
2.348 kelime · ~12 dk okuma
1943. İkinci Dünya Savaşı'nın en şiddetli yıllarından biriydi hiç şüphesiz. Savaştaki taraf ülkeler birbirlerine üstünlük sağlamak için tüm yolları denerken bir yandan da bilimsel araştırmalarda, daha önce kimsenin sahip olmadığı silahlara ve teknolojilere sahip olmaya çalışıyordu. Tabi bu araştırmaların arasında bazı sıra dışı, hatta çılgın denebilecek fikirler de vardı.
Bunlardan biri de çok çok değerli savaş gemileri, denizaltılarını ve radarlara karşı görünmez kılmaktı. Evet, bir gemiyi görünmez kılmaktı. Tamam kabul, kamuflaj zaten askeri araştırmaların en önemli konularından birisi. Tarih boyunca da çok farklı şekillerde karşımıza çıktı. Kaldı ki bir cismi, özellikle de askeri bir envanteri radarda görünmez kılmak hali hazırda 1943'te uygulanan bir teknolojiydi.
Ama işte görünmezlik derken, çıplak gözle de görünmemekten bahsediyoruz bu sefer. Yani koca bir geminin birdenbire görünmez olmasından. Epey olağan dışı, hatta mantıksız geliyor değil mi bu söylediğim? Ama işte, literatüre dahi girmiş ve sayısız defa anlatıla gelmiş bir hikaye var. Hiçbir şeye tesadüf değilim bu bölümünde, o hikayeyi laboratuvarımıza alıp analiz edeceğiz.
Fakat anlatacaklarımı dinlerken hissettiklerinize ve zihninizin size söylediklerine odaklanmanızı rica ediyorum. Zira bu bir komplonunda anatomisi. Yani Philadelphia deneyinde. Yıl 1943. Aylardan Ekim. Pennsylvania Philadelphia Limanı. Amerika Birleşik Devletleri ordusu burada bir deney gerçekleştiriyordu. O dönem ordunun envanterinde bulunan USS Eldridge isimli bir gemi seçilmişti bu deney için. Diana da podcastimizin sıkı dinleyicilerinin hiç yabancı olmadığı bir bilim insanıydı. Evet. Albert Einstein.
Deneyi yürüten bilim insanları ve mühendisler Einstein'ın birleşik alan teorisine dayanarak devasa jeneratörler geliştirmiş ve USS Eldridge'e yerleştirmişti. Buradaki amaçsa jeneratörlerin aracılığıyla gemi çevresinde çok güçlü bir elektromanyetik alan oluşturmaktı. Bu sayede ışığı bir anlamda bükerek gemiyi hem radarlara hem de çıplak göze görünmez kılacaklardı. Aslında aynı yılın yaz aylarında da benzer testler yapılmıştı. Fakat bu deney için düğmeye basıldığı anda hiç beklenmedik bir şey olmuştu. Jeneratörler devreye girer girmez gemiyi yutan çok yoğun yeşil bir sis ortaya çıkmıştı. Ve sisler dağıldığında... Evet.
gemi ortada yoktu. USS Eldridge görünmez olmuştu. Fakat asıl çarpıcı olan bu da değildi. Deneyin yapıldığı yerden 350 km uzakta, Norfolk, Virginia'daki başka bir gemide bulunan insanlar hayatlarının şokunu yaşamışlardı. Zira USS Eldridge bir anda Norfolk'taki bu gemide bulunan insanların gözünün önünde belirmiş ve daha sonra tekrar kayboldu.
Fakat daha da çarpıcı bir şey vardı. Gemideki mürettebat USS Eldridge'i gördükleri saati not etmişlerdi. Aldıkları nota göre USS Eldridge Philadelphia'da kaybolduktan 10 dakika önce Norfolk'ta görülmüştü. Evet, bir gemiyi kamufle etmek isterken yanlışlıkla hem ışınlanmayı hem de zaman yolculuğunu keşfetmişti Amerikan ordusu.
Ardından gemi Norfolk'ta göründükten 20, Philadelphia'da kaybolduktan 10 dakika sonra tekrar Philadelphia'da ortaya çıkmıştı. İşin kötüsü bu olay büyük bir trajediyle sonlanmıştı. Bu ışınlanma sırasında USS Eldridge'de bulunan mürettebatın bazıları tamamen yok olmuş. Bazıları geminin duvarlarına gömülmüş bir şekilde ortaya çıkmıştı. Evet duvarlarla bütünleşmişlerdi.
Mürettebatın geri kalanı ise akıl sağlığını tamamen yitirmişti. Tüm bunların sonunda deneye tanıklık eden herkesin yoğun beyin yıkama ve benzeri yöntemler yoluyla olayı tamamen unutması sağlanmıştı. Ve tabii ki Philadelphia deneyi de askıya alınmıştı. Başarısız birçok deney gibi bu da unutulup giden çalışmalardan birisi olmuştu. Ta ki 10 yıl sonrasında yeniden gün yüzüne çıkana kadar.
1955'te araştırmacı bilim insanı Maurice Jessup, The Case for the UFO yani UFO olayı isimli bir kitap yayımlamıştı. Her ne kadar bir bestseller ya da çok iyi bir kitap olmasa da çıktığı dönemde epey bir ses getirmişti. Hala da bazı kesimlerin başucu kitaplarından biridir hatta. Zira UFO'lara inanan bir bilim insanı çok değerli bir nimettir kimileri için. Jessup bu kitabında UFO teknolojisiyle ilgili bazı hipotezler ve iddialar da ortaya atmıştı. Ama bizi ilgilendiren esas olay doğrudan kitapla ilgili değil. Kitabı konu edinerek çok ince bir teori işleyen birisiyle alakalı konuşacağız.
Carl M. Allen'dan bahsedeceğim şimdi size. Bu kitabı okuyan Allen, Morris Jessop'a Carlos Allende ismini kullanarak bir mektup gönderiyor önce. Mektubunda da az önce bahsettiğim deneyin detaylarını anlatıyor Jessop'a. Yeşilsiz, geminin kaybolması, geri gelmesi falan yani. Oldukça detaylı bir şekilde Amerikan donanmasının bu deneyine doğrudan tanık olduğunu ve gerçekleri ortaya çıkarmak istediğini söylüyor.
Bu da Jessup'un ilgisini çekiyor haliyle. Her ne kadar yazılanlara pek inanmasa da çok detaylı, iyi vurgulanmış ve bir miktarda tutarlı görünüyor ona Allende'nin söyledikleri. Hemen yanıt veriyor bu mektuba. Sonraki mektuplarda Allende'nin yazdıkları baya bir tutarsızlaşınca Jessup da ''Normal değil bu'' deyip bir daha yanıt vermiyor ve konuyu kapatıyor kendince. Ama işte konu burada kapanmıyor bir şekilde.
1957'de Amerikan donanması bilimsel araştırmalar biriminden birileri Jesup'un kapısını çalıyor bu sefer. Kendisine bir posta gelmiş. Açıyor zarfı Jesup ve karşısında UFO'lara dair yazdığı kitabı buluyor. Kitabı açtığındaysa sayfalarca yazılmış notlarla karşılaşıyor. Garip olansa bu notların dünya dışı olduğunu iddia eden üç farklı varlık tarafından yazılmış olmasıydı.
Dahası kitapta anlatılanlarla Philadelphia deneyi arasındaki bağlantıları sayısız teoriyle gösteren notlardı bunlar. Jasper da bakıyor notlara ve hemen olan biteni anlıyor. Yazıdaki hatalar, garip noktalamalar falan hemen tanıyor. Bu Carl Allen'ın el yazısı. Üç farklı kişi gibi davranarak kitaba notlar almış. Muhtemelen bir akıl hastasının hezeyanlarıydı bunlar.
Şimdi bu konu Carl Allen'ın bir akıl hastanesine kapatılmasıyla kapanmıştır diye düşünüyorsunuzdur eminim. Aslında öyle olsaydı pek de haber değeri taşımazdı bu hikaye. Fakat bu konunun hala daha ciddi ciddi tartışılmasına neden olan çok önemli bir detay var burada. O da kitabın yazarı Maurice Jessup'ın bu zarfı aldıktan 2 yıl sonra yani 1959'da egzoz gazını arabasının içerisine yönlendirerek hayatına son vermesi. Bu detay tüm hikayeyi bambaşka bir boyuta taşıyor değil mi? Bölümün en başında zihninizin size söylediklerine odaklanın demiştim hatırlarsanız. İşte bu detay şu an adek düşündüğümüz her şeye çok büyük bir şüphe tohumu ekiyor olmalı.
Peki o halde. Hadi bu tohumları yeşertelim şimdi de. Bu trajik son gerçekten bir intihar mıydı yoksa bir örtbas mı? Onu inceleyelim. Philadelphia deneyi meselesi kolay kolay kapanmadı demiştim az önce size. Aslına bakarsanız 1980'lere kadar pek bir gündem olmamıştı bu konu. Fakat 1984'te çıkan bir film rafta duran dosyanın tekrar açılmasına neden olacaktı.
E filmin ismi de sürprize mahal vermeyecek şekilde The Philadelphia Experiment'tı. Bu yapım konuyu doğrudan Carl Allen'ın anlattığı şekliyle ele almıyordu bu arada. Filmin senaryosu USS Eldridge gemisindeki iki denizcinin kendilerini aniden 40 yıl sonrasında bulması sonucunda yaşananları işliyordu. Ancak asıl olay bu yapım yayınlandıktan 4 yıl kadar sonra Al Bielek'in bu filmi izlemesiyle başlayacaktı.
İşin garibi Bielek tam da kaybolduğu iddia edilen USS Eldridge'de görevli bir askerdi. Eski denizci filmi izledikten sonra bir anda ordu tarafından silinen zihninin canlandığını ve anılarının geri geldiğini söylüyordu. Hatta 1943'teki deneyin gerçek olduğunu ve o esnada kendisinin 21 Ağustos 2137 yılına ışınlandığını iddia ediyordu. Dahası Montauk projesi olarak da bilinen ve iddialara göre Philadelphia deneyinin devamı olan bir çalışma da söz konusuydu. Bielek zaman yolculuğunu amaçlayan bu projeye de dahil olduğunu ve sonrasında 2700'lü yılları da ziyaret ettiğini söylüyordu. 28. yüzyılda dünya nüfusunun 300 milyon olacağını ve dünyanın bilgisayarlar tarafından yönetildiğine şahit olduğunu falan iddia ediyordu.
Philadelphia deneyini gündeme getiren tek kişi bir elek değildi elbette. 1994'te kendisine UFO araştırmacısı diyen bir Fransız astrofizikçi Jacques Vallée de bu meseleyi gündemine almıştı. Bir gazetede deneyden bahsedip bu konuda bir şeyler bilen varsa bana bilgi versin diye bir ilan da vermişti. Ve bir kişi de ulaşmıştı kendisine. Edward Dodgen.
ki kendisi bir anlamda bu hikayeye noktayı koyanlardan biriydi. Sözde deney gerçekleştiği sırada Dodgen, USS Eldridge'in yakınlarındaki başka bir gemide görevliydi ve o zamanlarda gerçekten de Amerikan donanmasının bazı deneyler gerçekleştirdiğini kabul ediyordu. Onun ifadesine göre bu deneylerin temel amacı gerçekten de gemileri bir anlamda görünmez yapmaktı. Ama işte burada bu kelimenin asıl anlamıyla askeri literatürdeki anlamını karıştırmamak gerekiyor. Askeri literatürde görünmezlik kamuflajla neredeyse eş anlamlı şekilde kullanılır. Dodgen'da donanmanın elektrik alanı oluşturan bir mekanizmayla gemi çevresindeki manyetik alanı manipüle etmeye çalıştığını söylemişti.
Ayrıca geminin etrafında görüldüğü iddia edilen yeşil sis konusunu da açıklamıştı kendisi. Bu şey lokal bir alanda oluşturulan güçlü elektrik akımının bir sonucuydu. Volkan patlamalarında da benzerini gördüğümüz bir tür yıldırımı andırıyor. Aziz Elmo'nun ateşi adıyla bildiğimiz parlamalardan kaynaklanıyordu bu sis. Yani ordu gemilerin mayınlara ve torpidolara karşı korunmasını sağlayacak bir teknoloji üzerinde çalışıyordu.
Yani standart bir askeri projeden bahsediyordu özünde. Peki ya Carl Allen'ın gördükleri? Onları ne yapacağız? Eh bir açıklamamız var elbette. Ama şimdi burada bir ara versek iyi olur. Zira hikayenin devamında bu hikayeyi analiz edeceğiz.
Evet, Carl Allen gerçekten de bir şey görmüş olabilirdi. Fakat bu gördüklerinden yola çıkarak kurguladığı hikaye her ne olursa olsun tarihin en uzun solukluğu ve etki alanı en geniş kurgularından birine dönüşmüştü. Tamam, zihnimizi açık tutmak her zaman faydalıdır. Fakat Allen'ın anlattığı ve zamanla sayısız insanın inandığı bu olayın gerçek olma ihtimali çok ama çok düşük.
Elbette bir şeyi daha kabul etmeliyiz. Devletler gizli deneyler yürütürler. Özellikle de 2. Dünya Savaşı döneminde çok yaygındı bu deneyler. Hatta Amerika'da bazı icatlar çok gizli olarak belirlenir ve detayları asla paylaşılmaz. Yani devletler bazı konuların üzerini kapatmak ya da gizli deneyler yürütmek durumunda kalabilir. Ki bu da bazı dosyalarda gayet anlaşılabilir bir şey.
Fakat burada bahsedilen olay gerçek olsaydı, emin olun kimsenin üzerine örtemeyeceği global bir krize şahit olurduk. Neyse, dilerseniz şimdi biraz da gerçeklere bakalım. Bu hikayenin neden 50 yıldan fazla bir süre canlı kalabildiğini bir anlamaya çalışalım. Birincisi, Carl Allen bu iddianın tek sahibiydi. Yani olaya şahit olan başka hiç kimse yoktu. Bir geminin kaybolması ve başka bir yerde ortaya çıkması, sonra orada da kaybolarak geri gelmesi filan… Bu tip anlık ve atomik düzeyde yer değiştirme sonucu oluşacak bir reaksiyon, füzyon düzeyinde bir enerji değişimi ve dönüşümüne karşılık geliyor. Ve böylesi bir olayın yaratacağı etki,
Birkaç atom bombasının yaratacağı etkiye eşdeğer olacaktır. Yani devasa düzeyde yıkıcı bir etkiye neden olabilecek bir olaya sadece bir kişinin tanık olması. Pek de mantıklı duyulmuyor değil mi? Kaldı ki hem Eldritch'te hem de Elon'un bulunduğunu söylediği gemide görevli hiç kimse böyle bir şeye şahit olduğunu söylememiş. O bölgede bulunan herkesin anılarını silmesi gerekiyor hükümetin.
Tabi anıları silebilmenin de mümkün olduğunu varsayıyoruz bu noktada. Yoksa bunun da henüz mümkün olmadığını biliyoruz hepimiz. Tüm bunları bir kenara bıraksak bile şöyle bir durum var. Gemicilikte seyir defterlerinin, kayıtların ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Deneyin gerçekleştiği söylenen tarihte USS Eldridge'in seyir defterine bakılınca geminin Philadelphia'da bile olmadığı görülmüştü. O tarihlerde gemi Brooklyn açıklarındaymış.
E hadi bunu da hükümetin kayıtları değiştirmesine bağlayabiliriz yine. Zira zihinleri sıfırlamaktan daha kolay bu. Kolaylıkla yapılabilir bir şey. Burada asıl probleme geliyoruz. Bu tip kitleleri ikna eden hikayelerin önemli bir özelliği vardır. Bilimsel bir teoriye dayanıyor gibi görünmesi. Bir de Albert Einstein gibi bir ismin teorilerine dayandırıyorsanız zaten bir sıfır öndesinizdir.
Carl Allen ne yapıyor peki? Bunu bir adım daha öteye taşıyıp diyor ki, ben Albert Einstein'ın bizzat kendisinden birleşik alan teorisiyle ilgili dersler aldım. Bana bunları öğreten kendisidir. Buradaki problemse tüm bu iddialarını dayandırdığı birleşik alan teorisi bugün dahi tamamlanmış değil. Böyle bir geçerli teori yok elimizde.
Şayet Einstein'ın hayal ettiği haliyle, kuantum fiziğiyle genel görevliyi birleştiren bu teori gerçek olsaydı bu konu bir gemiyi kaybedip sonra geri getirmekte falan kalmazdı. Bu teori şu an için bildiğimiz haliyle her şeyin teorisine en yakın yaklaşımlardan biri ve buna sahip olan ülke zaten elinde evrenin şifrelerini bulunduruyor demektir. O dönemde atom bombasını kullanmaktan çekinmeyen Amerika bu teoriyle geliştirdiği iddia edilen bir teknolojiyle neler yapardı sadece düşünmek yeter herhalde. Bu arada Carl Allen'ın hayatının ileriki dönemlerinde her şeyi uydurduğunu kabul ettiğini de not düşelim. Daha da ilerleyen yıllarda yok vazgeçtim aslında uydurmadım falan dese de amacını az çok anlamışsınızdır. Peki gelelim madalyonun diğer yüzüne.
Böyle gerçek olma ihtimali olmayan bir hikaye nasıl oldu da tarihe karışmadı? Nasıl hala bugün bile konuşuluyor? Milyonlarca insan hala nasıl inanabiliyor buna? Çok basit bir açıklaması var bunun da. Bu tip teorilerin sosyokültürel tarafları çok önemlidir.
Hitap ettiği kitle için kendini yerine koymasını sağlayacak detaylara sahip olması, gizem sosuyla süslenerek tutarlı olmayan ancak tutarlıymış ilüzyonu yaratacak bir omurgaya sahip olması falan o hikayeyi çok daha cazip kılıyor. Ama özünde bu hikayelerin devamlılığını sağlayan şey insanların bilinmeyene, gizemli olan şeye duyduğu merakıdır. İnsan zihni doğası gereği bilinmeyende dolu hikayelerde. Eksik bilgileri kendi tecrübe ve inançlarıyla doldurur.
Bu hikayelerin etrafında oluşan kültürler ve topluluklar onları sadece birer anlatıdan daha fazlası haline getirir. Philadelphia deneyi hakkındaki hikayeler de tıpkı UFO gözlemleri veya 51. Bölge gibi modern mitolojimizin bir parçası haline gelmiştir yani. Söz konusu hikayeler sadece bilimsel kuramlar veya teknolojiye dayalı değil, aynı zamanda derinlemesine bir duygusal etki yaratıyor ve insanların doğa üstüne, komplo teorilerine olan ilgisini tetikliyor. Ayrıca hükümet gizliliği ve askeri sırlar gibi konuların etrafındaki merak da bu tür hikayelerin popüler kalmasına yardımcı oluyor.
Dahası popüler kültürde sürekli olarak bu tür konular işleniyor ve Hollywood filmlerinden belgesellere kadar geniş bir yelpazede yer alıyor. Her ne kadar Carl Allen daha sonraları hikayelerin uydurma olduğunu kabul etse de bu tür anlatıların yayılmasında ve yaşatılmasında hikayenin doğruluğu ya da yalan oluşundan ziyade hikayenin kendine has çekiciliği ve etkisi daha önemli bir rol oynuyor. İnsanlar gerçeği araştırmaktansa kendilerine heyecan veren ve düşündüren bu tür hikayelere inanmayı tercih ediyorlar. Sonuç olarak Philadelphia deneyi gibi hikayeler gerçek olma ihtimali düşük olsa da kültürel anlamda derin izler bırakıyor ve zamanla folklorun bir parçası haline geliyor. İnsanların gerçeklik algısı üzerinde oynayan ve onları daha fazla araştırmaya iten bu tür hikayeler sorgulama ve merak duygusunu canlı tutarak toplumsal bellek içerisindeki yerini koruyor.
Kuşkusuz Philadelphia deneyi gibi hikayelerin çekiciliği inkar edilemez. Ama bu cezbedicilikten nasıl korunacağız? Neler yapabiliriz? Son olarak bunun üzerine biraz konuşalım isterseniz. Öncelikle eleştirel düşünmek gerekiyor. Çok fazla emin olmadığımız bir konuda ikna olmadan önce alternatif açıklamaları göz önünde bulundurmak hayat kurtarır. Bilginin geldiği yer kadar bilgiyi sunan kişi veya kurumun niyeti ve geçmişi de önemlidir ne de olsa.
İkinci aşamadaysa bilimsel yaklaşımı benimsemek gerekiyor. Herhangi bir iddiayı kabul etmeden önce gözlemler, kanıtlar ve mantıklı çıkarımlar iddiaların geçerliliğini test etmenin en güvenilir yoludur. Elbette tartışmalara da açık olmak gerekiyor. Farklı görüşleri ve alternatif açıklamaları dinlemelisiniz. Her zaman tek bir hikaye veya perspektif yoktur ve doğruya ulaşmak için çeşitli bakış açılarını değerlendirmek önemlidir.
Diğer yandan popüler kültürle bilimi ayırt etmelisiniz. Film, dizi ve kitaplar gibi popüler kültür ürünleri sıkça bilim ve tarihi esas alır. Ancak bu hikayeler genellikle dramatik etkiyi artırmak için abartılır ve değiştirilir. Eğlence ve eğitimi birbirine karıştırmamak gerek. Özetle Philadelphia deneyi gibi konular mevzu bahis olduğunda açık fikirli ama şüpheci olmak gerekiyor. Doğruluğunu araştırmakta bir sorun yok sonuçta.
Yeni fikirlere açık olmakla birlikte, kanıtlanmamış iddialara karşı sağlıklı bir şüphecilik duygusunu korumak, bilgi bombardımanı çağında sağduyulu kalmanın anahtarı olacak bizler için. Evet, doğru. Gerçeküstü hikayeler bize ilham veriyor, bize eğlendiriyor. Fakat gerçekte olanı anlamak ve ilerlemek için, bilime ve mantığa dayalı düşünmekten vazgeçmemektir esas olan. Madem öyle, bilimin ve mantığın yolunuzu daima aydınlatması dileğiyle,
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.