Podcast

Kıyamete 90 Saniye!

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Takvimler Haziran 1947’yi gösterdiğinde Manhattan Projesi mühendisleri, Nobel Ödülü sahibi bilimciler ve seçkin bilim insanlarından oluşan Atom Araştırmaları Yapan Bilim İnsanları Bülteni isimli bir ekip kurulmuştu. Bu kurumun esas amacıysa, Atom Çağı’nın başlangıcında nükleer silahlar ve teknolojinin durdurulamaz ilerleyişiyle ilgili insanlığı uyarmaktı. Ve bu kurum kendine çok önemli bir görev edinmişti: Saatleri ayarlamak! Tasarladıkları saatse kıyamet gününü ifade ediyordu. Hiçbir Şey Tesadüf Değil'in bu bölümünde, kıyamet sayacının nasıl işlediği inceliyoruz. İnsanlığın yakın tarihindeki olaylar üzerinden kıyamete ne kadar yaklaştığımız üzerine konuşuyoruz.






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------


Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

1.922 kelime · ~10 dk okuma

1945 İnsanlık tarihinin en karanlık yılı belki de. 6 ve 9 Ağustos 1945'te, Hiroshima ve Nagasaki'ye atılan o iki atom bombası her şeyin seyrini de değiştirmişti. Evrene, doğaya dair bilmediklerimize cevaplar ararken hiç istenmeyen bir gerçekliğin kapısını aralamıştık. Dediğim gibi, atom bombası her şeyin seyrini değiştirmişti.

Takvimler Haziran 1947'i gösterdiğinde Manhattan Projesi mühendisleri, Nobel Ödülü sahibi bilimciler ve seçkin bilim insanlarından oluşan Atom Araştırmaları Yapan Bilim İnsanları Bülteni isimli bir ekip kurulmuştu. Bu kurumun esas amacıysa atom çağının başlangıcında nükleer silahlar ve teknolojinin durdurulamaz ilerleyişiyle ilgili insanlığı uyarmaktı. Ne de olsa 1945'te insanlık tarihinde ilk defa kendini yok etme gücüne erişmişti. Belki de mutlak sona ilk kez bu kadar yaklaşmıştık. Ve bu güç kontrol edilmezse, Hiroshima ve Nagasaki'den de korkunç sonuçlarla karşılaşabilirdik. İşte bunun bilincinde olan Albert Einstein ve J. Robert Oppenheimer gibi dönemin önde gelen bilim insanlarının kurduğu Bulletin of the Atomic Scientists kurumunun çok önemli bir gayesi vardı.

Saatleri ayarlamak. Evet, dönemin ileri gelen bilimcileri bir saat ayarlamıştı birlikte. Ardından bir de dergi çıkarmış ve kapağına da bu saati koymuşlardı. Sanatçı Marty Langsdorf'un tasarladığı kapaktaki saat tam olarak gece yarısına 7 dakika kaldığını gösteriyordu.

Transkriptin tamamını oku

Peki 7 dakika sonra ne olacaktı? Gece yarısı neyi ifade ediyordu? Saatler 00.00'ı gösterdiğinde insanlığın ne bekliyor olabilirdi? Bu saat neyi ifade ediyordu biliyor musunuz? Kıyamet günü.

Evet, bu bölümde kıyamet ihtimali üzerine konuşacağız sizinle. Fakat öyle epik hikayelerde anlatılan türden bir kıyamet değil bu. Bizzat kendi elimizde hazırladığımız ve kaçınılmaz bir kıyametten bahsediyorum. Bulletin of the Atomic Scientist'in 1947 Haziran kapağındaki o saat, insanlığın kendisini yok etmesine ne kadar süre kaldığını gösteriyordu.

Peki 1947'de kıyamete 7 dakika kalan o saatin şu anda neresindeyiz? O zamandan bu yana 25 defa değiştirilen bu saat şu anda tam olarak kaçı gösteriyor ve bu süre neyi ifade ediyor? Gelin birlikte bakalım. Önce saatimizi başlatalım ve Akrep ve Yelkova'nın konumunu değiştiren olayları inceleyelim. Evet 1947 Haziran. Gece yarısına 7 dakika var.

2 yıl sonra saat 23.53'den 23.57'ye gelmişti. Zira bu tarihte Sovyetler Birliği RDS-1 isimli ilk atom bombasının testini gerçekleştirmişti. Bu da insanlığı kıyamete 4 dakika daha yaklaştırıyor. 1953'e geldiğimizde ise sona biraz daha yaklaşmıştık.

Amerika Birleşik Devletleri, Ivy operasyonu ile ilk hidrojen bombasını test etmiş, Sovyetler Birliği de Joe Dirt ile buna cevap vermişti. Bu yaşananların ardından gece yarısına bir dakika daha yaklaşmıştık. Artık kıyamete yalnızca iki dakika vardı. 1960. Hidrojen bombaları ile birlikte tüm uluslar sadece birbirlerini değil, tüm dünyayı yok edebileceklerini fark etmişlerdi.

Sovyetler Birliği ve Amerika farklı mecralarda iş birliği yapmaya, iletişime geçmeye ve bu konuyu bilim insanları aracılığıyla tartışmaya karar vermişti. Bu sayede saat epey bir geriye atmıştı. Derin bir nefes oldu bu türümüz için. Hatta başladığımız yerden de iyi bir noktadaydık. Zira saatimiz 23.48'i gösteriyordu artık. Fakat işte tarihin seyri bu kadar da toz pembe akmayacaktı.

Sovyetler Birliği ve Amerika'nın uzlaşı arayışlarından birkaç yıl sonra yeni çoraplar ördük başımıza. 1965'te Hindistan ve Pakistan arasında başlayan savaşları, 1967'de İsrail ve Arap dünyası arasındaki 6 gün savaşları takip etmişti. Büyüyen savaş ortamı ise 1968'de zirve yapmış ve Vietnam savaşı patlak vermişti. 21 yıl süren bir savaşla çoğu sivil 4 milyona yakın insan yaşamını yitirmişti. Diğer yandan aynı dönemde Fransa ve Çin'in nükleer silah anlaşmasını hala imzalamaması gerilimi de yükseltiyordu. Tüm bu yaşananlar bizi kıyamete biraz daha yaklaştırmıştı haliyle. Başladığımız yere tekrar geri dönmüştük. Saatimiz yine 23.53, yani kıyametten 7 dakika öncesini gösteriyor.

Neyse ki 1969'da biraz olsun nefes alabilmiştik. Hindistan, İsrail ve Pakistan gibi devletler dışında tüm ülkeler nükleer silahların yayılmasının önlenmesi anlaşmasını imzalamıştı. Bu da saatimizi 3 dakika geriye çekmişti. Akrep ve Yelkovan 23.50'yi gösteriyordu artık.

1972. Amerika ve Sovyetler Birliği stratejik silahların sınırlandırılması görüşmelerine başlayıp anti-balistik füze anlaşmasını imzaladığında biraz daha rahatlamıştı. Saat tekrar 23.48'e kadar gerilemişti. Atom bombasının kullanılmasından sonra insanlık tarihi de çok çalkantılı bir hal almıştı anlayacağınız. Ancak bir şekilde kıyametten uzaklaşabilmeyi başarmıştık 1972'de.

Fakat iki yıl sonra yeni bir dönüm noktası yaşanmıştı. 1974'te İran, Smiling Buddha adını verdiği nükleer bir test gerçekleştirmişti. Testin yarattığı gerilim sonucunda stratejik silahların sınırlandırılması görüşmeleri durma noktasına gelmiş. Dolayısıyla da kıyamet saatine üç dakika daha yaklaşmıştı. 23.51

Ve durmaya da niyetimiz yok gibiydi. 1980'de Sovyetler Birliği ve Afganistan arasındaki savaş başlamış. Amerika'da silahsızlanmaya yönelik görüşmeleri sonlandırmıştı. Öyle ki dönemin Amerika Başkanı Jimmy Carter sporcularını Moskova Olimpiyatları'na göndermemişti. Bir kez daha başladığımız yerdeydik. 23.53

Bunun da etkisiyle 1981'de Amerika ve Sovyetler Birliği arasındaki gerilim iyice artmıştı. Ronald Reagan'ın Amerika başkanı olmasıyla birlikte Birleşik Devletler'in nükleer silah anlaşmalarına bakış açısı da değişmişti. Hatta Reagan Sovyetler Birliği'ni yok etmeden soğuk savaşın bitmeyeceğini dahi söylemişti. Artan gerilimin sonucuysa elbette nükleer silah tehditinin tekrar canlanması olmuştu.

Takip eden süreçte İran-Irak savaşı, Polonya'daki darbe, Güney Afrika'da yaşanan apartheid yani ırksal ayrımcılık sistemi ve dünya çapında yükselen insan hakları ihlalleri karşılamıştı bizi. Kıyamete biraz daha yaklaşmıştık yani. Her geçen gün tırmanan birinin 1984'te zirve yapmıştı. Kıyamet sayacı artık 23.57'yi gösteriyordu. Evet, yalnızca 3 dakika kalmıştı her şeyin bitmesine.

Gördüğünüz üzere tarihimiz boyunca çok kez uçurumun kenarına kadar gelmiş bir türüz. Zaman zaman umut vaat etsek de bir şekilde başladığımız yere geri dönmeyi başarabiliyoruz. Ama işte o meşhur sözü hatırlamak gerekiyor. Yaşamın olduğu yerde umut da vardır. Biz de bir dönem tutunduk o umuda. Ne kadar başarılıydık peki? Ben anlatayım, kararı siz verin.

1988. Uzun yıllar sonra ilk defa insanlık, en rahat dönemlerinden birine girmişti. İlk olarak Sovyetler Birliği Başkanı Mihail Gorbachev ve Reagan arasında bir nükleer silah kontrolü anlaşması daha imzalanmıştı. Bu da bizi 3 dakika kazandırmıştı. Saati 23.54'e kadar geriletmiştik.

İki yıl sonra biraz daha rahatlayacaktık. Berlin duvarının yıkılmasıyla birlikte Almanya resmen birleşmişti. Bu da soğuk savaşın sonlanmasına dair önemli bir sinyaldi aslında. Böylece 4 dakika daha kazanmıştık. İlerlemeye de devam ediyorduk açıkçası. Öyle ki 1991'de kıyamet günü saatinin Akrep ve Yelkovan'ı en pozitif tabloyu gösteriyordu bize. Yani 23.43'ü.

Bunun birçok nedeni vardı elbette. Fakat en önemlisi Amerika ve Sovyetler Birliği arasında imzalanan START-1 isimli silah kontrolü anlaşmasıydı elbette. Anlaşmaya göre 6000'den fazla nükleer savaş başlığını ve 1600 kıtalar arası balistik hüzenin etkisiz hale getirilmesi kararlaştırılmıştı. Anlaşmanın devamında 26 Aralık 1991'de Sovyetler Birliği dağıldığını duyurmuştu.

Bu da aslında iki kutuplu dünya hikayesine son noktayı koymuştu. Fakat bu da yetmemişti insanlığa. 1995'den sonra tam anlamıyla bir serbest düşüş yaşayacaktık. Ne olduğunu konuşacağız elbette. Fakat burada kısa bir ara vermemiz iyi olur. Zira bu noktadan sonra tarihin akışını yakalamak sandığımızdan daha da zor olacak. Evet, 1988 ve takip eden 7 senede sular durulmuş gibiydi.

kıyamet saatinin seyrini değiştirmiş gibiydik. Dünya 1945'ten o yana en huzurlu günlerini geçiriyordu belki de. En azından kağıt üzerinde öyleydi. Ama işte, insan umudun da yıkımın da müsebbibi. Aradan da önce dediğim gibi, 1995 sonrasında deyim yerinde ise serbest düşüşe geçmiştik.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından nükleer silahlanma tehditinin yeniden artmasıyla kıyamet saati birden hızlanmış. 23.46'yı gösterir olmuştu. Aniden 3 dakika daha yaklaşmıştık sonra.

Derken 1998'de Hindistan ve Pakistan'ın nükleer testler gerçekleştirmesiyle tam 5 dakika ileriye attı saatimiz. 4 yıl sonra Amerika'nın bazı nükleer kontrol anlaşmalarından çekilebileceğini duyurmasıyla iyice hızlandı kıyamete doğru yürüyüşümüz. 11 Eylül saldırısı ardından terörizm tehdidinin daha da güçlenmesiyle 23.53'ü göstermeye başladı saat. Evet. Bir kez daha 1945'e geri dönmüştük. Ve bu buzdağının görünen kısmıydı maalesef.

2007'de Kuzey Kore'nin nükleer testler gerçekleştirmesi, İran'ın nükleer başlık stoklarını güncellemesi, buna karşılık olarak Amerika ve Rusya'nın nükleer başlıklarıyla gövde gösterisi yapması derken nükleer savaş gerilimi tekrar artmıştı. Aynı zamanda tarihte ilk defa 2007'de iklim değişikliğinin etkileriyle dünyanın sonunun gelebileceğini konuşmaya başlamıştık. ehaliyle saat biraz daha ilerlemiş, 23.55'e kadar varmıştı. 2010'da iklim kriziyle mücadele anlaşmaları ve nükleer stoğun azaltılmasına yönelik yeni görüşmeler bize bir dakika kadar kazandırsa da bu boş bir umut olmuştu maalesef. 2012 sonrasında hiçbir ülkenin iklim değişikliğiyle mücadele konusunda somut bir adım atmaması süreci de hızlandırmıştı.

2015'te nükleer atık tehlikesini, 2017'de dönemin Amerika Başkanı Donald Trump'ın nükleer savaş tehditleri savurması takip etti. Kıyamet saati hiç olmadığı kadar ilerlemiş. 23.57.30'a kadar varmıştı. Üstelik tek tehdit nükleer savaş ya da iklim krizde değildi artık.

2018'de insanlığın sonunu getirebilecek tehditlere yapay zeka, siber savaş, sentetik biyoloji ve biyolojik savaş gibi yeni tehditler de eklendi. Artık kıyamete sadece 2 dakika vardı. Ve ne yazık ki insanlığın da durmaya hiç niyeti yoktu. Önce Rusya-Ukrayna, hemen ardından İsrail-Filistin savaşının patlak vermesiyle daha da hızlı adımlarla yaklaştık kıyamete.

Rusya'nın nükleer anlaşmaların tamamından çekilme konusunu meclise getirmesi, Kuzey Kore'nin nükleer stoklarını daha da genişletmesi, Covid-19 ile birlikte daha da ciddi şekilde tartışılan biyolojik savaş tehdidi ve yapay zekada yaşanan kontrolsüz gelişim gibi olaylarla geçirdik son dönemi. En nihayetinde 2023 yılında kıyamet günü saati 23.58.30'u gösteriyordu.

Özetle 1947'de başlayan ve dönem dönem dünyadaki gelişmelerle güncellenen bu saate göre insanlığın kendi sonunu getirmesine yalnızca 90 saniye uzaklıktayız. Ve elbette bu saat bir metafor. Yani merak etmeyin, 90 saniye sonra kıyametin kopacağı filan yok. Ancak bu bizim önemli bir gerçekle yüzleşmemize zemin hazırlıyor. Bahsettiğim tüm korkunç savaşlar ve gelişmelere rağmen, teknolojik açıdan en gelişmiş durumda olduğumuz bir dönemden geçiyoruz. Birçok alanda ilerleme kaydettik, birçok hastalığa çare bulduk.

dünyanın gizemlerini, uzayın bilinmezlerini keşfedebilecek bir noktadayız artık. Ama işte tüm bunlara karşın, Bolot'un Of the Atomic Scientists kurulu üyeleri ve sayısız Nobel ödüllü bilim insanına göre ilk defa kendimizi yok etmeye bu kadar yakınız. Evet, Bulletin of the Atomic Scientist'in kıyamet saati uygulaması ilk başlatıldığında ana gündem J. Robert Oppenheimer'ın da parçası olduğu atom çağının tehlikeleriydi. Bu saati başlatan en önemli ismin kendisinin olması da ilginç bir ironi tabii ki. Fakat zaman içerisinde karşılaştığımız tehditlerin de sayısı artmış görünüyor. Yapay zeka ve iklim krizi ise bunlardan sadece ikisi. Bu kıyamet saati metaforunun amacı da bu aslında.

bahsettiğimiz tüm bu tehditler karşısında insanlığa aciliyet ve korku duygusu aşılayıp çözüme yönelik adımlar atmaya zorlamak. Ben bunun son derece önemli ve değerli bir uyarı olduğunu düşünüyorum açıkçası. Teknolojik gelişmeler ne kadar inanılmaz ve heyecan verici olsa da tarihin bize çok iyi öğrettiği bir şey var. İnsanlık korkunç güçleri idare etme konusunda defalarca çuvalladı. Bugün teknolojiye, ham maddeye ve birçok araca erişimimizin bu kadar kolay olması elbette müthiş bir şey. Ancak bu bolluk başka bir ihtimali de beraberinde getiriyor.

Yeterli zamanı ve imkanı olan bir ya da birkaç kötü niyetli insan bazı teknolojik hilelerle çok basit cihazları kitle imha silahlarına dönüştürebilir. Üstelik uluslararası gerilimin gittikçe arttığı bir dönemdeyiz. Diğer taraftan yapay zeka başta olmak üzere iklim krizi, yükselen ırkçılık, sosyal medyada büyüyen linç kültürü, ekonomik adaletsizliğin artışı ve daha birçok tehditle karşı karşıyayız. Bunlar üzerinde uluslararası bir işbirliğinin kurulması ise her geçen gün daha da zor bir hale geliyor. Yani yine yavaş yavaş birbirimizi yok etmeye doğru gidiyoruz. Oturup bir konuşalım, bu sorunlara bir çözüm arayalım diyenlerin sayısı ise ne yazık ki çok az.

Evet, bu saat önemli bir sembol. Fakat her şeyin kötüye gittiğini söylemekten öteye de gitmemiz gerekiyor. Mesela dünyadaki bazı güvenilir kurumların hazırladığı global risk değerlendirme raporlarına da bakmamız lazım. Dünya Ekonomik Forumu'nun son raporuna göre de önümüzdeki 10 yıl üzerinde bizi, teknoloji başta olmak üzere, ekonomik belirsizlik, iklim değişikliği, nüfus krizi ve göç dalgaları gibi birçok problem bekliyor.

yine iklim değişikliğine bağlı olarak doğal felaketlerde ciddi artışta bekleniyor. Uzun lafın kısası neler olduğunun pek de farkında değiliz. Küresel anlamda savaşlar, hastalıklar ve ekonomik kriz gibi büyük insanlık dramları yaşanıyor ve yaşanmaya devam edecek gibi gözüküyor. Özellikle de gelişmiş ülkeler bu zamana kadar umursamadığı milletlerden gelen göç akınlarıyla yüzleşiyor ve sömürerek yok saydığı yığınların etkisini ilk elden yaşamaya başlıyorlar. Yine gelişmiş ülkelerde nüfus krizi söz konusu iken yok sayılan kitleler çok daha kalabalık bir halde savaşlardan, kıtlıktan kaçarken kendilerini onları yok sayanlara hatırlatıyor ve dünyanın kaynaklarının daha adil bir şekilde paylaşılması gerekliliğini gösteriyor.

Kısacası dünyanın diğer bir ucunda rahat uyuyamayan insanların olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Hem ekonomik hem de insani açıdan adil bir düzen için çabalamak bir tercihten öte sorumluluk olmalı artık. Ancak bu şekilde saatin akışını tersine çevirebiliriz. Ve ancak bu şekilde yaşamın olduğu yerde umut da vardır sözündeki umuda tırnaklarımızı geçirebiliriz.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)