
1.831 kelime · ~9 dk okuma
Evrenimiz. Evimiz. Her şeyimiz. O olmasaydı biz olmazdık. Ama işte bir şeyler olmasaydı evrenimiz de olmazdı. Bir şarkı çok güzel giderken orkestrada bir enstrümanın birden bozulması gibi. Tüm ahengi bozabilecek bazı hayati unsurlar vardır. Bazı sabitler.
Evrenimizi ayakta tutan, makinenin dişlilerinin tıpkı şu anda olduğu gibi dönmesini sağlayan sabitler. En son gelişmelerin sonucunda tam 27 tane olduklarını biliyoruz bu sabitlerin. Elektronun ağırlığı mesela. Ya da kütleçekim kuvveti, elektromanyetik, güçlü ve nükleer kuvvetler. Veya ışığın hızı gibi. Tüm bunlar birer sabit. Asla değişmezler.
İşte bu sabitleri birer birer açtığınızda ve doğru düzeyde ayarladığınızda her şey olması gerektiği gibi işliyor. Sesi ne çok az ne de çok fazla, tam kıvamında açınca bildiğimiz, yaşadığımız ve sevdiğimiz evren olması gerektiği haliyle çalışıyor. Fakat bu sabitlerden birinde bile ufacık bir ayar değişikliği yaparsak, hele ki en önemli olanlarında, biraz sapma gerçekleşse, O zaman bildiğimiz haliyle evren olamazdı. Ya bambaşka bir yer olurdu ya da hiç var olmazdı bile. Bu sabitleri değiştirebilecek güce sahip olduğunuzu hayal edin. Mesela elektromanyetik kuvvetin ayarını biraz arttırdınız diyelim. Bu durumda atomlar birbirini daha güçlü itmeye başlarlardı.
haliyle yıldızları yaşatan nükleer yakıttan bahsedemezdik bile. Yıldızlar ki bunu Güneş de dahil ve dolayısıyla evren çözülmeye başlardı. Peki bu 20 küsur sabite sahip oldukları değeri veren şey nedir? Bu ayarları böylesine kusursuz bir şekilde sabit tutan güç ne olabilir? Sicim teorisinin neden bu denli ses getirdiğini bazen anlayamayabiliyoruz. Fakat bana kalırsa üzerine çok az bile konuşuluyor bu teorinin.
ya da şöyle demek daha doğru olur. Bu teori çok az anlaşılıyor. Üzerine pek de konuşulmamasının esas sebebi de bu olabilir. Bu kadar karmaşık olmasa herkes bunu konuşuyor olur da eminim. Ne de olsa Sicim teorisi bu soruya, bu güce, bu hassas değerleri kazandıran mekanizmaya açıklama getirdiğini söylüyor. Bu inanılmaz bir iddia.
Biz de hiçbir şeyi tesadüf değilin. Sicim Teorisi serisinin dördüncü ve son bölümünde evrenin sabitlerini bir arada tutan o gücü anlamaya çalışacağız. Hazırsanız sicimlerle örülü yolculuğumuz son durağına doğru ilerliyor. 1984'te, Kolorado'da fırtınalı bir akşamda kafa kafaya veren John Henry Schwartz ve Michael Green evrendeki dört temel kuvveti kapsayan matematiksel derinliğe ulaşmıştı. Artık her şeyi açıklamaya çok ama çok yakınlık. Fakat bulduğumuz her cevap yeni bir soruyu da doğuruyordu.
İşin aslı bu gelişmeden sonra SIGİM teorisi fizik dünyasındaki herkesin konuştuğu bir olay haline gelmişti. Fakat perde arkasında büyük bir kaos yaşanıyordu. Yıllar geçtikçe SIGİM teorisi üzerine çalışan bilim insanlarının sayısı artmış, birçok yeni fikir ortaya atılmıştı. E haliyle de bu teorinin içinde bölünmeler yaşanmaya başlamıştı.
Evet her şeyi kolaylaştırmak için yola çıkılan bu fikir bırakın tüm teorileri basitleştirmeyi kendi içinde bile 5'e bölünmüştü. Her bir versiyonu farklı sicimlere ve ekstra boyutlara dayanıyordu. Ancak aralarında uyumsuzluklar vardı. Bazı versiyonlarında sicimler açık uçlu, bazılarında kapalı döngü halindeydi mesela. Bazı versiyonlarında 3, 5, 10 değil tamı tamına 26 boyutlu bir evrenden söz ediliyordu.
ve işin garip yanı bu versiyonların hepsi kağıt üzerinde doğruydu. Peki ya hangisi evrenimizi gerçek anlamıyla açıklıyordu? İşin aslı bu ayrışma Sicim teorisyenleri için bir miktar utanç verici bir durumdu. İşte bu. Evrenin en nihai açıklaması karşınızda. Ama ufak bir sorun var. Elimizde buna dair 5 farklı modeli var. Hangisini istersiniz? Gibi bir şey diyorsunuz sonuçta.
E bilim dünyasının buna cevabı da pek sürpriz sayılmazdı. Kalsın. Bizim zaten yığınla teorimiz var. Böyle iyiyiz dediler elbette. Ortada bir evren var ve siz bunu birden fazla evren tasfiriyle anlatıyorsunuz diye düşünmüşlerdi. Anlayacağınız bilim dünyası bir noktada Sijim teorisinin bir yere varmayacağına kanaat getirmişti. Ama ya hepsi doğruysa? Ya bu 5 farklı Sijim teorisinin tasvir ettiği evrenlerin hepsi gerçekse?
Ya biz resme sadece yanlış yerden bakıyorsak? İşte Sijim teorisinin zihinlerimize ve gerçeklik algımıza büyük darbe indirdiği yer tam da burası. Paralel evrenler ve ekstra boyutlar. Bildiklerimiz bize bir miktar aşırı özgüven verebiliyor.
Dolayısıyla kimi zaman haddimizi aşabiliyoruz. Ama bir noktada haddimizi bilmemiz lazım. Zira şu anda özellikle de konuyu kozmolojik bir bakış açısıyla değerlendirdiğimizde tüm bildiklerimiz genel hatlarıyla sıfıra yakın. Üzülmeyin sıfır değil. Ama yakın. Şöyle anlatayım bunu size. Evreni dev bir pasta olarak düşünün. Bu pastanın sadece %4 kadarı bildiğimiz maddeden oluşuyor.
Yıldızlar. Gezegenler. Uçsuz bucaksız galaksiler. Galaksi hükümeleri. Bize sonsuz gibi gelen bu cisimler evrenin sadece yüzde dördüne tekabül eden bildiğimiz maddeden oluşuyor. Kaldı ki bırakın kendi galaksimizi. Güneş sistemini bile tam olarak keşfedebilmiş değiliz. Sıfıra yakın derken bundan bahsediyorum. Uzun lafın kısası henüz evrene hükmeden şeylerin yüzde doksanından fazlası hakkında fikrimiz dahi yok.
Bir şeyler keşfetsek de açıklayamıyoruz tam olarak. Hiçbir şey tesadüf değili yakından takip edenler hatırlayacaktır. Karanlık enerjiden ve karanlık maddeden bahsetmiştik daha önce. İşte bunlara karanlık dememizin sebebi de bu. Onlar hakkında hiçbir şey bilmiyoruz henüz. Bunu da şöyle düşünebiliriz aslında.
Zifiri karanlıkta bir yılbaşı ağacına baktığınızda sadece süsler ve ışıkları görürüz değil mi? Fakat odanın ışığını yaktığınızda ağacın tamamı çıkar karşımıza. İşte biz de şu an gökyüzüne baktığımızda o süsleri görüyoruz. Hatta o süslerden birinin üzerinde yaşıyoruz. Ve biz o ağacı arıyoruz. Dallarını, yapraklarını, çiçeklerini. En önemlisi de kökünü arıyoruz.
Bunu gördüğümüzde de nefesimiz kesilebilir. Sonuçta bizim bildiğimiz sonsuz evren bu dev ağacın sadece bir dalı, hatta sadece bir yaprağı bile olabilir. Muhteşem bir düşünce değil mi bu söylediğim? Bir o kadar da ürkütücü. Ama biz korkularımızın üzerine gideceğiz.
Zorundayız. Onun için önce kendimizi bir tanımamız gerekiyor. Boyutlarla ilgili algımızı netleştirmeliyiz. Boyutları anladığımız konusunda kendimizden eminiz ne de olsa. Örneğin bir ekranda 3 boyutlu bir cisim gördüğünüzü düşünün. Ekranda gördüğünüz o 3 boyutlu cismin yine 3 boyutlu hareketlerini görüyoruz gibi değil mi? Değil aslında. Hatta alakası bile yok. Çünkü ekranlar 2 boyutludur ve bizim gördüğümüz o 3 boyutlu hareketler dev bir ilüzyondur.
Kandırılmaya çok müsahit zihnimizin bir oyunu bize. Gerçek bir üç boyutlu deneyim için ana karakterin ekrandan çıkıp üstünüze gelmesi gerekir. Yani aslında boyut dediğimiz şey özgürlük seviyesidir. Biz faniler, üç boyutlu bir evren kumaşına hapsolmuş durumdayız. Hareket edebildiğimiz alan bununla sınırlı. Kısacası özgürlüğümüz bile bir ilüzyon aslında.
Ancak boyutumuzu değiştirebildiğimizi bir hayal etsenize. Çok daha farklı boyutlarda, çok daha farklı bir özgürlüğü tadabilirdik. Peki nasıl? CGM teorisinde öne sürülen ekstra boyutları nasıl açıklayabilir, nasıl anlayabiliriz? Nereye koyacağız tüm bu boyutları? Kısa bir aranın ardından bu soru yığınına bulduğumuz cevaplar üzerine konuşacağız.
Buraya da konuştuklarımızı bir özetleyelim isterseniz. Başta dört temel kuvvet olmak üzere, evrendeki tüm sabitleri bir arada değerlendirebileceğimiz, kuantum mekaniğiyle genel görellik kuramını tek bir potada eritebileceğimiz bir teoriye ihtiyacımız vardı. Onlarca yıl süren çalışmaların sonucunda SIGİM teorisi doğmuştu. Üstelik bu teoriyi kağıt üzerinde, yani matematiksel olarak da açıklayabilmiştik.
Tam artık her şeyin cevabını bulacağız derken Sijim teorisinin 5 farklı versiyonu çıkmıştı karşımıza. Dahası bu 5 farklı versiyon da tutarlı sonuçlar veriyordu bize. Dolayısıyla boyutlar ve onları algılayış şeklimiz üzerine kafa yormamız gerekiyordu. Bir nevi yeni özgürlük alanları üzerine düşünmeliydik. Madem öyle, hadi düşünelim öyleyse. Şimdi.
Sicimlerin hareket edebilmesi için zamandan ve 3 boyutlu uzaydan daha fazla boyuta ihtiyacımız olacaktı elbette. Zira sicimler bildiğimiz atomlardan çok daha farklı bir şekilde hareket ediyordu. Ancak bu konu çok uzun süre büyük bir bilinmezliğe neden olmuştu. Deyim yerinde ise her kafadan bir ses çıkıyordu. Fakat tüm bu curcunanın sonunda birisi sahneye çıkmış ve bildiğimiz tüm sınırları zorlamayı başarmıştı.
Kimine göre Einstein'ın varislerinden biri. Kimine göre ise modern zamanların en önemli ismi. Edward Witton'dan bahsediyoruz. Witton 1995'te Sicim teorisyenlerinin bir araya geldiği bir konferansta kürsüye çıkmış ve bombayı patlatmıştı. Şimdi sıkı durun. Edward Witton kafası karışık yüzlerce bilim insanının karşısına çıkıp algınızı değiştirin demiş ve şöyle devam etmişti.
Sicimlerin hareket edebileceği boyutları sicimlerden ayrı düşünmeyin. Sicimleri düşünün. Bir sicim bazen esneyerek, bazen genişleyerek, bazense yayılarak çok daha karmaşık bir yapıya, bir membrana dönüşebilir. Membran dediğimiz şey ise bir yüzeydir aslında. Bir ipliği genişleterek masa gibi bir yüzey elde ettiğinizi düşünün.
Fakat bununla da kalmamıştı Witten. Bir adım daha ileri giderek bu sicimlerden ortaya çıkan membranların inanılmaz geniş olabileceğini, hatta evrenimizi bile kapsayacak kadar geniş olabileceğini söylemişti. Evrenimiz kadar geniş bir sicim. Witten'ın sınırları zorladığı konusunda sizi uyarmıştım. İnanılmaz küçük sicimlerden ortaya çıkan membranlar. İşte bunlar evrenimiz kadar geniş olabilir.
Hatta evrenimiz aslında sadece bir membranın üzerinde yaşayan, çok daha geniş, devasa boyutlu uzayın bir dilimi bile olabilir. Dilim dilim dizilmiş evrenlerden sadece birisi. Birbiriyle yan yana benzer evrenlerden söz ediyoruz. Ancak her birinin kendine özgün kuralları var. Az çok neden bahsettiğimi anlamışsınızdır diye tahmin ediyorum. Evet. Paralel evrenler.
Belki bizimki gibi bir düzene sahip. Belki de bizimkinin tıp adıp aynısı. Belki de her birinde sizin aynınızdan birer tane daha olan paralel evrendir. Edward Witten işte bu fikir sayesinde sicim teorisinin 5 versiyonunu birleştirmiş, boyutları indirgemişti. Böylece tüm sicim teorilerinin çatısı çıkmıştı ortaya. M teorisi. Başındaki M harfinin ne anlama geldiği hala kesin değil.
Kimine göre membranın M'si. Kimine göre anne anlamına gelen mother kelimesinin. Kimine göre ise sihir anlamına gelen magic kelimesinin M'si. Madem öyle, bu membranlardan birinde yaşıyorsak ve yanımızda ki bazı teorisyenlere göre bir milimetre kadar yanımızda olabilecek diğer evrenler nerede? Neden göremiyor? Neden dokunamıyoruz? Burada da özgürlükten bahsetmek gerekiyor.
Çok yakın ama bir o kadar da uzak. Sizin atomlarınız, parçacıklarınız bir membranda özgür. Sınırları burada. Diğerine geçemiyor, göremiyor, etkileşim kuramıyor. Yanınızda ama dokunamıyorsunuz. Ama durun, bir adım geri gidelim.
Boyut dediğimiz şey aslında bir ilüzyondu değil mi? Bildiğimiz ve güvendiğimiz yasalar da öyle. Peki her şey mi bir ilüzyon? Belki de öyle. Ancak boyut kavramı kesinlikle bir ilüzyon. Çünkü doğa o kadar muhteşem ki bize gösterdiği bu düzeni ve yasaları kara deliklerin içinde paramparça edebiliyor. Her şeyi baştan yazıyor ve bildiğimiz her şeyi orada bitirebiliyor. Özgürlüğümüzün sınırları da işte orada.
Dolayısıyla oraya bakıyoruz ama anlamıyoruz. Sadece elimizdekiyle yetinmeye devam ediyoruz. Fakat bunu bir çözebilirsek, özellikle de kara delikleri, görünmeyeni görmeye başlarsak, işte o ağacın dallarına ve hatta köküne de ulaşacağız. Kütle çekimini mesela, gerçekten anlayabilirsek, işte o zaman membranlar, paralel evrenler, her şeyi görebileceğiz.
Belki de baktığımız yerlerde hiçbir şey bulamayacağız. Ama işte bakabileceğiz. Bakabileceğiz ve artık anlıyorum diyebileceğiz. Özgürlük sandığımız tüm ilüzyonumuzdan kurtulup gerçekten özgür olacağız belki de böylece. Her zaman, her yerde, her anda. İstediğimiz her şey ya da hiçbir şey olabileceğiz.
Biliyorum algılaması hiç ama hiç kolay değil. Fakat zaten biz de burada bunu yapıyoruz. Geleneksel algı kapasitemize tüm gücümüzle saldırıyoruz. Belki de yeniden inşa edeceğiz ve sonrasında çok daha heyecanlı bir serüvene doğru adım atacağız. Hatta gelin sonrasıyla ilgili bir küçük spoiler vereyim size isterseniz. Biliyorum en sevdiğim bilim insanının Einstein olduğunu düşünüyorsunuz muhtemelen.
Çok da haklısınız bunu düşünmekte. Aslına bakarsanız Einstein benim en hayran olduğum bilim insanı. En sevdiğim, kendimi en yakın hissettiğim, gerçekten bir şansım olsa derslerine katılmak, bir kahve içmek isteyeceğim ilk bilim insanı ise Richard Feynman'dır. Bunun da sebebi şu aslında.
Feynman bir gün hocası John Wheeler'a şunu soruyor. Sabitlerden bahsetmiştik ya en başta. Elektronlar diyor. Nasıl oluyor da her biri tıp atıp aynı? Nasıl oluyor da tek bir fabrikadan çıkmış gibi? Bunun sırrı ne? Wheeler öğrencisine şöyle cevap veriyor. Neden her elektronu ayrı olarak düşünüyorsun ki? Ya bu da bir ilizyonsa? Ya gördüğümüz tüm elektronlar aslında tek bir elektronsa?
Bir de böyle düşünmeyi denesenize. İşte böyle. Heyecan verici bir yolculuğun sonuna geldik. Dört bölüm boyunca sicimlerden bahsettik. Onlar aracılığıyla tüm bildiklerimizi sorguladık. Belki net cevaplar bulamadık. Fakat zaten amacımız da bu değildi. Biz soru sormaya devam ediyoruz. Tıpkı bilim insanlarının yaptığı gibi. Cevaplar peşinde koşarken daha fazla soruyla karşı karşıya kalıyoruz.
Sizi bilmem ama ben bu yolculuğu çok seviyorum.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.