöyle ben lisede Üsküdar Amerikan diye bir özel okula gittim ve Üsküdar Amerikan Türkiye'deki en iyi özel okullardan biri. En iyisi değil, en iyisi Robert. Robert'e giremeyenler de bizim okula giriyorlar. Ve bence Üsküdar'ın şu şekilde bir pozitif özelliği vardı.
Roberta girenler çok mükemmelliyetçi insanlar oluyorlar ve hayatlarında hiç sıkıntıları olmuyor. Ders açısından. Hani çünkü sınavda en iyi olmuşlar ve girmişler Roberta. O yüzden bir yenilgiye uğramamışlar. Tabii ki başka şekillerde yenilgiye uğrayabiliyorlardır ama akademik açıdan mükemmeller. Ama Üsküdar'a giren insanlar... Ben öyle değildim de şeylerdi. İşte Roberta giremedikleri için çok üzgünlerdi. Bayağı komik bir olay yani. Ve ben bunu görünce dedim ki hani içimden dedim. Bunlar mal. Ve eğer bunlar ders çalışacaksa ve mükemmelliyetçi olacaksa ben ders çalışmayayım dedim. Ya da kesinlikle şey yüzünden de ders çalışmadım yani. Hani çalışırsam bu sapık insanların, bu çok çalışan insanların arasında iyi olamam diye de düşünmüş olabilirim. O yüzden de çalışmamış olabilirim. Ama şey yüzünden de çalışmadığıma eminim yani. Ders çalışan insanların çok ilginç insan olmadıklarını görmek sizi biraz ders çalışmaktan uzaklaştırabiliyor bence. Mesela lisede bir tane arkadaşımız vardı. O kadar yani hayatında iyi notlar almış ki fizik sınavı vardı bizim bir tane. Çok zor yapmışlardı. Okul ortalaması 60' mı ne gelmişti.
Sonra bazı öğrenciler imza kampanyası yapmışlardı sınavı yenilemek için. Ya gidin başka bir şey için bir imza kampanyası yapayım mı? Ya tatlı bir olay bu arada yani. Sadece... Aynen, ders çalışmamla ilgili. Şu an biraz da pişmanım bu arada. Çünkü lisede derslere gidiyordum ve derslerde yapmaya çalıştığım şey şuydu. Öğretmen bir şey anlatırken onu algılamamaya çalışmak ve bence bu da baya zor bir şey. Çok büyük bir çaba harcamanız gerekiyor yani. Öğretmen aynı şeyi 8 kere söylüyor, siz 8'inde de yani sağa sola bakmaya çalışıyorsunuz. Hoşlandığınız birini düşünüyorsunuz, ona bakıyorsunuz falan ya da salak salak şeyler yapıp arkadaşınızın ve öğretmenin dikkatini dağıtıyorsunuz. Yani şu an geçmişe gidebilsem dersleri dinlerdim ben. Bu çok didaktik bir podcast o.
O yüzden şimdi tekrar kendimi ilkokula yazdırdım ve lise, açık ilkokul okuyorum. Bu arada bunu daha önce de söylemiştim ama okul galiba benim için küçük bir travma çünkü hayatım boyunca en çok tekrar ederek gördüğüm rüyalar okul rüyaları. Bu iki gün önce de oldu. Rüyamda lisedeydim. Yani size oluyor mu bilmiyorum. Kendinizi farklı yaşlarda görüyor musunuz rüyalarda?
Lisedeydim ve lise başlamıştı rüyamda. Açılalı bir ay falan olmuştu. Ben okula gitmiyordum hiç. Okuldan kaçıyordum. Sonra okula gitmeye gitmeye şeyi düşündüm. Acaba ben şimdi yoklama süresi dolayısıyla okuldan atıldım mı falan, okuyamayacak mıyım diye düşünüyordum. Ve bu rüyayı sürekli görüyorum ya da böyle sürekli liseye geri dönüyorum ve üniversite sınavına girmem gerekiyor ya da ilkokula geri dönüyorum ve
Bilmiyorum. Çok sinir. Çok sinir. Aynen. Bu arada ben bir de Üsküdar Amerikan'a girdiğimde çok az havaya girmiştim. Akıllıyım falan diye. Öyle bir dönemimde olmuştu. Benim ilkokulumdan sadece ben Üsküdar Amerikan'a girmiştim. Ve diğer arkadaşlarımın ilkokuldaki notları benden daha iyiydi. Öğretmenler onları daha çok seviyordu.
Ama ben seviye belirleme sınavı olan CBS'de iyi bir puan aldığım için şey diye düşünmüştüm, ben farklıyım. Öbürleri ders çalışıp inekliyorlar ama ben daha az ders çalışarak Üsküdar Amerika'na girebiliyorum falan diye böyle triplerdeydim. Lise filmleri denince akla gelen ilk yönetmenlerden biri. Mesela Nuri Bilge Ceylan ne kadar kış filmi çekiyorsa, Eric Romer ne kadar yaz filmi çekiyorsa, John Hughes da o kadar liseli filmi çekiyor, okul filmi çekiyor. Ve beni en çok etkileyen filmlerinden biri Breakfast Club. Bunu bize lisede izletmişlerdi ve bu arada bunu lisede izletmek de baya havalı bir olay. Bize çok havalı şeyler izletip okutuyorlardı.
Neyse, Breakfast Club şey anlatıyor. Birkaç tane öğrenci bilmeyenler için detention alıyorlar. Yani okul sonrası okulda kalma cezası. Ama bu öğrencilerin hepsinin tipleri farklı. Bir tanesi işte alternatif çocuk. Yani bu podcastı dinleyen siz. Bir tanesi atletik çocuk.
O bu podcast'ı dinlemiyordur büyük ihtimalle. Şu an... Yo, bunu cimde dinleyenler de varmış. Bana DM attılar. Kimseyle dalga geçmiyorum bu arada. Kaslı olduğunuz için salak değilsiniz, merak etmeyin. Ben de bayağı kaslıyım çünkü ve çok akıllıyım. Şaka yapıyorum. İkisi de değilim. Şaka, kas. Neyse. Bir tane işte popüler, güzel kız var. Bir tane imomsu kız var. Kimseyle konuşmayan falan. Böyle masaya eğilip kepeklerini döküyor eğlenmek için.
Bir tane tam olarak hıyar erkek var. Bundan sonra birkaç saat okulda kalacaklar, hep beraber, kütüphanede. Ve kalıyorlar. Ve sonra zaman geçtikçe birbirleriyle konuşuyorlar ve birbirlerini anlamaya, birbirlerini gerçekten tanımaya başlıyorlar ve bu filmin mükemmel bir sahnesi var. Herkes birbirini tanıdıktan ve içini döktükten sonra bir anda dans etmeye başlıyor.
Ve hiç öyle dans ettiniz mi bilmiyorum. Böyle bir rahatlamayla gelen, karşındakini anlamayla gelen bir dans. Aşırı rahatlıyor tüm karakterler. Ve filmin sonunda da işte farklılıkları olmasına rağmen aslında herkesin tatlı olduğunu falan öğreniyoruz. Ve içlerine döküyorlar dediğim birbirlerinden ne kadar nefret ettiklerini söylüyorlar. Bu karakterlerin hepsi hani en klişenin klişeleri. Hani kafanızda klişe biri düşünüp ondan nefret edebilirsiniz. Okulun popüler kızı. Özellikle en kolay nefret edile- ya da böyle sporcu erkek en kolay nefret edilebilecek şeyler. İşte sen böyle kötüsün, sen şöyle kötüsün diye ve sonra
Belki de birbirlerini daha iyi anlıyorlar ifade ettikten sonra. Çünkü, bilmiyorum, insanın içini döküp kötü şeyleri söylemesi bile bazen kötü olmayabiliyor. Ama bunları esas bir araya getiren şey, detention'a, yani onlara o cezayı veren öğretmene karşı bir araya gelmeleri oluyor. Otoriteye karşı gelip, tüm farklı kesimlerden insanlar birleşiyorlar. Tıpkı altılı masa gayri. Çok kötü, hiç alakaları yok yani.
Aynen, bence o da baya tatlıydı. Yani öğretmene karşı gelmeleri, öğretmenin kötü olması ve iyi bir amatörüne birleşmeleri. Ve sonra dans ediyorlar. Ve Breakfast Club'la ilgili şeyi de okudum. İlginçti. Ya bu filmde hiç işte böyle eşcinsel bir karakter ya da üstüne ırkçılık yapılan bir karakter de yok. Hepsi beyaz Amerikalı, yanlış hatırlamıyorsam. Ama bir sürü insan filmi izledikten sonra kendilerini
daha rahat hissetmişler. Özellikle lisede sizin gibi insanlar olduğunu veya başka insanların sıkıntılarının olduğunu anlayınca öyle bir rahatlıyorsunuz ki böyle peynir gibi eriyorsunuz yani. Tüm o gerginliğiniz, depresyonunuz vücudunuzdan dans ederek çıkıyor, akıyor böyle toprağa doğru. Bunu daha nasıl betimleyebilirim?
Böyle şey oluyor, kötü hisleriniz SpaceX roketi gibi fırlatılıyor. Ama sonra SpaceX roketleri geri döndüğü için sonra geri gelecekler. O da bir sıkıntı ama. Bir sürü insan şey demiş yani, bu karakterlerin bizle hiçbir alakası yoktu ama hepsi kendileri olmak dolayısıyla sıkıntılar yaşadıkları için filmde bunu ifade etmeleri ve bununla bir şekilde barışmaları, başkalarını kabul etmeleri herkese iyi gelmiş bu filmde. Ve bence bu da çok güzel bir şey.
Ben de böyle gençlik filmleri izlediğimde sanırım biraz böyle hissediyordum. Ya da mesela Bo Burnham'ın Make Happy diye bir gösterisi vardı Netflix'ten izleyebilirsiniz. Onu izleyince de şey demiştim. Bu adam benim. Ben yalnız değilim. Şimdi konuşmak istediğim film The Perks of Being a Wolflar. Büyük ihtimalle bu podcast'ı dinleyen çoğu insanın izlemiş olduğu bir film.
Bu film ergen triplerinde bir çocuğun hikayesini anlatıyor. Yalnız biri. Liseye yeni başlıyor. Sonra yavaş yavaş arkadaş edinmeye ve biraz açılmaya daha rahat hissetmeye başlıyor ve gergin olmasının sebeplerini öğreniyoruz. Bu filmle ilgili en ilginç şeylerden biri kitabının yazarının daha sonra filmi yönetmesi. Çok manyak bir olay. Çok sinema tarihinde olan bir şey değil galiba.
Bu filmde ana karakterin adı Charlie. Bu arada ben podcastlerin çoğunda ana karakterin adını söylerken Google'layıp böyle not alıyorum ama bu filmi Hem kitabını okudum. Kitabını okudum çünkü Emma Watson'ın Harry Potter'dan sonra oynayacağı şeylerden biriydi ve fragmanı çıktı. Fragmanında da şey çalıyordu, Imagine Dragons'ın It's Time şarkısı çalıyordu ve çok tatlı bir film gibi duruyordu. Aynen, fragmanı gördüm, sonra kitabını aldım. Sonra filmini izledim. Sonra çok beğendim ikisini de. Bu filmde çok büyük bir yalnızlık hissediyor Charlie. Ve büyük ihtimalle herkes lisede böyle bir yalnızlık hissetmiştir. Ben de hissetmiştim.
Ama benim yaşadığım yalnızlık özellikle lisenin ilk iki senesinde biraz saçmaydı. Çünkü insanlara sinir olmaya başlamıştım. Çünkü herkes mutlu gibi davranıyordu. Herkes her şey normalmiş gibi davranıyordu. Ve bana hiçbir şey normalmiş gibi gelmiyordu. O yüzden herkes bana hani fake geliyordu. Sahte geliyordu. Ve G.D. Selinger'ın Catcher in the Rye kitabını okuduysanız... Oradaki ana karakter de biraz öyle. Çavdar Tarlası'nda, Çocuklar kitabında da. Bu benim lisede okuduğum ilk kitaptı. Bir sürü kitap okutuyorlardı bize ilk iki sene.
Ama ben onlarla çok bağ kuramamıştım. Ama sonra Keçirindira'yı açtılar. Ve çocuk işte herkes sahte, herkesten nefret ediyorum. Allah herkesin belasını versin. İşte siz de öyle bir sahtesiniz, böyle sahtesiniz. Ben sahte değilim falan diye takılıyordu. Ben de oha bu benim demiştim.
Çocuk böyle New York'a gidip tek başına yürüyüp böyle ağlıyordu falan. Enteresan bir kitaptı. Okumanızı öneririm. Ya şu an böyle değilim bu arada. İnsanların sahte olduğunu düşünmüyorum. Kimse hiçbir şey bilmiyor ve herkes bir şekilde rahat durmaya çalışıyor yani. Ha bu arada bizim okul...
Üsküdar Amerikan cidden Amerikan stilindeydi. Hani normalde herkes aynı yerde derse girer ya, bizim okulda kampüs gibiydi yani, üniversite kampüsü gibiydi. Birkaç ayrı bina vardı. Biz dersten derse giderdik elimizde kitaplarla. Öğretmenlerimiz sınıflarda dururdu. Ben de mesela ders değiştirirken kulağıma kulaklık takıp müzik dinlerdim. Başkalarıyla etkileşme, geçmemek ne kadar havalı. İnsanlar da... ''O siktir Cem'e bak, bizle ilgilenmiyor'' falan derlerdi böyle. Beni durdururlardı falan. ''Cem ya, oha nasıl yapıyorsun bunu hiç?'' ''Off'' falan derlerdi böyle. Çok havalıydım okulda. Yılın öğrencisi ödününü almıştım. En havalı, kimseyi umursamayan kişi ödününü almıştım. ''Me, Earl and the Dying Girl'' diye bir film var. Çok havalı stille çekilmiş bir film. Ve çok sosyalleşmeyen ve her grupla arkadaş olan bir çocuğun annesi var.
Sonra annesi diyor ki, benim bir arkadaşımın çocuğu kanser olmuş. O da senin lisende. Siz arkadaş değilsiniz ama hani kız kanser olmuş, biraz onunla vakit geçirebilir misiniz diyor. Çocuk da tamam geçiririm deyip onunla vakit geçirmeye başlıyor ve sonra arkadaş oluyorlar.
Filmi izleyebilirsiniz. Bu arada gençlik filmlerinin hepsi de böyle erkek, iyi ama hiçbir gruba girmiyor falan böyle triplerde ve çocuk merak etmeyin bu filmin sonunda kız kanserden ölmeyecek diyor. Ama filmin adı Me, Earl and the Dying Girl. Hani ölen kız. Ve sonra siz filmi izlerken herhalde ölmeyecek falan diyor. Sonra kız ölüyor yani.
Bilmiyorum. Bizim okulda da birkaç kişi bazı sebeplerden dolayı ölmüştü. Bu böyle okul filmlerinde çok gördüğümüz bir şey değil ama aynen. İnsanları kaybedebiliyorsunuz da ve lisede galiba insan böyle başkalarının öleceğini ne kadar düşünüyor onu da hatırlamıyorum. Ya da mesela bizim okulda birileri öldüğünde beni ne kadar etkilemişti onu da hatırlamıyorum. Yani çok yakın arkadaşım ölmemişti ama arkadaşlarımı kaybetmiştik yani ve bilmiyorum. Şimdi saçma bir şaka yapmam lazım. Tamam, liseli kafası gibi.
Neyse şimdi bir soluklanalım. Ben bir su içeceğim. Siz de bir su için. Kaybettiğimiz insanlar için bir su içelim. Kaybettiğimiz dostlarımızı ve şu an sahip olduğumuz dostlarımızı düşünelim.
Benim bir arkadaşım var, çok güçlü sarılıyor ve ona şey demiştim, niye bu kadar güçlü sarılıyorsun? Sanki bir daha birbirimizi görmeyecekmişiz gibi. Ona belki de görmeyiz diyordu. O yüzden artık ben de iyi sarılmaya çalışıyorum herkese. Bu arada Hayatı Yaşamak'la ilgili, yani çok alakasız bir film ama Booksmart da benim ilgimi çeken gençlik filmlerinden biri.
Yönetmeni oyuncu Olivia Wilde. Film şunu anlatıyor. Booksmart'ta iki tane inek ana karakter var. Biliyorsunuzdur belki, Amerika'da üniversitelere başvuru yapıp kabul alıyorsunuz ve hani lisenin sonunda nereye gideceğiniz belli oluyor. Ve bu iki ana karakter de iyi liselere girmişler. Ama hep biraz kapalı yaşamışlar. Yani çok fazla eğlenmemişler ya da çok fazla hata yapmamışlar lise hayatları boyunca.
Ki bu arada benim de pişman olduğum bir şey değil de, şimdi geriye dönüp bakınca daha fazla saçmalayabilirmişim diye düşünüyordum ki bayağı da saçmalamıştım aslında. Bu iki ana karakter çok eğlenmemiş, sürekli ders çalışmış ama kendilerini şey diye mutlu ediyorlar, işte öbür insanlar yatıp saçmalarken biz ders çalıştık, o yüzden geleceğimiz iyi olacak diye kendilerini avutmaya çalışıyorlar. Ama sonra bir bakıyorlar ki filmin olayı bu yani. İlk başlarda bu oluyor. Onların gerizekalı zannettikleri insanlar da bayağı iyi okullara girmişler. Sonra bu karakterler ha siktir diyor ve bir anda böyle oha oluyorlar. Ve bir anda partilemeye ve saçmalamaya başlıyorlar. Film bunu anlatıyor ve bence de yaşamak lazım yani gerçekten. Bu yüzden de Booksmart'tan biraz bahsettim şimdi. Komik bir komedi yani. Okey bir film. Hani çok derinlikli bir gençlik filmi değil ama tatlı.
Ama derinlikten bahsetmek istiyorsak, şimdi tam bir okul filmi olmayan ama depresif, boşanmaktan bahsedeceğim. Ve bunun için de Boyhood ve The Squid and the Whale filmlerini seçtim. Bu iki filmin de ailelerin kavga ettiği, çocukların da odadan ne oluyor diye kavgayı dinlediği bir sürü sahne var. Acaba bu tecrübeyi kaç çocuk yaşıyordur? Her çocuk yaşıyor mudur? Ailenin yüksek sesle bağırırken odalarından böyle yandan bakıyorlar ya da dinleyip üzülüyorlar falan.
Yani aileler ne düşünüyor? Çocukların duymadığını mı düşünüyorlar? Uyuduğunu mu düşünüyorlar? Yoksa artık kavga öyle bir noktaya geçiyor ki hiçbir şey düşünmüyorlar mı? Yani yapmayın arkadaşlar, yapmayın. Eminim bu podcast'ta da büyüyen insanlar, belki çocuklu insanlar vardır, öyle şeyler yapmayın yani.
Bilmeyenler için Boyhood filminden biraz bahsetmek istiyorum. Bu film 12 yıl boyunca çekilmiş. Her yıl bir bölümünü çekmişler. Hani mesela Harry Potter'ı düşünün. Harry Potter'da 10 küsür yıl boyunca çekiliyor ama her yıl bir film çekiyorlar ya. Burada her yıl 3 sahne çekiyorlar ve tek film için çekiyorlar. O yüzden siz bir film boyunca gerçek bir oyuncunun
10 yıl boyunca büyüşünü ve ergen oluşunu izliyorsunuz. Karakter ilkokuldan başlıyor ve liseden mezun olduğunda da film bitiyor. Ve yani çoğu film bence zaman hissini bu kadar iyi veremiyor. Bu filmi bitirdiğinizde Rick and Morty izliyorsanız belki Rick and Morty'de Roy diye bir oyun vardı.
birinin hayatının simülasyonuna giriyorsunuz ve o kişi zannediyorsunuz kendinizi. Ve siz o Roy oyununda gerçekten Roy olduğunuzu düşünüyorsunuz ve sonunda öldüğünüzde öldüğünüzü düşünüyorsunuz. Sonra bir anda uyanıyorsunuz, oyundaymışsınız aslında. Ki bizim hayatımızda böyle oldu. Hayır hayır, bunun için ciddi yalanlar falan.
Şaka yapıyorum kesinlikle. Yani olabilirse de bilenmeyeceğimiz için yapabileceğimiz bir şey yok hani. Bu film bir simülasyon gibi. Ve çoğumuzun hayatı da bazen böyle. Sessiz, yavaş ve geçiyor.
ve zamanın çizgisel olması. Bu filmi izlerken bu çocuk, yani şey, Mason ana karakterin adı, tam böyle üniversiteye girdiğinde yanında bir kızla böyle bir kanyonda konuşuyorlar. Kanyon AVM'de değil, gerçekten doğal olan şeyde. İstanbul'da büyüyen şehir çocukları belki bilmiyordur kanyonun ne olduğunu, gerçekte kanyonların ne olduğunu, toprağın ne olduğunu, çimin ne olduğunu. Biliyorlardır.
Aynen kanyonda böyle yürüdüğü bir kıza yani yürüyor mu bilmiyorum da hoşlaştığı bir kıza böyle şey diyor işte zamanın çizgisel olması çok ilginç değil mi falan diyor. Ben de filmi izlerken şey gibi düşünmüştüm. Ne diyorsun lan ergen gibi düşünmüştüm ama aslında öyle yani. Böyle olan her şey oluyor ya ve hiçbir şekilde değişmiyor. Ve şeyden de konuşuyorlar orada hani hep anı yakala derler ya. Bunu kız söylüyor havalı kız. Bazen de an seni yakalıyor diyor.
Bu da biraz klişe ama düşününce mantıklı yani. Bazen sürekli bir şey arıyoruz bir yerlerde. Ama bazen bir şey olmuyor aslında yani. Bazen bir şeyler oluyor ama tek yapmamız gereken bizim durup duvara bakmamız falan oluyor. Sonra rahatlıyoruz. Sonra bir şeyler oluyor zaten yani bir şey aramadan gibi mi? Öyle düşünüyorum.
Aynen. Yani bunları böyle söyleyince ama çok klişe oluyor. Bu olaylar çok enteresan yani. İnsanların bir şeyin nasıl söylediği de önemli. Çünkü bazen birileri doğru şeyler söylüyorlar ama sen yani o kişiye bakıyorsun o kadar dallama ki. Hani o kişinin doğru bir şey söylemesinin hiçbir anlamı olmuyor. Bu arada filmde Mason'ın ablası da var.
Ve yine ilginç bir bilgi, filmde Mason'ın ablasını oynayan kişi, filmin yönetmeni Richard Linklater'ın çocuğu. Bu arada Linklater'ı bilmiyorsanız, kendisi zamanla takıntısı olan biri. İşte Boyhood'u 12 yılda çekmiş. Ya düşünsenize, bir oyuncuya bir şey olsa ya da çocuğu oynayan Mason, ben bırakacağım ya falan dese, ne yapacak yani? Herhalde çocuğu esir falan, öyle bir sözleşme imzalattı ki. Çocuk sıkılırsa bırakamıyor gibi falan, bilmiyorum. Before serisini de Linklater abimiz çekti. Onlar da aralarında böyle 7-8 yıl olan 3 film ve orada da karakterler gerçekten yaşlanıyorlar. O da çok romantik filmlerde görmediğimiz bir olay. Before serisinden başka bir zaman çok uzun süre bahsedebiliriz. Ve şimdi Linklater'ın yeni bir projesi var, bunu biliyor musunuz?
Merrily Will Roll Along diye bir müzikal var. Ben iki sene önce bunu izledim. Dana Radcliffe oynuyor. Harry Potter'ı canlandıran. Jonathan Groth diye bir adam var. Mindhunter'da oynuyor. Ve müzikal şeyi anlatıyor. Bu da aslında gençlik şeyi. O yüzden Dana'yım. Üç arkadaş. Çok yakın arkadaşlar. Ama bu film arkadaşlığının bitmesinden başlıyor orta yaşlardayken. Ve sonra her izlediğimiz sahne arkadaşların tanışmasına doğru yavaş yavaş ilerliyor. Yani tersine akan bir film izliyoruz ama Tenet gibi değil yani.
Yani her şeyin ne olduğunu anlıyorsunuz yavaş yavaş ama parçalar birbirine oturuyor. Ve şimdi Richard Linklater bunu çekecek. Ve yine 17 yıl falan çekecek ve bunu bitirdiğinde 84 yaşında mı ne olacak adam? Yani umarım bitirebilir. Baş rolü de Paul Maskell olacak filmin. Ve bu şey açısından da zor olacak. Tiyatro oyununda bunu yani tek perdede oynuyorlar. Ve oyun cidden çok keyifliydi. Ben Broadway'e girmeden küçük bir tiyatroda izledim bu oyunu. Bu da şey demek oluyor. Ne bileyim Broadway'da büyük bir tiyatroda sahne büyüyor, samimiyet çok az azalıyor, iyi koltuklar pahalılaşıyor. Ben o yüzden ortadan çok yakın bir şekilde izledim oyuncuları ve Dane Redcliffe harika oynuyordu. Zaten Tony ödülünü aldı galiba. Jonathan Groth da manyak oynuyordu. Sürekli tükürüyordu oyun sırasında. Ama çok keyifli bir tecrübeydi benim için. 2022-31 Aralık'ta izlemiştim yılbaşı günü.
Filmde şey olacak, adamın çekeceği ilk sahne Paul Maskell'ın filmin son sahnesi olacak. Ve son çekeceği sahnede, artık 50 yaşında mı 60 yaşında mı ne, filmin ilk sahnesi olacak. O yüzden filmde nasıl oynayacağına şimdiden karar vermesi gerekiyor gibi. Gerekiyor mu bilmiyorum. Anladınız dediğimi. Çünkü bilemeyecek önceki sahnede nasıl oynadığını. Bu da ilginç bir olay. Mesela boyhut çekilirken de bilmiyorlar nasıl ilerleyeceğini ama zaten ilerleyen bir hikaye olduğu için yani devam eden bir hikaye olduğu için ve ilk sahne ilk sahne olacağı için çekerken oyuncular rahat olabiliyor ama şimdi tam tersi olacak. Çok geveledim ama enteresan bir nokta olabilir belki bilmiyorum.
Buraya nereden geldik? Aynen Mason'ın ablası Samantha karakterinden bahsetmek istiyorum. Filmde çok tatlı bir sahne vardı. Samantha ve Mason'ın ailesi küçük yaştayken bizim çocuklar boşanmışlar. Babayı da Ethan Hawke oynuyor işte. Arada gelip çocuklarla eğlenceli şeyler yapıyor, bir şeyler yapıyor ve bir gün bunlar yemek yerken baba Ethan Hawke Samantha'ya ne hatırlıyorsun diye soruyor. Samantha'da sadece kavga ettiğinizi hatırlıyorum diyor. Babası işte sonra kampa gitmiştik şöyle eğlenceli oyunlar oynuyorduk bir şeyler yapıyorduk hatırlıyor musun diyor ama Samantha
diyor. Ve bence filmin en güçlü noktalarından biri de bu karakter, abla karakteri ve filmi izlerken şey diye düşündüm. Mason film boyunca sıkıcı bir ergene dönüşüyor. Neden Samantha'nın hikayesini anlatmamışlar diye bir düşünüyor insan yani.
Filmin en etkili sahnesi, en etkileyici sahnesi annenin sahnesiydi, Patricia Arquette'in. Filmin sonlarına doğru Mason'un annesi Mason üniversiteye gideceği zaman ağlıyor. Ben şimdi ne yapacağım? Seni yetiştirdim, bir şeyler yaptım, hayatım boyunca bununla ilgilendim ve şimdi sen gidiyorsun. Bundan sonra ben öleceğim, diyor.
Bu da zor bir nokta çünkü yani aileler cidden kafayı yiyorlar çocuklarını yetiştirmek için ki burada yani tek başına yetiştiriyor bir anne hem çocuğunu hem kızını. İnsan hayatı boyunca içinden çıkıp kendinin nasıl bir insan olduğunu çok fazla göremeyebiliyor ama herhalde böyle anlarda insan biraz hatırlıyor neler yaşadığını. Kadın da hani çocuğu gidince çocuğunu yetiştirmek için ne kadar çok çaba harcadığını ve bu sırada belki de kendi için çok bir şey yapmadığını fark ediyor. Ki aslında 5. dakikada da filmin 5. dakikasında açılış sahnelerinden birinde de kadın şey diyor, ''Ben küçükken küçük bir kızdım, sonra büyüdüm ve anne oldum. Başka hiçbir şey bilmiyorum.'' diyor. Ve yani kadın bunu söylüyor ve sonra bununla ilgili hiçbir şey olmuyor. Bence o da ilgi çekiciydi. Çünkü kadının yapabileceği bir şey de yok. Kadın bunu dedikten sonra kimse yani kadına ''Tamam, aa çok üzüldük. Biz sana yardım edelim.'' demiyor. Kadın yine kendi ayaklarının üstünde devam etmeye çalışıyor ya da
daha yardım almaya da çalışmıyor. Bilmiyorum, bu bana ilginç geldi. Çünkü bazen insan duygularını ifade edip sıkıntılarını söylüyor karşısındakine ama bazen insanlar hiçbir şey yapmıyor bununla ilgili. Bilmiyorum. Bu da ilginç bir olay bence. Ama boşanma ve sıkıntılı ilişkiler ve bunun çocuklara olan etkisinden bahsetmek gerekirse Squid and the Whale isimli filmimiz bu türün başyapıtı olabilir. Filmin yazarı ve yönetmeni daha önce Barbie yazan
yazarlardan biri Noah Bombach mı? Bom... Neydi adı? Hemen bakalım. Bu Madagaskar 4'ünde yazarlar. Sırf para almak için yani. Ben Bombach demiştim ilk bölüm. Noah Bombach. Bombach. Noah Bombach. Noah Bombach. Bu nasıl diyor ya? Kısırıldı sinirlidi.
Bu da başka bir akse. Tamam, Noah Baumbach. Sonuncusu oldu gibi değil mi? Bu filmin yazarı ve yönetmeni benim bayağı havalı bulduğum ve sevdiğim bir isim. Noah Baumbach. Normalde böyle çok alternatif New York filmleri çekiyor böyle entelektüel, tuhaf, garip karakterler. Kitap okuyup içsel sıkıntılar yaşayan insanları falan çekiyor böyle New York'talar. Ama sonra gidip herhalde para kazanmak için Madagaskar...
4'ü yazıyor ve Barbie'yi yazıyor. Komik bir adam yani. Squid and the Whale şöyle bir hikaye anlatıyor. İki tane erkek çocuğu olan bir aile. Biri ilkokulda, biri lisede. Boşanmaya karar veriyorlar ve sonra adam başka bir eve çıkıyor. Annelerinin babalarını
birkaç senedir aldattığını öğreniyorlar. Ama babaları da tam bir hıyar böyle, kitap yazarı. Ve herkesi kendinden düşük bir insanmış gibi görüyor. İşte şu yeterince entelektüel değil, şu Dostoyevski'nin ortalama bir kitabı falan diye. Ve bu adamın lisedeki çocuğu da adamın kopyası gibi bir şey. Annesinden nefret ediyor. Lisede sürekli işte şu kitap çok iyi, bu kitap çok iyi diye konuşuyor ama aslında hiçbir kitabı okumamış. Sadece babasının dediklerini tekrar ediyor. Sonra filmde babası ve çocuğu aynı kadına aşık oluyorlar. falan böyle yetişkin bir kadına merak etmeyin. Yani çok da yetişkin değil de yetişkin yani legal. Bu filmin en sevdiğim olayı şu, büyük abi
Jesse Eisenberg tarafından canlandırılıyor. Kendisi Social Network'ta da Mark Zuckerberg'ı canlandıran çocuk. Hep zaten aynı karakteri oynuyor. Burada da biraz öyle kendini beğenmiş seksist, çok bir şeyden anlamayan bir erkek çocuğunu oynuyor liseli. Bu çocuk Pink Floyd'ın Hey You şarkısını önce ailesine söylüyor, ben bu şarkıyı yazdım diye. Ailesi de, aa çok güzel, ne güzel yazmışsın diyor.
Sonra bu yetmiyor, çocuk gidip bu şarkıyı okul yarışmasında söylüyor. Hey you diye. Ve yani ödülü kazanıyor okul yetenek yarışmasındaki. 100 dolar veriyorlar çocuğa. Bazı insanlar fark ediyor galiba Pink Floyd olduğuna ama çoğu insan fark etmiyor ve bilmiyorum aşırı komikti. Zaten sonra Yesterday diye bir film vardı belki duymuşsunuzdur. Bu filmde şeyi anlatıyordu. Bir tane müzisyen böyle bir şeyler yaşıyor, bayılıyor, uyanıyor falan ve sonra dünyada Beatles şarkılarını hatırlayan tek insan olduğunu fark ediyor. Danny Boyle'un bir filmi.
Yani çok manyak bir film değil açıkçası. Squid and the Whale'ı izleseniz daha iyi olur ama... Yani Squid and the Whale'ın, hani bu küçük konseptinin gerçek bir filme konu olduğunu düşünün. Genel olarak çok sevdiğim bir film, Eighth Grade. Sekizinci sınıf. Yönetmeni de Bo Burnham, yazarı da Bo Burnham. Bu film şeyi anlatıyor, Elsa diye bir ana karakter var. Kendisi çok sıkıntılı, çok tatlı bir insan. Ve bu film 2018'de çıktı ve bu izlediğimiz filmler arasından sosyal medyayı en iyi anlatan film. Filmde ana karakter Elsa'nın bir YouTube kanalı var ve oradan sürekli insanlara nasıl davranmaları gerektiğiyle ilgili tavsiyeler veriyor.
işte şu şekilde rahat olabilirsiniz, lisenin ilk günü böyle yapabilirsiniz, o zaman daha az yalnız hissedersiniz, şöyle yaparsınız diye. Ama sonra Elsa'nın bir gününü görüyoruz yani, tam bir ezik açıkçası. Yani ezik değil tabii ki de, verdiği tavsiyelerin hiçbirini uygulamayan bir insan. Ki günümüzün sosyal medyası biraz böyle, herkes işte şunu yapın diye reel koyuyor, bunu yapın diye reel koyuyor. Ama yani kimse yapmıyor.
Ya da mesela ben de bazı influencerlar tanıyorum. Yoga işte, şu çok iyi, bu çok iyi. Ama gerçek hayatta görürseniz kafayı yemişler yani. Hani bu kişiden gidip hayat tavsiyesi almak ki insanlara iyi geliyor. Ki bu da iyi bir şey aslında takipçilerine, iyi geliyorsa. Ama biraz tuhaf bir olay. Neyse. Dedikodu.
Ve bu belki size de oluyordur. İnternette ve gerçek hayatta farklı kişilikler oluyoruz. Ben de mesela bazen lisede insanlarla mesajlaşarak konuşmak bana daha kolay geliyordu. Ama bunu bir süre sonra sadece mesajlaşarak yapmak, hani okulda insanlarla konuşmam gerek yokmuş gibi düşünüyordum. Sonra okuldan eve dönünce de arkadaşlarıma mesaj atıyordum. Biraz saçma bir olay.
Ve günümüzde yani gerçekten hepimizin sosyal medya kimlikleri var ve 8th Grade bunu da iyi anlatıyor. Yani mesela birini tanımaya çalışırken gidip Instagram sayfasında bakıyoruz o kişiyle konuşmak yerine ve kafamızda hem başkalarıyla ilgili önceden belirlenmiş şeyler oluyor hem de başkalarının bizle ilgili kafasında önceden belirlediği şeyler oluyor. Bu da bence aşması zor bir şey ki hiçbir zaman aşabilecek miyiz bilmiyorum. Ama tüm bu gençlik filmleri arasında 8th Grade günümüzün gençliğini en iyi anlatan film galiba ve günümüzde genç değilseniz. Çünkü ben Snapchat'in çıktığı zamanı hatırlıyorum lisede, 9. sınıftaydım. Yani ama şu anki gençler daha direkt çocukken, yani 8. 7. sınıfta bile böyle şeylere erişebiliyorlar ve direkt beyinlerini yok ediyor ve 8th Grade bunu çok iyi anlatıyor. Birilerinin izole oluşunu. ama yalnızlıklarını internette gidermeye çalışmalarını, bunu yaparken ailelerinden giderek uzaklaşmalarını. Ve bu filmde Elsa'nın da bir babası var, tek bir baba tarafından büyütülüyor. Babası sürekli ona ulaşmaya çalışıyor. Ama Elsa sürekli kendini izole ediyor ve uzaklaştırıyor, iletişim kurmamaya çalışıyor.
Ve bu filmin çekiliş stili de çok enteresan. Mesela Me, Earl and the Dying Girl aşırı sinematik, geniş açılı açılarla çok havalı bir şekilde çekilmişti. 8th Grade biraz belgesel tarzında çekilmiş. Böyle sanki o öğrencilerin tüm o vahşiliğini görebiliyorsunuz ve çocukların vahşiliği cidden inanılmaz yani.
Her şeyi yapabiliyorlar, birbirlerine aşırı kötü davranabiliyorlar ve çocukken birinin sana biraz kötü davranması sana dünyadaki en kötü şeymiş gibi geliyor. Mesela Boyhood'da da bir sahne vardı. Çocuk saçını kestirdikten sonra okula gitmek istemiyor, dalga geçerler diye. Ben de bir kere Fenerbahçe-Galatasaray'a yenildikten sonra okula gitmek istememiştim çünkü serviste Galatasaraylı benden büyük bir kız vardı. Benle dalga geçeceğini biliyordum. Sonra annem de git demişti, beni dövmüştü.
Evet arkadaşlar, şimdi bölümün sonuna geldik. Umarım lise anılarını herkes hatırlamıştır ve o güzel yıllara geri dönmüştür. Imagine Dragons, Pink Floyd, The Beatles, Rock'n Roll, biralar, sarhoşluklar, değil tabi ki 18 yaşınız geçtiyseniz sarhoş olmalar, saçmalamalar, derslere ekmeler, sinemaya gitmeler, evde yalnız oturup sadece başkalarıyla mesaj açmalar ve başkalarının size cevap vermemesi veya vermesi ama bir şekilde mutlu hissedememek, sizden havalı gruplar olduğunu düşünmek, sonra o gruplara girmek için yıllarınızı harcamak ve sonra o gruba girdikten sonra insanların gerizekalı olduğunu fark etmek. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.