
5.808 kelime · ~29 dk okuma
Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcasti Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tuna Kiremitçi. Manimi okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Başlıyor.
Evet merhabalar yeni bir sezona hoş geldik ve hoş geldiniz. Evet Aslı Perker'in evet başlangıçlarını özleyenlere müjde. Öyle mi girdim gene ya gerçekten? Evet öyle girdin. İşte yeni sezon, işte yeni Aslı Perker, işte yeni Tuna Kiremiççi, işte yeni solumuz ve yeni kitaplarımızla Bibliyoterapi bir programa daha ne yapıyor? Başlıyor. Evet. Şimdi e-mailimizi okuyorum. Biraz sezon başında bir reklam yapalım derim. Merhaba sevgili Aslı ve Tuna. Pelin ben, psikoloji lisans öğrencisiyim ve şu an Polonya'da Erasmus yapmaktayım. Bu arada yazdan önce yazdığı için belki Erasmus'u bitmiştir. Oraya parantez açtım.
Podcastinizi iki senedir büyük bir mutlulukla takip ediyorum ve çevremdeki neredeyse herkese öneriyorum. Şunu eklemeliyim ki her cuma sizi dinlemek ve beklemek çok büyük bir zevk benim için. Bu maili atıp atmamak için çok düşündüm ve sonunda kendimde bu cesareti buldum. Sorum genel olarak hep hissettiğim yetersizlik duygusu. Bunun üzerinde şekillense de şu an Erasmus'ta yaşadığım süreç çerçevesinde hissettiklerimi yazacağım size. Bir şekilde hep acaba burayı yeteri kadar düzgün yaşayamıyor muyum? Arkadaşlarım kulübe giderken akşam gitmek istemiyorum. Bu bir sorun mu? Yeteri kadar gezmiyor muyum? Düzgün gezemiyor muyum? Sorularıyla baş başa bulup kendimi
Yetersiz hissediyorum ve bu yetersizlik ise hayatımın büyük bir çoğunluğunda yaşam kalitemi düşürmese de küçük bir iç ses olarak dolaşıyor. Bana kitaplarla şifa alabilirseniz çok mutlu olurum sevgilerimle. Yani bir şey mi kaçırıyorum diye hissediyor devamlı demek. Yani bir şey kaçırıyorum hissi de var herhalde burada. Yani buradayım ama aslında orada mı olmam lazım? Orada mı olmam lazım? Birileri bir şeyleri yaparken ben yapmıyor muyum? Hakkını veremiyor muyum ben bu Polonya'nın neresinde? Yazmış mı? Varşova mı? Krakov mu? Hayır. Sen Polonya'yı gördün mü? Ben gördüm. Polonya'yı, Varşova'yı gördüm. Ben de Varşova'yı gördüm. Beğenmiş miydin? Beğendim, güzel bir şehir. Ben oldukça beğenmiştim. Evet, çok düzgün, temiz, steril aslında bir şehir. Çok güzel şeyleri vardı, banyoları vardı. Oraya benim şeyime... Oradaki yayıncımın evine yemeğe gittim. Çok güzeldi. Evin içi çok güzeldi. Bahçesi çok güzeldi. Ağaçlar çok güzeldi. Yani genel olarak Varşova'yla ilgili iyi hisler... Nazik insanların yaşadığı nazik bir şehir olarak hatırlıyorum ben. Evet, evet. Ve güzel insanlar eşin doğrusu. Evet, güzel insanlar ve... Pek çok güzel insan.
Herkes evine giderken çiçek alıyor ve bütün pencerelerin önünde çiçek var. En çok aklımda o kalmış. Doğru söylüyorsun, evet. Yani şey değil, İstanbul gibi böyle çılgınca bir hızla insanı devamlı koşturmaya iten bir şehir değil. Sakin, beklemeyi bilen bir şehir. Yani önünde çöp kamyonu durduğu zaman kimse kornaya basıp hadi kardeşim demiyor falan. Hani böyle bir Sovyet zamanından kalma bir bekleme kültürleri de var ya onların. Bir de çok geniş caddeler. Fark etmişsindir hatırlıyor musun? Çok geniş geniş caddeler. Eski şehir dışarısının dışında orası bir tek daracık daracık. Onun dışında her yer...
Çok geniş geniş ferah. Erasmus için güzel bir şehir. Bence de. Bir gençin kendine herhalde arkadaşımız da genç birisi değil mi? İşte lisans öğrenci, psikoloji lisans öğrencisi. Yani eğer 20-25 yaşlarında birisi ise bunu yazan beyefendi mi hanımefendi mi? Hanımefendi Pelin. Öncelikle şunu diyebilirim ki 25-20 yaşları arasında bunu yaşamak adettendir.
Şeyi mi? Nerede değilim şu an? Yetersizlik, yetersizlik duygusu ben buradayım ama aslında orada mı olmam lazımdı? Bunu mu yapıyorum? Bunu yapıyorum ama aslında onu mu yapmam lazımdı? Ben böyle birisiyim ama aslında şöyle birisi mi olmam lazımdı? Şeylerin, ikilemlerinin en çok, en yuvan olarak yaşandığı dönemdir 20-25 yaş arası. Valla para verseler dönmek istemem. Ben de hayatta dönmek istemem. Çok zor bir dönemdir 20-25 yaş arası arkadaşlar. Evet, çok çok katılıyorum.
O dönemde kaçırdığın hiçbir şeyi gerçekten kaçırmış olmayacaksın. Şey hariç. Eğlenme kısmı hariç olabilir. Çünkü bir daha para kaygısı, çalışma kaygısı, akşam ona göre yatma, sabah ona göre kalkma kaygılarıyla belki yeteri kadar daha sonraki yıllarda eğlenemeyebilirsin. Pelin Hanım eğlenin, dalganıza bakın. Bizim size vereceğimiz. Arkadaşlarım kulübe giderken ben gitmiyor muyum, niye gitmiyorum acaba diye düşünüyorum diyor.
Yani hani biraz evet, o yıllarda eğlenmekte fayda var. Takılmayın böyle şeylere. Turgut Uyar'ın bir dizesi var. Daha önce de anlatılamıştım. Bütün Mümkünlerin Kıyısında Olmak diye. Yani 20-25 yaş arasının sorunsalı budur aslında. Bütün Mümkünlerin Kıyısındasındır. Doğru.
Yani bütün mesleklerin kıyısındadır. Bütün seçimlerin kıyısındasındır. Bütün yolların aslında başlangıcındasındır. Ve sonuçta hangisini seçeceğim ben? Ya da hangi seçimi yaptığım zaman doğru olacak? Acaba doğru seçimi yapabilecek miyimler? İnsanın kafasını çok kurcalar. Ama sonuçta hayatın, hayatta da bu bakımda biraz şey yapmak lazım, şans tanımak lazım. İçgüdüsel şekilde belki yani beyin altı şu an Pelin Hanım'a bunu bile yapıyor olabilir. Küçük ölçekte onu mu yapmalıyım, bunu mu yapmalıyım? Daha büyük soruların yerine daha küçük sorular mesela. Arkadaşlarım gidiyor gitmeli miyim, gitmemeli miyim gibi. Küçük küçük belki hani bunun ön gösterimi gibi bile olabilir. Gitsin gitsin. Kaç yaşında gidecek bir daha? Var şu arada kulübe.
Canım yani o şey değil de hani herkesin eğlenme şekli farklı. Hayattan zevk alma, tad alma türü de farklı. Gençlere yakışıyor. Sonuç olarak. Evet, geç kitaplarımıza o zaman. Hayır hayır, kitaba geçmek değil. Şimdi öncelikle şunu söylemek istiyorum. Biraz daha şöyle bu konuyu açacak olursak, altına bakacak olursak... ...müsaadenle hani sonuç itibariyle bir psikolojik yaklaşımımız olacaksa konuya. Aslında biraz şunu düşündürdü bana Pelin Hanım'ın sorusu.
Kıyaslama, kendini başkalarıyla kıyaslama konusunu gündeme getiriyor. Yani bu aile içerisinde büyütülürken yaşadığı şeylerden de kaynaklanmış olabilir. Hani sürekli aile içinde bilmiyorum, tek çocuk mu, iki çocuk mu, beş çocuk mu? Ama belki diğer şeyleriyle, kardeşleriyle kıyaslanmış olabilir. O yapıyor, sen de yap. Sen niye yapmıyorsun? Bak Müjgan teyzelerin kızı okula girmiş. Mesela? Anca gestos. Mesela?
Yani orada böyle bir o kıyaslanma bana... ...onun içinde bir yer tutuyor gibi geldi Pelin Hanım'ın. Ki şöyle bir şey var, çoğu çalışmaya göre... ...zaten düşüncelerimizin... ...yüzde 10'u kadar aslında büyük bir kısmı... ...kıyaslamalar üzerine, bir şekil, bir tür kıyaslama üzerine kurulu.
Statü endişesi der Alain de Botton buna. Mesela evet statü endişesi. Yani hani o benden daha mı çok şey yapıyor? O benden daha mı çok eğleniyor bile? Aslında bu kıyaslamaya giriyor. Yani benden bu şehrin tadını daha çok mu çıkartıyor? Dolayısıyla benden daha çok mu şey öğreniyor bu şehirle ilgili? Dolayısıyla geri döndüğümüzde o daha çok şeye hakim mi olacak? Ve bu deneyimi daha iyi mi değerlendirmiş olacak gibi. Aslında burada sadece konu yani bir kulübe gittim gitmedim, eğlendim eğlenmedim konusu değil. Başka birileri benden daha fazla mı bu ortamdan, benim faydalandığımdan daha fazla mı faydalanabiliyor konusu var burada.
Anlatabildim mi? Ya bana böyle geliyor. Bana anlatabildin, evet. Dinleyicilerimizi sormak lazım. Anlatabildi mi? Sanıyorum. Evet. Şimdi mesela bizim sevgili eski Amerikan Başkanımız Theodore Roosevelt'ın bir lafı var.
Diyor ki, kıyaslama neşe hırsızıdır. Yani şimdi belki aslında bulunduğu yerde çok mutlu da olabilir. Kendi başına, tek başına olsa belki kendi kıyaslayabileceği hiç kimse olmasa... ...o harika bir deneyim yaşadığını düşünüyor olabilir. Ama etrafındaki herkes başka başka şeyler yapınca, bir dakika ya ben bunu yapmadım.
Yani bu şey gibi aslında işte sosyal medyanın da bize dayattığı bir şey ya bu. Hani sen bir hayat yaşıyorsun. Belki o hayattan çok memnunsun. Deneyimin de gayet güzel. Ama sosyal medyaya baktığında ya ulan ikimiz aynı yerdeyiz. Bir onun yaşadığına bak, bir benim yaşadığıma bak. Zenginlik hakkında bir tane hikaye vardır ya, zenginliğin ne kadar kötü bir şey olduğunu dair. Çalışırsın, çabalarsın, zengin olursun diyor. Yetmiş metrelik bir yat alırsın kendine. Marene'ye gidersin, park edersin. Ertesi gün yanına doksan metrelik bir yat gelir diyor. Birden kendini çok zavallı hissedersin. Niye benimki doksan metre değildi? Evet yani demek ki bunun aslında bir şeyi var. Yani bunun bir sonu var. Ya da bunun bir sonu yok. Evet doğru yani bunun bir sonu yok gerçekten. Yani sen kendi yaşadığın deneyime aslında odaklanmalısın daha çok. Ben ilk kitabı aslında bu kendini başkalarıyla... ...kıyaslama üzerinden biraz seçmeye çalıştım. Yani? Budala, Elif Batuman.
Amerikalı ünlü yazar Elif Batuman. Ki bu benim çok bayıldığım bir kitap değildir ama sen seçtiysen vardır bir bildiğin diye düşünüyorum. Elif Batuman'ı çok şey buluyorum, çok çok iyi bir yazar olduğunu düşünüyorum. Kalemi çok çok kuvvetli, çok hakim. Ana dili daha çok, ben bu arada İngilizce okudum ne yalan söyleyeyim. İngilizce yazmıyor mu zaten? Yani Türkçe'de kendi zannedersem kitabı, Türkçe'yi ya kendi çevirdi ya Türkçe'de bir daha oturdu yazdı. Koç Üniversitesi'nde üç yıl okutmanı olarak kendisi görev almış.
1977 New York doğumlu bir arkadaşımız. Kitap bu arada 2018 yılında Pulitzer Kurgu Ödülü'nde finalist olmuş. Şortliste kalmış bir kitaptan bahsediyoruz. Budala. Niye Budala olduğu kitabın adında? Kendisi çünkü Rus Edebiyatı okuyor. Ve Rus Edebiyatı'na duyduğu, Dostoyevski'ye bir saygı duruşu niteliğinde kitabın adını da Budala koymuş. Çünkü en sevdiği yazar Dostoyevski. Ya da yarı otobiyografik bir roman olduğunu da söyleyelim.
Evet, bir hayli şeyler, paralellikler görüyorsun romanı okurken. Çünkü hani Elif Batuman, ben ilk Elif Batuman'ın New York'ta yaşıyordum. Yani nereden baksan demek ki bundan 14 yıl önce falan. Orada New Yorker'da bir yazısını okumuştum.
O zaman Elif Batuman falan çok heyecanlandım. Bir Türk, işte Türk yazıyor falan çok gurur duymuştum. Sonra hatta birileri benim kafamı karıştırdı. Yok o Türk değil, Özbek falan diye. Yok yani o Özbekçe şey yapmış hani eğitimi... ...Özbekçe üzerine, Özbek dili üzerine anladığım kadarıyla. Ben sonra tekrar gurur duymaya geri döndüm. New Yorker'da çünkü yayınlanmak çok önemli bir iştir. Zaten New Yorker'daki yazılarıyla ilk tanınıyor.
Evet, sonra ki herhalde ilk yazılarından birine denk gelmiş olabilirim o zaman. Çünkü ben New Yorker'ı on yıl boyunca şey gibi, kutsal bir şey gibi takip ettim. Her hafta aldım. Yani hatırlaman hatırladığıma göre görür görmez bir Türk ismini. Demek ki yani hani belki de ilk yazdığı şeylerden biriydi. Neyse, ondan sonra gördüğüm biyografisi ile gerçekten bu roman arasında ve karakterler arasında, oradaki genç Selin karakteri ile Elif Batuman arasında bence paralellikler var. Hem Harvard hem de Stanford'u bitirmiş Elif Batuman. Aynı şekilde Selin de zaten.
Evet zaten Harvard'da da Selin de Rus dili ve edebiyatı okuyor ve orada bir Macar genci kendisinden yaşlı bir İvan'la tanışıyor. İvan'la fakat mail yoluyla bir iletişim kuruyorlar ki o zaman daha e-mail teknolojisi yeni dünyaya gelmiş. Zaten roman böyle başlıyor. Evet, üniversite bir mail adresi veriyor Selin'e. Selin de hiç mail atmadığı için o zamana kadar ne yapacağım ben bu adresi, niye verdiler bana diyor. Fakat sonra İvan diye kendisinin yaşça büyük Macar bir öğrenciyle aralarında Rusça yazışmaya başlıyordur. Ama ikisinin de Rusçası çok sınırlı olduğu için yavaş ilerleyen bir iletişim oluyor başlangıçta. Evet, sonra hatta İvan yüzünden Selin şeye gidiyor, Macaristan'a gidiyor. Orada işte yazın orada dönem saat çalışıyor. Macaristan'ın bir köyüne gidiyor. Evet, orada çalışıyor. Yani fakat İvan buna gerçekten çok kötü davranıyor. Hani böyle yer yer sayfaların arasından Selin'i bulup tokatlamak istiyorsun. Hani bu genç kızı, kızım kendine niye bunu yapıyorsun? Baksana bu çocuk şey yani kötü. Hani bu kötü çocuk demek istiyorsun. Şimdi şöyle, Selin neden bu kitabı önerdiğimi söyleyeyim. Hadi. Hani bu kendini başkalarıyla kıyaslama bence Selin'de dolayısıyla Elif Batuman'ın dilinde olan bir şey. Yani hani kendini çevresindekilerle kıyaslama. Bir de bu Selin karakteri bana çok, şu an fark ediyorum Pelin Hanım'ı çok hatırlattı. Yani daha doğrusu Pelin Hanım'ın yazdığı bu küçücük soru bana aslında Selin karakterini hatırlattı. aynı insanlık durumunu mu yaşıyor?
...böyle sanki aynı yerde duruyorlar gibi geldi. Çok onunla bağ kurabileceğini, Selin'le bağ kurabileceğini düşündüm Pelin Hanım'ın. Ve onu izleyerek, onun hikayesini okuyarak... ...kendine çok güzel bir yer seçebileceğini düşündüm başkalarıyla kendini kıyaslamadan. Çünkü Selin de çok akıllı. Selin çok akıllı bir kadın. Zaten Elif Batuman ya da Selin de... ...1990'larda Pelin Hanım'ın olduğu yaşta büyük bir ihtimalle Harvard'da okurken... Evet, evet, evet.
Ve o da o yaşların aslında, evet, yetmiş yedi doğumluymuş. Demek ki işte doksanlar, yetmiş yedi, yirmi beş, yani aynı yaşları aşağı yukarı yaşamakta. Ve o yaşları yaşarken de bir taraftan bir bildungs roman. Evet. Oluşum romanı değil mi? Evet. Neydi İngilizcesi? Coming of Age. Bir büyüme, bir oluşum romanı yazmış. Otobiyografik şeylerden, notlardan yola çıkarak. Evet, yani buradaki Selin kendi hayatının anlamını başka bir kişiye, bir sınıfa... Yabancı bir ülkede. Evet, onların insanlık durumunun tanımlarını öğrenerek... ...kendi hayatını böyle anlamlandırmaya çalışması... Yabancı bir ülke değil de, Türk kökenli bir Amerikalı. İkinci kuşak bir göçmen Amerikalı olarak. Yok, hiç değil. Yani yabancı bir ülke değil. O tam bir Amerikalı. Yani orada bir sorun yok. Ama birinci kuşak. Evdekiler göçmen sonuçta. Anne babası göçmen. Sonuç itibariyle yani ben Pelin Hanım'ın selinde... ...kendinden çok şeyler bulacağını düşünüyorum. Bu yüzden de tavsiye ediyorum. Yani kendi hayatına bak demek isterim aslında. Tıpkı şey gibi hani...
Selin'e de olsa, kızım sen kendi hayatına bak. Kendi değerlerin var senin. Kendi değerlerinle yaşa. Başkasının gözünde nasıl göründüğün, görünmediğin önemli değil demek isterim. Aynı şekilde Pelin Hanım'a da. Sting'in de dediği gibi, be yourself no matter what they say diyorsun yani. Evet. Englishman in New York şarkısında. O zaman geçelim.
Evet. Bu arada Pelin Hanım'ın sorusuna benim çok ilgimi çekti, çok hoşuma gitti. Gerçekten ince ince belli ki bu konuyu düşünüyor. Tamam mı? Ben böyle düşünen insanı çok seviyorum. Evet, çok güzel bir soru zaten. Yani kendi ruh halini... Çünkü çoğu insan hiçbir şey düşünmeden yaşıyor.
Gerçekten nerede durduğunu, ne yaşadığını fark etmeden gün dolduruyor, yaşıyor. Oturmuş, bunu analiz etmiş, düşünmüş. Selin de sürekli, kitaptaki Selin de sürekli kendi iç dünyasını gözlemleyen harika bir karakter. Aslında 20-25 yaş aralığının zorluğu düşünen insanlar için daha çok. Doğru, evet. Düşünmeyen çoğunluk için zaten hayatın tamamı gibi o aralığın da çok fazla bir anlamı yok. Anlamı olmadığından da haberleri yok zaten yani. Çok doğru, çok doğru. Onlar bizden değildir.
Pelin Hanım, onlar bizden değildir. Evet, ya başkasını da şu an niye suçladık bilmiyorum ama... ...ya ben başından beri onu yapıyorum ama karşılaştırmadan nedense işte bahsediyorum. Kulübe hoş geldin diyelim ya da kendisine. Ya da öyle diyelim. Yani bu kulübe Elif Batuman'ın karakteri Selin de dahil. Yirmi, yirmi beş yaş arası kendi geleceği ve kimliği üzerine... ...kafa yoran insanlar kulübüne dinleyicimize de hoş geldin diyor. Fakat bu arada şeyi söylemek istedim. Budala gerçekten çok...
Çok, çok iyi yazılmış bir kitap. Hani böyle yazarlık dersi gibi. Zaten herkese bu yüzden de gerçekten öneriyorum. Evet, Aslı Perker böyle diyorsa bize saygı duymak ne yapar düşer. Geçtik mi ikinci kitaba? Geçelim, sen söyle hangisi olsun?
O zaman bir başka coming of age ile devam edelim. Öyle mi diyorsun? Evet, büyüme romanlığıyla sezona merhaba dedik madem. Kevin Wilson'ın 2022 tarihli Paniğe Mahal Yok. Şimdi Tuno Efendi, dinle. Hatta ben sana soracağım. Tuno Efendi, ben bu kitabı bilmiyordum. Sen kitabı bana söyledin. Biz tekrar dinleyicilerimize ve yeni bizi dinlemeye başlayanlara şunu söyleyelim, hatırlatalım.
Biz Tuna'yla daha önceden konuyu konuşmuyoruz. O yüzdendir ki burada aslında gerilimin yüksek bir alanı oluşuyor. Çünkü birbirimizin ne diyeceğini bilmiyoruz, ne düşündüğünü bilmiyoruz. Bazı kitapları neden seçtiğimizi de bilmiyoruz. Hatta yer yer kavga gürültü tabii ki oluyor. Çıkışta bir hayli zor anlar yaşanıyor. Şimdi sen dedin ki bu kitap olsun.
Ben sana farkındaysan neden bu kitap olsun demedim. Tamam dedim. Oturdum kitabı okudum ben. Evet. Çok teşekkür ediyorum sana. Bu yüzden gerçekten çok güzel, çok eğlenceli bir kitap. Çok güzel bir fikir. Keşke ben yazsaydım. Yahu ne kadar güzel fikir diye de üzüldüm kendi kendime. Sen daha iyi yazardın. Çok sevdim. Çok çok sevdim. Bir tek şey şaşırttı beni. Kevin Wilson'ın bir kız karakteri bu kadar iyi yazması şaşırttı. Yani hakikaten. Fakat...
Niye bu kitabı seçtiğimizi anlamadım. Başlığından ötürü. Sen söyle. Paniğe mal yok Pelin Hanım.
Tamam. Çok güzel. Düşünüp duruyorum, tamam mı? Kitabı okuyorum. Bir yandan, bir yandan diyorum ya çok zevk alıyorum. Bırakamıyorum. Başka hiçbir şey yapmak istemiyorum. Evet. Bir yandan da düşünüyorum. Diyorum ki biz bu kitabı acaba neden seçtik? Kendimce bir şeyler ben de çıkarttım. Frank Batch, 16 yaşında yazar olma heveslisi, okula mesafeli, sıra dışı bir genç kız. Oldukça yalnız. 1996 yazının...
Akılları ziyan sıcağını atlatmaya çalışıyor bir sıkıcı bir Amerikan kasabasında. Korkunç bir Amerikan. Caulfield müdür nedir öyle bir şey? Amerika'nın yozgatı gibi olan bir yerde yani. Büyükannesinin evine yeni taşınan en az onun kadar egzantrik Zek var bir de. Zeki. Zeki var. Gerçek adı da Zeki değil ama şey diyor, bu yaz bu ismi kullanmaya karar verdim. Kulağı nasıl geleceğini anlamak için diye. Gerçek adı, dur şimdi unuttum. Zeki ile başlayan birçok şey şey. İkilinin arasında hem romantik... Dur bir dakika ya, bir şey söylüyorum. Önemli bir Amerikan şey ismi, Biblical. Zachary. Zechariah.
Zekeriya. Zek yani, evet. Biz zekeriyalara zek deriz. Biz de zek derdik zekeriyalara. Gerçekten.
Hiç Zekeriya tanıdığın oldu mu ki? Oldu, evet. Sinema televizyonda... Zek Zek mi diyordunuz? Tabii, çok ünlü Zekeriya diye görüntü yönetmeni bir arkadaşım. Zekeriya Kurtuluş. Girin Google'a bakın. Allah Allah. İşte Zekeriya ile tanışıyor. İkinin arasında hem romantik hem de yaratıcı kıvılcımlar uçuşmaya başlıyor. Küçük kasabayı birlikte tasarladıkları imzasız afişler ve... ...görünü afallatan şifreli metinlerle donatıyorlar. Yani afiş tasarlıyorlar. Çünkü Zekeriya da şeyi seviyor.
O grafik tasarımcı olmak istiyor zaten. Daha doğrusu pardon, çizgi romancı olmak istiyor. Evet, kız da yazar olmak istiyor. Ve sıkıntıdan afiş yaratıyorlar imzasız ve bu gizemli afişleri kasabaya dağıtıyorlar. Fakat afişler yayıldıkça viralleşmeye başlıyor. İnternet öncesinde de viral diye bir şey olduğunu hatırlıyoruz böylece. Çünkü insanlar bu işin arkasında kimlerin olduğunu merak ediyorlar ve yerel halk arasında bir paniğe sebep oluyor bu. Sonra bütün şeye yayılıyor. Şehirlere de yayılıyor konu. Evet, yani ulusal basına çıkıyor artık neredeyse. Evet, New York Times'da makale falan yayınlanıyor. Evet, yani insanlar birbirlerine zarar vermeye başlıyorlar artık. Bunun işte... İki çocuk ölüyor. Evet. İki galiba, iki çocuk ölüyor. Falanca çetenin işi olduğunu bunun savunarak. Çünkü üzerinde yazan yazı şu. Biz kaçağız, kanun ise bize aç, bize susamış.
Ama öyle bir... Şimdi bak, bu Türkçe'ye iyi çevrilmiş. Ben tabii ki İngilizce okudum. Çünkü İngilizcesini o kadar dar zamanda bulabildim Kindle'da. Şimdi şey, İngilizcesini okuyunca hiçbir halt anlamıyorsun. Kız zaten şey diyor, yani tam olarak ne dediğimi ben de bilmiyorum. Çünkü çok karışık bir İngilizce. Yani sanat-hayat ilişkisinin de bir taraftan böyle değiniyor. Çünkü bazen sanatçılar ne yazdıklarını, ne resmettiklerini, ne gösterdiklerini kendileri de tam olarak açıklayamazlar. Açıklayabilecek olsalar zaten onu yazmazlar. Yani şaire demişler ya, siz bu şiirinizde ne demek istiyorsunuz diye. Demiş zaten, şimdi açıklayabilsem o şiiri yazmazdım. Evet, evet, evet.
Yani bazen öyle olur ki işte bir resme ressamın bile düşünmediği anlamlar yükleyebilir onu izleyenler. Bu sanat insan ilişkisinin ilginç bir boyutudur. Burada da öyle oluyor fakat biraz fazla öyle oluyor. Yani çocukların hiç tahmin etmedikleri boyutlara ulaşıyor afişlerin etkisi. Ve çok korkuyorlar ve kimseye de zaten söylemiyor. Söylemiyorlar. Ta ki ne zamana kadar? 2016 yılına kadar. Bir telefonu çalıyor bir gün kızın. 2016 yılında Francis gerçekten Francis Eleanor Bach yazar olmayı başarmış. Kendisine özel bir hayat kurmuş. Çok başarılı bir evliliği var. Fakat bir telefon geliyor, bir gazeteci arıyor ve diyor ki... New için Yorker bir makal yazacağını söylüyor.
Bir makale yazıyorum ve 1996 yılında işte falanca kasabada yaşanan büyük panik hakkında bir şeyler söylemek ister misiniz? Diyor ki, o paniği... Caulfield paniği. Adı da Caulfield paniği bunun. O diyor Caulfield paniğini sizin neden olduğunuzu öğrendim diyor. Çünkü yıllarca kimse bilmiyor bunun kaynağı ne. Evet. Herkes o paniği yaşıyor ama işte satanist gruplar diyorlar. Dış güçler, CIA diyen bile var. Yani herhalde CIA bunu yaptı falan diyor şeyin. Kızın hatta Frankie'nin aptal kardeşlerinden bir tanesi. Siz yaptınız. Kız bunun nereden öğrenebileceğini bilmiyor. Çünkü bir kişi var bilen bunu. Zekeriya. Bir de onun dışında bir kişi daha var. Yani o da yapan oldu. Hiç onu saymıyorum. Bir kişi daha var bilen. O da ölmüş falan. Neyse sonra ortaya çıkıyor. Şimdi çok harika bence eğlenceli bir kitap. Çok güzel bir fikir. Peki sen paniğe mahal yok. Paniğe mahal yok ama. Oradan.
No time for panic. Evet. This is not the time for panic. Oradan yola çıktım. Ben de şöyle düşündüm. Yine buradaki karakter de çok akıllı bir kız. Frankie, Frances. Ama o Frankie diyor. Tıpkı Pelin gibi. Pelin Hanım gibi. Yine Selin karakteri gibi. Çok akıllı, çok içgörülü, çok kendini, hayatı sorgulayan bir genç kız. Yani onu tanımış olmayı istersin. Onunla o yaşta arkadaş olmuş olmayı istersin. ...ve kendi zamanını nasıl kullandığı... ...ve kendi karakterini... ...o kullandığı zamanla nasıl oluşturduğuna dair çok güzel bir örnek. Yani ben işte hep düşündüm okurken. Diyorum ya bunu biz neden öneriyoruz? Sonra gerçekten şöyle geldi aklıma. Pelin Hanım bir zaman yaşıyor mesela. Şimdi hala Erasmus'ta mı orada mı bilmiyorum ama dönmüş de olsa fark etmez. Şimdi bir zaman yaşıyor. Bugün ne yaptığınız? Bugün ne yaptığınız? Yarın sizin ne olacağınızı, kim olacağınızı gerçekten belirliyor. Yani birbiriyle alakasız zamanlar değil bunlar. Hani canım aman şimdi yaparım sonra bakarız aslında pek öyle değil. Geçmişinden kaçamazsın anlamında mı söylüyorsun? Yok kaçamazsın değil. Biz biraz hani ben elli yaşıma gelmiş biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki... ...yirmi yaşlarımda yaptığım bazı doğru şeylerin semeresini görüyorum. Ben de otuzlarıma gelmiş birisi olarak söyleyebilirim ki bu tür deneyimlerinizden çok yararlanıyorum.
Nasıl, ne tür? Yani senin bu söylediklerinden çok yararlanıyorum ben de. Espri yaptı zannedersem. Şöyle yani o yüzden şimdi hani bir şey deneyimledim, deneyimlemedim. Bunun derinliği önemli ve bu derinliğinin geleceğe nasıl yansıyacağı önemli. Bir de bilemezsin hangi deneyimin ileride sana ne fayda sağlayacağını. Çünkü bir tane öyle mesel vardır ya. Evet, atı çalınıyor. Atı çalınıyor, sonra atı çalındı diye kızıyor, köylüye üzülüyor arkadaşları. Hele bir durun, hikaye bitmedi diyor. Ondan sonra at geliyor. Ne şanslısın, at geri geldi. Hele bir durun bakalım diyor. Ondan sonra oğlu biniyor, atın üstüne düşüyor, bacağını kırıyor. O ne kadar kötü diyorlar. Hele durun, hikaye bitmedi diyor. Sonra asker toplamaya, sultanın adamları geliyorlar. Bacağı kırık diye bir tek bunu almıyorlar. Diğer çocuklar gidiyor, savaşta ölüyor.
Diyor ki köylü, durun hele daha hikaye bitmedi. Hiçbirimizin hikayesi bitmedi ve hangi yaşadığımız ne işe yarayacak, ne sonuç verecek söylemek için erken. Haniye mahal yok. Kesinlikle. Ama bunları düşünmek de iyidir. İyidir tabii canım. O zaman bir mani okursan. Uzun zamandır okumadım. Bakalım nasıl olacak. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için bibliyoterapi ne yapıyor?
...devam ediyor. Evet, ne yapalım? Sen söyle.
Olmuyor ama hep bana bırakıyorsun bunu. Şeyde tembellik hakkına geçelim o zaman. Paul Lafarge. 1883 yılında Paul Lafarge, La Droite à la Paris. Paul Lafarge, sosyalist literatürde çok önemli bir kişi. Komünist manifestodan sonra dünya dillerinin en çok çevrilen sosyalizm klasiği, tembellik hakkı. Aynı zamanda Paul Lafarge'in sosyalist ortamlardaki lakabı da damat pol. Çünkü Karl Marx'ın kızıyla evli. Karl Marx'ın... Ha, damat pol mu diyorlar hemen, pol gafaş şey açınca. Küba Asıllı, Fransız düşünür ve eylem adamı kendisi. 9 yaşında ailesiyle Fransa'ya göçmüş. Tıp okurken kralcı hükümete karşı gençlik hareketlerine katılmış. İlk anarşist filozof Proudhon'dan etkilenmiş.
Sonra 1865'te Marx'la tanışmış, üzerindeki prodon etkisinden kurtulmuş. Marx sonra yakışıklı, zeki, enerjik ve sportif bulduğu bu genci kızıyla, Laura ile evlenerek damatlığa kabul etmiş. Fakat şöyle bir şey var, Marx'ın 1866'da polo yazdığı bir mektup var. Kızıyla flört ederlerken bunlar.
Orada diyor ki, bir sürü bir sürü şey söylüyor yani. Bak kızımla evleneceksen şuna dikkat edeceksin, buna dikkat edeceksin. Bak şu kısmını şöyle onu düzelt, bu kısmını böyle falan. Diyor ki, gözlemlerimden çıkardığım sonuca göre ateşli faaliyet başlangıçlarınızı ve iyi niyetinize rağmen tabiat olarak çalışkan değilsiniz.
Bu şartlar dahilinde kızımla beraber hayat gemisine binebilmeniz için size dışarıdan destek gerekecek. Ve çalışkan olmamakla suçladığı kayınpederinin polofajla gidip tembellik hakkını yazıyor 1883'te. Ve kayınpederinin komünist manifestosundan sonra en çok ökünen sosyalist klasiği imza atmış oluyor. Yani bu ailevi sorunlardan dolayı. Ya çok güzel. Sosyalizm nitelikleri bunları kazanmış oluyor. Ben tembellik hakkını herkesin özellikle günümüzde okuması gerektiğini düşünüyorum. Yani düşünün ki yüz küsur yıl olmuş yazılalı. Yani yüz kırk neredeyse yani. Yüz kırk yıl olmuş. Bugüne bile çok güzel uyan bir eser. Çok kısa zaten. Okuması da gayet kolay. Çünkü şey mesela, Türkçe çericisi güzel. Sade ve güzel gerçekten. Yani bugün özellikle tüketimin...
...en çıldırdığı, yani şimdiye kadarki en çılgın olduğu bugün dünyasında... ...gerçekten biraz size dur diyebilecek, dizginleyebilecek bir kitap. Ey tembellik, bizim sona ermeyen sefilliğimize merhamet ol, diyor.
İnsana yakışan günde 3 saat çalışmaktır diyor yani. O kadar evet. Günde diyor 3 saat çalışırsan hem yaptığın işten zevk alırsın, hem yaptığın şey daha güzel olur, daha verimli olur. Yiyeceksin, içeceksin, gezeceksin sonra diyor. Sonrasında da git diyor Varşova'ya, orada diyor arkadaşlarımla beraber, gez toz diyor yani. Evet.
Özel mülkiyetin hakim olduğu toplumlarda çalışma katı bir zorunluluk kapsamında gerçekleşir, diyor. Kapitalizm çalışanların bedenlerin olduğu kadar zamanlarını da satın almıştır. Oysa insanın çalışmamak, yaşamını sürgüt kılmak için zahmete girmemek gibi bir içgüdüsü vardır. Bu içgüdünün adı tembelliktir. Tembellik, çalışmanın kutsallaştırıldığı toplumlarda hakir görülür, aşağılanır, diyor. Diyor ki sonra da çalışma, çalımız çalışma asrıymış öyle diyorlar. Aslında acı, sefayet ve çürüme asrı. Evet. Hele ki biri de bugünü görseydi. Şöyle ben de bir alıntı okuyayım. Çalışın, çalışın proleterler. Toplumsal zenginliği ve bireysel yoksulluğunuzu artırmak için çalışın, çalışın. Daha da yoksullaşarak çalışmak ve sefilleşmek için daha fazla nedeniniz olsun diye. Kapitalist üretimin amansız yasası budur.
Harika kapitalist toplumda diyor çalışma her türlü zihinsel yozlaşmanın... ...ve her türlü bedensel bozulmanın temelidir diyor. Günde on iki, on dört saat çalışarak insanın bedenen ve ruhen kendini tüketmesine karşı çıkan... ...üç saat sevdiğiniz bir işte çalışarak çok daha kaliteli şeyler ortaya koyabileceğinizi... ...ve daha üretken olabileceğinizi anlatan bir eser. Evet, şey bir de diyor mesela Afrikalı köleler Avrupalı efendilerden muhtemelen daha rahat ve iyi yaşıyorlar diyor ki hani bu karşılaştırmayı hakikaten günümüzde de çok rahatlıkla yani illa Afrika Avrupa üzerinden değil şey üzerinden iki kısım iki sınıf üzerinden Türkiye'de yaşayan mesela iki sınıf üzerinden yapabilirsin yani. O yüzden hakikaten şey, sen bunu gene herhalde isminden dolayı seçtin. Hayır, hem içeriğinden dolayı da seçtim. Yani sonuçta günümüzde bir hız dünyasında yaşıyoruz. Yani Lafarge sanayileşme döneminde yaşıyor tabii. Victorian dönemin sonlarında kendisi ve o zaman çalışmanın kutsallaştırılması var.
Yani İngiltere çok zengin bir ülke fakat halk fakir garip bir şekilde. Halkta büyük bir sefalet var. Fakat İngiltere dünyanın en zengin ülkesi bir taraftan da ama... ...sefil bir de işçi sınıfı var. Günde on üç, on dört, on beş saat hatta çocukların dokuz, on saat çalıştıkları bir sistem var yani. Bir bir çalışmanın kutsallaştırılması var. Yani sanki ateş böceği olmak günah da karınca olmak kahramanlıkmış gibi... ...neden diye soruyor Lafac'da aslında. Yani çok basit ve temel bir soru soruyor. Neden? Şey olarak da sorabiliriz. Yani hani bir yere gittin, o yerde illaki her yeri oranın önemli her yerini görecek misin? Yani hani bunun peşinde mi koşacaksın? Bu turizm delili.
Evet, yani koşa koşa her yere gidince bu da yine bir tüketim aslında. Benim bir tanıdığım vardı işte, sana daha önce anlatmışımdır. Mesela Hollanda, Amsterdam'a gidiyor. Anne Frank'ın evini ziyaret edecek. Gidiyor bir bakıyor, kapıda 250 kişilik kuyruk var. Diyor ki kendi kendine, gördüm diye veririm diyor. Ben, beni hiçbir güç... Bu benim turizm felsefemi oluşturdu. Benim de aynı şekilde. Mesela Paris'e gidiyorum. Eiffel Kulesi'nin önünde 300 kişilik kuyruk var. Ama döndüm diye veririm. Nasılsa YouTube'dan görürüm ben onun içini.
Ya bak hayatımda hiçbir şey için öyle kuyruğa girmedim. Galata Kulesi'nin önünde kuyruk var ya bizim Pod B ofisinin yüz metre ilerisinde. Çok saygı duyuyorum o insanlara ama ben hayatta girmem. Ben de girmem. Gördüm diye veririm. Ya şimdi de bu şundan değil aslında yani o andaki tembellik hakkımı kullandığım için değil. Şöyle bir şey de var.
Bir yere bir kere gidilmesi fikri bana zaten çok tuhaf geliyor. O yüzden mesela her yeri gezmeye çalışanları çok iyi anlayamıyorum. Hani sayanlar vardır ya şuraya gittim, buraya gittim, buraya gittim, buraya gittim. Üç gün kalmış, iki gün kalmış. Bunun benim için mesela hiçbir anlamı yok. Benim sadece oraya gitmem ve görmem benim için bir şey ifade etmiyor. Benim turizm felsefem de şu. Ben bir yere gidip yaşayabiliyorsam, hayatın içine girebiliyorsam bir müddet. Evet. Ben bunu istiyorum. Bir kafede oturup bütün gün gelip geçenlere bakarak. Tamamen bunu istiyorum. Kahve içmek ve kitap okumak bence günde 14 müze gezmekten daha çok şehir hissettiren bir şey. Evet, gerçekten öyle.
Ben Sagrada Familia'ya bile girmedim. Yani girmedim yani. Evet, olabilir. Gördüm diye veririm. Saygı duyarım hocam. Girmedim, o kuyruğa girmem ben çünkü. Ama orada zaten bir yerde hakikaten oturup cortado içmek... ...aslında sana kültürle ilgili çok fazla şey anlatıyor. Aynen öyle yaptım. Ve hatta yani Sagrada Familia'nın neden yapıldığını düşünmek... ...belki ona neden olmuş, etrafında belki etkileri göreceksin. Bana göre bu daha kıymetli bir şey. Anlatabiliyor muyum? Ya da Dali'yi, mesela Dali neden o resimleri yaptı? Bunu aslında etrafına bakarak belki anlayabilirsin. O absürtlüğü belki orada görebilirsin. Bana göre o daha değerli bir şey ve bu ancak hayatın içinde yaşarsan oluyor. Dışarıdan kahve içerek, rastgelerde familiaya bakıp... ...şunun nesini beğeniyorlar diye düşünmek bana daha keyifli geliyor mesela. Olabilir, evet. O yüzden hani bu zaten şey yani her yere gideyim, orada da fotoğraf çektireyim... ...onun da koyayım, bunu da koyayım. Bunlar zaten bana saçma geliyor. Bu yaz mesela Fortuna'da şeyi çok gördüm, böyle gelen turistler. Kadın kendi fotoğrafını eşine genellikle çektiriyor ya da tam tersi. Yeni foca mı, eski foca mı hocam? Eski foca. Ama şey, çocuğu mesela, kızı çok güzel giydirmiş. Çekiştiriyor, orada böyle bir tane şeylerin neydi onların, begonvillerin olduğu bir şey vardır. Eski bir taş ev vardır. Onun üstüne sürüklüyor çocuğu onun önüne. Orada onun fotoğrafını çekecek.
Ya çocuğa, bak çiçeği göster, göster yani göster. Gözüne çiçeği sok mesela, bak de. Ellet, çiçeği elle de. Dokusunu hisset de. Bak bakalım kokusu var mı de. Aa yok, neden bazısını var da bazısını yok de. Hayır, fotoğraf çekeceğiz. Yani turist olma şekilleri de çok farklı. O yüzden bir yeri yaşama şekilleri de çok farklı.
O yüzden hiç kendinizi ne kötü hissedin, ne iyileşmeye çalışın, ne umurunuzda olsun, sizin deneyiminiz size. Damat Pol diyor ki, hala anlamıyorlar makinenin insanlığın kurtarıcısı olduğunu. İnsanı aşağılık ve ücretli işlerden kurtaracak olan, azat eden, boş zaman ve özgürlük veren Tanrı olduğunu. Yani diyor ki, makineler sayesinde biz artık çalışmama hakkına sahip olacakken, makinelerle rekabet eden bir çalışma şeyine kapıldık çılgınlığına. Yani bugün dijital çağ görsek de herhalde aynısını söyleyecektir. Bunlar bizim çalışmamızı önlemeyeceklerse niye varlar arkadaşım?
Evet. Bir yandan şey bakımından da etkileyici bu kitabı okumak. Ta o zaman ürünlerin nasıl kalitesizleştirildiğinden de bahsediyor. Çabuk bozulsunlar diyor. Evet. Çok enteresan. Yani hani şimdi yaşadığımız her şey o zaman da yaşandı. Nokia'yı öngörmüş yani değil mi? Nokia diyorum. iPhone'u... iPhone'u öngörmüş yani aslında. Evet, evet, evet. Yani telefonun iki sene içerisinde eskiyip ondan sonra kullanılmaz hale gelmesi. O daha çok bunu şey üzerinden vermiş. Mesela kumaşlar üzerinden. Hani işte Lyons'ta eskiden yapılan bir ipek artık doğal sadeliğinde. İpek, helyaf doğal sadeliğinde değil. Onun içine işte tuz mu ne öyle bir materyaller sıkıştırarak daha böyle dolgun bir kumaş haline getiriyorlar. Ama o da aslında çok daha çabuk eskiyor falan. Telefonu da beş sene kullanmanı istemiyorlar senin o telefonu yapanlar. Çünkü zaten onlar iki model sonrasını hazır bekletiyorlar depoda. Evet, doğru. Evet. Damat Pol, kayınpederine layık olmuş mu, olmamış mı Pelin Hanım'a takdirini bırakıyoruz. Ama unutmayın ki tembellik, aman bugün hiçbir şey yapmayacağım. Sadece Varşova'da kahvede oturup etrafa bakacağım demek de bizim hakkımızdır. Hatta bunu dinlemek, bu podcast'i dinlemek ya da elinde bir kitapla bir yerde oturmak en büyük hak.
Evet, bu podcast'i dinleyerek Avrupa şehirlerinde ulaşmak çok iyi oluyormuş. Söyleyenlerin yalancısıyız. Hatta ve hatta Doğu şehirlerinde ulaşmak da çok iyi oluyormuş. Hatta hatta okyanus ötesinde New York'ta podcast'imizi dinleyerek hoca vakit geçiren çok dostlarımız var. O yüzden de turizme böyle bir katkımız olduysa ne mutlu diyoruz. Kaldı mı kitabımız? Kaldı. Dördüncü kitaba geçiyoruz. Seyahat ve turizm demişken Alain de Botton'a uğrayalım dedin herhalde. Alain de Botton'un iki bin iki tarihli seyahat sanatı. Şimdi bu tam olarak biraz önce aslında hiç uzun uza diye anlatmaya gerek yok. Biraz önce bizim söylediğimiz şeyi söylüyor Alain de Botton. Yani bir diyor bir yere gittiğin zaman oranın diyor aslında orada geçen bir hikayeyi okumak, bir şiir okumak, bir resmi görmek yani şehri
Başka değerleriyle bütünsel olarak ele almak, yaşamak ve değerlendirmek yani koştura koştura bir yerden bir yere gitmekten ziyade o şehri derinlemesini anlamaktan bahsediyor. Benim de mesela tercihim bu. Saatle yüz mil giderek yer değiştirmek... ...gücümüzü, mutluluğumuzu ve bilgimizi bir nebze bile artırmayacaktır. İnsanların dünya üzerinde görülmesi gereken her şeyi görmeleri mümkün değildir. Daha fazla görmek için yavaş yürümeleri gerekir. Hızlı yürümek onlara hiçbir şey kazandırmaz. Asıl değerli olan düşüncedir, bakıştır, hız değildir. Evet. Bir bilginin de şöyle bir sözü vardır. Hayat o kadar kısa ki daha yavaş yaşamamız lazım.
Çok güzel, evet doğru. Doğru, niye hızlandırmaya çalışıyorsun değil mi? Eğer kısa olduğunu düşünüyorsan. Ben uzun olduğunu düşünüyorum o yüzden. Ben belki çok yavaş yaşadığım için mi bana çok uzun geliyor? Olabilir. Şu an aydınlandım. Madem hayat kısa diyorsun, o zaman yavaş yaşa. Evet, ben hayat uzun diyorum. Galiba ben yavaş yaşıyorum o zaman. Aa şu an gerçekten aydınlandı. Evet, Aslı Perker'i aydınlatmak amacıyla yaptığımız podcastimiz bir kez daha amacına ulaştı. Dersi başınıza diyoruz sayın dinleyicilerimizin ve Pelin Hanım'ın. Şimdi şunu söyleyeceğim. Bir tane ama önemli bir şey var. Yani bir yere gittiğiniz zaman, tıpkı George Edward'ın şey demesi gibi, insan yeni bir insana yepyeni birine dönüşür diyor.
Bunu aslında şehirler için de, ülkeler için de, mekanlar için de söyleyebiliriz. Yani bir yere gittiğiniz zaman oradan bambaşka biri olarak dönebilirsiniz. Bambaşka bir deneyim size yaşatabilir. Onun da hakikaten aslında biraz da yine de hakkını vermek lazım. O yüzden madem oradasınız, yine de hani siz hani kulübe gitmeyi, arkadaşlarınız kulübe gitmeyi şey gibi değerlendiriyor olabilir. İki tane asit atalım, kafamız güzel olsun, dans edelim diye değerlendiriyor olabilir.
Hayır, flört etmek için gidiyorlar insanlar. O da olabilir ama mesela senin hangi romanındaydı? Hani kulüpte geçen bir sahnesi vardır. Şey mi? Mezun Cinayetleri. Mezun Cinayetleri. Yani bir yandan da insanlar aslında her tür deneyimini daha iyi bir şeye, daha önemli bir şeye, daha kaliteli bir şeye de dönüştürebilir.
Evet, nasıl algıladığına bağlı. Nasıl algıladığına ilgili. O yüzden hayatı hani tamamıyla yaşamak da kıymetli bir şey. Onu da tamamen yok görmemek için. Bir de benim turizm felsefemde şu var. Şimdi Anne Frank'ın evine gidiyorsun. Anne Frank en trajik karakterlerinden biri ya. Kızcağız o evin içerisinde saklanmış Yahudi olduğu için Nazi kasaplarından. Ve bir yere kadar da saklanabilmiş ve günlük tutmuş. Yani büyük bir trajedi var. Şimdi onun önünde üç yüz elli kişilik bir turist kuyruğu görmek biraz benim sinirimi bozuyor açıkçası. Yani bunun bir şey esnaflığa çevrilmiş olması. Ondan dolayı da ben o kuyruğa girmedim. Ama normalde EFL Kulesi'nin önünde yedi kişi dikiliyorsa ben girerim o kuyruğa. Evet, evet. Üç yüz elli kişi benim gözümü korkutuyor. Bunu yapacağım. Jardin'de Luxemburg'a giderim, kitabımı okurum diye düşünüyorsun yani. Daha daha kıymetli bir deneyime dönüşüyor birdenbire.
Ben diyeceklerim bu kadar. Son Alen Daboton kardeşimizden bir alıntıyla ben de tamamlayayım. Şu anda bulunmadığım bir yerde bulunursam daha iyi olacağım yanı samasını yaşamışımdır hep. Bu hareket etme tutkusunu sonsuza dek ruhumda taşıyacağım diyor. Yani yalnız değilsiniz Pelin Hanım. Evet. Kitabın içeriğine de bakarsak...
Alain Debout'un okurlarını Flaubert, Wordsworth, Baudelaire ve Van Gogh gibi yazar ve sanatçıların rehberlerinde keyifli bir seyahate çağırıyor. Bu seyahate çıkan okurlar yaşadıkları kent ve doğa ile ilgili düşüncelerini gözden geçirme şansı yakalayacaktır. Kitabı bitirdiğinizde seyahatten beklentilerinizle seyahat sırasında karşılaştığınız gerçekliğin birbirinden çok farklı olabileceğini göreceksiniz. Evet. O zaman... Künyeler. Aa, onu tamamen unutmuştum. Böyle bir şey yaptığımızı. Budala, Elif Batuman, İletişim Yayınları. Paniyem Ahali Yok, Kevin Willson, Çevirmen Selen Ak. Galiba hangi yayın evi olduğunu hatırlamıyorum. Hangisi? Paniyem Ahali Yok.
Şey, Domingo. Domingo, tamam. Tembellik Hakkı, Pol Lafarge, Karbon Kitaplar, Çeviren İpek Söylemez, Seahat Sanatı, Alain de Botton, Sel Yayıncılık, Çeviren Ahos'la Bayer. Bize ulaşmak isteyenler? Biblioterapi.podbimedia.com'dan
e-mail yazabilirler. Dünya halinden sıkılanlar? Ruhuna ferahlık arayanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, kitapların şifasına inananlar için BiblioTerapy şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.