
5.409 kelime · ~27 dk okuma
Dr. Gillette Radyo'ya hepiniz hoş geldiniz. Hello Princess Fairy, nasılsın? Ne oldu biliyor musunuz? Geçen bölümden sonra o yoğun, duyguluklu, kendi içimi döktüğüm, sizinle daha çok yakınlaştığımız bölümden sonra size sordum Instagram'dan, nasıldı bölüm diye. Paylaşacaktım ama... O kadar güzel, o kadar ruhuma dokunan şeyler yazmışsınız ki. Ya paylaşmaya utandım. Çünkü yataktan kalkmak istemiyordum, sebebim yoktu. Ama hayatıma dokundun diyen o kadar çok prenses var ki. Hani utandım ve böyle, bilmiyorum, farklı bir his ya. Ama sonuçta düşündüm. Birbirimize iyi geliyoruz ve iyilik paylaşarak çoğalır.
Biz iyi insanlar olarak, nazik, kibar davranarak iyiliği çoğaltmaya çalışıyoruz. Ama işte hayat her zaman öyle olmuyor. Bugün de hayatın öyle olmayan yanlarını, iyilik yaptığımız için enayi sanıldığımızı, kibar olduğumuz için, nazik davrandığımız için esik görüldüğümüz yanlarını konuşacağız hayatın. Ve gerçekten kibarlık zayıflık mıdır? Bunu ele alacağız. Ya da iyilikten vazgeçmeli miyiz?
İyi insanlar iyi olmaktan vazgeçebilirler mi? Zor insanlar, kötü insanlar ya da toksik insanların olduğu ortamlarda nasıl survive edebiliriz? Hayatta kalabilir miyiz gerçekten? Yoksa biz de onlardan öğrenip onlar gibi mi olmalıyız?
Ya da iyiler sonunda kazanır mı? İş yerinde, dost meclisinde, ailede, zor insanlarla baş etmek. Hazır mısınız? Ben hazır değilim. Başlıyoruz. I love you. Şimdi arkadaşlar bacım, Jung diyor ki, hepimizin içinde diyor hem kötülük hem iyilik var. İçimizdeki iyi ve kötü birbiriyle çatışır. Ve biz bu çatışmada hangisini seçersek onu yaşarız diyor. İyi olmak da kötü olmak da elimizdeymiş ona göre.
Ben Jung çok severim. Hani özellikle Kırmızı Kitabı'nı başucuma koymayı çok seviyorum. Kendimi iyi hissettiriyor. Ama ben Jung'un dediği gibi, iyi veya kötü olma seçimini artık yapabileceğimi düşünmüyorum. Belki bu yaşadığım 29 yılın yaşanmışlığı olmasa, ben farklı bir habitatta, farklı bir ailede yetişmiş, büyümüş olsam, doğamda bu dualitenin etkisi olurdu. İyi ya da kötüyü tercih edebilirdim. Ama artık benim için bu bir tercih değil.
Çünkü bence iyi insanlar iyidir. Ve başkaları için iyilik yaparlar. O kadar. Ötesi yok. Nereden anlatı bu? Afterlife'dan. Vicky Gervais'in dizisi. Çok seviyorum kendisini de. Tamam, anladık. O zaman biz iyi insanlar, iyiyiz. Ve biz onlar gibi kötüleşemeyiz. Bu bizim için tercih değil. Siz de böyle düşünüyorsanız. O zaman ne yapalım yani? Biz iyi olalım, onlar hep bizi kullansın sömürsün mü?
Onlara dur demeyelim mi? Ya da biz empatız, duygusalız, hassasız diye zayıf ve ezik mi gözükelim? Bizi ezmeye çalışsın mı bir narsist? Direkt bizi görünce üzerimize mi atlasın? Bunu da istemiyoruz. O zaman ne yapacağız? Bunun için yapabilecek tek bir şey var bacım. Ne biliyor musunuz? Sosyal farkındalığımızı ve sosyal zekamızı güçlendireceğiz. Ben kendimi korumak adına kötü insanlardan hayatım boyunca kaçtım.
Hatta kaçmak için kendimi sosyal olarak izole ettim. İyi bir davranış değil bu. Savunma mekanizması. Ve baş etmek yerine hayatta daha farklı meşgalelerim olsun diye, bunlarla uğraşmayayım, bunlar beynim meşgul etmesin diye kendimi izole ettim. Ta ki ne zamana kadar? Boya Bat'a gelene kadar. Mecburi hizmet yolculuğum sadece mesleki anlamda değil, bu anlamda da insanları tanıma, sosyal zekânı ve sosyal farkındalığını geliştirme anlamında bana o kadar çok şey kattı ki.
İngiltere'deyken de ben tek başıma yaşıyordum ama ya da Amerika'ya gittiğimde de tektim ama oraların kültürü burayla aynı değil ya. İnsanlar zaten bireysel. Siz sormadıkça insanlar sizin hakkınıza sorular sormuyor zaten. Ya da insanların orada saygıdan, nezaketden anladığı şey birbirleriyle iyilik yapmak değil de mesela hakkına girmemek yani gerçekten sırada önüne geçmemek mesela. Ya da sınır ihlali yapmamak mesela kibarlık onlar için. Ya da özür dilemeyi bilmek mesela. Ama bizim için iyilik, kibarlık daha çok, aman gel ben sana yardım edeyim, aman ben sana için bir şey yapayım falan. Kültür farkı. Ben oranın kültürü buradan daha edemiyorum. Sadece açık açık, açık yüreklilikle farkları ortaya koyuyorum diyeyim. En basiti mesela orada insanları incelemek, böyle dikkatlice bakmak çok büyük bir ayıp. Ama bizim ülkemizde hiç böyle bir bence farkındalık bile yok çoğu yerde. Böyle insanlar bakıyor ve bunu normalize etmişler. İstanbul'da, İngiltere'ye göre daha fazla bakıyorlar. Hele Anadolu'ya geldiğinizde burada kitleniyorlar yani. Böyle arabanın içine kitleniyor çünkü öyle görmüş, öyle biliyor. Bence farkında bile değil onun yaptığının ne kadar ne kadar ayıp ve insanlara rahatsız edici olduğunu.
Bakıyor çünkü farklı bir isim ya, plakan farklı, kitleniyor. Ben de böyle bazen dönüyorum, ne kitleniyorsun diye isim geliyor yani. Küçük şehirde bu anlamda yaşamak gerçekten çok zor. Sadece o da değil, tek başıma yaşadığım için burada. Eve gelen, yardım eden hanımefendiyle ben uğraşıyorum ya da işte evdeki bir şey bozulduğunda ben uğraşıyorum. Mesela şöyle düşünelim, çocuk getiriyor diyelim ki yanında ve evde bir şeyler kırılıyor. Ve bazı şeyler sizin değer verdiğiniz şeyler olabiliyor. Herkesin değer verdiği şeyler farklı olabiliyor. Ve ben sırf o üzülmesin diye susuyorum. Sustukça içime atıyor bu iyilik değil arkadaşlar artık. Yani bu benimki enayilik olmuş oluyor mesela. Bunun sınırını nerede yapacağız? Kime ses çıkarmalıyız? Kime çıkarmamalıyız? Ya da zerafet, naziklik, güçsüzlük müdür? Hayır insan güçlü olup yine nazik olabilir. Bunları öğrenmeye çalışıyordum ve öğreniyorum. Bu yolculuktayım.
İstanbul'da yıllar boyunca çok sayıda farklı ortama girerek kazanacağım deneyimi, farkındalığı ve sosyal zekayı burada çok kısa bir süre içerisinde kazanmış olacağıma inanıyorum. Çünkü bunun için çaba sarf ediyorum. Ve buranın en büyük fırsatı olarak da bunu görüyorum. Fırsatlarından bir tanesi değil ama çok önemli bence bu. Şimdi şunun altını da çizmek istiyorum. Ben bu bölümde Anadolu güzellemesi yapmayacağım. Zaten nazik ve kibar olmanın acısını aylardır çektiğimden kendimi titrilemeden konuşmak istiyorum. Bundan rahatsız olacaklar olabilir. O yüzden şöyle diyeyim. Bu bölümdeki tüm karakterlerimle olayların gerçek kişi ve kurumlarla ilgisi yoktur.
Canım değerli bacım, sohbeti derinleştiriyorum. Hazır mısınız? Şimdi ne yapacağız dedik? Sosyal farkındalığımızı geliştireceğiz. Sosyal zekamızı geliştireceğiz. Buradaki iki farklı kavram var. Sosyal farkındalık ve sosyal beceri. Sosyal farkındalık ne? Başkalarıyla ilgili sezgilerimiz. Sezgide geliştirilir. Bazıları gerçekten yetenekli de oluyor bu konuda. Böyle 12 yaşında mesela. Böyle yılanındaki arkadaş ona bully etmek istiyor. O direkt cevap veriyor falan. Ben böyle değildim. Hep sosyal farkındalığımı, sezgilerimi geliştirmek zorunda kaldım.
Olsun, en azından bunun farkındayım. Sosyal beceri ise bu farkındalıkla ne yaptığımızla ilgilidir. Tamam mı? Sosyal zekayı geliştirmede de karşımızdakinin ne hissettiğini sezmek ya da ne düşündüğünü, ne planladığını bilmek ilk adım. Ama bu verimli etkileşimi garantileyemiyor. Ne yapmak lazım buna, ne eklemek lazım? Sosyal beceri. Kusursuz ve etkili ilişkiye ulaştıran adım bu sosyal beceri. Önce sosyal farkındalık, sonra sosyal beceri.
Şimdi bu karşımızdakinin davranışlarını, düşündüklerini sezmek, bilmek, kavramak bu sosyal farkındalık. İşte bu sosyal farkındalığın da dört alt boyutu var. Ne bunlar? Birincisi, temel empati. Başkalarının duygularını paylaşabilmek. Söz olarak ifade edilmeyen duygusal göstergeleri okumak. Yani arkadaşlar, karşıdakinin sustuklarını duymak. Mesela biz bir konu hakkında konuşuyoruz ve karşıdaki bulunan rahatsız oluyor. Ne yapar? Suratını çevirir falan gibi değil mi? Bu mikroifadeler değil yani makroifadeler. Çok zor değil aslında bu.
Ama common sense gerektiriyor işte. Ne yani bu uyum? Etkin dinlemek, karşımızdakine uyum sağlayabilmek. İşte adı üstünde uyum. Üçüncü alt boyut...
Empatik isabet. Ne bu? Başkalarının düşüncelerini, duygularını ve eylemlerinin hedeflerini anlayabilmek. Yani bu kişi bunu niye yapıyor? Mesela çok basit aslında. Diyelim ki iş yerinde birisi ya da okulda işte her neyse aile ortamında dost meclisinde birisi hiçbir şey yokken geliyor bir anda sizle alakasız bir şekilde sen zaten şöylesin, sen zaten böylesin ama alakası yok yani çok boş. öyle bir yerden. Arkadaşlar sizi o kadar kıskanmış ki, sizin olduğunuz yeri o kadar hayal etmiş ki, o yüzden out of nowhere yani hiçbir şeyden çıkıp bir anda sizi böyle kötülemeye başlıyor. Çünkü orada olmanızı istemiyor. Mesela bu kişinin amacı bu. Bunu anlayabilmek. Ne kadar büyük bir leaks değil mi? O an itibaren karşıdakisi için hiç oluyor. Yani rezil biri olmuş oluyor ve takmıyorsunuz bile.
Ve sosyal farkındalığın dördüncü alt boyutu ne? Sosyal biliş. Bu ne? Sosyal dünyanın yani etrafımızdaki olayların nasıl işlediğini kavrayabilmek. Yani mesela herhangi birinin nasıl birini yönettiğini, yönetemediğini, bir yerde mi sorun çıkıyorsa bunun neden kaynaklandığını, aradaki dinamikleri kavrayabilmek. Tamam mı? Ne oldu? Sosyal farkındalığın dört alt boyutu da bitti. Şimdi neye geçiyoruz? Sosyal becerinin dört alt boyutuna.
Neydi bu sosyal beceri? Efektif, etkili, iletişim kurabilme yetişti. Yetkinliği. Dört altta bunun boyutu var. Bunlar ne? 1. Eszamanlılık. Yani sözlü iletişimde etkililik. Yani ne demek bu tam olarak eszamanlılık? Biz sözlü iletişim yaparken, konuşurken aynı zamanda elimizle, jestimizle, mimimizle sözlü yaptığımız iletişimi daha etkili hale getiririz sözsüz iletişimle.
Bu da eş zamanlılık. Bu nedir? Sosyal beceridir. Mesela siz benim podcastimi dinlerken ellerimi görmüyorsunuz, mimiklerimi görmüyorsunuz. Ve diyorsunuz ki, abla keşke bunları video olarak koysan da biz de görsek. Niye? Çünkü benim yaptığım sözsüz iletişim, sözlü iletişimimi daha çok güçlü hale getiriyor. Ve siz de bundan daha çok keyif alıyorsunuz. Bu bir sosyal beceri. Thank you!
Mesela gözler, kaşlar ve dudaklar pek çok duygunun dışa vurumu. Heyecanlandığımızda, bir şey gördüğümüzde hoşumuza giden ne olur? Simpatik sinir sistemi uyarılır ve göz bebeklerimiz büyür. Bir şeyden üzüldüğümüzde kaşlarımız düşer, değil mi? Dudaklarımız bükülür. İşte bu, bunu anlamak, kavramak, sosyal beceri göstergesi. Ne estamanalık. İkiye geçiyoruz arkadaşlar.
İki ne? Sosyal becerilerin alt boyutu olarak benlik sunumu. Ne bu? Kendini etkili ve doğru biçimde sunabilmek. Şimdi hemen güzel bir örnek vereyim. Düşünün mesela, siz bir tiyatro oyunusunuz. Tiyatro oyunundaki oyuncusunuz daha doğrusu. Ve toplum da seyirci. Mesela bu metaforla kendinizi nasıl sunabileceğinizi düşünün. İşte benlik sunumu budur arkadaşlar. Sosyal becerilerin üçüncü alt kolu ne? Nüfuz. Nüfuz etmek. Ne bu? Sosyal etkileşimlerin sonuçlarına yön verebilmek.
Bir şey fark ettiniz mi? Hani ben diyorum ya bende bunlara asfalt. Aslında bende sosyal farkındalık daha az ama sosyal becerilerim daha fazla. Hatta böyle olduğu için de İnstagram'da belki de daha iyi, belki de değil öyle, daha iyi etkileyebiliyorum insanları. Ama sosyal farkındalığımı da güçlendirerek sosyal zekamı daha da iyi hale getirmek istiyorum. Taş gibi güçlü olmak istiyorum. Peki Prenses Peri, sonuncu sosyal becerimiz ne? Dördüncüsü yani.
İlgi. Diğer insanların ihtiyaçlarına ilgilenmek, göz ardı etmemek ve onların ihtiyaçlarına uygun davranmak. Şimdi gelin bu edindiğimiz bilgilerle çok basit bir pratik yapalım. Mesela şimdi biriyle deal ediyoruz. Karşımızda biri var. Öncelikle sosyal farkındalığımızı kullanıp bu kişi gerçekten zor biri mi yoksa kötü biri mi? Bunu anlayalım. Zor biri ve kötü biri arasındaki fark ne? Mesela iş yerinde birisi huzuru bozuyor, zorluk çıkarıyor ama temelinde kötü mü zor mu? Yani mesela ben zor biriyim. Neden ben zor biriyim? Çünkü ben her aradığımda görüşmeye gelemem. Çünkü genel olarak hep kendime vakit ayırıyorum. Ya da ben sınır ihlaline karşı çok ofansif tepkiler verebiliyorum. Ya da hassas olduğum bazı noktalar var ve bunların aşılmasını asla istemiyorum. O yüzden de benimle iletişim kurarken insanların dikkatli olması gerekiyor. Dikkatli olmadıklarında ben artık orada olamayabiliyorum.
Bu yüzden zor bir insan olabilirim. Benim kendime ait standartlarım var, prensiplerim var. Bundan aşılmasını istemiyorum. Her şeye okey değilim yani. Ama bu beni kötü bir insan yapmaz. Ben kaos istemem. Ben kimsenin sınırını aşmam. Onun dışında kişisel hassasiyetlerine önem veririm. Hiç yani, bile iste kimseye kötülük de yapmam. Şükürler olsun. Farkındalıkla beraber bunu anladık. Peki bu bize ne kattı arkadaşlar? O insan zorsa yaptıklarını
kişisel olarak algılamayıp uzak durabiliriz. Mesela benim sizle ya da işte arkadaşım olsanız ve beni arasanız sürekli ve ben desem gelemiyorum, işim var, şuyum var. Bunu kişisel algılamaya gerek yok. Ne yaparsın? Hoşlanmıyorsan böyle bir tutumdan uzak durursun, olur biter. Ama o insan kötüyse işte o zaman iş değişir. Kötü insanlara karşı sosyal becerilerimizi daha farklı kullanmamız gerekebilir. Arkadaşlar bu konular o kadar önemli ki
Ben her gün bunlarla ilgili kendimi geliştirmeye çalışıyorum. Sorun yaşıyorum. O yüzden en temelinden teker teker beraber konuşalım istiyorum. Gerekirse çok daha fazla bölüm yaparız bununla ilgili. Ama konuşmadığımız eksik bir nokta kalmasın istiyorum. Tamam mı? Şimdi o zaman başlıyoruz en temelden. Nazik olmak zayıflık mı? Bir düşünün sizce.
Şimdi nezaket ne arkadaşlar? Nezaketin de, kibarlığın da temelinde başkalarına saygı varken kibarlık, özünde iyi insan, iyi bir insan olmak, başkalarına karşı empati göstermeyi, affedici olmayı, bize ihtiyaç duyduklarında yanlarında olmayı, şefkat göstermeyi, beğencilik yapmamayı, eleştirel olmamayı ve en önemlisi başkalarını incitmemeyi. içeriyor nezaket tamam mı? Bu anlamda arkadaşlar kibarlık vicdanla ilgili. Kibar olmadan vicdanlı olmak mümkün değil. İyi bir insan arkadaşlar ancak hak ederek olunur. Sadece kötülük yapmamak iyi bir insan olmak demek anlamına gelmez. Bunun için çaba sarf etmek gerekiyor. Bakın çok güzel bir örnek vereceğim siz hepiniz anlayacaksınız.
yine kurum ve kuruluşlarla ilgisi olmayan bir örnek aynı ortamda kötü biri var ve o kötü biri sürekli birilerine kötülük yapmaya çalışıyor ayağına çelme takmaya çalışıyor sorun çıkarıyor yani titreşiyor anlıyor musunuz? patlayacak yani bir gün birine bir şey yapacak ve bu davranışlar en küçük başta durdurulmayınca akselere ediyor böyle yükseliyor daha da kötüleşiyor ve durdurması gereken kişi bu yangını görüyor yangının başladığında görüyor ve susuyor diğer kişi suratına baka baka diyor ki susuyorsunuz, hepiniz görüyorsunuz bu olanları ve susuyorsunuz diyor. yani aklıma bu ne geliyor biliyor musunuz? filistin geliyor. yani bu orada da böyle, en büyükte de böyle. susmak, bir şey yapmamak, aksiyon almamak, vicdansızlık, kötü insan göstergesi. Ahlaksızlık biliyor musunuz? En kısa tabiriyle ahlaksızlık. Geçen bölümde böyle buyruzlar, düşten birkaç alıntı yapmıştım size. Ben bu konuda Nietzsche kadar pesimist düşünmüyorum ama Nietzsche'nin bu konularla ilgili bir düşüncesi var. Size bunu paylaşacağım. Sonra kendim ne düşünüyorum, bunu söyleyeceğim.
Nietzsche diyor ki, yine böyle buyurur serdüçte, Peki, sevilmek ve saygı duyulmak hak edilen şeylerden biri tartışılır ama iyi bir insan ancak ve ancak hak edilerek olunur. Orası kesin. Şimdi bizim ülkemizde sesi çok çıkan, gür çıkan otorite sayılıyor ya. Güçlünün böyle değil mi? Sesi bağırır, yankılanır ya. Büyüktür ya o. Böyle üste çıkan. Ama aslında nezaket, kibarlık, büyüklük budur. Hatta Arapça kökeni zaten bu. Kibarlığın. Kebirden geliyor. Kebir ne? Büyük olanlar anlamında. Yani aslında nezakettir büyüklük olan.
Ama işte anlayana maalesef ki arkadaşlar cehalete nezaket işlemiyor. Cehalet nezaketten ve kibarlıktan anlamıyor. Ben bunu maalesef ki çok görüyorum artık bu ara ve kibar kibar bir şey söylemeye çalıştıkça üstüne çıkılıyor. Kendini koyamıyorsun ortaya. Ne zamanki olduğum karakterden birazcık ödün verip, biraz sesimi yükseltiyorum, o zaman sayılıyorum, o zaman otorite olarak kabul ediliyorum. Daha nezaket, kibarlık hakkında güzel güzel şeylerden bahsedeceğim ama aklıma gelmişken böyle aralara gireyim istiyorum. Çünkü anlatamıyorum bunları kimseye. İki gün önce işte nöbetim vardı en son. Bugün değil, dün. Bugün arkadaşım. Neyse. İki gündür de insanlarla görüşmüyorum. Evdeyim. Sadece evden çıkmadım. İlk kez sizinle konuşuyorum.
Bize babamlarla telefonda falan konuştum. Anlatmak istiyorum arkadaşlar. Zaten kişilerle ve kurumlarla alakası yok. Şimdi kibarlık ne İngilizce? Kindness. Ve 14. yüzyıldan beri böyle soylu işler yapmak kibarlık anlamında kullanılıyor. Nezaket ne İngilizce? Polartness. Kökeli ne? Latince bu da. Politus. Ne peki politus? Zerafet. Benim kedim vardı. Bayağı da kaç 4-5 yıl bizde yaşadım. Adı da zerafetli biliyor musunuz? Politus bebeğim benim. İşte bu kibarlık ve nezaket öyle kültürel şeyler ki İngiltere'de, İngiliz toplamında ne kibarlık sayılıyor? Saygı arkadaşlar. Başkasının hayatına, düşüncelerine saygı. Peki bizim toplumumuzda en başında konuştuğumuz gibi kibarlığın en büyük göstergesi yardımseverlik, ihtiyacı olana iyilik yapmak. Değil mi? Ve o yüzden biz daha çok nazik konuştukça, daha kibar oldukça bu zayıf algılanabiliyor. Ama bu kibarlık zayıflık değil, tam tersi. Kibarlık bir güç. Ve gücünü haklılığından ve doğruluğundan alıyor. Kibarlık çekingen olmak, içine kapanık olmak, sus pus olmak, ehe ehe yapmak değil arkadaşlar. Çünkü çekingen bir insan olabiliriz ama kibar olmayabiliriz. Kibarlık aktif olarak bir şey yapmayı gerektiriyor. Geride durmayı değil. Tam olarak biraz önce verdiğim örnek gibi. O zamanında harekete geçmesi gereken kişi mıy mıy olup hiçbir kişiden bahsetmiyorum aslında. Ses çıkarmadığında aslında kibar gibi gözüküyor ama o işte o bıyık altında o kadar kaba ki aslında. Peki kibarlık başka ne değil arkadaşlar? Kibarlık önceliğimizi başkalarına vermek değil. Herkesin önceliği kendisi ve kendi ailesi olmalı. İnsan öncelikle kendine kibar olmalı. Kendimize karşı affedici, anlayışlı, şefkatli davranmalıyız. Tamam mı? Bu da kendimize karşı olan saygımızı korumamızı sağlıyor. Kibarlık hakkımızı aramamak değil. Kibarlık her şeye susmak değil. Haksızlıklara karşı kendimizi savunmakla kendimize karşı sorumluluğumuz. Ama nasıl yapabiliriz? Yine kibar olabiliriz. İlla hakkımızı arıyoruz diye kabalaşacağız demek değil bu. Ayarlarınızla oynamayayım bir şarkı söyleyeceğim. Artık beni asla yaralayamazsa ya da eğer istemezsem. Bu şarkıyı böyle bağırmak gerekiyordur. Bir geri gideyim.
Artık! Şaka yaptım. Neyse siz bu şarkıyı kaydedin. Ben geliyorum tamam mı? Reklam benden sonra. I love you!
Her neyse, şimdi geldik nezakete. Kaldım ben nezakette. Arkadaşlar nezakette, bu arada ikinci kedimin ismini nezaket koymak istemiştim ama ablam kido koydu arkadaşlar. Nezaket de resmi olmak demek değil. Mesela ben ilk başta buraya geldiğimde hastalarıma karşı beyefendi, hanımefendi falan diyordum tamam mı? Ve bunu resmi olmak ve onlara karşı samimiyetsiz olarak algılıyorlardı ve bana karşı bakıyorlardı falan. Şimdi diyorum ki amca teyze kalmadı hiçbir deontolojim, etiğim hiçbir şeyim kalmadı. Ve bazen düşünüyorum yani hani gerçekten
Adapte olmuş oluyorum. Kendimi değiştirmiyorum ki. Ben böyle biri değilim normalde. Böyle yapmayacağım. Ama burada bu gidiyor yani. Ne yapayım? İdealizm bazen zarar veriyor diye düşünüyorum. Yani hala sorguluyorum arkadaşlar. Düşüncelerim tam net oturmadı. Bunu da deniyorum şu anda. Amca teyzedeyim şu anda. Bunu deneyeceğim size. Size haber veririm nasıl gittiğin işlerin.
Gerçekten nezaket sahibi olan insanlar yani bunu oyun olarak yapmayan insanlar hani böyle bazılarında sakil duruyor nezaket içinde. Nezakete içinden gelen insanlar kendileri gibi davrandıkları için zaten içten ve kibar olabiliyorlar her zaman. Tamam mı? Bu insanların nezaketleri, canlandırın aklınıza gelen nazik bir insanı, duruşuna, bakışına, her şeyine yansıyor. İçten nazik olunca bir insan her zaman isterse sinirlensin, isterse gülsün etsin her koşulda zarif ve düşünceli davranıyor.
Zaten nezaket de bu. Kendi çıkarına aykırı bir durum olduğunda dahi bu insanlar nezaketi elden bırakmıyorlar. Mesela böyle ben çok görüyorum, çok da gülüyorum bunlara. Bir düşünün şimdi. Böyle nazik nazik konuşuyor tamam mı? Ama bir anda böyle o bir kontrolü gidiyor ya hemen böyle o kaba, o böyle çirkin ağzına geri dönüyor. Yani bir de böyle çok sinirleniyorum ya. Yapma abi, rol yapma o zaman. Kabasın sen zaten.
Özellikle bunu sosyal medyada çok yapıyorlar. Böyle kendilerine ait olmayan garip bir ağız beyimsiyorlar. İşte böyle değişiyor falan konuşma tarzı. Ama bir canlı yayınına giyerim. Üff ne olduğu belli oluyor yani. Şimdi mesela bir de bizim kültürümüzde ne var arkadaşlar? Bizim kültürümüzü iyice böyle yermiş oldum ama hayır, güzelleme yapmıyorum. Sadece gerçekleri konuşuyoruz. Yermek değil bu. Kültürümüzün çok güzel özelliklerini daha önce kaç kere saydım zaten. Gerçekleri biz konuşmayacaksak, gerçekleri kim yazacak? Sadece Galatasaray mı?
Ben fenerbahçeci bir Kadıköy kızıyım. Bizim ülkemizde insanlar her şeyi söylüyor, söylüyor, söylüyor. Nasılsa o benim içimi biliyor. Hayır arkadaşım, ben senin içini bilmiyorum. Ben senin bana söylediklerini biliyorum. Senin bana yaptığın kabalığı görüyorum, biliyorum. Ben senin içini bilemem. Ayrıca da bilmeyeceğim. Kaç yaşına gelmiş insanlarsınız. Artık içinizin dışınızda nasıl yansıdığına bir bakın. Yani bir aynaya bakın. Tamam mı? Ona göre davranın. Biz kimsenin içini bilmek zorunda değiliz. Bilemeyiz. Ayrıca da içiniz neyse dışınızda odur genelde.
Arkadaşlar nezaket o kadar güzel bir şey ki ve bulaşıcı ki ve insanın hayatını o kadar güzelleştiriyor ki insan isterse ve nazikse eğer böyle en yıkıcı konuşmalarını, en sert bakışmalarını, en kötü pazarlıkların içine bile nezaketi katıp durumu güzelleştirebilir. Nezaket nezakete doğurur ve nezaket de insanın içindeki böyle iyiliği uyandırır. Böyle bir hayat varken neden kaba oluyoruz da ortamı böyle kötüleştiriyoruz, hayatı yaşanılmaz kılıyoruz? Neden? Şimdi peki o sizi herkesin içinde ezmeye çalışan kişi güçlü mü oldu? Diğer bir soru da bu arkadaşlar. Güçlü insan ne değildir? Sert insan değildir. Sesi gür çıkan insan güçlü insan değildir. Güçlü insan nedir peki? Güçlü insan can deal with criticism. Ne demek? Bu eleştiriyle başa çıkabilir. Çok önemli bir göstergesidir güçlü insanın.
Works with others. Yani güçlü insan diğer insanlarla beraber çalışabilir. Ne yapar güçlü insan? Manage stressful situations. Yani stresli durumları baş edebilir, yönetebilir. Handle responsibility. Yani sorumlulukla başa çıkabilir, sorumluluk alır. Diğeri gelir der ki tamam bu iş bende der, bu yanlışı ben yaptım der. Ve insanlar ona güvenir. İnsanlar güçlü insana sırtını dayamak ister. Çünkü bu insanın özellikleri budur. Yoksa sesinin güçlü çıkması, bazılarını ezmesi falan. Sorun da ne biliyor musunuz? Toplum da güçlü insanı ses çok çıkan sandığı için diğer insan da kendini güçlü sanmaya başlıyor. Ama biz gücün aslında onların olmadığının farkına varırsak ki biz farkındayız da. Bunu böyle bağıra bağıra söylersek belki diğerleri de onun güçlü olmadığını anlar da bu salak da böyle güçlü olduğunu sanmaz. Der ki dur der ben güçlü olmak için, güçlü gözükmek için başka şeyler yapayım. Birilerini ezme numarası artık tutmuyor. Benim ne kadar kendime özgüvenim olmadığı anlaşılıyor ben birilerini ezmeye çalışınca der.
Güçlü insan böyleyken arkadaşlar, zayıf insan, nazik olan değil, eleştiriyi asla kabul etmeyen, hep defansta olan insandır. Tamam mı? Buradan aslında çok hızlı anlayabiliriz zayıf insanı, tamam mı? Biz kötü değilsek, diğer insanlar nasıl iyi olsun dersek de, bir önceki podcast'ta da bununla ilgili bir kitap önermiştim. Yine o kitaptan bahsedeceğim. Çoğu İnsan İyidir. Kitabın İngilizcesini okumak isteyen varsa, kitabın İngilizce ismi Humankind A Hopeful History.
Arkadaşlar, etraf bu kadar pislik kaynıyorken bir kitap çıkıp da çoğu insanın iyi olduğunu nasıl savunabilir? Bence bunu çok merak ediyorsunuzdur. Size çok kısa kısa bahsedeceğim. Kitap diyor ki, insan doğası üzerine yaklaşımlar çok kötücül diyor. Freud gibi ya da biraz önce bahsettiğim Nietzsche gibi düşünürlerin bizim insanlar hakkında zaten kötü olan düşüncelerimizi çok daha fazla güçlendirdiğini, çok daha pesimist olduğumuzu, insanların beğenicil ve şiddet dolu oldukları hakkında görüşlerimizi çok güçlendirdiğini söylüyor.
İnsanların, çoğu insanın hala iyi olduğunu savunuyor. Nasıl savunuyor biliyor musunuz? Diyor ki, tarihsel olaylar tekrar incelenmeli diyor. Peki, mesela 2. Dünya Savaşı'nda diyor, Nazi Almanya'sında insanların neden birbirine zulüm ettiğini incelerken diyor, baskıcı rejimlerin altındayız, sıradan insanların bile temelde iyi niyetli olabileceğini savunuyor. Peki...
Arkadaşlar bence en önemli noktadan bir tanesi Stanford deneyine bakış açısı. Şimdi Stanford deneyinde ne oluyordu? Philip Zimbardo 1971 yılında alıyordu öğrencileri, üniversite öğrencilerini. Siz gardiyansınız, siz de mahkumsunuz diye rolleri ayırıyordu. Hemen kısa süre sonra 14 gün falan ne bir süresi devam edemiyorlardı hatta deneye. Gardiyanlar böyle baskıcı, kötü davranışlar gösteriyor, şiddet falan hatta böyle yani çok kötü oluyorlardı. Biz de diyorduk ki bu deneyden sonra ya diyorduk ki insana bak, insana işte böyle kötü, böyle yavşak, böyle pislik
hemen diyorduk kendine güç verilince ne hale geliyorlar falan diyor ki bu kitapta arkadaşlar bu gardiyanların böyle kötü rollenmeleri diyor doğal bir süreç değil diyor deney sahipleri tarafından bu insanlar yönlendirildi diyor olabilir umarım da öyledir deneyin yönlendirilmiş olması ya tek taraflı deneyden çıkarılan yorumlar falan bunlar diyor bir asla bizim deneye bakmamızı saldı aslında insanlar böyle kötü değil biz bu deneyi diyor tam olarak diyorum duyamıyoruz Okay. Umarım böyle. Çünkü ben bu deneden çok etkilenmiştim. Belgeselini izleyeyim mutlaka. Benden hep uzun uzun podcast istiyordunuz. Alın size uzun podcast. Devam ediyoruz. Hazır mısınız? Madem öyle, dikkatinizi toplayın. Hadi bakalım.
Şimdi biz neyi biliyoruz? Nezaket ve kibarlık gerçek güçtür. Çoğu insan iyidir falan. Hoş, güzel. Değil mi? Biz nazik olmaya devam edelim. Kızıyorsak da kibar kızalım. Kendimize ödün vermeyelim. Nezaketimiz içimizden geliyorsa bunu her türlü ortamda koruyabiliriz. Bla bla bla.
Bunları bilelim böyle davranalım fakat biraz önce verdiğim örneklerdeki gibi gerçek hayat her zaman böyle değil. Bunu da bilelim. Ne dedik? Maalesef ki arkadaşlar cehalet iyilikten anlamıyor. İyilik enayilik olarak algılanıyor.
Ve o yüzden sömürülüyor. Ne yapacağız o zaman? Asıl sorumuz bu. Podcast'ın başından beri gelmek istediğim soru. Sömürülmemek için ne yapacağız? Çok önemli. Sınır koyacağız arkadaşlar. Sınır. Benim babamın çok güzel bir lafı var. Ben çok hoşlanıyorum bu laftan. Başta da kimseden duymadım ben bunu. Canım babam. Diyor ki... Dinliyor da podcast'ı. Seni biliyorsunuz. Seni çok seviyorum. Canım babam. Diyor ki babam, Tuba diyor, sen iyi bir insansın ve iyiliğini himaye etmen, sürdürmen için bazen de kötü olman gerekir diyor. Ben bunu yapıyorum arkadaşlar. İyiliğim sömürülmesin diye, iyiliğimi kullanmasınlar diye bazen kötü olabildiğimi, olamıyorum da işte göstermeye çalışıyorum ki, hani böyle kötü derken mesela tepkilerimi sert verebildiğimi gösteriyorum ki,
İyi olduğumda da iyi olduğumu anlasınlar ve beni sömürmeye, kullanmaya çalışmasınlar. Çünkü sömürüldüğümde çok korkuyorum. İyi olmaktan vazgeçer miyim diye. Sonra diyorum ki, sen bunu düşündüğün için vazgeçemezsin zaten. Şimdi size bir şey hayal ettirmek istedim. Tamam mı? Düşünün, doktor olmuşsunuz. Bir hastanız var. Hastanızın da ağrısı çok. Dışladınız çoğu sebebi. Yani sadece ağrısı var. Akıt bir cerrahi falan, girişim olmayacak. Tamam mı?
Ve ağrısını kesmek için yapabileceğiniz en böyle güçlü artık ağrı kesiciyi yapmışsınız. Hani narkotik bir ağrı kesici düşün, tamam mı? Ve gelip size demardan yapmışsınız, tamam mı? Gelip diyor ki size, sen benden bir şey mi esirgiyorsun? Devletin malını benden mi esirgiyorsun? Bana bir ağrı kesici yapmadın. Diyorsun ki, hanımefendi, size yapabileceğim en güçlü ağrı kesici narkotiği yaptım. Bana bir iğne bile yapmadın. Allah seni kahretsin. Sonra yani hani...
İğne ne ki yaptığınızın yanında ama size böyle geliyor. Ne yapacaksınız arkadaşlar? O an iyi olmaktan mı vazgeçeceksiniz? Karşıdaki bunu anlamıyor. Anlatmaya çalışıyorsunuz. Ne yapacaksınız mesela? Tamam diyorsun sonra öyle çok daha etkisiz bir iğne yapıyorsun falan ve sonra hayal bu diyor ki sana
Geçti. Ve biliyorsun ki etkisiz. Sadece nazmış falan ya da psikolojik. Her neyse arkadaşlar gerçekten karşılıksız yapmak gerekiyor. İyiliği yapıp denize atacaksın. Neydi? Balık bilmezse alim bilir. Yok neydi o? İyilik yap, denize at. Balık bilmezse halik bilir. Oradaki halik neymiş biliyor musunuz? Yaratan demekmiş. Yani yaratıcı. Diyor ki balık bilmezse yaratıcı bilir. Ama ben Allah rızası için yapılması gerektiğini düşünmüyorum bir şeylerin. Çünkü bence Allah rızası için yapmak da karşılık beklemek oluyor. Hiç karşılık beklemeden yapılması gerekiyor. Bir sebep için de değil.
karşılık beklemeyeceksin çünkü iyi insanlar sadece iyi oldukları için iyilik yaparlar başka bir şey için değil zaten içinden öyle geliyor onu yapmak geliyor aksini düşünemiyorsun zaten yani o an ben başka bir şey yapamam yani yok çünkü öyle kodlanmamış şimdi size başka bir senaryo hayal ettireyim yaşlı birisi 80 yaşında geliyor yine hasta Ve anlatıyorsunuz ama farkında varıyorsunuz ki yani sağlık okur yazarlığı çok değil. Ve yardım etmek için normalde hani şunu diyebilirsiniz. Gözden, poliklinikten sıra alın. 182'yi arayın. İşte çocuğunuza söyleyin, alsın falan. Değil mi yani? Sonuçta göreviniz bu. Ben öyle bir durumda mesela ne yaparım? Tamam mı? Alırım telefonunu kişinin ve çocuklarını falan bulurum numarasını bir şekilde. Çocuklarını ararım. Derim ki böyle böyle babanızın doktoruyum. İşte şunu bunu yapın falan. Çocukları tamamdır. arıyorsunuz çocuğu diyor ki tamam diyor kapatıyor suratınıza sonra yaşlı amcaya anlatmaya çalışıyorsunuz ve duymadığı için böyle yavaş yavaş anlatıyorsunuz böyle yap sonra bunu yap falan tamam mı o da canı sıkılıyor diyor ki kızım diyor ne beni azarlıyorsun diyor sen de umarım diyor yaşlanınca benim gibi olursun diyor kulağın duymaz sağır olursun inşallah kalıyorsun
Akılıyorsun yani mi? Düşünün öyle bir şeyi. Senaryo düşünün. Ne yaparsınız arkadaşlar? Şey mi dersiniz yani? Ha ben iyilik yap... Hayır yap. Yapacak bir şey yok. Ama hep biz iyilik yapalım yapalım sonra sömürelim sonra üzülen biz olalım mı? Hayır. Ne yapacağız? Sınıf koyacağız dedik. Bir. İkincisi hayır demeyi öğreneceğiz. Hala hayır demeyi öğrenmeyen varsa içimizde ne yapıyor hemen? Geçiyor benim önceki podcastlerime bakıyor. Hayır demekle ilgili bölümü açıp dinliyor. 30 dakikada mis gibi hayır demeyi kendine düstur ediniyor.
Üçüncüsü, öz saygımızı geliştirmek. Arkadaşlar, kendi değerimizi bilmek, buna göre hak etmek, başkalarının bizi daha fazla sömürmesini zorlaştırır. Tamam mı? Ve dördüncüsü, eşitlikçi ilişkiler. Yani, bir ilişkinin karşılıklı payla sağlaması gerekiyor. Simbiyotik bir ilişki olması gerekiyor. Paraziter bir ilişki olmaz. Tek taraflı bir ilişkiye uzun vadede sürdürülemez. Benim gibi olması lazım. Hep sen var, hep sen var, hep sen var. Bir yerde tıkanır, tamam mı? Sonra, suçluluk hissettirme. Mesela, Manipülatörler ne yapıyor biliyor musunuz? Genellikle suçluluk duygusunu kullanıyor ve iyi insanları kendine bu şekilde bağlamaya çalışıyor. O yüzden bir suçluluk hissettiğimizde bu duygunun nereden geldiğini sorgulamamız lazım ve mantıklı bir şekilde eğlenmemiz lazım ve sürekli özür dilerim demememiz lazım. Ve yardımlarımızı dengeli yapmamız lazım. Yardım edeceğiz diye kendimizi tüketmememiz gerekiyor. Yani bir yardım bizim tükenmemizle yol açıyorsa orada bir dur dememiz lazım. Dur, önce kendine yardım et. Önce beğenceli ol. Biraz beğenceli öğrenmemiz gerekiyor öncelikle arkadaşlar.
Diğer bir konu da empati. Şimdi arkadaşlar fazla empati merhamet yorgunluğu, empati yorgunluğu yapıyor bu ifadeler çok güzel bence. Empati gerçekten insanların güçlü yanlarından biri ama kontrolsüz empati bizim tükenmemizi alatıyor. Şimdi bir conscious empati var bir de unconscious. Empati var. Ne o? Biri farkındalıkla yapılan empati, diğeri bilinç dışı yapılan empati. Bilinç dışı yapılan empati işte zararlı olan. Çünkü farkında değiliz ve durduramıyoruz yani. Birisi üzülüyor ya, ah biz de üzüldük ve oradan çıkamıyoruz. Ama farkında olan empati, üzülüyorsun, hissediyorsun, onun gibi hissediyorsun aynısını ama oradan çıkabiliyorsun ve yardımcı olabiliyorsun ona. Yoksa diğer türlü ağlamanın kimsenin faydası yok. Hisset, o acıyı hisset ve kalk, yardımcı ol. Çok önemli, çok önemli. Aşırı talepkârlığı tanımak. Bir şey yapıyorsun, diğerini talep ediyor. Yani onun dozunu da arttırıyor. Arkadaşlar, taleplerin karşılıklı ve makul olup olmadığını anlamamız lazım. Dengeyi koruyacağız ve bunu anlayacağız, tamam mı?
Çünkü bunları yapmazsak, biz iyi insanlar günün birinde ne kadar yapamayacaksak da iyi olmaktan vazgeçeriz diye ben çok korkuyorum. Çünkü istiyorum ki etrafımda iyi insanlar olsun, çok zorlanmayayım, kötülük benden uzak olsun. Ama madem öyle değil, madem bu dünyada şu an böyle bir şekilde yaşıyorum, o zaman sınırımı çizeceğim. Çünkü ben bu dünyaya iyilik borçluyum. Benim gibi insanlar, madem varız arkadaşlar, biz kendimizi koruyacağız ki devam edebilelim rezon etmeye bu iyiliği, tamam mı?
Şimdi ben tam böyle düşünürken, yarın şimdi mesela hayal edin yine, tamam mı? Gidiyorum işe, huzurlu huzurlu. Böyle sabah gitmişim markete, bir şey almışım. Hepimiz hep beraber yiyelim diye. Böyle güzel, pozitif olsun. Günaydın, good morning demişim herkese. Tamam mı? Böyle gülüyorum genelde böyle. Hayal ediyoruz da işte öyle giriyormuşum. Sonra bir tanesi çıkıyor arkadaşlar. Bir zehir yayıyor.
Ve herkesi zehirliyor. Bir kişinin olumsuz davranışı tüm ortamın ahengini bozuyor. Kötülük çok daha hızlı bulaşıyor iyilikten. Ve arkadaşlar bulundukları ortamı zehirleyen çeşitli insan tipleri var. Gelin bunlardan bahsedelim. Ne bunlar? Kendi ihtiyaçlarını diğerlerinden çok daha önemli ve çok daha aciz zanneden benciller. Hemen önce onların her şeyi görürsün. Aman onlar aç kalmasın. Aman onların önce suyu içilsin. Aman onların işi görürsün. O benciller. İki, bunlara hayal edin ben anladıkça tamam mı? Var çünkü hepimizin etrafında bunlar var. Kuralların kendileri için değil de diğerleri için koyulmuş olduğunu düşünen asiler. Mesela herkes aynı saatte gelirken o geç gelir. Bir şey de diyemezsin. Dersini dersini tekrar yine aynısını yapar ve kabahat senin başına kalır. Tamam mı? İşte bu asiler. Üçüncüsü, sorumluluk üstlenmekten kaçan, sürekli etrafını suçlayan hamlar. Bir şey olur, hep sana kalır. Çünkü hep suçlu sensindir. Asla üzerine alınmaz. Üzerine sorumluluk alabilecek kadar çünkü güçlü değil. Bir diğerleri, kendi istekleri olmayınca sorun çıkaran huysuzlar. Bir de bu sorunu böyle alttan alttan çıkarırlar. Başta istediklerini söylemezler. Sonradan böyle yapamadıkları için de o içlerine oturur, böyle pasif agresif bir şekilde çıkarır bu huysuzlar. Çok sinirlendim. Bir diğeri, kim bunlar? Öfkeli, sivri dilli, saldırgan tavırlı kavgacılar. Arkadaşlar, en çok da bunları sevmiyorum. Ve bunlarla başa çıkamıyorum. Çünkü ben onlar gibi değilim. Bir gün böyle bir şey olduğunu varsayalım. Ne dedim biliyor musunuz?
derdim biliyor musunuz? Sen kötü bir insansın ve ben seninle muhatap olmak istemiyorum. Ve arkadaşlar o hayal ettiğim versiyonda kazandım biliyor musunuz? Kazandım çünkü sustum ve dedim ki şükürler olsun. İlk kez yani hani iyilik, nezaket böyle gözlerimin önünde kazandığı o hayal ettiğim versiyondan bahsediyoruz yine.
Neyse, umarım sizin de başınıza böyle sustunuz ve nazik olduğunuz zaman kazandınız. Ama hala siz böyle kazansanız da karşıdaki kişi kendine şey sanabiliyor, püstüm, sustum. Ya hiç böyle susmadım, püsmedim, sizin gibi kavgacı değilim. Ben olamam, olmak istemiyorum. Ben böyle kötü, böyle varoş biri değilim der.
Başka kimler var? Yine böyle etrafı düşünün, iş ortamını düşünün. İğneleyici ve küçümseyici sözlerle böyle etrafa sürekli negatif bir hava estiren kibirliler. Ay, hemen her konuda kendi görüşünü herkese kabul ettirmek isteyen çok bilmişler. Allah'ım. Her durumu dramatikleştiren, sürekli sızlanan ve her şeyden şikayet eden mızmızlar. Egoları şişkin, kendilerini mükemmel zanneden. Kimler bunlar? Hayret birlikte.
Narsistler. Narsistitler. Diğerleri. Her şeyi kontrol edip tutmaya çalışan ve etrafındaki. Herkesi aşırı kontrol edip böyle kızıp kazıp... Kim bunlar? Takıntılı insanlar. Her durumda mutlaka olumsuz bir yön bulan felaket tellalları vardır.
Allah bizi bunların şerrinden, hepsinin şerrinden korusun. Arkadaşlar bu bölümde çok isterdim ki bunların şerrinden nasıl korunacağımızı da tek tek anlatayım. Ama önce şerri anlatmam gerekti. Hem şerri hem hayrı anlattım. Bir sonraki bölümde de çok istiyorum ki bunların şerrinden nasıl korunuruz? Bu toksik ortamlarda iyi insan olarak nasıl barınırız? Nasıl hayatta kalırız? survival rehberi yapalım ama o zamana kadar size birkaç güzel bir şey söylemek istiyorum ki belki bir hafta boyunca işiniz daha güzel geçer. Arkadaşlar işinizden memnun olmayabilirsiniz, iş ortamından memnun olmayabilirsiniz, hayalinizdeki işi yapmıyor da olabilirsiniz ama iş ne olursa olsun yaptığımız işi içimizden gelen bir özen ve yaratıcılıkla yaptığımızda o iş böyle bir değer ve anlama kavuşur. Ve işini böyle gören insanlar etrafımızda vardır. Hayatlarına anlam katar. Mutlu olurlar. Ne yapsa yapsınlar. Madenciye çok zor biliyorsunuz ama madenciyken bile işini böyle yapan bir insan mutlu olabilir. Aslında arkadaşlar, isteyen herkes kendi işini çok önemli ve anlamlı kılabilir. İnsan işini bir misyon olarak gördüğünde ve başka insanlara faydalı olmak için çalışmaya odaklandığında işte işine anlam katar. Anlamlı işler yapan insanlar yaptıkları işten keyif ve mutluluk duyar, haz alır. Çalışmak, üretmek, başkalarına yararlı olmak insana varoluşsal bir doyum ve mutluluk katar, mutluluk yaşatır. En mutlu insanlar kimlerdir arkadaşlar? Yaptıkları işi anlam yükleyen ve işlerini bir misyona dönüştürebilen insanlardır. Bir önceki podcastta bahsettiğimiz gibi.
I love you. Sizi çok seviyorum. Okulda, işte, toplumda iyi insan olarak daha az zorlandığımız, mutlu olduğumuz, anlam katabildiğimiz bir hafta olsun. Haftaya görüşürüz, sımsıkıyız. Tamam mı? I love you.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.