
4.311 kelime · ~22 dk okuma
Dikkat! Dikkat! Sevgili Bacı Birliği, çok pek yüksek, en yüksek yönetim kurulu. Başkanınız konuşuyor. Acil kurultaya hazır mısınız? Hazırsanız ulusal marşımızla başlıyoruz.
Hazır mısınız? Bak bak geliyor. I wanna be a slave, I wanna be a master. I wanna make your heartbeat run like roller coaster. I wanna be a good boy, wanna be a gangster. Cause you could be the beauty and I could be the monster. I wanna make you hungry, then I wanna feed ya. I wanna paint your face like you're my Mona Lisa. I wanna be a champion, I wanna be a loser. I'll even be a clown cause I just wanna amuse ya. Oh My Days! Bu şarkı ne arkadaşlar? Beğendiniz mi musal marşımızı? Bir de American Boy var ama çok şarkı söyledim. Onu da araya sıkıştırırım. Arkadaşlar, sonraki bölümdür. Tamam, çok güzel bir şey öğrendik. Duygusal, okey, paylaştık. İçim döktüm ama içim şişti gerçekten. Dedim ki, biraz enerji yükseltelim. Birazcık böyle goy goy da yapalım. Hem sohbet edelim, hem eğlenelim. Fena mı ettim? Aile olalım dedim, aile!
Şimdi şükürler olsun gerçekten keyfim yerinde. Böyle memuriyet nasıl bir şey biliyor musunuz arkadaşlar? Keyfiniz çok yerinde böyle tamam mı? Şarkı söylüyorsunuz falan okey günler güzel. Bir anda bir telefon, size bir tebliğ var. Yüce Ronos, Yüce Onos yine ne tebliğsi var bana ya? Gerçekten çok yoruldum artık şu işlerden ama yapacak bir şey yok. Memurluk böyle bir şey. I'm a memur at its finest. Konumuza gelince bugün ne konuşacağız? Onu unuttum söylemeyi. Geçen bölümde bahsettiğimiz iyi insan, kötü insan, toksik insanlar var ya. Biz iyi insan olarak bu toksik pisliklerin arasında nasıl hayatta kalırız? Bugün de onunla ilgili. Ben çözüm tam bulabildim mi? Tabii ki bulamadım. Ama birkaç yaptığım şey var. Onları söyleyeceğim. Bir de sizin sorularınızı cevaplayacağım. Umarım bu bölümden de daha dişli çıkabiliriz. Tamam mı? Hazırsanız başlıyoruz. Doktor
Gületç Radyo'ya hepiniz hoş geldiniz. Welcome back, Queen's area. Sevgili Bacı Bili'ye, bakın şimdi ne söyleyeceğim. İş yerinde incinme, aşağılanma, dedikodu ve mobilya karşılığınız konularla ilgili araştırdığım, çok kitap okuduğum, hatta sizle bu konuyu konuşacağız diye, konuşuyoruz diye daha da çok kitap okudum ama kitaplardan efektif, günümüze uyarlanabilir, böyle tak tak tak tak çözüm önerileri bulamadım. Tamam, çok güzel, işte şöyle karşı koy, böyle ama öyle olmuyor, gerçek hayat öyle değil ki. O yüzden ben bu sefer size kitaplardan değil de daha çok kendim nasıl başa çıkmaya çalışıyorum, ne yapıyorum?
Bunlardan bahsedeceğim. Birkaç tane tekniğim var. Kendi geliştirdiğim teknik. Bazısı psikolojide yerini bulan teknikler. Bazısı da kitaplarda olmayan dediğim gibi benim yaptığım teknik. Başlıyoruz. Ne mesela biliyor musunuz? Baddie olmak. Be a baddie. Baddie ne? O fena kız. Şimdi arkadaşlar nasıl baddie olunur iş yerinde, okulda, sosyal ortamlarda? Gelin biraz bunu konuşalım.
Bak bir tanem, ben fark ettim ki hastaneye ne zaman böyle yorgun gitsem, saçım, makyajım, cildim istediğim gibi olmasa, tırnağım istediğim gibi olmasa, dün gece bakımlarımı güzel yapmamış olsam, kendimi aynaya baktığımda iyi hissetmemiş olsam, o gün çok daha kırılgan, çok daha hassas, çok daha incinebilir olabiliyorum. Tamam mı? Vulnerable da diyebiliriz. Ama ne zaman saçım, başım, tırnağım, her şeyim ideal, tabi bana göre ideal bu, Aynaya baktığım kişiyle çok mutluyum. O zaman diyorum ki, arkadaşım mahalleye inerken bana mı sordular? Ben saçımı taramaya devam edeceğim. Şaka tabii ki, her neyse. Ama gerçekten bu çok etkiliyor benim. O yüzden böyle uykumu alıp gidiyorum ve fark edin ki halinize, bunu yapın. Yani kulaklığı takıyorsun öyle bazen, yani umurunda olmuyor. Birisi sana bir şey mi söyledi? Hey, deyip geçiyorsun. Hatta ve hatta ben iyi olduğum günler, daha hazır cevap olduğumu, daha tak tak tak söylediğimi,
Biri sınır ihlali yaptığında oraya geçemezsin gibi cümleleri çok daha rahat kurduğumu bile gözlemledim. Sanırım kendimize olan özgüvenimiz belki de bununla ilgiliyse tamam dış görünüş direkt özgüven demek değildir ama insanın kendine değer vermesi dış görünüşüne değer vermesiyle ilgili olabiliyor. Sonuçta düşkün bir insan, depresyonda bir insan bazen dış görünüşüne yansıyor ya bu mesela. O yüzden böyle kalkıp kendimize baktığımızda, ya diyorsun sen bak kendine ne kadar değer veriyorsun. Hatta bu benim mesela konudan bağımsız ama yeme konusunda da beni baya böyle motive eden bir şey. Evde güzel kıyafetler giydiğimde, tırnağım saçım başım çok daha güzel olduğunda, ay diyorum ben ne kadar değerliyim ya diyorum. Bu aptal bu pis yemeği niye diyorum vücuduma sokayım mesela.
O yüzden iş yerinde de yani sen o kadar değerlisin ki kendini o kadar değer biliyorsun ki o insanın sana bunu söylemişse nasıl ya kim o ya kim o ya Allah aşkına gibi tamam mı? O yüzden mutlaka ve mutlaka nöbet öncesi uykularımı çok iyi almaya nöbette gittiğim günlerde daha erken kalkıp tam takır gitmeye dikkat ediyorum, tamam mı? Bir de güneşleri çok nöbetim vardı önceden. Sıkıştırıyordum. Zaten çok tutuyordum ama bir de onları sıkıştırıyordum. O zaman hiçbir şekilde bunu yapamıyordum. Şimdi güneşli olmamasına daha çok özen gösteriyorum ki böyle güçlü gideyim anlasınlar. Biliyor muyum? Böyle armed, böyle silahlanayım gideyim yani nöbete. Bana karşı gelen her şeyi böyle çok güzel bir şekilde savuşturayım.
Bir de ben bir arkadaşıma sordum, böyle gerçekten sosyal ilişkileri çok güzel yönetebilen, kendini asla bu konuda üzmeyen ve izin vermeyen bir şekilde insanların onu aşağılamasını, ezmesini. Arkadaşım ama aynı zamanda da iyi niyetli biri. Dedim ki, sen bunu nasıl başarıyorsun? Dedi ki, Tuba bu benim bir özelliğim. Ben bunun için ekstra çalışmadım. Bazı insanlar böyledir. Hazır cevaptır. Sosyal zeka hastalığı yüksektir. Bazıları da dedi bunun çalışması gerekir. Hassaslığı kırılgandır. O yüzden aslında kendimizi suçlamayı bırakmalıyız öncelikle. Yani gerçekten doğayla da ve yapıyla da ilgili. Ama biz ne yapıyoruz? Burada bunu geliştirmeye çalışıyoruz.
Şimdi birinci taktik ne dedik? Baddie olmak. Once a baddie, always a baddie. İkinci taktik ne? Bu artık kitaplarda yazan. Hatta bir blog yazarı bunu buluyor önce. Ondan sonra psikolojide yerini almaya başlıyor. Öncelikle tarif edeceğim. Sonra tekniğin adını söyleyeceğim. Şimdi bir düşünün bakalım. Kumsala gittiniz. Tamam mı? Ve kumsalda böyle bir sürü birbirine benzeyen taş var.
O taşlardan ayırt edip de hangisine karşı böyle aşağılayıcı, enerji emici, böyle küçük düşürücü şeyler yapacaksanız karar veremezsiniz değil mi? Çünkü hepsi birbirine benziyor. Ama arada parlayan bir taş olsa, heh dersiniz ben işte buna hedef alayım, buna yapayım onları ki bir anlamı olsun, size daha çok zevk versin. Yani bir narsistin parlayan yıldızı bulup ondan tedarik alması gibi değil mi? Şimdi buradan yola çıkarak size karşı cephe almış, size hedef olarak göstermiş insanlara ne yapabiliriz?
Biz de gri taş olabiliriz. Bu yöntemin ismi ne? Grey Rock Teknik. Tekniğin ayrıntılarına gelmeden önce değinmek istediğim birkaç nokta var. Şimdi eğer karşımızdaki insan, insan olabilseydi, ilişkilerimizde herhangi bir sıkıntı yaşadığımızda en sağlıklı yol, en etkili yol ne? Barışçıl bir şekilde iletişim kurmak.
Açık ve net iletişim. Davranışlarının bizi nasıl etkilediği, samimi bir şekilde nasıl hissettirdiği, çözüm önerisi ne olabileceğini açık açık konuşmak. Ama işte karşımızdaki insan, insan olmadığı için bu açık iletişim, etkili iletişim her zaman yararlı olamayabiliyor. Eminim siz de daha önce size hedef alan insanlarla oturup konuşmayı, bir şeyleri çözmeyi denemişsinizdir.
Ama çözüm olmamıştır. Bir sonuç alamamışsınızdır. O zaman bu insanlara karşı ne yapacağız? Bunlara biz gri taş olacağız. Yani invisible, görünmez olacağız. Bizden haz alamayacaklar. Peki bu nasıl olacak? Örneklerle geliyorum. Çünkü I love you.
Bizi çileden çıkartmak isteyen bu insanlar neden besleniyor? Bizim tepkilerimizden. Bizim tepkilerimiz onların saplayı, yemeği, benzini. Biz onların zehriyle onlara karşı tepki verdikçe, tartışmaya girdikçe, tartışma uzayınca, biz öfkelendiğimizde, üzüldüğümüzde, utandığımızda ya da suçluluk hissettiğimizde işte onlar bundan öyle besleniyor ki arkadaşlar dolduruyorlar gazlarını. Ay gaz değil, neydi o? Benzin deposu.
Çünkü işte okulda, iş yerinde, sosyal hayatta bize bunu yapan insanlar o kadar güçsüzler ki, işte narsist podcastinde anlattığım gibi aslında. Nasıl var oluyorlar? Bizi alaşağı etmeye çalışarak bizim tepkilerimizden, bize bir şeyler yaşattıklarında var olabiliyor. O kadar zavallı ve ezikler ki. Tahmin ettiğiniz gibi en iyi çözüm iletişimi tamamen kesmek. Ama ne okulda, ne iş yerinde bu mümkün olamayabiliyor. O zaman ne yapacağız iletişimi kesemiyorsak? Minimum iletişim, minimum etkileşim. Ve gri taşı olacağız. Artık söyle ve kazan, ne yapacağız? Öncelikle kısa tutacağız, kısa kısa. Bir şey anlatıyor ya, kısa kesmesini söyleyeceğiz, tamam mı? Hani işin var, hemen çabuk yapalım. Çünkü konu uzadıkça, iletişim uzadıkça o sizi bir yerden trigger etmeye çalışacak.
Şimdi hepiniz bir düşünün iş yerindeki o kızı, okuldaki o kızı. Kendi yetersizliğe ilgili sorunları var ki bu gözüküyor yani. Kendiyle ilgili fiziken de barışık değil. Zaten bir geri zekalı. Sürekli bir tatmin duygusu, sürekli bir ilgi, sürekli bir insanlara nasıl güzel şunu yaptım, nasıl güzel bunu yaptım, değil mi? Ay güzel falan yapmadın ya. Herkes seni övmek zorunda değil. Git tedavi ol. Git kendini iyileştir, öyle gel. Ama yok, yok diyor. Zora katlanamaz. O kadar aklı da yok bu insanların. O yüzden illa ki bize kusacak bunları. Okay kusabilirsin ama I'm not there yani ben orada değilim. O yüzden ben kamufle oldum artık senin gibi pisliklere karşı. Ne yaparsın maksimum kendi kendine kusarsın. Ve gerçekten ben bunu yaptığımdan beri arkadaşlar bana geçemiyor. Aynı şunun gibi mesela hani ırkçılıkla alakası yok konunun da biri size bağırsa dese ki zenci işte seni şöyle zenci ve bunu böyle sinirle yapsa ama
Bize geçer mi? Geçmez. Çünkü bununla ilgili bir yaramız yok değil mi mesela ya? Ya da bununla ilgili bir olay yok. Şimdi burada iki konu devreye giriyor. Birincisi, biri bizi zenci diye bağrımıza niye omursamıyoruz? Yaramız yok diye. İkincisi, biri bize küfretse, mesela dese ki geri zekalı ama bunu sıvahilice söylese. Bilmediğimiz bir dilde söylese. Bu bize geçer mi? Yine geçmez. O zaman insanlardan etkilenmemek için iki yol var. Ne yapabiliriz? Birincisi kendimizi güçlendirebiliriz. Nasıl ki bir insan bize zenci dediğinde biz bir şekilde bundan yaralanmıyorsak çünkü yarası olan gocunursa
O zaman ne yapacağız? Yaralarımızı iyileştireceğiz. Daha güçlü olacağız. Karşımızdaki kişi ne derse desin umursamayacağız. 2. Karşımızdaki kişi bize bir şey söylediğinde öfkeleneceksek diyeceğiz ki dur. Onun ne söylediği önemli değil. Benim buna öfkenip öfkelenmediğime kendim karar veririm. Ben mesela bazen biri bana cidden bir söylediğinde bunu çok yapıyorum. Diyorum ki ya diyorum Tuğba dur bilmediğimi bilir de söyleseydi bu sana geçmeyecekti bile. Onun neyi ne amacı söylediği önemli değil. Sen bunu duymazsan artık bu söylenmemiş olur. Diyorum boşver duyma. Gerçekten gerizekalı çünkü insanlar arkadaşlar. Kimse kusura bakmasın. Bugün Stormdere söyledim. İnsanlar cahil, insanlar sınır ihlali yaptığının farkında olsa bile cehaletinden ötürü bunu umursamıyor. Madem insanlar bunu umursamıyor, madem cehalet de bir hak ve insanlar bu hakkını kullanıyor, kimse kusura bakmasın. Kimseye hoşgörülü olamayacağım, kimseyi güzelleyemeyeceğim. İnsanlar hak ediyor arkadaşlar bunları. Ya onlar bu kötülüğü yaparken, onlar bunu yaparken biz mi alttan alacağız ya?
Farkındaysanız bir önceki podcastta çok daha fazla umursuyordum bunları. Çünkü arkadaşlar o podcastı nöbetten geldiğimde kaydetmiştim. Ve gerçekten yorgundum. Gerçekten artık böyle tahammülümün sonlarına gelmiştim. Ama şu an iki gündür nöbete gitmiyorum. Dinlendim, uyudum, kendime geldim, çok güzel şeyler yedim, spora gittim, yürüyüş yaptım. Ve bu yüzden çok daha tahammülüm arttı. Mesela yarın nöbet var tamam mı? Allah yani bana biri bir şey söylesin. Lafı yapıştıracağım ağzına. Lafı yapıştıracağım ağzına.
İşte bu arada bence gerçekten psikolojik dayanıklılık dinlenmiş olmakla, fiziki dayanıklılıkla çok ilişkili, çok ilintili konu da olmasın. Şimdi yarası olan gocunmaz dedik, yaralarımızı saracağız dedik, kendimize bakacağız dedik. İki, grey taş olacağız dedik, grey rock tekniğini bize zarar vermek isteyen insanlara karşı uygulayacağız ve onların kurbanı olmayacağız dedik. Üç, bad deal olacağız dedik, kendimize dikkat edeceğiz dedik, kendimize değer vereceğiz ki insanların bizi değersizleştirme çalışmaları yarada kalsın, başarılı olamasınlar dedik, değil mi?
Şimdi arkadaşlar biraz da bilgi, ilim bilim bilmektir. İlim kendi bilmektir. Hell yeah. Mobbing nedir? Mobbing öyle incitmek değildir arkadaşlar. Mobbing nedir şimdi anlatayım. Kitaptan bakacağım. Baktığım kitap bu arada iletişim yayınlarından iş yerinde incinme kitabının ismi. Kitapta diyor ki arkadaşlar mobbing bir kişinin mesai arkadaşlarının, amirlerinin ya da kendisine bağlı personelinin eziyetlerine, tacizlerine, sıkıştırmalarına, hakaretlerine uğramasını, dışlanmasını ya da örneğin
kendisine gurur kırıcı görevler verilmesini ve kişinin daha zayıf durumlarda olmasını içerir. Devam ediyorum. Kitapta diyor ki arkadaşlar, bir şeyi mobbing olarak nitelemek istiyorsanız bu darbalışlar sıkça ve tekrarlanarak görülmelidir. Örneğin diyor haftada en az bir kere ve uzunca bir zaman aralığına yayılmalıdır. En az 6 ay. Tek seferik olaylar mobbing değildir diyor. Yaklaşık olarak eşit güçte iki taraf arasında bir çatışma çıktığında da mobbing söz konusu olmaz. Yani ağzımıza alışmış ya artık her şey mobbing deme. Yani diyor ki öyle başınıza gelen her olayda mobbing
Bu arada kitapta güzel bir şey gördüm arkadaşlar. Böyle insan türlerinden bahsediyor iş yerindeki. Böyle fazla uyarılabilirlik ve zorlu olaylara karşı fazla tepki ve tahammülün az olması diye bir insan sınıfı. Ben de kendimi buna koyuyorum. Ben geldiğimde böyle yapılan her saygısızlığa, yapılan her sınır ihlaline, yapılan her böyle terbiyesizliğe çok fazla tepki gösteriyordum.
Ay bu olamaz, bu olamaz, bu... Oluyor. Oluyor yani. Her şey bizim istediğimiz gibi olamıyor gerçekten. Ve böyle durumlarda tepkisel olmak yerine bazen takmamaya çalışmak ya da iş yerinde bunların olabileceğini sosyal ortanlarda, okulda fark etmez.
olabileceğini kabul edip bunlara karşı savunmalar geliştirebilmek ya da işin özüne inip işte kendi yaralarımızı sarmak gibi çözümlere gidebiliriz. Yani fazla tepkisellikle bazen çözüm olamayabiliyor. Hatta çözümü zorlaştırabiliyor. Çünkü ben ilk başta bunları yaşarken psikosomatize oldum. Anjiyo-neurotik ödemlerim çıktı. Böyle dudaklarım falan şişiyor işte bu anjiyo-neurotik ödemle beraber ve vücuduma kadar
Tepki veriyordu ki dedim ben burada kalamam yani yapamıyorum. Sonra dedim hayır bunlara baş edeceksin. Çünkü arkadaşlar kaçmak en kolay, mekan değiştirmek en kolay. Hatta düşündüm yani o kadar yapamıyordum ki dedim acaba istifa etsem Londra'ya mı geri gitsem falan. Sonra dedim hayır insanlar değişir ama sorunlar benzer olabilir. O yüzden öğreneceksin yani. Öyle de böyle öğreneceksin. O yüzden de öğrenme sürecindeyim şu anda. Beraber öğreniyoruz. İyi oluyor bundan da mutluyum. I love you.
Şimdi bu yaralı olan gocunur muhabbetiyle ilgili de Rahel Von Hagen diyor ki... Yani yine bu süreçleri bir öğrenme olarak alıp kendimize gerçekten buradan nasıl çıkacağız ona bakabiliriz. Kendimiz için bunu pozitife çevirebiliriz. Çünkü bu insanlar bizi incinmezsek bizi incitemez ya. Kim onlar ya? What the fuck are they?
Pek sevgili, çok sevdiğimiz Epictetus da diyor ki, şunu bil ki, sana küfürler eden ya da sana vuran kimse seni yaralayamaz. Seni yaralayan, onların seni yaradıklarına dair fikrindir. O halde diyor, birisi seni kızdırıyorsa bil ki seni kızdıran şey senin kendi görüşün. Bu yüzden her şeyden önce ilk izlenimin seni sürüklemesine izin vermemeye çalış. Çünkü düşünmeye vakit ayırırsan olaylara daha kolay hakim olacaksın. Çok güzel söylüyor Pitotos. Birisi size bir şey yaptığında bir 5 dakika arkadaşlar bir 10 dakika beklemeye çalışın. Tamam mı? Çalışın değil çalışalım ben de öyle yapıyorum. Ben bunu gerçekten ne zaman edindim biliyor musunuz? Sosyal medyada bazen gerçekten siri bozucu böyle cahil cahil böyle cehalet kokan yorumlar var diyorsun ki yani bunu nasıl düşünebilirsin? Neyse ve
Oturup cevap vermek yerine onlara, bir 5 dakika bekliyorsun. 5 dakika sonra artık umurunda olmuyor ve o yorum geçiyor. Yani artık bayağıdır sosyal medyada olduğum için zaten desensiz olduğum, yorumlar bana geçmiyor ama başa derken, baş etmeyi öğrenirken bu takliyi çok kullanmıştım. Yani 5 dakika, 10 dakika bekliyorum ve gerçekten artık umurumda olmuyor. O böyle ilk andaki tepki, o nöronların hızlıca çalışması geçtikten sonra hani stres seviyesi de azalınca kortsoy falan bir anda böyle fly to fight oluyor. Geçince rahatlıyorsun.
İşte öfke de böyle. Epictetus çok güzel söylemiş. Teşekkür ederiz kendisine. Bir lafım. Kitabı okurken birkaç yerine altın çizdim. Dedim ki kızlara bunu söylerim. Bu da o yerlerden bir tanesi. Diyor ki, öz saygınız ne kadar ağır darbe aldıysa incinme tepkiniz o kadar şiddetli olacaktır. O zaman uzlaşmaz olur, suskunlaşır, isyan eder ama aynı zamanda da üzüntülü olursunuz. İncinme anında çoğu zaman net düşünmek, pozisyonunuzu ifade etmek ve yaptığınız işi savunmak için fikirler geliştirmek size zor gelir. En iyi argümanlar ne yazık ki çok geç aklınıza gelir. Özellikle karşımızdaki sınır tanımaz bir pislikse arkadaşlar, o an onun yaptıklarına karşı böyle yani tutup kalabiliriz ve gerçekten argümanlar aklımıza gelmeyebilir. Ben bunun için de şöyle bir teknik geliştirdim kendime. Çok kitap okudum. Savaş sanatıdır, odur budur böyle tartışmalarda nasıl haklı çıkılır, negotiation jujutsu yani pazarlık jujutsusu, pazarlık dövüşü falan gibi ve
Kendime bazı kısa yollar çıkardım. Mesela birisi sınır hilali yaptığında ona cevap veririm artık biliyorum. Birisi beni manipüle etmeye çalıştığında, birisi beni gereksiz yere eleştirdiğinde, birisi hiç yokken aklıma böyle dedikodu falan sokmaya çalıştığında ya da mesela 24 saat nöbet, şu nöbetin son saatinde beni musluz edecek şeyler söylüyor falan. Hemen bunların cevabını veriyorum. Tak diye düşünmüyorum. Böyle brainstem, beyin kökümle bunları cevaplıyorum. Ezberledim artık onları. Çünkü o an düşünmek istemiyorum. Siz de bunu yapabilirsiniz bence. Kötü insanlara karşı hayatta kalma rehberinizi kendiniz oluşturabilirsiniz. Siz bunu biraz düşünün, taşının. O sırada reklamları da dinleyin. Sonra gelin sizin sorularınızla hiç hız kesmeden devam edelim. Tamam mı? Doktor Güneş radyo.
Ay hoş geldiniz. Bu arada bir şey söyleyeyim mi? Dertleşelim birazcık. İstanbul'u çok özledim. İstanbul'daki hayatımı çok özledim. Oradaki closed circle'ımı çok özledim. Aile evimde yaşamayı çok özledim. İstanbul'daki evimin estetiğini çok özledim. Oradaki böyle yemeklere, sağlıklı şeylere, farklı yemeklere ulaşmanın kolaylığını çok özledim. Geçen döner söyleyecektim burada tamam mı? Hani döner çok sevmem ama canım çekti tamam mı? Böyle video izliyordum falan. Döner söyleyeyim mi? Döner de yok. Diyeceksiniz nasıl döner yok? Yok arkadaşlar. Ne gibi biliyor musunuz? Eve söylemek istiyorum. Paket servisi olan birkaç yer var. Orayı da aradım. Tavuk döneri var dedi. Et döneri istiyordum. Yiyemedim. Dedim ki yani döner bile yiyemiyorsam ben Türkiye'de ben ne yapayım? Ama gerçekten sırf bu yüzden değildi. Hani sporumu, düzenimi, dışarı çıkarken ki kıyafetlerimin rahatlığını, muhatap olduğum, insanlığım... İstanbul'u çok özledim ama olsun buradaki süremi, buradaki görevimi yani hizmetimi hem kendime hem hayatıma hem de mecbur hizmetimi tamamladığımda gerçekten farklı bir ben olacağım. O günü iple böyle çekiyorum. Çünkü o tuğba almayı gerçekten çok istiyorum. Şu anda bile baktığımda bu 9 aylık süreçte değişimimin ben farkındayım. Siz de farkında mısınız bilmiyorum. Şimdi de sorulara başlıyorum.
Bu çok güzel bir soru. Geçen podcast'ta da bundan bahsetmiştim aslında. Bence burada adamına göre muamele yapmak çok önemli. Sadece burada değil aslında, iyi insanlar için çoğu yerde adamına göre muamele yapmak şart, farz. Mesela, Birisi sizi suistimal ediyor. Birisi siz güler yüzlüsünüz diye labarlılık yapıyor. O zaman ona karşı artık güler yüzlü olmanın anlamı yok. Göstermemiz gerekiyor. Diğer yüzümüz de, yani madalyonun diğer tarafında görsün. Biz de sınır çizebiliyoruz. Biz de asi olabiliyoruz. Biz de böyle somurtan olabiliyoruz ama olmak istemiyoruz. Çünkü hayat öyle kötü. Hayat gülümseyince, gülünce daha güzel. İyi niyetle daha güzel. Şimdi mesela
iş yerine yeni birileri geliyor, değil mi? Siz de onlara güleriz o zaman. Ama bakıyorsun ki karşı taraf yani seviyesiz, labali, böyle boş boş konuşuyor. Ben onu çok güzel yapmayı öğrendim gerçekten. Geçen böyle birim, yine gerçek kişi ve kuruluşla alakası yok, tamam bunu biliyoruz, geçtim. Bana bir şeyler sordu ve sistemle ilgili bir şey, bir işleyişle ilgili. Ben de işleyişle ilgili güzel güzel anlatıyorum, tamam mı? Hani kendi zamanımı ayırıp anlatıyorum işleyişi öğretmek adına ve konu subjektif değil yani. Objektif konular, fikir, üretmiyorum, durumu anlatıyorum. Sonra döndü yanımdaki birine, ee dedi senden böyle düşünüyorsun işte nasıl bu sistem? Ben zaten kaç aydır orada çalışıyorum ya bir de hani biliyorum sistemi de artık. Ben de direkt dedim ki bir daha böyle bir şey yapacaksan bana soru sorma çünkü benim zamanım değerli. Yani ben sana anlatıyorum ve benim karşımda benim söylediklerime dikkate almıyorsun, güvenmiyorsun ya da herhangi bir şey fark etmez. Oradaki en kıdemli bendim zaten yani en bilgili o anlamda benim çünkü prosedürü anlatıyorum.
Ve benim karşımda bunu yapıyor. Aaa dedi çok özür dilerim dedim. Hiç gerek yok özür dilemene sadece sorma bir daha dedim tamam mı? Sonra öyle demek istememiştim tamam dedim sıkıntı yok. Tabii ki bundan sonra sorarsa güler yüzle cevap vereceğim tekrar. Fakat bilsin. Bilsin ki bu böyle işlemiyor işler. Ayrıca ben orada böyle bir tepki vermeseydim sonrasında gün içinde bu bana dert olabilirdi. Hani niye ben bu şekilde sınır koyamadım? Niye bu bana böyle saygısızlık yapabildi? Ama sonra bırakıyorum o edinsin. Ayrıca da bu, bu kişinin ilk vukuatı değildi. O yüzden de hani bu tepkiyi hak ediyordu.
Çünkü daha önce de benzer bir şekilde başka insanların yanında başka şekilde yapmaması gereken davranışlar sergilediğinde yine aldığım odaya dedim ki bu sefer bak dedim böyle böyle böyle bu işler böyle olmaz. Eğer burada güzel huzurlu geçinmek istiyorsan böyle yapmayacaksın. Aaa dedi anladım özür dilerim falan. Ama işte bazı insanlar anlamıyor. Ama ben gerçekten böyle çok güler yüzlü olsam da sırlarımı çekmeyi öğrendim. Ve bu kişi bana artık ne yapıyor biliyor musunuz her gördüğünde?
Günaydın! Nasılsın? İyi misin? Ne oldu? Hani sen böyle dilden takmıyordun? İşte öyle değil arkadaşlar. İnsanlar da namusuna göre şerbet vermeni çok güzel öğrenmişler. O yüzden madalyonun diğer yüzüyle tanışmaları gerekiyor bazen. Hello! Ayy şimdi en zor soruya geldik.
Bu gerçekten çok zor bir soru. Yani buna şöyle şöyle yap demek bence haksızlık ve sana saygısızlık aynı. Yani aman boşver demek gibi oluyor. Şimdi çok komik bir şey söyleyeceğim. Bence garip. Bir psikiyatrist bana demişti ki zamanında, Tuğba demişti. Her ailede biri patlar demişti. Sen o patlayan olursan rahat edersin dedi.
Yani sorun çıkaran patlayan sen oluyordu, rahat et falan. Ama tabii ki bu tarz soru ne kadar doğru. Şimdi gelir de yoksa arkadaşlar, elimiz mahkum oluyor bazı durumlarda. Buradaki konu ailenin anlayışta olup olmaması, ailenin oturup konuşulabilecek bir aile olup olmaması, ailedeki kişilerin narsiste olup olmaması. Bunlar çok değiştirir olayı. Sınır koyulabilir. Anlatılarak, söylenerek, sevgiyle, sevgi dilini kullanar. Çünkü aile sonuçta yani aile, sevgi bağı çok önemli ailede bence. Ama anlamıyorlarsa, gerçekten anlaşılmıyorsa artık bir süre sonra, bence yine iletişimi minimumda tutarak, saygısızlık yapmadan, minimum iletişim. Gerektiğinde iletişim. Madem gelirin yok ablacığım, o zaman ne yapacaksın? Gelir alana kadar susacaksın.
Yani çok sıkıntı çıkarmadan anlatabiliyor muyum? Minimum düzeyde. Hele bence en iyisi belki uzaklaşman gerekebilir böyle bir durumda. Aynı ev. Hani yurtta falan kalma imkanın varsa belki bu daha ayarlı olabilir. Ya da tartışmayı en aza indirmek, karıştırmamak işlerine, anlatmaya çalışmak, kitabı önermek, bilmiyorum. Çok zor ya.
Verebileceğim cevaplar bu kadar. Sana gerçekten huzur dolu bir yaşam diliyorum. Umarım en yakın zamanda gelirine inanırsın. Ha şunu söyleyebilirim. Gelirin yoksa kendine gelir kapısı oluşturabilirsin. Hani böyle bir sürü site var. Ebay falan. El işin yatkın değilse Fiverr gibi sitelerden yeteneklerini satabilirsin. Mesela İngilizce-Mars çeviri yapabilirsin. İnsanların ödevini yapabilirsin parayla. Çok yardımcı olamadığımı biliyorum ama umarım böyle hani belki birkaç bir şey yakmışımdır aklımda. Şimdi diğer soruya geçiyorum.
Ne deniyor bunlar arkadaşlar? Copycat. Copycatler asla ve asla orijinali kadar iyi olamazlar. Taklitler.
Her zaman Aslı'nı yaşatıyor yani. Hatta keşke ben diyorum ya taklitler Aslı'nı yaşatabilse. Onu bile beceremiyor taklitler. Bence taklit niye diyor beni falan diye düşünmek yerine taklit edebilecek. Çünkü sadece orijinaller taklit edilir arkadaşlar. Ve hiçbir zaman da Aslı kadar iyi olmayacaklar. O yüzden bence bunda çok sorun yok. Bakıp gülüp geçilebilir yani. Tamam taklit etsin işte ne güzel. Tastik ediyor işte herkeste farkında. Herkes farkında mı diye durum değerlendirmesi yapmaya da gerek yok. Bizi de ilgilendirmiyor.
Her zaman bir ötede olacaklar, bir adım geride olacaklar. Yani o yüzden bunlara dert etmeye bile gerek yok. Bırakalım yapsınlar şovlarını. Bize yarıyor sonuçta. Okey, let's go! Yeni soruya geçiyorum.
Kendini ortamdan dissociate ederek kaçmak sağlıklı mı? Yaptım ama yalnızım be bacım. Şimdi öncelikle şimdiki. Dissosiye etmenin sonucu bence yalnızlık değil sadece. Dissosiye etmek ne demek kendini olaydan? Dissosiyasyon şöyle olabilir mesela depersonalizasyon veya yahut diyecektim. İnsanlar bazen sosyal medyada yorum yazarken böyle daha çok ciddiye alınmak için yahut lakin falan yazıyor ya bence aşırı, aşırı lame ya.
Whatever yapmayın bence yani gerek yok. Konuşmuyoruz yani gündelik dil İstanbul Türkçesinde yahut velakin demiyoruz. Çok sakil duruyor. Her neyse ne dedik? De personalizasyon, de realizasyon. De neydi Fransızca? Çıkarmak. Personalizasyon kişinin kendini kendinden çıkartması, kendine yabancılaşması. De realizasyon reyli çıkartması. Yani gerçeklikten çıkması. Tamam mı? Bunlar nedir arkadaşlar?
savunma mekanizması. Kişi o an olduğu ortamdan ya da yaşadığı stresten, yaşadığı travmatik olaylardan kendini alamazsa, çıkaramazsa, onlarla baş edemezse o zaman disosyatif kırılımlar gerçekleşebilir işte. Bunlar da depersonalizasyon gibi ya da derealizasyon gibi. Şimdi bahsettiği bence böyle bir kırılım değil. Daha çok hani kendimi olaydan çıkarıyorum demek istiyorum. Bu yine savunma mekanizması işe yarıyor. Evet pragmatik anlamda işe yarıyor. Efektif de olabiliyor. Ama ne kadar sağlıklı orası tartışılır. Fakat şöyle de bir durum var ki bazen bence bu sadece kişisel fikrim. Nisosiyasyon bir lüksdür arkadaşlar. Çünkü anormal durumlarda verilen anormal tepkiler normaldir. Bazı dönemlerde o stresle o kadar başa çıkamıyoruz ki hani nisosiyasyon tek çare olabiliyor.
O zaman da bunu abartmadan, bize yaradığı kadarını kullanarak kendimizi belki disösüye edebiliriz. Ama bu kırılma anlamında demiyorum, psikolojik rahatsızlık olan anlamda demiyorum. Daha ciddi gündelik kullanımdan, disösüye oldum, olaydan kendimi alıkoydum, daha farklı bir yerdeyim. Hani benim geçen video attığım gibi işte, gözlüğümü taktım, kulaklığımı taktım, şimdi başka bir yerdeyim, hayal ediyorum, daydreaming, whatever falan, tamam mı? Bu şekilde disösüye.
Yalnız kaldın. Yalnız kaldı insan. Gerçekten ben mesela yalnızken o kadar mutluyum ki. Keşke bir yalnız olsam. Yani bugün o kadar onu düşündüm ki aslında biliyor musunuz? Yalnız kalmak istiyorum. Ya sadece yalnız. Böyle mesela bir tane çocuk var sosyal medyada, instagramda. 100 gün insan görmüyorum yapıyor. Diyorum ki keşke ben de görmesem. Sanırım çok yoruldum. Hani güçlü kalmaya çalışmakta. İnsanlarla iletişimden ve sürekli yani. Bir günde en az 400 insanla iletişime geçiyorum. Ayda kaç oluyor düşünsenize. Of. Yani hani hesaplamak istememe beni çok yoruyor. O yüzden yalnız olmak bence bir lüks. Yalnız kalmak güzel. Yalnız burada bir soru yok. Anlaşılmıştır umarım. Devam ediyorum.
Bir soru daha cevaplayacaktım ama yoruldum biliyor musunuz? Saat şu anda 11. Yarın nöbetim var. Benim şimdi uyuyup, yarın sabah erkenden kalkıp, duşumu alıp, sonra hastaneye gitmem gerekiyor. Keşke size böyle... Onu da çok istedim. Böyle daha rahat günlerde güzel güzel hazırlayacağım. Ama bunda tadı farklı diye düşünüyorum. Öyle değil mi? Bugün neler anlayacağız zamanı gelince? Diyeceğiz ki ne günler geçirdik? Vay be, neler aştık beraber?
O yüzden siz de şu anda bir yerlerde zorlanıyorsanız, benim gibi uykunuz geldiği halde sadece görev birinciyle değil ama tabii ki yapmanız gerekenleri yapıyorsanız tebrik ediyorum ve bizimle gurur duyuyorum. Gerçekten Baycı Birliği sizi seviyorum. Biz bu hayatta kendini gelişmeye adayan her gün bir önceki günden daha iyisi için çabalayan, hayatı sadece kovalamayan, hayatı yaşayan, hayattan zevk almaya çalışan Hayattan zevk almaya çalışırken, kendini aşan amaca hizmet etmeye çalışan bireyler olarak, farkındalığını geliştirmeye çalışan, farkındalığının sorumluluğunu alan bacılar olarak birbirine bu şekilde destek vermeye devam ettikçe bizi kimse de yıkamaz. Evelallah. I love you söylemiş miydim? Kendinize iyi bakın. Haftaya görüşürüz.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.