Podcast

423: İktidarın İkilemi: Suriye’den Çekilmek ve Çözüm Süreci

Trend Topic

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

1 Ekim’den itibaren yeni anayasa ve ikinci bir çözüm sürecine start verildi. Peki tüm bunlar ne anlama geliyor? Neden yeni bir anayasa süreci başlıyor? Hedef ilk 4 madde mi?



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.148 kelime · ~21 dk okuma

Herkese merhaba. Bu kaydı 15 Ekim'de alıyoruz. Dün bir neymiş bölümü yayınladık ve o bölümde muhalefetin olmayan yol haritasına ilişkin konuştuk. Dinlemediyseniz dinleyin, bölüme ilişkin görüşlerinizi de yazarsanız sevinirim. Neymiş bölümünde muhalefeti konuştuk da tren topikte iktidarın yol haritasını konuşalım.

İktidarın önümüzdeki süreçte kısıtları ne ve iktidar bu kısıtları aşmak için hangi planları yapmakta? Yeni bir çözüm süreci masada mı? Masadaysa bununla murat edilen nedir? Anayasa tartışmaları neyin nesi? İlk dört maddeyi mi değiştirecekler? Öyle değilse genel olarak neyi değiştirmek istiyorlar? Erdoğan'ın adaylığı ne durumda? Bunların hepsine ilişkin bir çerçeve çizmeye çalışacağız. Bu çerçeve bütün bu vakayı anlamamıza yardımcı olacak. Siyaset dünyasında neler oluyor? Bizi neyle oyalıyorlar diye mi soruyorsunuz? O halde gelin, son 15 günde olan bitenin anlamına ilişkin biraz konuşalım. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.

31 Mart 2024 seçimlerinin iktidar cephesinin ağır bir yenilgisiyle sonuçlanması, seçimden sonra iktidarın direksiyon hakimiyetini kaybetmesi neden oldu. Halkın memnuniyetsizliğinin boyutu 31 Mart'ta sandıklarda görünmüştü. CHP 47 yıl sonra birinci parti haline gelmişti. İşte bu tablo, Ekim ayına kadar süren bir belirsizlik iklimine neden oldu. 31 Mart'tan sonraki bahar ayları normalleşme mesajlarıyla geçti karşılıklı. Yaz aylarında ise temel gündem politika değil, ekonomiydi. Zaten mecliste tatildeydi, politika gündemi buzdolabına kaldırılmıştı. 31 Mart'tan sonra geçen 6 ay, siyaseten hamlelerin çok temkinli atıldığı bir dönem oldu.

Transkriptin tamamını oku

Siyaseti takip etmek de heyecansız bir işti. Biz de farkındaysanız bu meseleye hiç odaklanmadık ama... 1 Ekim'den sonra işler değişmeye başladı. 1 Ekim 2024'te Meclis'in yeni yasama yılının açılışı oldukça enteresan gelişmelere sahne oldu. İlki, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Meclis'in açılışında yaptığı konuşmaydı. Vaat edilmiş topraklar hezeyanıyla hareket eden İsrail yönetiminin tamamen dini bir fanatizm ile Filistin ve Lübnan'dan sonra gözünü dikeceği yer açık söylüyorum. Bizim vatan topraklarımız olacak.

Şimdi ne düşündüğünüzü tahmin edebiliyorum ve ben de sizin gibi düşünüyorum. Bir cumhurbaşkanı böyle bir konuşma yapmamalıdır. Üstelik İsrail'den Türkiye'ye doğru niteliği vatan toprakları olan bir tehdide inanmak için de elimizde herhangi bir sebep yok. Buna rağmen bir cumhurbaşkanın halkını korkutması bence sorumsuzluktur. Ama bu konuşmayı ifadenin gerçek anlamıyla değerlendirmekle doğru değil. Erdoğan'ı 22 yıldır tanıyoruz ve Erdoğan'ın siyasal iletişim yöntemi bu.

İsrail, Türkiye'ye saldıracak demesi, kendi tabanına vaziyeti anlatmak içindi. Erdoğan'ın maalesef tüm ülkeyi geren yöntemi bu. Siyasal iletişimi hakikat üzerine değil, algı üzerine inşa ediliyor. Biz bu ifadeyi şöyle tercüm edebiliriz. İsrail'in Türkiye'ye saldıracağı yok ama İsrail'in bölgedeki durumu, Türkiye'nin Orta Doğu'da yeni bir güvenlik paradigmasına geçmesini zorunlu kılıyor.

Bölgedeki aktörlere bakalım. Bir kere Lübnan'ın en uzun sınır komşusu Suriye. Biz ne alemdeyiz Suriye ile? Yani İsrail Lübnan'a saldırıyor ve Lübnan'ın sınır komşusu Suriye. Peki bizim durumumuz ne Suriye ile? 21 Eylül'de yani 3 hafta kadar önce Erdoğan Suriye ile ilgili durumumuzu şöyle açıklıyor. Ve Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi için Beşer Esad ile görüşme irademizi de ortaya koyduk.

Biz şimdi karşı taraftan cevap bekliyoruz. Yani Suriye ile normalleşmek, Esad ile görüşmek istiyoruz. Okey, bunu anladık artık. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da aynı şeyleri söylüyor. Zaten Erdoğan Temmuz'da da Esad ile görüşmek istediklerini söylemişti. Bu, an itibariyle bir zorunluluğa da dönüşmüş durumda.

Orta Doğu'da hiç yeni bir şey olmasa bile, Suriyeli sığınmacılar sorunu için Esad'la ilişki kurulmak zorunda. Ama sığınmacı meselesinde geçin, İran ile İsrail bir savaşın eşiğindeyken, Esad'ın da İran'dan yana tutum alacağı olasılığı oldukça açıkken, Bu haliyle İsrail ile Suriye arasında da gerilimin tırmanma ihtimali oracıkta dururken, ez cümle bölgesel bir savaş ihtimali masadayken, Türkiye ile Suriye'nin iletişiminin kopuk olması gerçekten büyük bir yanlış olurdu. Fakat Esad, Erdoğan ile masaya oturmadan önce bir yol temizliği istiyor. Zira an itibariyle Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türkiye'nin vesayet gücü olan Özgür Suriye Ordusu, Suriye topraklarında 8835 km²'lik bir alanı elinde tutuyor. Türkiye'nin elinde tuttuğu Suriye kentleri içinde Afrin, Elbab, Cerablus, Tel Abyad gibi kentler var. Bu bölgede 5 milyon Suriye vatandaşının yaşadığı düşünülüyor. TSK, Kuzey Suriye'den çekilmeden veya çekileceği süreci takvime bağlamadan, Esad ile Erdoğan arasında bir görüşme trafiğinin gerçekleşmesi neredeyse imkansız. Empati yapın. Suriye'nin kuzeyini işgal etmişsiniz. Üstelik ilhak etmeyeceğinizi de söylüyorsunuz. Yani 82 Tel Abyad, 83 Afrin falan olmayacak diyorsunuz ki Suriye'nin toprak bütününe saygılıyız. Gerçi buralara girerken de ne goygoylar yapmıştık değil

Afrin'i dolaş da gel. mi? Neyse işte affını dolaştık ve artık dönmemiz lazım çünkü aksi türlüsünde Esad'la bir araya gelemiyoruz. Olan şehitlere oldu. Yani bölgeyi boşaltmamız lazım, hoşunuza gitsin ya da gitmesin. Zaten Türkiye'nin barış pınarı, pençekilit gibi operasyonlarla savunduğu tez neydi? Biz Suriye'nin toprak bütünlüğü için bölgeye giriyoruz, bölgenin terör örgütlerinden arınması için Kuzey Suriye'de bir güvenlik koridoru açmak için giriyoruz.

Zaten buna karşı çıkan da vatan hainiydi. Yani yapmayın biz yarın öbür gün buradan çekileceğiz. Nasıl çekileceğiz? Burası bir bataklık diyenler de dinlenmedi. Neyse bölgeyi ilhak etme niyetimiz yok. Yani günün geldiğinde bölgeden çekileceğiz. Bizim derdimiz terör örgütlerinin bölgedeki hakimiyetine izin vermemek.

Aha bak, Suriye'nin dörtte biri PKK-PYD'nin kontrolünde. Biz girmeyelim de Suriye'ye kim girsin? Erdoğan'ın 2019'da Barış Pınarı Harekatı'na giderken savunduğu tez buydu. Değerli kardeşlerim, Türkiye'nin yaptığı diğer operasyonlar gibi.

Barış Pınarı'nın da amacı, Suriye'nin toprak bütünlüğüne ve siyasi birliğine katkıda bulunmaktır. Suriye topraklarının dörtte biri PKK-YPG terör örgütünün işgali altındayken, Bu ülkenin ne toprak bütünlüğünden ne de siyasi birliğinden söz edilemeyeceği açıktır. Şimdi ortada enteresan bir tablo oluştu. Bakın resmin bir tarafında Suriye ile Türkiye ilişkileri var. Türkiye Suriye ile yeniden ilişkilenmek niyetinde. Fakat Suriye bu talebi bölgede işgalci olarak gördüğü TSK'nın çekilmesine şartına bağlıyor.

Türkiye'de bölgeden çekilmeye razı. Razı olmasan razı da, TSK bölgeden çekilirse, bölge bu sefer de PYD-PKK hakimiyetine geçecek. Eee ne yapacağız? Mevcut statik oyuda sürdürebilmek giderek imkansız hale geliyor. Bakın nasıl bir sıkışma bu. Biraz düşünün. Türkiye Suriye'den bugün çekilmeyecek de ne zaman çekilecek? Çünkü savaş da bitmiş. PYD, PKK'nın bölgede yerleşik hale geldiği de ortada. Yani onca yıldır süren savaşın neticesinde Türkiye herhangi bir şey elde edebilmiş de değil. Esad yerinde duruyor, PKK, PYD yerinde duruyor. Üstelik bu sefer de İsrail gemi azıya aldı, bölgesel bir savaşı körüklüyor. Üstelik tüm bu esnada ABD başkanı değişecek 1-2 ay sonra.

Türkiye ile normalleşmek için Suriye'den çekilmek gerekiyorsa, Suriye'den çekilindiğinde bölgede PKK-PYD hakimiyeti oluşacak ve 10 yıllık güvenlik koridoru politikası patlayacaksa, ne yapmak lazım? İşte bölümün başında bahsettiğim 1 Ekim 2024 meclis açılışı, bu çerçeveden de önemli mesajların verildiği bir gün olmuştu. O gün Erdoğan meclis kürsüsünde İsrail bize saldıracak dedi. O zaten gündeme bomba gibi düştü. Fakat, Cumhur İttifakı'nın diğer cephesinde MHP lideri Devlet Bahçeli, genel kurul salonuna girince sürpriz bir hamle yaparak Dem parti sıralarına gitti ve Dem partilerin elini sıktı. Bu esnada yanında sadece MHP'liler de yoktu. AKP Grup Başkanı Abdullah Güler de bu sırada Devlet Bahçeli'ye eşlik etmişti.

Bu sıradan bir tokalaşma mıydı? Öyle olmadığını bir sonraki grup toplantısında Devlet Bahçeli şöyle söyleyecekti. Dem sıralarına giderek elimi uzattım. Doğaçlama olmayan bu iyi niyetli tutumumu, siyasi nezaketten öte önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı çarpışması ve yeni anayasa için cephe genişletme çabası olarak görenler, mayın tarlasında Söğüt gölgesi arayan zavallı biçarelerdir. Uzattığım el, milli birlik ve kardeşliğimizin mesajıdır.

Böyle doğaçlama değil yani. Bölgedeki gelişmeler Türkiye'yi yeni bir güvenlik paradigması oluşturmasına mecbur bırakıyor. Suriye ile normalleşmek için Suriye'den çekilmek şart. Suriye'den çekilindiğinde PKK-PYD inisiyatifinin artacağı da ortada.

O halde yeni güvenlik paradigmasını oluştururken, Kürtlerle yeniden bir uzlaşı, yeni bir çözüm süreci teklifi bu çerçeveden okunursa irrasyonel değil. Deme evvela düşen sorumluluk, uzanan bu samimi elin kıymet hükmünü anlaması, dahası Türkiye Partisi olması yönünde bir eşik olarak algılayıp değerlendirmesidir. Aslında bu haliyle devlet, DEM Parti'ye PYD ile Türkiye arasında bir ara buluculuk görevi yüklüyor. Gelin Türkiye'nin yanında olun, PYD'yi bölgede Türkiye'yi tehdit eden bir güç olmaktan çıkarın. Türkiye'nin bu amacına hizmet edin. Peki buna DEM Parti ne desin? DEM Parti Grup Başkan Vekili Sezai Temelli bu konuya şöyle yaklaşıyor. Şimdi bildiğiniz gibi 8 yıldır Selahattin Demirtaş tutsak,

bu davanın kumpas olduğu bütün ayrıntılarıyla ortaya çıktı ve hala arkadaşlarımız tutsak. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararına rağmen Selahattin Demirtaş tutsak. Ama burada anayasa bağlamında şunu sormak istiyorum. Gerçekten hani toplumsal barış ve sivil anayasa yan yana geldiğinde Selahattin Demirtaş'ın tutsak olduğu bir ülkede gerçekten böyle bir anayasa yapabilir misiniz? Yani Erdoğan iktidarının hasımlarıyla barışmak için bir yol temizliği yapması gerekiyor. Dem aslında söz konusu bu teklife o kadar soğuk bakmıyor ama yol temizliği de gerektiği ortada. Suriye'yle barışacaksa Suriye'den çekilmek, Kürt siyasal hareketiyle barışacaksa Demirtaş'ın serbest bırakılması gibi bir dizi sorunla baş başa iktidar. Eğer Dem Parti Türkiye Partisi haline getirilmek isteniyorsa ki söyleme öyle, bu Türkiye Partisi lafının sahibi olarak Demirtaş neden içeride?

Kürt siyasal hareketine biraz daha yakından bakıldığında, Selahattin Demirtaş'ın nerede durduğu daha net görülür. Bu hareket kendi içerisinde iki bakış açısına sahip. Bir, Kürdistani bakış açısı denilen biraz daha Kürt milliyetçisi bakış açısı, bir de Türkiye Partisi çizgisi denilen Demirtaş'ın temsil ettiği biraz daha Türkiye'li bakış açısı. Şimdi bu haliyle Demirtaş'ın neden içeride olduğu bu süreç sorgulatır. Tabii Demirtaş'ın da içeride oluşu Kürtler tarafından sorgulanır da son 8 yıldır Demirtaş'ı dünyanın en büyük teröristi olarak tanıtan Erdoğan düzeni bu süreçte Demirtaş'ı nasıl serbest bırakabilir? Yani böyle bir manevra o kadar kolay değil tahmin edersiniz. Demirtaş Kürtler tarafından çok sevilir hatta siyaset yapabilirken Türkiye'nin geniş kesimleri Demirtaş'a diğer Kürt siyasetçilerden daha ılıman yaklaşırdı.

Yani sırrı sakık ayrı yerdedir Türkiye için. Demirtaş ayrı yerdedir. Biraz daha ılımandır Demirtaş'a bakış. Öyleydi en azından bundan 8-9 sene evvel. Fakat bugün öyle değil. Demirtaş'ın içeride olduğu süreçte, Demirtaş Apo'dan daha tehlikeli bir terörist olarak tanıtıldı. Trabzon'da bir kadın eyleminde genç bir kadın, Jin Jian Azadi sloganına tepi gösteriyor. Nedenini beraber dinleyelim. Tamam o sloganı bir daha atmasanız olur mu? Kadın yaşam özgürlük sloganını bu kadar insana söyletmeyeceğim. Tamam kadın yaşam özgürlük. Hayır o sloganın sahibinin kim olduğunu farkında mısın? Kim? Selahattin Demirtas'ın cinci yapma vadi diye bir sözü var. Herkes biliyor değil mi? Güzel bir şey söylediyse biz ona sahip çıkarırız. Hayır güzel bir şey söyledi.

Yani bu haliyle PKK'nın temsili Öcalan'dan Demirtaş'a geçmiş durumda. Demirtaş an itibariyle en büyük terörist başı olarak algılatılıyor. Bunda Mayıs seçimlerinde büyük etkisi olduğunu söylemek gerekir. Siyaset manevra yaparken arkasında bu manevralara uyum sağlamasını beklediği halkın psikolojisini umursamıyor. Milleti delirttiler, delirttiler. Halbuki bu zigzaglar yüzünden tozuttu halkımız.

Demirtaş serbest bırakılmadan Kürtlerle bir masaya oturabilmek zor. Kürtlerle masaya oturulmazsa Suriye'den çekilmek de zor. Suriye'den çekilmeden de Esad'la görüşmek zor. Esad'la görüşülmeden de ne sığınmacı sorunu çözülebiliyor ne de İsrail'in bölgesel savaş kışkırtıcılığı karşısında Türkiye'nin güney sınırı güvenli hale getirilebiliyor. Dolayısıyla tüm bu ipler Suriye'nin kuzeyindeki Kürtlerde düğümleniyor.

Bu düğümü de ya Dem Parti açacak ya da Abdullah Öcalan. Demeden önce MHP lideri Devlet Bahçeli'nin 15 Ekim'deki grup toplantısına dediklerinde kulak verelim. Türkiye'ye getirilirken her türlü hizmete hazırım diyen terörist başı buyursun terörün bittiğini, örgütünün tasfiye edileceğini tek taraflı ilan et ama devletin terörle masaya oturmasını hiç kimse hiçbir şart altında beklemesin, aklından dahi geçirmesin. Türkiye'de apolitik bir politik fanatizm var. Takım tutar gibi tutarlar taraftarları, bu söz konusu parti liderlerini. Ama 5 dakikada değişir bütün işler. Olan bu devlet ebed müddet diyen tiplerin peşinde koşan kanzilere olur. Bakın, tüm bunları ben desem başıma gelmeyen iş kalmaz ama çok değil, 3-4 ay önce dem kapatılsın, demliler tutuklansın diyen adam, o deyince bir şey olmuyor. Hatta o deyince, yani Devlet Bahçeli deyince siyasetin önü açılıyor.

Çok ama çok belli ki, Cumhur İttifakı tarafından yönetilen devlet ile Apocular arasında bir görüşme trafiği var. Bu arada Apocular diyorum ama Kürtler özellikle Kuzey Irak'ta Barzaniciler ve Talabaniciler olarak ikiye bölünmüş halde. Orada da seçimler yaklaşıyor, bu nedenle bölgede Kürt güçleri biraz fraksiyonelleşmeye başlamış. Şimdi Kuzey Suriye'de de Apo'cular var, yani Kuzey Irak'ta tablo boyken. Türkiye'nin de bu üç Kürt grubuyla ilişkisi var. Bahçeli Apo'ya çağrı yapıyor ama Apo'da dört yıldır tecritte. Hatta geçenlerde bir yayında izledim, öldü mü kaldı mı diye konuşuluyor. Çünkü gören yok adamı. Demek ki devlet Öcalan'la görüşüyor. Yani devlet bahçenin açıklamalarından böyle anlıyoruz. Ve eğer Öcalan tüm bu sürece katkı vermeye ikna olursa, bu tecritin de kaldırılabileceğini anlıyoruz. Tabii Öcalan'a ne vaat edilecek de Öcalan bu çizgiye gelecek, oralarda belirsiz. Zira bir de anayasa tartışması var.

Şimdi biraz karmaşık. Bu karmaşık vaziyeti toparlamak hem benim için hem de anlamak sizin için zor. O yüzden birinci bölümün sonuna geldik. Buraya kadar 1 Ekim'den bu zamana yaşanan gelişmeleri dış politik bağlamıyla değerlendirmiş olduk. Bölgedeki gelişmeler, Kürtler, Suriye falan. Şimdi bir araya gidelim. Dönünce bir de iç politik bağlamı masaya yatıralım.

Aradan önce dış politikadaki sıkışmanın iç politikada yarattığı sonuçları değerlendirdik. İzin verin özetleyeyim. İsrail'in bölgesel bir savaşı tetikleme ihtimali ve Türkiye'deki sığınmacı krizi Türkiye ve Suriye'yi yakınlaşmaya mecbur bırakıyor fakat Suriye kendi topraklarından Türkiye'nin çekilmesini istiyor. Suriye'den çekilmeyi kabul etmeye hazırlanan Türkiye, çekildiği takdirde PKK-PYD'nin güçleneceğini görüyor ve böylece Kürt siyasal hareketiyle barış görüşmesi talep ediyor. Ama tüm bunlar iç politikada da Demirtaş'ın içeride olması gibi onca çelişkiye rağmen gerçekleşemiyor.

Dışarıda tümüyle sıkışan Erdoğan düzeni, içeride de bu sıkışmadan sıyrılmanın yollarını arıyor. İşte anayasa meselesini bu çerçeveden okumak gerekir. 1 Ekim 2024 gününe yeniden geri dönelim. Siviller eliyle yapılacak yeni, kuşatıcı ve özgürlükçü bir anayasaya hazırdır. Erdoğan tümüyle retorik bir biçimde değerlendiriyor yeni anayasa talebini. Retorik, yani içeriğinden ziyade biçimine odaklanıyor. Neymiş, siviller tarafından hazırlanan bir anayasayla darbe anayasası tarihe gömülecekmiş. Yahu...

Böyle bir şey var mı ya? 2010'da da aynı Lakerdi'yi dinledik, 2017'de de aynı Lakerdi'yi dinledik. 2017'de de Sivil Anayasa diye çıktık yola, kazanınca da darbeleciler kaybetti falan dedik. Retorik bu yani, 2024'de de Sivil Anayasa diyoruz. Ama bakın, 2017 yılına küçük bir tur atalım beraber.

Bugün sivil anayasayla kırdısı yapan iktidar, 2017'deki başkanlık referandumundan önce ne diyordu? Cumhurbaşkanının hukuk işlerinden sorumlu baş danışmanı Mehmet Uçum, 20 Ocak 2017'de yani 16 Nisan 2017 referandumundan yaklaşık 4 ay önce NTV'nin konu olmuş ve şunları demiş. Çünkü 1982 anayasası şu 34 yıl içinde, 35 yıl içinde 18 kez değişti ya da eklemeler yapıldı. En son biliyorsunuz geçen yıl dokunulmazlıklarla ilgili bir geçici madde Bu 18 değişiklikle, bu değişiklik teklifi arasında ciddi bir fark var. Yani bu bir niteliksel fark. Ne? O fark da şudur. Daha önce bu 18 değişiklikle 110 civarında anayasal maddesine dokunuldu. İki tane madde yürürlükten kaldırıldı sadece. 177 madde 175'e düşmüştü. Ama bütün o değişiklikler aslında revizyon değişiklikleriydi. Yani o anayasal sistemin öngördüğü işte yürütme yapısı, yasama yapısı, yargı yapısı çerçevesinde yapılan revizyonlardı. Yani sistem içi revizyonlardı. Oysa bu değişiklik, bu 19. değişiklik sistem içi revizyon değil, bir sistem reformu.

Mehmet Uçum diyor ki, 1982 anayasası zaten 18 kez değişti, 2017'deki 19. değişiklik ise bir revizyon değil, sistem reformuydu. Bu haliyle ortada 1982 anayasasından gerçek anlamıyla bahsedebilmek de mümkün değildir. 175 maddesinin 110'u tümüyle değişmiş, geri kalanlar da değişikliklerden etkilenerek revize edilmiş bir anayasa var şu anda.

Haliyle bu anayasaya bakıp sivil anayasalı akırdısını tekrar etmek tümüyle retoriktir. Bu retorikte geçmiş deneyimler düşünülünce artık işlemez. Peki iktidarın yeni anayasayla talebi nedir? Neyi sorun olarak görmektedir ve buradan hareketle anayazada neyi değiştirmek istemektedir?

Burası belirsiz. 2007 anayasa referandumunda ne istendiği belliydi, bakın. Cumhurbaşkanı'nın halk tarafından seçilmesini oyladık 2007'de. Bakayım. 17 yıl olmuş, bayağı olmuş, evet. 2010'da da ne istendiği belliydi. HSK'nın yapısı değişecek, yargıda reform yapılacaktı. Fethullahçılar Bayram Ede'ye de gittiler, hatırlayın. Yetmez amevetçiler falan vardı. Neyse. 2017'de de neyin değişeceği belliydi. Başkanlık sistemine geçildi. Biraz önce dinlediniz işte, sistem reformu falan. Peki 2024'te istenen nedir?

Yok. Ne istendiğine ilişkin, derli toplu bir açıklama yok. Bu anayasada neyin sorun olarak görüldüğü belirsizdir. Bu belirsizlik hali içinde yok darbe anasasını kaldırıyoruz, yok sivil anayasa getiriyoruz, lakırdılar, edebiyattan, retorikten ibarettir. Ha şunu diyebilirsiniz.

Ah Ozan ah, hala anlamadın mı? Bunların derdi ilk dört maddeyle. Cumhuriyeti yakacak bunlar, cumhuriyeti. Evet bunu derken sağlam dayanaklarınız var. Yani boşa asıkmış olmazsınız bunu derken. Mesela iktidar ortağı Hüdapar Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu'nun iki ay önce söyledikleri enteresan.

Ahmağa anlatır gibi tek tek söyledi. Buna rağmen anlamamakta sıra veriyorlar. O zaman onların bile anlayacağı bir şekilde söyledi. Biz anayasanın dördüncü maddesi olmasın diyoruz. Bak kameraya bakarak söyleyeyim bir daha. Anayasanın dördüncü maddesi olmasın diyoruz. Anayasada değiştirilemez maddeler olmaması demek

Bütün o değiştirilemediğiniz maddelerin hepsini değiştirelim anlamında değildir. Anayasanın dördüncü maddesine karşıyız tamam mı? Anladınız mı? Fakat Hüdapar Başkan'ın siyaseten kapladığı ağırlık, iktidarın dördüncü maddeyi değiştirmek istediğine ilişkin yeterli bir delil sunmuyor. O yüzden bana kalırsa anayasa tartışmaları açılınca herkes kendi bulunduğu yerden çeşitli değerlendirmeler yapıyor ve Hüdapar'ın değerlendirmesi de ancak kendisini bağlayan böyle basit bir değerlendirme.

Buradan hareketle iktidar dördüncü maddeyi değiştirmek istiyormuş demek ki. Çünkü Hüdapar başkan öyle dedi, o halde Erdoğan da demek ki öyle düşünüyordur demek bence yaygara olur. Ama Hüdapar başkanın söylediklerini ciddiye almamak gerekir de TBMM başkanı Numan Kurtulmuş'a ne demeli? Mesela çok sıradanmış gibi görünen, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü tabiri anayasada yer alan ve hepimizin çok sık kullandığı doğrudur. Ama bu perspektiften baktığınızda değiştirilmesi gerekir. Çünkü devletin ülkesi olmaz. Devletin milleti olmaz. Bana kalırsa Numan Kurtulmuş'un bu çıkışı da bir tür siyasi pottan farksızdı. Yani baltayı taşa vurdu herif.

Şu anda ne Cumhur İttifakı'nın ne de başka herhangi bir kitle partisinin ilk dört maddeyle bir sorunu var. Kimse ilk dört maddeyi değiştirmek gibi bir siyasi plana sahip değil. Bence Numan Kurtulmuş da belki dilediğini, aklındakini söylüyor ama bu dilediğini, aklındakini hayata geçirecek bir irade ortada yok. Bizi irade ilgilendirir.

İstediği kadar düşünsün. İsterse desin ki kardeşim komple anayasasız olalım. Ama böyle bir iradenin olması anlamlıdır. Böyle bir irade de yok. Zaten hem Erdoğan hem de Bahçeli bu ilk dört madde meselesini tümüyle kapatıyorlar. Anayasanın ilk dört maddesiyle ilgili bizim açımızdan herhangi bir tartışma yoktur. Cumhur İttifakı'nın böyle bir sıkıntısı, böyle bir derdi de yoktur.

Partimizin bu konudaki yaklaşımı gayet açıktır. Derdin ilk dört madde olmadığını düşünüyorum. Tabii ki eğer ilk dört maddeyi değiştirmek işlerine gelirse buna da yeltenebilir ama şu anda öyle bir gündemleri yok. Bu biraz ilk dört madde üzerinden muhalefetin aslında biraz halka şikayet etmesi iktidarı. Yani o yüzden orayı biraz böyle dikkatli değerlendirmek lazım. Neyse. Bunu anlamak için anayasanın neden değiştirilmesi gerektiğini anlamak gerekiyor ama. Yani neden değiştirmek istiyorlar anayasayı? Nedir bu anayasa tartışmasının kökeni?

İşte bu soruya cevap verebilmek için mevcut anayasal düzenimizde Erdoğan'ın konumunu anlamak gerekiyor. An itibariyle Erdoğan'ın son 3 yılındayız bakın. Bakın vaziyet şu, hiçbir şey değişmezse 3 yıl sonra Erdoğan'a güle güle. Çünkü aday olamıyor bir daha. Eğer herhangi bir değişiklik olmaz ve seçimler zamanında yapılırsa Erdoğan için geçmiş olsun.

Bu seçim son seçim. Bu dinlediğiniz konuşma, Erdoğan'ın 31 Mart 2024'ten önceki konuşmasıydı. Bu benim son seçimim diyordu zaten ağzıyla. Erdoğan ilk kez 2014'te cumhurbaşkanı oldu. 2017'de anayasa değişti. 2018'deki ikinci cumhurbaşkanlığı dönemini, Yüksek Seçim Kurulu ilk dönem olarak saydı. Şimdi 2018 ilk dönem yani. 2023 seçimleri ise Erdoğan'ın ikinci dönemi oldu. Eğer Erdoğan bir daha seçime gitmek istiyorsa,

Ya meclis erken seçim kararı almalı ya da anayasa değiştirilmeli. Çünkü YSK'ya göre anayasa değişirse Erdoğan'ın görev süresi sıfırlanıyor. Yani YSK 2023 seçimlerinden önce böyle tuhaf bir karar verdi. Böyle bir tuhaf karar verince, o zaman Erdoğan anayasayı değiştirdikçe yeniden sürekli ada olabiliyor. Bir başkan düşünün mesela, 30 yaşında başkan olsun.

hayatının sonuna kadar başkan olarak devam edebiliyor. Çünkü arada sırada anayasayı değiştirmesi lazım. İşte Erdoğan'ın da yeniden aday olabilmek için anayasayı değiştirmeye ihtiyacı var. Bundan beş gün önce 10 Ekim'de Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum tam da bu sorulara cevap vermek için Habertürk yayınına katıldı. Bu yayında Habertürk programcısı Eren Eğilmez ile Mehmet Uçum'un diyaloğu anayasa değişikliğinin neden istendiğini de açıklığa kavuşturdu.

benim kişisel görüşüm, cumhurbaşkanı erdoğan bir 5 yıl daha hem bu sistemin taşıyıcısı, yani bu sistemin taşıyıcısı nasıl olduğu hem referandumdan önce bunun halkla paylaşılmasında hem iki dönem bu sistemin cumhurbaşkanlığını yapmasında taşıyıcısı olarak bu sistemin bir 5 yıl daha teamürlerini cumhurbaşkanı erdoğan liderliğinde oluşturması için hem de cumhurbaşkanı erdoğan'ın bu birikiminden türkiye'nin faydalanması için benim kişisel görüşüm o, cumhurbaşkanı erdoğan'a bir daha adaylık yolu. söylediğiniz şu mu demek? yani bir vadede muhalefetle, en azından muhalefetin bir kısmıyla Cumhur İttifakı'nın ortak kararıyla bir seçim kararı alınması, bu vesileyle Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın tekrar aday olabilmesi. tek ve geçerli yolda bu hukuken, doğru mu? hukuken bu, başka bir yolu yok. şöyle yani, eğer yeni bir anayasa yapılırsa, o yeni anayasada meclis mevcut ve önceki cumhurbaşkanlarına aday olma yolu açarsa, o ayrı bir konu, o yeni anayasayla ilgili bir mesele.

Hem dışarıda hem içeride sıkışan Erdoğan'ın bir çıkış yolu olarak anayasayı masaya koymasının en temel nedeni, pek açık ki, yeniden seçilebilmesine imkan tanıyacak bir pazarlık masası kurmaktır. Yani yok öyle milli birlik şuymuş buymuş, o işin lakırdısı. Eğer muhalefete Erdoğan'ı köşeye sıkıştırıp masaya oturmazsa, Erdoğan'a ne yapmak kalır? Sertleşmek ve geçmiştekine benzer bir agresiflikle siyaset yapmak kalacaktır.

Fakat şu süreçte ABD seçimlerinin arifesinde türlü belirsizlikler varken muhalefet güçleriyle flörtleşerek süreci yönetiyor Erdoğan. Bu esnada Numan Kurtulmuş gibi isimlerin 3. madde hakkında konuşması Dem partiye verilen bir mesaj olarak okunabilir. Yani masaya her şeyi koymaya hazırız mesajıdır eğer Numan Kurtulmuş'un açıklaması bile isteğe yapılmışsa. Ha bence pot da olabilir Numan Kurtulmuş'un bu açıklaması. Neyse.

Erdoğan bir daha seçilmek için anayasayı değiştirmek, anayasayı değiştirmek için de en az 360 milletvekiline ulaşmak durumunda. Cumhur İttifakı'nın sandalye sayısı 323. Bu durumda anayasayı referanduma götürmek için en az 27 oya ihtiyacı var. Fakat diyelim ki oradan buradan toplama vekillerle bu 360 bulunsa dahi, bu ekonomik şartlarda bir referanduma gidip başarısız dönmek de olası. O halde illa ama illa Cumhur İttifakı dışından büyük gövdeli bir partinin desteğine ihtiyacı var AKP'nin. İlk aday CHP olarak görülüyordu. Yani CHP destek verirse anayasayı değiştirebiliriz gibiydi ama CHP bu konuyu net şekilde kapattı. CHP Sözcüsü Deniz Yücel tabanın beklentisine paralel bir açıklama yaptı. Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımayan bir anlayışla zaten anayasa değişikliği için masaya oturmayız. Önce anayasanın açık hükümlerini tanıyacaklar. Böyle samimiyetsiz bir anlayışla Cumhuriyet Halk Partisi'nin anayasa konuşması, tartışması söz konusu bile olamaz. CHP'nin anayasa masasına oturmayacağız açıklamasının ardından Erdoğan'ın karşısında iki yol kaldı. Ya Dem ile uzlaşarak anayasa tartışmasına devam edecek, ya da mecburen meclisteki sandalyelerini kullanarak AKP ve MHP tarafından erken seçime götürülecek. Erken seçim, Mehmet Şimşek'in enflasyon programa nedeniyle son derece riskli. Millet kana alıyor arkadaşlar, vaziyet çok kötü. Ekonomi bu haldeyken seçime gitmek tehlikeli.

O halde anayasa değişimini DEM ile yapıp, DEM ile de bölgedeki gelişmeleri ileri sürerek, çözüm süreci değil de böyle milli birlik, beraberlik, caplık, curtluk süreci şeklinde pazarlanan bir süreç olmayacak şey değil. Böyle bir sürece hazır olmalıyız. Peki tek çare bu iki yol mu? Yani ya erken seçim ya anayasa değişikliği mi? Başka bir çaresi yok mu Erdoğan'ın aday olmasının?

Bu konu Mehmet Uçum tarafından Habertürk'te yanıtlandı. Bir ihtimal daha var efendim. yeniden aday olma imkanı açılabilir. Yani öyle bir noktada yani Cumhurbaşkanı Erdoğan dönemini zaten bitiriyor. Bunu kendisi de ilan etti. Bu talep Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan gelmez. Bu talep meclisten gelebilir, Türkiye halkından gelebilir, Türkiye toplumundan gelebilir. O da bir imkan sunmadır. O imkan açıldığında Cumhurbaşkanı Erdoğan o imkanı kullanır mı, kullanmaz mı? O tabii ki kendi takdiridir. Ama böyle bir imkan açılmasının isabetli olacağını düşünüyorum. Mehmet Uçum'un söylediği şu, Erdoğan 2027'nin ikinci yarısına kadar görevde kalsın, madem muhalefet Erdoğan'ı yenmek istiyor ve madem Erdoğan'ı yenmeden Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturacak ismin meşruiyeti sorgulanır haldedir, o halde... Muhalefet, 2027'nin ikinci yarısından sonra Erdoğan'ın bir daha adaylığına imkan verecek şekilde erken seçime onay versin. Oldu canım, başka? Demeden önce biraz düşünün. Bakın, bu çok böyle absürt gibi geliyor kulağıma, o koşulları bir hayal edin. Eğer 2027'nin ikinci yarısına kadar böylece gidersik, o zamana dek İmamoğlu ve Yavaş'ın adaylığı açıklanmamış olursa,

Muhalefet adaysız bir şekilde 2027'nin ikinci yarısına kadar beklerse, 2027'nin ikinci yarısında iktidar tam da bu şekilde muhalefeti köşeye sıkıştırabilir. Düşünün, %40'ın üzerinde bir kalabalık Erdoğan'ı bir daha aday olarak görmek isterken, iktidar erken seçime gitmek isterken, Muhalefet sırf Erdoğan bir daha aday olamasın diye erken seçime hayır diyecek. Bakın enteresan. Çünkü iktidar tek başına erken seçime gidemiyor. Muhalefete de desteği lazım. Bu o kadar kolay değil. O atmosferi düşünün. Bu tam anlamıyla rinkten kaçan boksör duruma düşmek olacaktır. Yani Mehmet Uçum'un tahmini tutarsız değildir, tutarlıdır. Özgür Özel'er ne kadar 2025 Kasım'ına dek erken seçime getirin, destek veririz. Sonrasında unutun o işi dese de, 2027'nin ikinci yarısına kadar o işler değişir.

Bakın, iktidar hem içeride hem de dışarıda uzun süreli hatalarının sonucu olarak köşeye sıkışmış görünüyor. Bu arada onu köşeye sıkıştıran da muhalefet değil. Yani bir iplik yumağına sarılmış bir kedi halinde şu anda iktidar. Dışarıda da içeride de manevra sahası arıyor ama bu manevralar bunca düşmanlık biriktirmişken hiç kolay değil. Önceki neymiş bölümünde tam da bu yüzden bir öneri yapmıştım. Özgür Özel'in ifadesiyle, madem o bir teknik direktör,

Neden karşı takımın savunması bu kadar açık verirken forvetlerini oyuna sokmazsın? Açın Mansur Yavaş'la İkrem Emol'un önünü. Bırakın her ikisi de aday olsun. Bırakın ya. Erdoğan savaştığı cepheleri kapamaya çalışırken bu iki isim iki yeni cephe açsın. İddia ediyorum, yarın her iki isim de adaylığını açıklasın. Halkımız alternatifsizlikten kurtulsun. Göreceksiniz birkaç ay içinde Erdoğan anketlerde üçüncülüğe bile gerileyebilir bakın. Yeter ki CHP siyasetin ve Türkiye'nin önünü tıkamaktan vazgeçsin. İmamoğlu ve Yavaş sahaya çıksın ve biz adayız, biz alternatifiz, biz yönetebiliriz bu ülkeyi diye halkımıza kendilerini tanıtmaya başlasınlar. Bunca alevere de aleverenin son bulması için tek yol var.

Türkiye'nin artık taşıyamayacağı bir yüke dönüşmüş Erdoğan düzenini sırtından atması, bunun için de Yavaş ve İmamoğlu'nun artık sahaya çıkması gerekiyor. Aksi halde bu sıkışmışlıktan bir çözüm bulamazsa, Erdoğan faşizmin gazına basarak çıkmaya çabalayacaktır bu sıkışmış düzende. safları o gün değil şimdiden sıklaştırmak memleketin menfaatine olur diyoruz da Allah kahretsin kime dinletebiliyoruz ki derdimizi bir garip seherdeyiz seyrediyoruz alemi de alem bizi sallamıyor Allah sonumuzu hayretsin Gönlümüz bir garip kuş, içimiz yağmur yağar. Bir garip seherdeyiz, bir garip seherdeyiz. Seyrederiz alemi, sallamaz alemimizi. Seyrederdim alemi, sallamaz alemimizi. Tren Topi'yi PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek alemin bizi sallamasını dilerim. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)