
3.003 kelime · ~15 dk okuma
Herkese merhaba, bu hafta Oksijen Gazetesi'nin manşeti, Bekir Ardır'ın bir yazısı üzerineydi. Başlık, bu artık bir beka sorunudur. Bu beka sorunu ifadesi kulağımıza çok çalınmıştır ama konu neye ilişkindi? Araştırma sonuçlarını paylaşan Ardır, her 100 kadından 75'inin gece sokakta güvende hissetmediğini söylüyor.
Bu akıllara gelen ilk soru, yani gece sokakta güvende hissetmeme meselesi bence iyi soru değil. Akıllara gelen ilk soru ama. Daha iyi soru şu. Kadınların yüzde kaçı gece sokakta değil, kendi evinde güvende hissetmiyor? İlla öldürülüp kadın cinayetleri istatistiklerine girmek zorunda değiller. Lütfen hayal edin. Hiçbir ekonomik güvenceniz yok. Gidebileceğiniz bir ana baba evi yok. Belki de var ama yok.
Boşanmaya kalksanız nasıl yaşayacağınız şüpheli. Yine de canınız atak ediyor. Her gün dayak, her gün dayak. Boşanmaya kalkıyorsunuz ölüm tehditleri. Tam bir esir hayatı. Bir avukat arkadaşa sordum. Bu durumda bir kadının hakları nelerdir dedim. Bana dedi ki...
Ozan'cım öncelikle bu kadın en yakın polis merkezine gidecek. Devlet bu olayda kadını koruyucu, faili önleyici kararlar alacak. Bu kapsamda Aile Bakanlığı'na bağlı Şiddet Önleme ve İzleme Merkezi'ne yani kısaca Şönim'e haber verilecek. Şönim'den gelen yetkililer kadını bir sığınma evine yerleştirecek. Zaten nüfusu 50 binin üzerinde olan her yerde sığınma evleri olmak zorunda.
Kadın sığınma evine yerleştirildikten sonra erkek izlemeye alınacak. Hakları bunlar. Peki, bu kadının hikayesi münferit miydi? Hayır. Kadın Dayanışma Vakfı 2019'dan bu yana bir araştırma yayınlıyor. Araştırmanın başlığı, yoksulluk nafakası araştırma raporu. Bu rapor kapsamında 11 ilde aile ve asli hukuk mahkemelerinden 140 dosya inceleniyor. Bu dosyaların ortak özelliği, kadının yoksulluk nafakası istediği dosyalar.
Araştırma bulgularını araştırmanın da koordinatörü Avukat Zekiye Karacaboz T24'te anlatmış. İncelediğimiz dosyaların %86'sında sanıyorum şiddet beyanı var kadınların. Yani boşanma davalarında... Üstelik sadece bunlar dile getirilenler. Davaya taraf olan kadınların %47'sinin herhangi bir geliri yok. %5'inin de düzenli geliri yok. Yani bu düzenli bir işe sahip olmadığı anlamına geliyor. Dolayısıyla %52'sinin asgari ücret düzeyinde dahi geliri yok.
Neyse ki bu durumdaki bir kadın esaret hayatı yaşamak zorunda değil. Biraz önce dinlediniz. Gidecek bir polis merkezine durumunu anlatacak ve bu esaret hayatından kurtulacak. Ona bu hakları veren yasanın adı 6284 sayılı yasa. Gündemde çok şükür ki hakiki bir konu var. Halkın hakikatinin gündem olması iyidir. Ben kadın meselesinde mümkün mertebe konuşmamayı tercih ediyordum. Haddimize değil, yani bu bir kadın hareketi, insan her şeyi de bilmez. konuda ahkam keserken insan bir haddini bilmesi lazım. Ben daha ziyade bu alanda kadınların konuşmalarını dinlerim. Fakat madem hakiki bir gündem var ve madem iyidir gündem olması, izin verin meseleye trend topikten dahil olalım. Biraz önce tümüyle güvencesiz bir kadının haklarını dinlediniz. Bu hakların dayanağı 6284 sayılı ailenin korunması ve kadına karşı şiddetin önlenmesine dair kanun. Mürürlüğe giriş tarihi 8 Mart 2012.
Ama bu kanunun çıkması için kadınlar tam 25 sene mücadele ettiler. Az değil, çeyrek asırlık bir mücadelenin sonunda 8 Mart 2012'de yürürlüğe girdi 6284. Neden çeyrek asır diyorum? Bunun için 1987'ye gitmek lazım. Biz bir de giriş yapmadık değil mi? Durun kusura bakmayın. Efendim ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.
Cumhuriyetin ilk 55 yılında, yani an itibariyle yarısından fazlasında kadın bir büyükelçi olmadığını duyunca çok şaşırmıştım. Filiz Dinçmen, ilk kadın büyükelçi 1978'de göreve başlıyor. Bu bize şunu gösterir, bir devrimci süreç ne kadar hukuki reformlar yaparsa yapsın, toplumsal hayatın buna uyum sağlaması, hukuki reformlar kadar hızlı olmaz. Yani siz, 1920'lerde, 30'larda kadınlara çeşitli haklar vermiş veya kadınlar çeşitli haklar almış olabilir ama yasal düzenleme ayrı şey, toplumsal hayat ayrı şey.
Yüzyıllık cumhuriyet tarihini bir tür feminist tarih okumasına da tutmak mümkün. Kadının gözünden Osmanlı-Türk modernleşmesinin tarihi, aslında erkekliğe karşı, erkek egemenliğine karşı verilen mücadelenin de tarihi. Kazanımlarla dolu olduğu da ortada. Bu toprakların kadınları bundan 100 yıl öncesine göre bugün çok daha iyi şartlardadır. Bu haliyle cumhuriyetin başarısını ortaya koymak gerekir. Fakat cumhuriyet, hayalini gerçekleştirebilmiş midir o şüpheli? Bu soruyu biraz daha açmak için 1987'nin çan kırısına gidelim.
Asli Yakup mahkemesinde bir dava görülüyor. On yıllık evli, üç çocuk annesi, dördüncüye hamile bir kadın. Kocasından dayak yediğini söylüyor ve boşanmak istiyor. Tek istediği var, boşanmak. Fakat başvurduğu davayı yürüten hakim Mustafa Durmuş, kararında, ''Geleneklere gönderme yapıyor ve kadının sırtından sopayı karnından sıpayı eksik etmeyeceksin.'' atasözüne referans veriyor.
Böylece boşanmayı da iptal ediyor. Çünkü koca boşanmak istemiyor. Bu olay önce erel bir gazetede, sonra ulusal basında yer buluyor ve Türkiye çapında ilk kez kadın hareketinin yeni toplumsal hareketler başlığında incelenmeye başlaması bu olay tarafından tetikleniyor. Çünkü Hakim Mustafa Durmuş'un bu kararı büyük bir dayağa karşı kampanyaya dönüşüyor. Kampanyanın bugüne bıraktığı bir kurum bir de şarkı var. Kurumun adı 1990'da Mor Çatı Sığınağı Vakfı olarak hayatımıza giriyor. 1987'de başlayan dayağa karşı kampanya büyük bir farkındalık yaratıyor.
17 Mayıs 1987'de Kadıköy'de ilk kez yürüyüş düzenliyor kadınlar. Yani bugün gördüğümüz yürüyüşlerin neredeyse ilkidir 17 Mayıs 1987 yürüyüşü. Cumhurbaşkanı Kenan Evren bakın. 12 Eylül 1980'den sonraki o ağır şartlarda ilk toplumsal hareketlilikler bunlar. Tabii kadınlara ideolojik bir saldırı da başlıyor. Morçat'ın kurucularından Canan Arın TEDx konuşmasında o süreci şöyle anlatmış.
1980'lerde başladığımız ikinci dalga kadın hareketi. O arada bütün basın bize saldırıyor. Feministler çirkindir, koca bulamamış kadınlardır. Bir tanesi ben. Dolayısıyla işte onun için feminist olmuşlardır falan diye Amerika'dan ithal böyle suçlamalar var. Ve bu kadınlar da genel olarak bizler de solcu kadınlar. Yani Maoistler, Stalinistler, Leninistler, aklınıza gelecek her türlü istler.
İster milliyetçi olun, ister İslamcı olun, ister Atatürkçü olun, ister ne bileyim vegan olun, ister sosyal demokrat olun, her ne olursanız olun kabul etmelisiniz. Solculuk toplumu kışkırtıcı bir siyasi akımdır. Yani sevin ya da sevmeyin bu hakikattir. Zaten kışkırmış olanla ilgilenmez. Neyin kışkırması gerektiğiyle ilgileniyor ve diyor ki, kardeşim kadına karşı bir şiddet sorunu var ve bu şiddet sorunu görünür kılmalıyız.
1980'lerin ikinci yarısında bu solcu kadınlar ikinci kuşak feminist bir kadın hareketi inşa ediyorlar. Fakat kamuoyunda yapılan bu tartışmaya erkek gazeteciler ve siyasetçiler de katılıyor. Kadına karşı şiddet var, kabul ama onların da temel argümanı kadına şiddet deyince toplumun böyle az eğitimli ve yoksul kesimlerinde olduğu yönünde. Yani öyle büyük bir sorun değil, eğitim sorununu çözersek kadına karşı şiddeti de halletmiş oluruz gibi bir bakış açıları var. Bunun üzerine o dönem kendilerini ilk kez feminist olarak tanımlayan kadınlar, dünyanın belki de ilk MeToo hareketini başlatıyor. Morchat'ın kurucularından Canan Arın kampanyayı şöyle anlatıyor.
Şiddet uygulayanlar parası olmayan erkeklerdir. Bir de eğitim düzeyi düşük erkeklerdir. Biz hemen bir ilan verdik. Bize mektup gönderin diye. Efendim tıp fakültesini bitirmiş doktorlarımız. Gene doktor olan eşleri de nasıl şiddet uyguladıklarının hikayelerini aldık. Daha sonra bunları Bağır Herkes Duysun diye bir kitapta yayınladık. O kitapta adı Bağır Herkes Duysun'du. Çünkü kadınlar şiddete maruz kaldıkları zaman çok utanıyorlar. suçlu kendileriymiş gibi, ya damdan düştüm diyor, ya merdivenden yuvarlandım diyor, yahut bir rafa çarptım diyor, yüzü gözü morarmış. Bir türlü söyleyemiyorlar bu şiddetin sebebini. Dolayısıyla ve sindikleri için o şiddette dava açıldığında herhangi bir tanık da bulmak mümkün olmuyordu. Onun için bağır herkes duysun diye.
Bağır Herkes Duysun kampanyası özellikle orta sınıftan çalışan kadınlarda bir farkındalık yaratıyor. İlk kez kaktüs, pazartesi ve feminist adında dergiler basılıyor. Bu dergiler de bayağı satıyor. Popüler feminist figürler hayatımıza giriyor. Duygu Hasena mesela. Yine 1987'de Kadının Adı Yok kitabı basılıyor, toplatılıyor, viral oluyor.
İşte o yıllarda kadına dönük şiddet siyasetin de gündemine ancak kadınlar sayesinde girebiliyor. Bakın, Cumhuriyet'in ilk yıllarında devrimci ruh toplumsal muhalefetin çok ilerisindedir. Yani pek çok devrim toplumsal muhalefet talep ettiği için yapılmamıştır bizde, katılırsınız. Yani evet 1920'lerde de 30'larda da kadın hakları, savunucuları ve bir kadın hareketi vardı. Bunu küçümsememek gerekir. Ama Cumhuriyet de bu harekete omuz veren, hatta ileri taşıyan bir ruha sahipti. Kadının omuz hizasındaydı Cumhuriyet.
Aradan geçen 10 yıllar içinde Cumhuriyet bu devrimci ruhunu kaybetti. 1987'de dayağa karşı kampanyadan sonra, şiddete karşı yasa talep etmeye başlayan kadınlar ancak 11 yıllık bir mücadelenin sonunda, 1998'de bu taleplerine ulaşabildiler. 11 yıl boyunca bu yasayı isteyen kadınlara türlü hakaretler edildi. Bu yasanın adı, 4320 sayılı ailenin korunmasına dair kanundu. Şiddet gören kadının devlet tarafından korunmaya çalışıldığı ilk kanun. Yıl 1998. Cumhuriyetin 75. yılı. İlk kez bu kanunda evinde şiddet gören kadın karakola gittiğinde kendisini özel olarak koruyacak haklar kazandı. Ama kanun ne diyor? Ailenin korunmasına dair diyor. Evlilik dışı ilişkiyi korumuyor. Evli olmadan erkeğin ev içinde kadına şiddetini yok varsayıyor. Evli olacaksın, sevgili olmaz. İmam nikahlı kocandan şiddet görüyorsan ya da eski kocandan şiddet görüyorsan da olmaz. Ev içi de olacak. Ev dışından birinden şiddet görüyorsan da olmaz.
Sadece resmi evlilik ve ev içi. Olsun. 1987'de başlayan dayağa karşı kampanya, 11 yıllık bir mücadelenin sonunda ilk kazanımını öyle ya da böyle bir yasayla elde etmişti. Bu mücadeleden bugünlere kadar söylene gelen bir şarkı da bu kampanya sürecinde yazıldı. Kadınlar Vardır Her Yerde. Kadınlar vardır, kadınlar vardır, kadınlar vardır.
Kadın hareketinin baş sorun olarak gördüğü ve bu yönde ilerleyen şiddet başlığı toplumsal mücadelenin ana başlığıydı. Yani en yukarıya şiddeti yazmak gerekir. Bu ana başlığın alt başlıklarından ilki dayaktı. Dayak. 1998'de çıkarılan 4320 sayılı kanun da bunun ilk kazanımıydı.
Dayak son derece toplumsal bir meseleydi. Toplumun hemen her kesiminde görülen bir şeydi. Fakat dayak, erkeklik halinin en vahşi dışavurumlarından biri de değildi. Tekrar ediyorum, dayak, erkeklik halinin en vahşi dışavurumlarından biri değildi. Şiddet yer yer öylesine bir hale geliyordu ki, kadın hayatını kaybediyordu. Ve son derece dramatik bir sürecin sonunda katil olan erkek, Arkadaşlar, bu bir namus davasıydı, hallettim. Sabancımı aldım, teslim olmaya gidiyorum.
diyebiliyordu. Bu dinlediğiniz kişi 7 ay önce Samsun Bafra'da sevgilisini öldürüyor, jandarmaya teslim olmaya giderken TikTok'ta yayın açıp bunları söylüyor. Kadın hareketinin şiddet başlığı altındaki diğer odak konusu kadın cinayetleriydi. Bir kere, 90'lı yıllar itibariyle istatistik bilinmiyordu. Hala istatistik resmi değildir. Kadın cinayetle ilişkin bildiğimiz veriler, yerel ve ulusal basına yansıyanların derlenmesidir.
Şüpheli ölümleri de saydığınız zaman her gün ortalama iki kadın öldürülüyor. Bunlar sadece basına yansıyanlar. Kadın sorunu sadece bizim sorunumuz değil. Yaklaşık 10 milyon sığınmacı var ülkemizde, en az 4 milyon sığınmacı yetişkin kadın demek bu. Bu kadınlar da öldürülüyor ama onlar istatistiklerde hiç yok. E işte bakın iki ay oldu Narin'i konuşuyoruz. Narin kaybolduktan sonra tüm kamuoyu bu kıza kilitlenmese, sosyal medyada Narin'e ne oldu kampanyaları yapılmasa sizce ne olurdu?
Böylece karanlıkta kalan bir dosya haline gelirdi tıpkı diğer onlarcası gibi. Tüm bu hikayede cinayetler tanıma bile kavuşmamıştı çünkü bunlara namus cinayetleri deniyordu. Bir erkek bir kadını öldürdükten sonra namus için diyordu ve bu kavram namus cinayetleri olarak adlandırılıyordu. Katil de türlü indirimlerden faydalanıp alnı ak biçimde toplum içine geri salınıyordu.
Kadın hareketinin bir diğer mücadelesi, bu yüzden cinayetler yönünde oldu. Ne cinayetleri? Namus değil, kadın cinayetleri. Burada kısa bir ara verelim, döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Dayağa karşı kampanya 1987'de objektif şartlar oluştuktan sonra çan kırılı bir hakimin skandal kararıyla patlamıştı. Dayağa karşı toplumsal muhalefet bu karar üzerine ayağa kalkmıştı ama kadın cinayetlerine karşı farkındalık 2009'daki münevver kara bulut cinayetiyle oldu. Mevzular açık mikrofonda Gülsüm Kav kadın cinayetlerini durduracağız platformunun kuruluş hikayesini anlatmıştı. 2009 yılı sonunda bir çöp konteynerında liseli genç bir insanın parçalanmış bedeni bulundu. Adı Münevver Karabuluttu ve bu ağır olgu maalesef ki basınımızda da, genel siyasal iklimde de sadece bir magazin konusu gibi konuşulmaya başlandı. Bu bizi çok rahatsız etti. Biz bunun bir kadın cinayeti olduğunu, öldürülen genç bir kadın olduğunu ve burada başka eşitsiz güç ilişkileri vardı. Bütün bunları bir tarafa bırakırsak adı kadın cinayetiydi ve örtülüyordu. Biz seste bekledik. En sonunda bu kadın cinayetidir ve artık böyle bir olgunun biraz artacağını öngörüsüyle, keşke öngörüsümüzde yanılsaymışız. Biz bunu çok isterdik. Biz bu kadın cinayetidir diyerek adını koymak ve bu en temel hakkın ihlali, yaşam hakkının ihlaliyle mücadele etmek için kadın cinayetlerini durduracağız platformunu herkesi çağırarak kurduk.
E şunu söylemek gerekir, nasıl ki 1923'te Cumhuriyet Halk Fırkasından bile önce kadınlar halk fırkasını kuran Nezihe Muhittin döneminin solundaysa, nasıl ki 1987'de dayağa karşı kampanyayı organize eden o ilk kışkırtıcı grup solcuysa, 2009'da münevver Karabulut cinayeti sonrası ortaya çıkan kadın cinayetlerine dönük farkındalığı yaratan kadınlar da solcu kadınlardı. Çünkü solculuk böyle bir siyasi bakış açısıdır. Sevin ya da sevmeyin. Solculuk zaten tam da bunu yapar. Toplumun sorun olarak görmediği alanlara odaklanır. Toplumun neyle ilgilendiğiyle değil, neyle ilgilenmesi gerektiğiyle ilgilenir. Bu noktada eleştireldir, haliyle ilerlemeci sonuçlar çıkarır.
Münevver Karabulut cinayeti toplumda ne oluyoruz farkındalığı yaratmıştı. Neyi normal zannedip hayatımıza devam ediyoruz? Bu işte bir tuhaflık yok muydu? Böyle sormamak için hiçbir gerekçemiz yoktu. Buna karşın o dönemin de iktidarının Münevver Karabulut cinayetine bakışı şöyleydi.
Son zamanlarda bazı arzu edilmeyen cinayetler, katliamlar duyuyorsak ve bunlardan dolayı üzülüyorsak... Başbakan Münevver Karabulut cinayetinden söz ediyor. Söze üzgünüz diye başladı ama çok tartışılacak bir sonla noktaladı. Kendi başına bırakılan unutmayın. Ya tavuğcuya ya zurnacıya. 2009'da başlayan bu büyük farkındalık, bugün ülkenin dört bir yanında kadın cinayetlerinin namus cinayeti değil, öfkeli koca şiddeti değil, kadın cinayeti olarak anılmasını sağladı. O tarihten bu yana 8 Martlar kesintisi süren tek toplumsal tepki günü. Sadece 8 Martlar değil tabii, 25 Kasım kadına dönük şiddetle mücadele günlerinde de kadın hareketi sokaklarda seslerini yükseltiyor.
Münevver Kalabalık cinayetinden bu yana 5.696 kadın erkekler tarafından öldürüldü. Buna bir cins kıyım diyenler de var. Bunun 1.441'i şüpheli ölüm olarak kayıtlara geçti ve faali bulunamadı. Benim görebildiğim kadarıyla bu kadınların
en popüler sloganları işte kadın hareketinin evrenselliğine ilişkinde bir fikir veriyor. Çünkü kadın cinayetleri yalnızca Türkiye'nin değil, dünyanın her yerinin sorunu ama Türkiye'nin akut bir sorunu. You will never walk alone, bütün dünyadaki kadınların bir araya geldiği zaman attığı sloganlardan biri. Asla yalnız yürümeyeceksin!
Evet, kadın mücadelesine sadece Türkiye'den değil, evrensel bir pencereden bakmak da mümkün. Zira kadın her yerde kadın. Erkek her yerde erkek. Kadın hareketi doğası gereği evrenseldir. Sevgili dostlar, bakın evrensel üç tip çelişki sayabiliriz. Bu çelişkiler insanlığımıza ait çelişkilerdir. Bir medeniyet, bir insanlık meselesidir.
Bu çelişkilerden ilki insan ve doğa çelişkisidir. Bakın insanlığın geldiği aşama doğayı ne hale getiriyor? İklim kriz diye bir başlık var önümüzde. İnsan-doğa çelişkisine ilişkin konuşan, buraya kafa yoran ekolojistler var. Bu ekolojistlerin dünyaya ele aldıkları çelişki evrenseldir. Yani ulusal çelişkiler ya da başka çelişkiler ekolojistlerin kafasında yoktur.
Bunların meselesi insanlığa ilişkindir. Gündelik hayatta hissedilmez çünkü insan artık tümüyle doğayı kontrol altına aldı ve doğadan yabancılaştı. Ama korkunç bir boyutta doğayı sömürüyoruz ama çok da farkında değiliz. İşte bu doğa-insan çelişkisinin evrensel olduğundan bahsetmek istedim. İnsan her yerde insan, doğa her yerde doğa. İnsanlığa ilişkin bir diğer çelişki, insanın kendi içindeki emek-sermaye çelişkisi.
Bakın onu gündelik hayatta da farkındayız. Dünyanın neresine giderseniz gidin bu çelişkinin izlerini görürsünüz. Gelirdi adaletsizlik, servetli adaletsizlik dünyanın her yerinde. Hem bölgesel düzeyde hem ulusal düzeyde. Sömürgecilik, emperyalizm dünyanın her yerinde. İşte emek ile sermaye arasındaki bu çelişki de evrenseldir. İnsanlığa ilişkindir. Gündelik hayatımızın tüm çatışmalarının altında yatan kök nedenlerden biridir. Buraya kafa yoranlar da sosyalistlerdir.
Emek her yerde emektir, sermaye her yerde sermayedir. İnsanlığa ilişkin bir diğer çelişki ise cinsiyetler arasındaki kadın-erkek çelişkisidir. Tüm insanlık medeniyetini yatay kesen bir çelişkidir. Sadece Türkiye'de değil, dünyanın her yerinde ve insanlığa dairdir. Kadın her yerde kadın, erkek her yerde erkek.
Sadece tonları farklı. İran'da Mahsamine eylemlerini başlatanlar İranlı kadınlardı. Şili'de bir grup kadın tüm dünyaya Las Tesis dansını öğretti, hatırladınız mı? İşte böyle evrensel çelişkiler hakiki gündemlerdir. Bence gündemde kalmasında fayda var. Bu üç çelişkinin gündemde tutulması halkın faydasınadır, kamunun yararınadır. Bundan sonra mümkün mertebe tren topikle şiddeti konuşurken bir de bu boyutunu, yani kadına şiddet boyutunu da konuşalım ve bu şekilde en azından kadın hareketiyle dayanışalım.
Kadın dile düşünce, aile devlet mahkeme Kadın dile gelince, hükmü yok üstümüzde Aile de yalan devlete, arzu da bizim nedenle Durun, bitirmeyelim. Neyi unuttuk? Girişte bir hikaye anlatmıştık, hatırladınız mı? Şu evinde sürekli dayak yiyen güvencesiz kadının haklarına ilişkin. Boşanmak istiyorsunuz ama kocanız çalışmanızı istemiyor. Çünkü ayakta kaldığınız takdirde daha kolay boşanabilirsiniz. O da ne yapıyor? Sizi işten çıkartmak için sürekli evinizi basıyor, bir dolu pislik yapıyor. Çünkü siz onun namussunuz. O ancak size sahip olduğu için bir erkek olabiliyor.
Hiçbir sosyal güvenceniz yok ve kendinizi devletin kucağına bırakıyorsunuz. Şimdi devlet ne yapacak? Girişte haklarını dinlediniz. Aslında haklarınız çok geniş. Kocadan kendinizi uzak tutacak bir sığınma evine yerleşebileceksiniz. Bunun için şiddeti önleme ve izleme merkezlerinden yetkililer geliyor, sizi alıyor falan filan. 8 Mart 2012'de, münevver Karabulut cinayetinden 3 yıl sonra, kadınlar yine mücadele ede ede 6.284 sayılı kanunu çıkarttılar. 25 yıllık bir mücadeleydi bu. Tümüyle esaret altına girmiş bir kadın, polise başvurunca gerçek hakları ilk kez 2012'de oldu. Cumhuriyetin 89. yılında bakın.
Devlet dedi ki, kadın bana sığınırsa beyanı yeterlidir. Kadın beyanına göre acilen koruyucu tedbirler alacağım, kadını bir sığınma evine yerleştireceğim, şiddet faalini de izlemeye alacağım. Peki, kanun böyle diyor da pratikte nasıl oluyor? Esaret altında şiddet gören kadın polise gidince ne oluyor? Normalde beyanına göre koruma tedbirler alınması gerekirken, uygulamada böyle olmuyor. Karakola giden şiddet mağduru kadına,
Bacım geçmiş olsun şimdi bir hastaneye git ve bir darp raporu getir. deniyor. 6284'ü uygula diyen kadınlar, mücadelelerine devam ediyorlar. Beyanın gücüne güveniyorlar. Beyanla cezalandırılmıyor kimse. Bakın bu bütün büyük bir yanlış, büyük bir manipülasyon. Beyanla önlem aldırılıyor. 35 yılını geride bırakmış bu hareket, an itibariyle Türkiye'nin en diri ve en haklı mücadelesini veriyor. Bu mücadele sayesinde, bu mücadele edenler sayesinde, bugün kadın cinayetleri gündemde.
Onlar sayesinde dayağın anormal olduğunu anladık. Onlar sayesinde kadın cinayetlerinin istatistiklerini tutuyoruz. Onlar sayesinde 4320 ve 6284 sayılı kanunlar elde edildi. Onlar sayesinde kadına karşı şiddete duyarlı bir toplum yarattık. Onlara başta kadınlar olmak üzere hepimizin borcu var. Kadınlar nasıl mücadele edeceklerini biliyorlar ve 30 küsur yıldır kadınlar şu sloganı da meydanlarda atıyorlar.
Bu sloganı atan kadınlar terör örgütü üyesi olmakla suçlanıyor. Kampüslerde kadın hareketinin toplantıları erkekler tarafından fiziksel şiddetle bastırılıyor. 35 yıldır pek de görmeye alışkın olmadığımız bir cüret bugünlerde hortlamış durumda. Taşla, sopayla kadın eylemi basıyorlar. Hatta buradan hareketle tüm kadın hareketi zararlı cemiyet gibi gösteriliyor.
Bugün geçtiğimiz hafta bazı kadın platformlarının, parantezle söylüyorum, TKK iltisaklı, TKK tedrisatlı bazı kadın platformlarının buraya gelip de Çin Cihan Azadi demesi üzerine, dün Ankara Barosu'nda seçimlerde Çin Cihan Azadi demesi üzerine, bugün Diyarbakır'da bebek katili Abdullah Öcalan için sokağa çıkıp Çin Cihan Azadi demesi üzerine Türk milliyetçileri olarak buraya toplanmış bulunuyoruz. Cinciyan Azadi tartışması üzerine çarşamba günü Tren Topu'ya randevu verelim. Ama o zamana dek düşünmek için biraz zaman tanıyalım kendimize. Sorumuz şudur. Neden kadınlar dünyanın her dilinde sloganlar atarken, şarkılar söylerken şöyle sloganlar atmıyorlar? Vaktiyle bir Ayşenur var mı? Var olsun! Yaşa! Var ol! Türk kadını! Yaşa! Var ol! Türk kadını! Nedenini
çarşamba günü konuşalım, trend topikte bu konuyu detaylandıralım. Benden bu kadar. Hadi eyvallah. Saiteyim de, sokaktayım köşede. Kaltak sürtür fahişe, namus iffet neyse ne. Alır da olsa bedeni, ıslah etmem bedenini. İslam! İslam! İslam! İslam! Allah'ıma gelsin koca, gelsin devlet, gelsin top! Binatına isyan, binatına isyan!
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.