Podcast

S4E2: Peki, Mutsuz Olmak Zorunda Mıyım?

Bibliyoterapi

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bibliyoterapi'nin bu bölümünde Aslı ve Tuna, mutsuzluğu konforu/mutluluğun zorluğu üzerine konuşuyor.

Kitaplar:
Mutluluk Sanatı - Yaşam için Bir El Kitabı- Dalai Lama , Howard C. Cutler
Kalemimin Sapını Gülle Donattım - Ferhan Şensoy
Kuzu - Christopher Moore
Daha Ne Olsun - Kurt Vonnegut

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

5.271 kelime · ~26 dk okuma

Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcasti Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tuna Kiremitçi. Manimi okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Başlıyor.

Hayır. Hayır. Evet, yok mu bu sefer? İşte öyle yapayım dedim ama olmadı. Hayır. Bugün de Biblioterapi'ye hoş geldiniz. Hoş bulduk. Ben çok koşarak, severek, isteyerek geldim. Çünkü konuşmayı çok sevdiğim, kavga etmeyi çok sevdiğim bir konu üzerine yapacağız bugün Biblioterapi'yi. Hayda, bunu baştan bana söylememiştin.

Ay yok bu konuda ama seninle zaten zırtla kavga ettiğimiz için antrenmanlısın. Şey olmayacaksın yani şaşırmayacaksın. Evet. Hatırlarsan. Daha önce zaten buna benzer bir konuda yaptık. Birazdan onu da söyleriz. Tamam. O zaman sorumuzu okuyorum. Sorumuzu oku iki. Merhabalar Tuna ve Aslı. Kendi kendime adının biblioterapi bile olduğunu bilmediğim bir tekniği uygularken yani kitaplara sığınmışken podcast'iniz ile karşılaştım.

Transkriptin tamamını oku

Karşılaşmaya da tesadüf diyemem çünkü artık yaşanan her şeyin bir sebep dahilinde olduğuna inanıyorum. Neye ihtiyaç duyar ve onun peşine düşersek Allah onunla bizi bir yerde buluşturuyor sanırım. Kırk yaşında iki çocuğu olan bir öğretmenim. Uzun yıllardır bazı ailelerin çok neşeli, hayatı çok da ciddiye almadan yaşadıklarını, ortamlarında kendiliğinden gelişen bir gülümseme hali olduğunu, kendi ailemde bunun hiç olmadığını ve nesilden neslede böyle olduğunu gördüm.

ve düşünmeye başladım. Bazı özellikler genlerle mi aktarılıyor ve değişmiyor mu? Yani göz rengim gibi bir şey mi bu depresif, acılı, her şeyi dramatize eden haller. Seninle Başlamadı isimli bir kitap beni bir parçaya aydınlatsa da sizlerden bu konuda zihnimi aydınlatacak okuma önerileri bekliyorum. Ben en azından kendi çekirdek ailemde bu döngü kırabilir miyim? Yoksa ne yapalım? Genlerimiz bu deyip bu durumu artık normal mi görmeliyim? Şimdiden teşekkürler. Ankara'dan Tuğba.

Yine kendini çok iyi ifade eden, yine nitelikli bir dinleyicimiz. Dinleyicilerimiz çok nitelikli. Ben dinleyicilerimizi çok seviyorum, hepsine hayranım. Tolstoy ne demiş? Mutlu ailelerin hepsinin hikayeleri birbirine benzer ama her mutsuz ailenin ayrı bir mutsuzluk hikayesi vardır. Anna Karenina'nın giriş cümlesi.

Evet. Ben hiç buradan yürümeyeceğim ama sen istersen mutsuzluktan yürüyebilirsin. Ben daha önce şöyle bir program yapmışız. Şöyle geri dönüp çünkü dedim ki ya biz böyle bir şey yaptık sanki bakayım neymiş diye. Mutlu olmak zorunda mıyız diye bir program yapmışız daha önce. Zorunda olduğumuza karar vererek bitirmişizdir. Öyle çünkü ben öyle dikte etmişimdir. Emretmişimdir. Ben kesinlikle... O gün bugündür bende de bir mutluluk hali var.

Bak unutmuştum. Niye bu mutluluk bende diye bende düşünüyordum yani. Demek ki o bölüme dayanıyormuş. Mutlu olmak zorundayız. Arkadaşlar bunu herkes şöyle şimdi bir kafasına soksun. Mutlu olunacak. Mutlu olunacak. Ol. Ol. Yani şimdi hani şöyle, yo hayır işte şey de güzel, mutsuzluğu kabullenmek de işte bir yol. Geçmişten gelenleri kabullenmeliyiz falan filan. Hayır, böyle gün geçmez, böyle hayat yaşanmaz. Doğduk madem. Bunlarla geldik. Yaşıyoruz, tabii tabii. Yani onun bir şeyi yok çünkü. Oradan bir çıkış, oradan bir kurtuluş yok. Yani orada da belki söylemişimdir ve hatta belki de böyle bir şey hatırlıyorum. Sen bana kızmış olabilirsin. Arkadaş, mutsuzluğu kafaya koyduysan, önce kısa yoldan çıkış alalım. Oldboy filminden bir alıntı yapayım o zaman ben de sana. Gül, bütün dünya seninle güler. Ağlarsan yalnız ağlarsın.

Bak bunu beğendim, aferin. Tuna sen de bana bunlarla gel. Nabza göre şerbet bizim işimiz. Şimdi peki, araştırmacılar mutluluğumuzun yaklaşık yüzde kırkını kontrol edebileceğimize inanıyor. Yüzde kırk çok iyi bir rakam. Şimdi şöyle yani genetik olarak bize kalan aktarım yüzde elliymiş mutluluk konusundan. Yüzde kırkını biz kontrol edebiliyormuşuz. Yüzde on çekimsel mi?

Hayır, yüzde on çevresel faktörler. Şimdi... Yüzde on kararsızlar. Sen. Bir gün öyle, bir gün böyle. Kararsızları dağıtmak lazım. Şimdi matematik hesabı yaptık biz kuzenimle. Ben bunu, bu konuyu çalışırken o yanımdaydı. Nur abla, sevgili eski hakim hanım. Sonra avukat, şimdi de emekli kuzen. Kontenjanından. Onunla konuşuyorduk. Hemen matematik hesabı yaptı. Bana çok hoşuma gitti. Burada paylaşmak isterim.

E tamam dedi, yüzde elli genlerden geldi dedi. Yüzde kırk ne diyorsun dedi? Yüzde kırk dedi, biz yönetebiliyoruz, güzel dedi. Yüzde on dedi, o da dedi çevresel faktörse yüzde kırk yönetme kabiliyetimizle onu manipüle edebiliriz. Onu da ekleriz, yüzde elli oldu. Neye ihtiyacımız var dedi? Bir şeye mi ihtiyacımız var?

Yüzde bire mi ihtiyacımız var dedi. Tek ihtiyacımız bu mu? Bunu da dedi buluruz bir yerden. Yani evet yani bu kadar yüz elli, yüz elli ise, yarı yarıya ise... ...bizim bu işi kurtarabiliyor olmamız lazım. Ben bugün çok ciddi önerilerle geldim. Kitap önerileriyle. Kitap önerileri haricinde, konuyla ilgili önerilerle geldim. Kitaplardan bahsederken mi? Psikolojik eğitimimden faydalanarak önerilerle geldim. Şimdi çok kısa bahsedebilir miyim? Bahsettim. Kitabapları geçmeden önce. Şimdi şöyle, mutluluğu tanımlamanın ve ölçmenin on üç yolu var aslında. On üçünü de sayacak mısın? Hayır, on üçünü saymayacağım. Üçe indirgeyeceğim. Biliyordum böyle diyeceğini tabii ki. Üç tane sayacağım. Decevi oldu bana şimdi. Sanki bu anı daha önce yaşamışım gibi hissediyorum.

Bu anı her hafta yaşıyorsun. Çünkü biz her hafta bu biblio televizyonda kavga ediyoruz. Evet deja vu. Fransızcasıyla. Haz, insanlar ve refah. Üçe şimdi indiriyorum.

Hazdan kastımız, yani bizim istek ve ihtiyaçlarımızın karşılanmasına yol açan zevkli anların, yani konfor, eğlence, keyif anlarının en üst düzeye çıkartılması bu anlama geliyor. İnsanlardan kastımız tabii ki başkalarıyla olumlu ilişkilere sahip olmakla ilgili. Çünkü biz hani sosyal hayvanlarız ve bizim sosyal kabul görmeyi arzulamak gibi bir şeyimiz var, hasletimiz var. Üçüncüsü refah. Refah da tabii ki sadece parayla ilgili değil. Daha çok insanın gelişmesiyle ilgili ve bağımsızlık, ustalık, kişisel gelişim, yaşam amacı ve kendini kabullenmeyi içeriyor. Refah bununla ilgili. Yani kısaca özgün bir şekilde yaşamak ve esenliğe giden yol olarak kişinin içsel potansiyelini gerçekleştirmesiyle ilgili refah. Nereden bu adıntıyı yapıyorsun?

Bütün bilgilerin damatılmış hali bu. Bir patı da eritilmiş. Evet, bir patı da eritilmiş hali. Bu bir alıntı değil.

Şimdi bunun için de yine hemen şey yapacağım. Çok hızlı bir şekilde kitaplara girmeden şunları da söyleyeceğim. Çalışmalar, bazı egzersizler var mutlu olmaya yönelik. Çünkü bu gerçekten şey gibi bir şey. Yani pratik yapmak gibi bir şey. Şunu daha önce belki anlatmışımdır. Bir şey, Hint asıllı Amerikalı doktor bunu uygulamıştı. İşte sağ eli çalışmayan felçli bir hastanın önüne şeyi koyuyor, bir aynası olan bir kutu koyuyor.

Kutunun içine sol elini sokuyor o kişi. Sol eli oynatırken aynaya bakması söyleniyor. Aynada sağ el olarak görünüyor sol el. Ve beyin haritasında sağ ele sahip olan yer, çünkü beynimizde her uzuvumuzun haritası var. O eli oynatmaya başlıyor ve gerçekten felçli sağ el oynuyor. Manipüle ediyor beyni. Manipüle ediyor beyni. Dolayısıyla aslında bunu biz kendimize de yapabiliriz. Mutluluk kasını geliştirmemiz gerekiyor. Bu yüzden derler ya, aynaya bakın ve gülümseyin. Aynaya bak, gülümse. Her gün bir saat mutluluk. Geçtiğimiz hafta sonu bir toplantıda Halun Dorman vardı ve gerçekten yüzündeki gülümsemeye inanamadım.

Yani bu ne kadar güzel bir şey. Muhtemelen bunun yıllarca öyle yaptığı için öyle kaldı. Mesela ben çok yakın birine şey demiştim, bak lütfen böyle suratın hep böyle asık durma, ileride bütün mimiklerin aşağıya doğru sarkacak. Bütün yüzün aşağıya doğru sarkacak. Bana demiş olabilir misin? Yok, sana demedim. Çünkü o insan şimdi yetmiş küsur yaşına geldi ve yüzü evet aşağıya doğru sarkık. Ve hep şöyle dedi, sarksın olabilir, ben kederden besleniyorum. Yok. Olmaz olsun öyle beslenmek. Öyle beslenmek olmasın yani hakikaten. Dolayısıyla bu kasımızı geliştireceğiz. Bunun için neler yapacağımızı çok hızlıca söylüyorum. Sonra kitaplara geçiyorum. Çok özür dilerim. Ama bu benim çok önemsediğim bir konu. Bir kişiyi etkilesek, bunun gerçekten onun hayatını ve onun içerisindeki özellikle bu hanımefendi gibi iki çocuklu bir anneyi değiştirirsek çocukların hayatını etkileyeceğini düşünüyorum.

Önce tadını çıkartmayı öğreneceğiz yaşadıklarımızın. Yani olumlu deneyimlerimize değer vereceğiz. Daha iyimser olma pratiği yapacağız. Minnettarlığımızı ifade edeceğiz. Teşekkür edeceğiz. Şükretmeyebileceğiz.

Bir de minnettarlığımızı ifade edeceğiz, söyleyeceğiz. Yani birine de olumlu geri dönüşte bulunacağız. Anlatabiliyor muyum? İki, odaklanma. Odaklanma için neler yapacağız? Amaç ve anlamla yaşayacağız. Yani neden yaşadığımızı bileceğiz. Dikkatli olmaya çalışacağız. Etrafımızdaki detaylara dikkat etmeye çalışacağız. Karakterlerimizin güçlü yanlarını kullanacağız.

Sonra geliyoruz, bütün bunları desteklemeye. Olumlu ilişkiler kuracağız. Nezaket ve cömertlik eylemleri gerçekleştireceğiz. Ve kendimize de tabii ki öz şefkat göstereceğiz. Kendimizi de seveceğiz. Nefret ediyorum bundan ama. Bunların hepsi var bende. Süper, doğru. Çok güzel. Bu podcast'in bana çok faydası olmuş demek ki. Ben tavsiye ediyorum herkese biblio terapi dinlemelerini. Ben üç yıldır dinliyorum gerçekten.

Sanki böyle yakınımdaymış gibi, yanı başımdaymış gibi Aslı Perker'in sesi geliyor bana hep. Ama çok faydasını gördüm yani. Bu saydıklarının hepsinin bende olduğunu düşünebilirim. Demek ki ben mutlu bir insan olmuşum bu arada. Ne kadar güzel, çok sevinim. Kaçta göz arasında, göz göre göre mutlu bir insana dönüşmüşüm. Bir şey söyleyeceğim. Umarım dalga geçmiyorsun. Kim derdi ki? Yoksa başım belada. Ben mi? Hayır canım, dalga geçmiyorum. Söyleyince ciddiyim. Kim derdi ki?

Kim derdi ki yılların tunası mutlu bir insana dönüşecek? Çok teşekkür ederim. Bunu bir iltifat olarak kabul ediyorum. Tanınmaz haldeyim yani.

Yani at atını ya huyundan ya suyundan tabii. Ben gerçekten oldum olsa mutluluğu tercih etmiş biriyim. Mutluluğun aptallara göre olduğu fikrine asla katılmıyorum. Akıllı insan bir problemle karşılaşır değil mi? Karşılaşır. Mutlu insanın hiçbir problemle karşılaşmadığı bir şey yok. Her insanın. Hayat bir problem çözmeler toplamıdır yani. Her insanın karşısına bir problem çıkıyor. Problem, eğer o probleme çözüm bulabiliyorsan, o anda zaten bir mutlu oluyorsun. Bir dakika, bunun bir çözümü var. Eğer çözebiliyorsan, çözdükten sonra mutlu oluyorsun. Yani aslında akıl işidir. Ha ama bir problem karşısında birdenbire kas katı kesilen insan, paralize olan insan o problemi de çözemez. Çözemedikçe dibine batar ve mutsuz olur. Ben zaten hiç aptal ve mutlu bir insan görmedim hayatımda. O klişe nereden çıkmış bilmiyorum. Ama bu klişeyi tek şu an ben uydurmuyorum biliyorsun değil mi? Evet evet yani böyle bir şey var ama... Yazılır. O klişe nereden çıkmış bilmiyorum çünkü hem aptal hem de mutlu olan birini ben görmedim hayatımda. Yani ben böyle bir hani bunu gözlemleyip gözlemlemediğimden emin değilim ama en azından... Ne mutlu sana. Fikrim bu yönde yani. Hani ben en azından bunu çok küçük yaşımdan beri ve çeşit çeşit problem yaşamış biri olarak düstur edindim.

Bunu aslında bilerek bile yapmıyorum. Zannedersem kaslarım çok erken yaşta gelişmiş, mutluluk kasları. Bu şeyde, e-mailde çok güzel bir laf var. Hayatı ciddiye almıyorlar, diyor. Çok güzel. Evet, hayatı her anı her konuyu o kadar da ciddiye gerçekten almamak lazım. Çözüm bulabildiğimiz sürece bir şeylere. Yani peki ya ama bunun çözümü olmadıysa diye düşünülmemesi lazım. Prensip konusu biraz fazla abartılıyor. Prensiplere çok bu kadar sıkı sıkıya tutunmamak lazım. Prensipler insanları işin doğrusu mutsuz eder. Prensip olarak prensiplere çok fazla tutunmayalım. Ben zaten benim en büyük prensibim prensipsiz olmamdır diye hep söylerim.

Çünkü bir prensibe çok sıkı sıkıya tutulursan, yani ben şunu hayatta kabullenmem, bu benim sınırımdır dersen, artık o seni kısıtlamaya başladı ve öyle bir sorunla karşılaştığın anda sen mutsuz olmaya mahkûmsun. Bu prensipler işini iyi düşünelim. Yani temel prensiplerden bahsetmiyorum. Ama genel olarak, yani neyse biraz fazla konuşmayalım. Evet, bugün de bizi ayrılan sürenin sonuna geldik. O zaman... Tamam, kitapları kısa tutarız. Kitapları bugün kısa tutalım. Olsun bu kadar, lütfen yani. Hemen birinci kitaba ben geçebilir miyim? Lütfen. Sen mi geçmek istersin? Hayır, geç. Tamam, Mutluluğun Kitabı Dalaylama. Tamam. Dalaylama, harika gülüşü olan bir adam. Sen zaten dalayladın yeterince başladığından beri. Şimdi de dalaylama biraz, evet.

Peki hadi sana bırakıyorum. Hayır sen Howard Cutler diye bir psikiyatristten 1982 yılında bunlar tanışmışlar. Aralarında böyle tartışmaya başlamışlar. O öyledir bu böyledir falan diye. Sonra da Cutler demiş ki biz bunlara kitap yapalım hocam demiş. Dalai Lama ile beraber mutluluk sanatı yaşam için bir el kitabı adlı kitap yapılmış. Bütün dünyada da milyonlarca insanın ışık olmuş. Bana da ışık oldu. Nur olmuş, rehber olmuş bir kitaptan bahsediyoruz. Hayatımızın gerçek amacının mutluluğu aramak olduğuna inanıyorum diyor Dalai Lama. Bu açık. İster bir dine inanalım, ister inanmayalım ya da ister şu dine, ister bu dine inanalım. Hepimiz hayatta daha iyi bir şeyi arıyoruz. Bu nedenle hayatımızın gerçek yönü mutluluğa doğrudur.

Evet ve şimdi şöyle, tabii batılı bir kere bizim şu anki Türkiye'deki durum biraz tuhaf çünkü bir mutsuzluk ve mutsuzluğun cool olma hali yaşanıyor. Mutsuzluğun cool olmayan hali de yaşanıyor. Mesela dindar taraflarda mesela merak ediyorum dinleyicimizin ailesi dindar ve muhafazakar mı? Çünkü dindar ve muhafazakar kesim farkında bile olmadığı bir kronik depresyon içinde yaşıyor devamlı.

Ama beyaz ampule altında yaşanan depresyon vardır ya. Yani yaşam tarzları aslında depresyon üzerine kurulu. Aşırı ciddiyet, depresyon ve gülmemek üzerine kurulu. Fakat nesillerdir bunu o kadar içselleştirmişler ki normalin o olduğunu düşünüyorlar artık yani. Yani cool olanın kadar çok da cool olmayanı da var ve bunu da işte İslami

Yaşama tarzı olarak düşünüyorlar. Tanıyoruz böyle insanları. Tabii bir hayli tanıyoruz. Evet bu söylediğin yok canım öyle şey denecek bir şey değil. Neşeli insan gördükleri zaman da onlara şey gibi geliyor. Hafif ve gavur gibi geliyor. Bu nasıl bir şey insanlık halidir? İnsan dediğin depresif olur yani. Ama aynı şekilde batıda da yani gavur denilen de zaten mutsuzluğu pompalıyor. Yani mutsuzluk, mutluluk kavramı kadar mutsuzluk kavramı da melankoli kavramı da batıdan çıkmış bir şey.

Ama melankoli diye bir şey var zaten. Yani bunu yok diyemezsin. Sonuçta böyle bir şey var. Bunu mutsuzluğa çevirmek var. Yani bunu sürekli edinerek, sürekli depresif bir halde, melankolik bir halde olmak ve mutsuz olmak var bunun sonucunda. İnsan karmaşık bir şey yaratık. Yani tek boyutlu olarak ele alamayız. Tabii ki mutlu ve aydınlık tarafı olduğu kadar. Melankolik ve karanlık tarafları da var insanın. Zaten ölü olmasaydı bu kadar sanat yapıtı yazılmazdı. Cinayet işlenmezdi, polise yapılmazdı yani. Bu tabii olacak ama yani bunun bir çizgisini, hatta böyle daha yolun başındayken çizgisini. Yani mutsuz olmayın demiyoruz. Olun ama hobi olarak. Ara ara çok nadiren. Ara ara böyle şey olarak olun.

Bence olmayın ya, bence hiç gerek yok yani gerçekten. Sabah uyandın, rutinlerin olsun, güzel rutinlerin olsun. Gözün başkasının malında, mülkünde olmasın. Başkası nasıl yaşıyor da olmasın. Kendi hayatında bir şekilde mutlu olmayı öğren yani. Dalaylama şöyle diyor... Çok güzel bir söz dalaylamış burada üstadımız gene. Sevdiklerinize uçmaları için kanatlar, geri dönebilmeleri için kökler verin ve de yanınızda kalmaları için nedenler de.

Ne kadar güzel. İster bir gün, ister bir yüzyıl yaşayalım. Asıl soru hep var olur. Hayatımızın amacı nedir? Hayatımızı anlamlı kılan nedir? Bir de üçüncü bir alıntı yapayım müsaadenle. Tabii. Her ne kadar zihinsel ve duygusal dertlerin olması doğal olsa da... ...bu olumsuz duyguları bu kadar kötü hale getiren de... ...genellikle bizim bu duruma katkıda bulunmamızdır, diyor. Evet. Burada da Aslı Perker'e Dalai Lama'dan tam destek. Tam destek. Evet, evet. Zaten o kendisinin gülüşüne hayranım ben. Dalai Lama'sı geliyor insanın yani onu görünce.

Bak meditasyonlar, hikayeler Budizm ve psikolojinin birleştiği noktalar sayesinde dalaylı... ...ama günlük hayatta yaşadığımız depresyonları, korku ve endişeleri, öfkeyi, kıskançlığı... ...ya da sadece kötü bir ruh halini nasıl yenebileceğimizi gösteriyor. Şöyle bir cümle okuyacağım sadece ve bu zaten esas soru. Bunun üzerine düşünmesini tavsiye ediyorum Tuğba Hanım'ın. Düşüncelerin beyindeki kimyasal durumların düzenlenmesine neden oldukları... ...tersi bir düzen hayal etmek mümkün müdür? Yani şöyle hep dinliyor ya... Canım yani hani onun beyin kimyası bozuk ve kimyasal bir şekilde mutsuzluğu hissediyor. Diyor ki düşüncelerin... Tabii beyin kimyasıyla ilgili bir şey bu. Ama diyor ki düşüncelerin, senin düşüncelerin beyin kimyanı hiç mi manipüle edemez? Bunu diyor bir düşün.

Edebilir ama tam olarak o çözüm yok çünkü medikal çözümleri de olan bir şey. İkisi beraber olacak o zaman. Medikal artı. Düşünce gücü. O artık biyolojik bir hastalığa giriyor. O şeyle çözülebilecek bir şey değil. İyi düşün iyi olsunla falan çözülebilecek bir durum değil. Öyle değil canım. O bir rahatsızlık. O rahatsızlığın da tedavi yöntemleri var. Ama şöyle olabilir. Ben kendimi daha iyi hissetmek için doktora gidiyorum. Bunun farkındayım. İnşallah iyi olacağım diyebilir insan tabii ki.

Evet. İkinci kitaba geçelim. Bu kitaptan ne şifa bekliyoruz diye sormaya gerek yok. Zaten kitap şifa olsun diye yazılmış baştan sona kadar. İkinci kitabımıza o zaman. Buyurun. Sen seç. Kalemimin sapını gülle donlattım. Kalemimin sapını gülle donlattım. Ustamız Ferhan Şensoy'dan bir kitap. Ben 2000 yılında okuduğumu hatırlıyorum. Yanlış hatırlamıyorsam. O zaman vardı herhalde. Evet. 2000'lerin ortalarında çıkmış olan bir kitap. Ortalarında mı çıkmıştın? Evet, 2000'den biraz daha sonra olabilir. Öyle miydi? Evet. Ferhan Şensoy'un çocukluk ve ilk gençlik yıllarının anlatımını içeren kaleminin sapına gülle donattım. Yazarın yatılı okul arkadaşlıklarının neşesine, tiyatroya ve edebiyata duyduğu tutkuya okurum da katan bir seyir defteri. Ünya Beyoğlu çarşamba Strasburg arasında bir delikanlının kendi rotasını çizmesi. Ve bir sanatçının genç adamı olarak şıpsevdi gönlünde yaratan aşklar, şiirler, arkadaşlıklar komik ve hüzünlü anılarıyla Ferhanca bir anlatım. Sanatçının yurt dışındaki tiyatro başarılarına ardını alıp eve dönüşünün benzersiz hikayesi bir Ferhaneski. Bunu neden seçtiğimizi söyleyelim mi Tuğba Hanım'a? Çünkü bu Ferhan Şensoy. Ferhan Şensoy, yaşam enerjisi, yaşam sevinci, yaşama karşı diklenme, her zaman şeyin önüne geçme, yani bu keder ve hüzünü de Saraka'ya alıp ondan da bir mizah öğretmek üzere. Mesela şunu diyor. Küçük bir alıntı yapacağım. Ayşen'i seviyorum. Radyosu hiç susmayan yalnız bir adamım. Don gömlek çay yaparım, kahveler yaparım. Çamaşır yıkarım ve yiyorum bulaşıkları bir kenara. Yarın Allah Kerim. Kerim'i seviyorum.

Kerim kim? Ne Kerim'i? Ayşen'i seviyorum. Yanı başımda şarap şişem, başımda kuşlar uçar, ağzımda pifon, daha sınava girmeden mektebi nefisenin havasına girmişim. Gece yarıları şiirler düzüyorum, gündüzlerin yarısı yok. Sevmek, içmek, çaydanlık, şiir, çamaşır, cezve, Ayşen, artık hepsini birbirine karıştırıyorum. Kerim diye birini tanımıyorum.

İşte Aslı Perken'in bu gösterdiği reaksiyon, bu kitabı önermemizin sebebi. Evet, kesinlikle. Tuğba Hanım aynen öyle. Biz dedik ki, konuştuk. Ya dedik, Tuğba Hanım şöyle neşelendirecek, güldürecek, yüzünü güldürecek... ...yani o kasları çalıştıracak bir şey seçelim ve Ferhan Şensoy daha iyi bunu yapabilir. Diyor ki, ilk intihar düşünceleri filizleniyor bulaşık teli kafamın içinde. Kendimi çok sevdiğimi hemen kavrayarak uzaklaşıyorum bu düşünceden. Her şey yaşanılacak demiş. Tamam.

Üstadımız, biyolojiden dokuz almanın insanın hayatta hiçbir yararı olmadığı ve Astro'dan bu lise tezgahının bir an önce atlatılması gibi şeyleri ben Godoy'u beklerken oyununu izlediğim gece yatakhane kenefinde sigara içerken düşündüm diyor. Ferran Şensoy'un hayat yolculuğu daha Galatasaray lisesindeki şeyden başlayarak. Selimi'leriyle, Nedim Gürsel'le, Engin Ardıç'la hatta sınıf arkadaşı olduğu dönemden başladık. Ondan sonra Halim Taner'in kendisini tiyatroya ve kavereye yönlendirmesi, Strasbourg'a gidip orada tiyatro okuması, sanayi nefise dediği de güzel sanatlar fakültesi, oraya girmesi, mimar olamaması, tiyatrocu olacağın dediği zaman annesinin ağlamaya başlaması gibi. Bir dizi şey ve Ferdinand Şensoy'un çılgın aşkları da var bir tarafta da zaten dünyanın dört bir yanında yaşanmış. Yani şöyle dolu dolu bir kitap okuyun içiniz açılsın. Hem gülün hem düşünün hem de hayat bir hayat ustasından hayat dersleri gibi bunu değerlendirebiliriz. O zaman bir ara mani alalım senden sonra üçüncü kitabı geçelim. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Devam ediyor.

Üçüncü kitabımızı da aynı sebepten benim çok büyük ısrarlarımla seçtik. Kuzu. Kuzu. Bife göre incil. Evet, bife göre incil. Bif kim? İsa'nın çocukluk arkadaşı. Şimdi şöyle oluyor. Kankası yani. Evet, kankası. 6 yaşından beri arkadaşlar. Bir melek geliyor diyor ki bife, ya diyor bu diyor şey hakkında diyor, İsa hakkında diyor, bir takım diyor şeyler yazacağız diyor. İşte bunun 13 harabesi var ya. Habarisi.

Ben ne dedim? Haramisi. Harami dedim, pardon. Haramilik de güzel. Evet. İsa ve on üç haramiler. Evet. Kırk havariler de olabilir yani. Buyduk gibi sanki. Evet. Diyor ki, işte hepsi birer şey yazdılar, kitap yazdılar, sen yaz. Bif de diyor ki, tamam yazayım diyor, ben diyor işte çocukluğumuz, bütün çocukluğumuz beraber geçti, yazayım.

Allah oturuyor. İsa'yı bir de benden dinleyin. Bir de benden dinleyin diyor ama tabii İsa şey olmadan önce peygamber olmadan önceki hayatını anlattığı için altı yaştan itibaren diyor ki o diyor sizin diyor çok diyor sevgi dolu hani yanağını çeviren diyen İsa diyor tabii her zaman öyle değildi diyor. 33 yaşında peygamber oluyor Hazreti İsa, değil mi? O zamana kadar. Evet, karanlıkta kalmış ve anlatılmamış 33 yıl var geçmişte. Eksi 33'e kadar gidiyor tarih olarak. Evet, evet. Bu diyor işte diyor bir gün diyor bana diyor bir çaktı diyor suratıma diyor. Çünkü diyor işte bu annesine Meryem'e hayran, Meryem'e aşık. Bif mi?

Evet, bir İsa'nın annesi Meryem'e aşık şey diyor, İsa'ya mesaj şey diyor. İsa, aman İsa demiyorlar aslında ona, Josh diyorlar. Çünkü aslında İsa Yahudi olarak doğduğu için adı da Joshua. Samimiyetten dolayı Josh diyorlar. Ona da kısaca Josh diyorlar. Josh diyor, bir gün diyor baban ölürse diyor, sence diyor annen gene evlenir mi diyor. Bir gün diyor İsa, babam ölür müsün?

Baban ölürse derken? Babam ölümsüz diyor ama zaten bunlar çocuklar bilmiyorlar. İsa'yla annesinin arasında bu bir sır. Ha evet. Ondan sonra ebeyin babam ölümsüz. Ya saçmalama falan diyor. Baban hani bir gün ölecek ya diyor. Zaten yaşlı da diyor. Yaşlı ya İsa'nın babası. Ondan sonra Meryem'in kocası yani. Evet.

Bir gün ölecek ya diyor, ölünce diyor işte diyor mesela annen bir daha evlenirse diyor falan diyor İsa diyor ki mesela diyor yani yeni kocası diyor senden kısa boylu olursa falan diyor. Ama diyor mesela onun her dediğini yapmak zorundasın çünkü diyor bir çocuk babasının her dediğini yapmalı. Kendinden bahsediyor çünkü Meryem'e aşık ya altı yaşında. Ne pis bir arkadaşmış bu bifte yani gerçekten. Ya şöyle beni... Böyle pislik arkadaşları vardır herkesin geçmişte. Kanka haları boğmuş bir kitaptır yıllar önce. Sen bunu çok söylersin gerçekten de. Türkçe'ye de çevrilmiş olması çok güzel bence. Gayet iyi satmış bu arada. Ben hiç bilmiyordum satmış mı satmamış mı Türkçe. Çok iyi satmış öyle söyleyeyim. Benden falan çok çok daha iyi satmış. Ülkemizin de var bir okuru canım. İsa'nın çocukluk arkadaşı. Beni okumuyor bir ülkemizin var bir okuru. Bir tek niyeyse beni okumuyor. Bundan sonra Aslı Perkel okunacak. İncil okunmayacak.

Bir İncil alana biraz Sperker kitabı bedava. Öyle yok tek başına incir alıp Hristiyan olmak. Hayır. İsa'nın çocukluk arkadaşı Bif'e göre hakikat esas kahramanın mucizelerinin perde arkasına bir bakıştırdı. Yani bu kısacası anlattım işte çok çok komik bir kitap. Yani İsa peygamberi olmadan önce küçük bir Yahudi çocuğuyken işte ot, böcek, yılan her şeyi severken bu Bif de onun en yakın arkadaşıdır ve hep onu korumaya çalışır. İşte yılan görürler.

Ne yapıyorsun der, İsa yılanın yanına gider falan. Kaç oradan, kaç oradan yılan falan. Ya der, bu diğer yılan bunu eve kadar takip etti falan. Çok eğlenceli, alternatif bir İsa hikayesi dinliyoruz. Bir taraftan da Hristiyanlık konusundaki yazarımızın düşünceleri, bazı şüpheleri, İznik konusunu konusundaki tartışmaları gibi şeyler de var. Bir de bir şey söyleyeceğim. Aslında bütün şey tarihini, Hristiyanlık tarihini bir elden geçiriyorlar. Çok iyi biliyor Christopher Moore. Çok çok iyi bildiği için çok güzel ters çevirip yapabilmiş. Çok alternatif bir bakış açısı. Hani bu yüzden de tavsiye edebilirim herkese. Christopher Moore bu arada şeylerden biri olarak, kendisini etkileyen yazarlardan biri olarak kimden bahsediyor? Kurt Vonnegut. Aa! Tabii. Aa!

Kurt Vonnegut en etkilendi. Zaten ben kitabı okuduğum zaman burada Kurt Vonnegut bari bir durum var galiba demeye başlamıştım. Sonra girip araştırdığımda esin kaynaklarının başında Kurt Vonnegut'un geldiğini Christopher Moore'un gördüm. Yani Vonnegutiyen bir yazar kendisi. O zaman tamam dördüncü kitaba. Biz de dördüncü kitabı da zaten Kurt Vonnegut'tan seçmiştik. Ne güzel. Daha Ne Olsun. If This Isn't Nice. Daha Ne Olsun. 2013'te ayrılığı bir kitap. Yani eğer bu da iyi değilse daha ne olsun arkadaşlar? Evet, daha ne olsun? Bu da mı gol değil? Yani gibi bir şey. Keşke öyle çevirselermiş. Kurt Vonnegut üniversite mezunu değildi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Karnavalı Üniversitesi'nden ayrılıp savaşa gitti.

Dresden bombardımanı. Bu çarpışmasında 106. piyade bölümünde görev yaparken Almanlara esir düştü ki kendisi de Alman kökenli, İndianalı birisi. Bir Alman kökenli Amerikalı olarak Almanlara esir düşüp Dresden'deki savaş esirleri kampına yollanıyor. Ama bunu hep söylüyorum, tekrarlayacağım. Bir Amerikalı için köken möken yoktur. Bir Amerikalı Amerikalıdır. Dresden Bombardımanı'ndan yer altındaki Mezba No 5 adlı et deposuna hapsedildiği için sağ kurtuldu. Yani bunun depoya bunları koyuyorlar Amerikalı askerleri. O sırada Dresden Bombardımanı yapılıyor ki insanlık tarihinin en büyük katliamlarından biri. Müttefikler tarafından Almanlara yapılan. Oradan çıktıklarında bir bakıyorlar şehir yok. Yani yangın bombalarıyla saldırılmış on binlerce sivil ölmüş. Öldürmeyen Allah öldürmüyor yani. Evet, ama ondan sonra da şöyle bir şey var. Hayatı boyunca Kurt Vonnegut bu Dresden Bombardımanı'nın romanını yazmak hayaliyle yanıp çıkışıyor. Yani bu anlatılmadı ki Kurt Vonnegut bu kitabı çıkarana kadar gerçekten Amerika'da bilinmiyormuş Dresden Bombardımanı diye bir şey. Yani İkinci Dünya Savaşı'nda hep Nazilerin yaptığı, yenilenlerin, yenenler yazıyor ya tarihi. O yüzden hep yenilenlerin yaptığı katliamlardan bahsedilir. İşte Hitler şunu yaptı, Japonlar bunu yaptı falan diye. Yenenlerin yaptığı katliamlardan bahsedilmiyor ama tabii.

Ki Kurt Vonnegut, Dresden Bombardımanı'nı anlatana kadar kitap. Çünkü kitapta şöyle yazılmış, sürekli yazmak istiyor yazamıyor, yazmak istiyor yazamıyor. Çünkü o kadar ağır bir konu ki artık. En sonunda da bu romanın nasıl yazamadığının romanını yazıyor. Ve Dresden Bombardımanı'nı dünya öğrenmiş oluyor. Ve düzene seçenek arayan 60'lar gençliğinin yeraltı kahramanlarından biri oluyor.

Ondan sonra romanı Mezbahan Obeş'in yayınlanışının getirdiği dünya çapında övgüden sonra Amerika'nın en gözde mezuniyet konuşmacılarının arasına giriyor. Gençleri bir gecede başarı vaat eden formüller ya da toz pembe beylik laflar sunmuyor. Aksine mezunların karşısında her seferinde yepyeni taptaze fikirlerle, öykülerle çıkıp akıl kışkırtacak yeni kaynaklar sunuyor. Bu kitapta da ne var?

9 adet mezuniyet konuşması var ustanın. Don Wakefield adlı yazar arkadaşı tarafından ölümünden sonra Kurt Vonnegut'un bir araya getirilmiş ki kitabın sunuş yazısı da gene Don Wakefield'e ait. Küçük bir alıntı yapayım ondan sonra sana bırakırım. Yok bana bırakma zaten benim çok çok iyi bildiğim bir şey değil doğrusu. Diyor ki, özür dilerim. Özür dileyeceğimi söylemiştim, şimdi diliyorum. Gezegenin bu berbat hali için özür diliyorum. Ama hep berbattı. Eski güzel günler yoktu. Sadece günler vardı. Torunlarıma dediğim gibi, hiç bana bakmayın, ben daha yeni geldim buraya.

İşte Kurt Vonnegut yiyen de böyle. Şimdi başlıkları da çok enteresan. Mesela konuşmaların, yalnızlığın korkunç hastalığı tedavi edilebilir bir konuşmanın adı bu. Birinin adı... Bir şey, hemen buraya bir şey söyleyebilir miyim? Bilmiyorum, bilmiyorum ama biliyorum aslında biraz. O da şu, Kurt Vonnegut sonra da belki üniversiteden mezun olmuş ki. Çünkü yüksek lisansı antropoloji ve Kurt Vonnegut şu konuda çok çok çok ısrarlıdır. Her konuşmasında kitabında bunu vurgular.

İnsana insan lazım. Kendinize ne yapın, edin. Bir çete bulun, bir arkadaş grubu bulun, arkadaş insan bulun. Bu hayat yalnız geçirilebilecek bir yer değil, der. Onu tamamlayacak bir söz söyleyeyim ben. Sakın internetteki hayaletlerden kendinize bir aile kurmaya kalkışmayın. Gidin motosiklet çetesine falan katılın, daha iyi diyor. Evet.

Bir de konumuzun dair bir alıntı. İnsanoğlunun itiraz edilecek taraflarından biri, mutlu olduğunu nadiren fark edebilmesidir. Evet. Yani diyor ki, mutlu olduğunuz bir an vardır diyor. Mesela diyor, bahçede çay içiyorsunuzdur, bir ağaç tepenizde hışırdıyordur, yanınızda sevdiğiniz birisi vardır, bir tane kedi orada oynuyordur falan. Bir an durun ve kendi kendinize şunu deyin. Daha ne olsun?

Evet. Kendinize izin verin bu mutluluk anını yaşamak için diyor. Büyük humanist. Gerçek dehşet diyor. Bir sabah uyanıp lisedeki sınıf arkadaşınızın ülkeyi yönettiğini görmek. Hakikaten Yiğit Bulut benim sınıf arkadaşım mesela. Çok korkunç bir şey yani.

Bir de şey diyor, insanoğlu güçle sarhoş olan bir şempanzedir. Yani böyle üniversite mezuniyet konuşması diye bir gelenek var Amerika'da. Sen daha iyi biliyorsun, anlatsana nasıl bir şey o? Ya şey işte, böyle toplum içerisinde yükselmiş, sivrilmiş, varlık gösterebilmiş... Mümtaz şahsiyetler. Evet, mümtaz şahsiyetlerin kendi genellikle, öncelikle kendi mezun oldukları üniversiteye gidip, işte mesela çok ünlü yine böyle konuşmacılar,

Stephen King vardır, onun da konuşması. Belki kitap bile yapıldığı, kendi üniversitesine gidip yaptığı konuşma. Gider ve o mezuniyette konuşma yapar öğrencilere. Bütün böyle ikonik yazarların var üniversite konuşmaları şeyse. Vardır, evet. Mesela aynı şekilde Conan O'Brien. Conan O'Brien de yanlış hatırlamıyorsam hukuk mezunu. Onun da böyle çok efsane bir yine mezuniyet konuşması vardır. Çok ciddiye alıyorlar, çok iyi hazırlanıyorlar demek ki bu konuşmalara. Evet, harika bir gelenek. Bir iki tane daha konuşma başlığı. Müzik hastalıklarımızı nasıl iyileştirebilir? Bir de milyarderlerin çoğunun sahip olmadığı bir şeye nasıl sahip oluruz? Yani mutluluk mu? Mutluluktan bahsediyor, evet. Ve şeylerle şunu da söyleyerek bitiriyor. Ne kadar çocuklara diyor yani mezunlara, ne kadar dostane ve masum görünürseniz görünün, hiçbirinize güvenemem, insansınız çünkü diyor.

Evet, kesinlikle. Yani Kurt Vonnegut mizahı, Kurt Vonnegut'un insana kendini iyi hissettirme gücü de gerçekten. Kötü şeylerden bahsederken bile o kadar insancıldır ki. O insancılığı şeydir, yani okurken insana kendini iyi hissettirir zaten. Yani kendim için iyi bir şey yapıyorum diye hissedersin Kurt Vonnegut okurken. Şimdi bu da aslında şöyle o zaman kapatabilir miyiz? Hocam, şöyle bir tavsiye ile bitirmek istiyorum. Biliyorsunuz biz beş duyumuz var. Bu beş duyumuzu kullandığımızdan emin olalım. Zaten beş tane var. Zaten gün içinde kullanıyoruz da, farkında olarak kullanalım. Mesela iyi hissettiren şeyleri görmek. Görüyoruz, biraz önce senin dedin. Görüyoruz, ağaç görüyoruz. Bunun gördüğümüzü... Ben dememişim, Vonnegut demiş. Gördüğümüzü fark etmek yani bu güzel bir manzara bir film olabilir. Güzel şeyler çünkü zihnimize iyi hissettiriyor. O an içinde bulunduğumuz mutluluk ve huzur verici bir durum varsa bunu fark edin ve kendi kendinize deyin ki daha ne olsun.

Evet, sonra mesela işte duymak, güzel bir müzik duymak, güzel bir söz duymak. Ben bu yüzden komedi seyretmeyi çok severim, stand-up seyretmeyi çok severim. Gülmek, yani gülerken, pardon, bir şey seyrederken eğlenmek. Mesela Kurt Vonnegut'un şeyi de çok enteresandır, televizyon karşılığı olmaması. Der ki, ya tamam, evet, biz buna bir kutu dedik, bir eleştirdik falan ama der. Televizyonda çok eğlenceli şeyler var diyor. Yani çok da güzel şeyler var diyor. Bir hayat arkadaşı gibi de olabilir televizyon diyor. Yani televizyonda hüzünlü şeyler yerine neşeli şeyler seyretmek.

Koku duyumuzu kullandığımızda, mesela gece güzel kokarak yatağa girmek sizi çok mutlu edecektir. Gece gece mutlu olur insan yattığı yerde. Evet, Twitter'da çok fazla takılmamak, televizyonlarda gecede üç buçuk saat süren tartışmalarla beyni çok fazla yumuşatmamak. Evet, sonra iyi bir yemek, sevdiğiniz bir yemeği tatmak, onun tadına varmak, onu yavaş yemek, onu sindirmek ve tabii ki yine dokunmak. Yani Vonnegut'un dediği gibi bir de dünya eskiden çok berbat, çok iyiydi de şimdi berbat diye bir şey yok. Her zaman dünya aynı derecede berbattı. Ama her zaman mutlu olmaya çalışan insanlar vardı, diyor. Evet. Yani biz dünyanın en kötü zamanında yaşamıyoruz.

Her zaman vardı. Şimdi sadece daha hızlı haberler alıyoruz ve bu bizi çaresizlik duygusuna itiyor. O orayı bombalamış, o orayı bombalamış, o kadar sivil ölmüş, çocuk ölmüş, ben bir şey yapamıyorum diye. Bunun yanısında çok iyi olan şeyler de var. Onları da fark etmemiz lazım. Onları da görmemiz, gitmemiz lazım. Sadece mutluluğun haber değeri az. Yani mutsuz ve korkunç şeyler daha çok sattığı için genelde haber şeyleri onlara yer veriyorlar. Mutluluk verici şeyler. Evet, bir lama ile bir kedinin arkadaşlığı falan. Yani Reha Muhtar ne güzel yapardı onları. Ondan sonra kimse yapmadı. Bir kediyle bir ördeğin dostluğu falan gibi haberler oluyordu hep sonunda.

O zaman künyeye geçeyim mi? Geç. Mutluluğun kitabı Dalai Lama. Bunu nereden bulabilirsiniz? Bunu her yerde bulabilirsiniz. Her yerden dalaylayabilirsiniz. İnternete girin, Mutluluğun kitabı Dalai Lama yazın. Önünüze bedava bir şekilde çıkacak. İşin doğrusu bu.

PDF'sini mi buluyorlar? PDF'si şöyle yani reklamlı bir şekilde okuyabiliyorsun. Ha dersen ki ben bunu parasını ayda 350 lira gibi bir para ödemeyi her ay bu web sitesine kabul ediyorum. Pek çok kitabın buradan PDF'sini bulabiliyorsun. Daha iyi bir fikrim var. Kitapçıya gidip alsınlar. Kitapçıda bulamazlarsa diye dedim. Bulurlar canım. Bu her zaman satan bir kitap olduğu için vardır rafta yani. Kalemimin sapını gülle donattım. Ferhan Şensoy, Orta Oyuncular yayınları. Kuzu, Christopher Moore, Goa basım yayın. Çevren, Zerrin, Duman. Daha ne olsun? Kurt Vonnegut, April'ı yayıncılık. Çevren ve tabii ki sevdiğimiz Algan Sizgin Türedi. Evet. Manini okursan. Bize yazmak isteyenler, bize yazmak isteyenler. Bize yazmak isteyenler, biblioterapi at podbimedia.com adresine e-mail gönderebilirler. Fark etmişsinizdir. Hepsine cevap veriyoruz. Sıraya koyduğumuzu söylüyoruz ve çok seviniyoruz geri dönüşleriniz için de ayrıca. Özellikle çok güzel, çok nitelikli mektup. Böyle hani sanki şeymiş, böyle bir on dokuzuncu yüzyıl mektubu edasında yazılmış harika metinler geliyor bize. Diyoruz ki ne kadar tatlı insanlar bizi dinliyorlar. Ayrıca çok cömertler. Bunun için de onlara teşekkür ediyoruz şu konuda. Gerçekten geçen gün bunu sana söyledim ya. Yani mesela dinleyebilirler, beğenebilirler, geçer giderler. Ama yok. E-mail gönderiyorlar, mesaj gönderiyorlar Instagram üzerinden. Beğendiklerini söylüyorlar. Bu bana çok cömertçe, çok şık bir hareket gibi geliyor. Çok seviniyorum. Ne mutlu bizler. Evet, yaptığım işin değer gördüğünü görmek. Beni çok mutlu ediyor. Çünkü bu işin gerçekten sizin zannettiğiniz gibi böyle maddi karşılığı maalesef fazla yok. Yok mu? Sana para vermiyorlar mı? O yüzden

şey, yani çok teşekkür ediyoruz cömertliğinize. Malimizi dinleyelim o zaman. Bütün parayı bana veriyorlarmış o zaman. Tuna Kiremitçi olmak kolay değil. Hay Allah. Buraya kadar çıktı ortaya foyamız. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblio Terapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)