
1.620 kelime · ~8 dk okuma
Geldiniz demek. Hoş geldiniz. Hatta bir şey diyeyim mi? Tam da zamanında geldiniz. Zira birazdan tarihe tanıklık edeceğiz birlikte. Günlerden 17 Şubat 1600. Roma'dayız. Campo de Fiori meydanında. Normalden daha farklı bir gün. Aslında pazar kurulur buraya. Epey kalabalık olur yani. Fakat bugün normalden daha yoğun bir kalabalık var.
Ama bu kesinlikle bir pazar kalabalığı değil. Duyduğunuz üzere herkes bir yerde toplanmış. Bir adam var ortalarında. Yaklaşalım biraz daha ona. Zira tanıttık edeceğimiz tarih de bu adamla ilgili. Kim mi bu adam? Telaşlanmayın, anlatacağım. Ama bir şeyler söylüyor şu an. Bir kulak verelim isterseniz. Ey halkım!
Bugün karşınızda duruyorum çünkü suçluyum. Hakikati aramaktır suçum. Evet, itiraf ediyorum. Bu sözle kutsal düzenin bana dayattığı zincirleri kırmaya çalıştım. Ruhumu özgür kılmak istedim. Her öğretiyi körü körüne kabul etmeyi reddettim. Dominik Manastırı'nın zengin kütüphanesinde yasaklı kitapların ardına saklanan gerçekleri keşfettim.
O kitapları gizlice okudukça gözlerim açıldı. Sözde din alimlerinin iki yüzlülüğünü ve yozlaşmışlığını gördüm. Kendilerine kafirlerin amansız düşmanları diyen bu Dominikan papazları ne yapıyor peki? Bilgeliği aramak yerine insanları kafir diye damgalayıp yakıyorlar. Bayraklarındaki ateş büskürten köpek gibi kendilerini tanrının sadık bekçileri sanıyorlar.
Evet, belki inatçı biri oldum. Hatta beni destekleyenlerle bile çatıştım. Ama cehalete boyun eğmeyi reddediyorum. İstediğiniz kadar bedenimi yakın. Ama ruhumun ışığını asla söndüremeyeceksiniz. Ben
gerçekten bundan sonrasını izleyemeyeceğim. Üzgünüm. Bu adam kimdi biliyor musunuz? Bruno'ydu. Giordano Bruno. Kimilerine göre bir bilim şehidiydi o. Gerçekleri savurdu ve bundan asla vazgeçmediği için yaktılar onu. Bu bölümde onun hikayesine tanık olacağız. Giordano'yu bu meydana nelerin getirdiğini, onun nelerle mücadele ettiğini konuşacağız. Ve tabii ki onun sayesinde başlayan aydınlanmayı.
1548'de, o dönemde Napoli Krallığı olarak bilinen yönetime ait Nola isimli bir yerde doğdu Bruno. Ailesi kendisine Filippo ismini vermişti ilk başta. Babası bir asker olan Giovanni Bruno ve annesi Frollisa Savolino'ydu. Gençliğinde ortaçağ üniversitelerinden birinde Stadium Generale'de derslere katılmıştı. Aynı yıllarda çok sayıda Hristiyan mezhep ve tarikatı vardı Roma'da. Bruno'da onlardan biri olan Agustinian Manastırı'nda ders almıştı. Ardından başka bir tarikat olan Dominikanlı'na katılmıştı. Burada Giordano ismini almış ve 1572'de yetkili bir papaz olmuştu. Ama Giordano'nun asıl üstün yeteneği hafızasıydı.
İnanılmaz bir hafızaya sahipti Giordano. Öyle ki bu yeteneği sayesinde yolu Roma'ya kadar uzanmıştı. Hatta Papa bile bu genç dahi ile tanışmak istemişti. Bunun ötesinde hafıza geliştirme üzerine yazdığı Hafıza Sanatı isimli kitabı sonraki çağlarda bile okunmaya devam etmişti. Ki bugün bile geçerliliğini korur bu kitap. Kısacası o dönemlerde yetenekleri sayesinde oldukça el üstünde tutulan bir isimdi Giordano.
Fakat okuduğu kitaplar, tanıştığı ya da örnek aldığı isimler üzerine asla gerçekleri söylemekten çekinmeyen karakteri geleceğini de bir anlamda kaosa sürükleyecekti. Etkilendiği isimlerden birisi de Endülüslü bir Müslüman olan ve Averossa olarak da bilinen İbn Rüşd idi. İbn Rüşd, Aristoteles'in eserlerinin yorumlanmasına dayanan bir felsefe ortaya koymuştu o dönemlerde. Temel olarak da şunu söylüyordu.
akıl ve felsefenin ürettikleri, çağlar boyunca inançtan ve iman üzerine kurulu bilgiden üstündür. Bu öğretinin yanı sıra Kopernik'in evrenin doğası üzerine yaptığı çalışmalarından da çok etkilenmişti Giordano. Bu ve bunlar gibi çalışmalardan aldığı ilham ve bilgilerle Del Infinito, Universo e Mondi yani Evrenin ve Dünyaların Sonsuzluğu üzerine isimli bir kitap yazmıştı. Burada da temel olarak şunu söylüyordu Giordano. Eğer dünya evrenin merkezi değilse ve gökyüzünde gördüğümüz tüm bu yıldızların da birer güneş olduğunu düşünürsek o zaman evrende üzerinde bizim gibi canlıların da bulunduğu sonsuz sayıda dünya olmalı. Bu şu an bizim için tartışması son derece kolay bir konu elbette. Sonuçta dünyanın evrenin merkezi olmadığını bilimsel dayanaklar sayesinde gayet net bir şekilde biliyoruz.
Fakat ortaçağ döneminden bahsediyoruz. Dolayısıyla Giordano'nun bu söyleminin ne denli büyük bir infial yaratacağını az çok tahmin edebilirsiniz. Zira bu söylem kilisenin tüm öğretileri ve İncil'in evren tasvirine ters düşüyordu. Kaldı ki Bruno'nun da hedefinde bu öğretiler vardı. Özetle şunu söylüyordu. İncil'i ahlaki eğitim için kullanmalıyız. Fiziği veya doğayı öğretmek için değil.
Diğer yandan Hristiyanlık ve tüm inanç sistemlerinin felsefi ya da bilimsel akıl yürütmeyle değil sadece ve sadece inanç üzerine kurulu olabileceğini de ifade ediyordu Bruno. Ki kendisinin bir papaz olduğunu da hatırlatmak isterim. Yani dini ve inançları reddetmiyordu Giordano. Yalnızca ayırmayı, farklı bir şekilde ele almayı öneriyordu. Bunun da ötesinde o dönemde tüm mezheplerin ve cemaatlerin bir arada ve barış içinde yaşamaları gerektiğini de söylüyordu.
Şimdi ne var ki bunda diye düşünebilirsiniz elbette. Fakat Avrupa'nın karanlık çağından bahsediyoruz. Dolayısıyla o zaman için bu ifadenin çok ama çok önemli bir etkisi olmuştu. Bu ifadeleri sebebiyle Dominikan tarikatı Giordano'nun papaz unvanını elinden almış ve ardından da onu aforoz etmişti. Bu işte çok uzun sürecek sürgün yaşamanın da başlamasının nedeni olmuştu.
İtalya'da başka şehirlerde başlayan sürgün yaşamı Fransa, İsviçre ve İngiltere gibi farklı ülkelere seyahat etmesine, bir anlamda sürülmesine yol açmıştı. Nereye giderse gitsin doğru bildiğini söylemekten çekinmiyordu ve onun düşünceleri bir şekilde herhangi bir Hristiyan tarikatı veya mezhebi tarafından hoş karşılanmıyordu. Sürekli ayıplanan ve dışlanan birisi olmuştu Giordano. çevresinde onun gibi düşünen, din ve doğa felsefesini özümseyen hiç kimse yoktu. Deyim yerinde ise tüm papazlar din tüccarı olmuştu. Elbette bunları tek yaşayan Giordano da değildi. O dönemde bazılarının adını bildiğimiz birçok bilim insanı veya filozof da benzer sorunlarla karşılaşıyordu. İncile biraz aksi bir şey söyleyen, meydanlarda diri diri yakınıyordu.
Bunlardan birisi de insan vücudundaki kan dolaşımının nasıl aktığı üzerine çalışmalar yapan Miguel Servetti mesela. Kilise insan bedeni kesilip biçilemez diyerek onu da yakmıştı. Hatta Giordano da ilk kez bunu eleştirdiği için hapse atılmıştı. Yıllar içinde kilisenin hoşuna gitmeyecek birçok şey söylemiş, birçok fikri dile getirmişti Giordano. Onu bekleyen tek tehlike sürgün değildi artık.
Kilisenin baş düşmanı olmuştu bir anda. Ve bundan sonrası çok daha çetin geçecekti onun için. Ne olduğunu da konuşacağız elbette. Fakat burada bir araya gidelim isterseniz. Geri geldiğimizde Giordano Bruno'nun karanlık hikayesini takip etmeye devam edeceğiz. Evet, bir şekilde adı çıkmıştı Giordano Bruno'nun. Artık kilisenin ilk hedefi haline gelmişti.
Tüm bu yaşananlar üzerine 1584'te az önce de bahsettiğim evrenin ve dünyaların sonsuzluğu üzerine kitabını çıkaran Giordano'nun artık suyu tamamen ısınmıştı. Kaçacak pek bir yeri de kalmayan Giordano tam da bu sıralarda Venedik'te bir patrik olan Giovanni Mosenigo'dan ülkesine dönmesi ve çalışmalarını yürütmesi için davet aldı. Tüm yaşananlar üzerine bu denli ılımlı bir davetin gelmesi onu şüphelendirdi mi bilmiyoruz. Fakat Giordano bu teklifi kabul etmişti. E tabii ki bu davetin bir ihanete dönüşmesi de kaçınılmazdı. Venedik'te geçirdiği süre boyunca Giordano, Mosenigo tarafından birkaç defa Venedik Engizisyon Mahkemesine şikayet edilmişti.
İlk suçlamalardan güçlü savunmalar yaparak kurtulmuştu Giordano. Fakat işin seyri bir noktada değişmişti. Mosenigo Bruno din ve felsefeyi birlikte yorumluyor. İnsan aklıyla her şeyi kavrayabilir diyor. Bu bir anlamda insanlığa sınırsız özgürlük çağrısıdır şeklinde bir suçlamada bulundu.
Bunun üzerine kilise Giordano'yu tutuklayacaktı ve tam 7 yıl boyunca Roma'da türlü işkencelerle sorgulayacaktı. Giordano ise bu süreçte bir kez olsun doğru bildiklerini söylemekten vazgeçmiyordu. İşkence gördüğü 7 yıl boyunca sürdürülen sorgulardan kalan çok sayıda kayıtta söz konusu bu arada. Size anlattığım bilgilerin çoğu da kurtarılan o belgelerden geliyor zaten. Bazı belgeler içinse farklı iddialar var ortada. Kimine göre bunlar kayboldu. Kimine göre ise kilise hala onları saklıyor. Hatta garip bir şey söyleyeyim size. Kilise 2000'lerin başında bile Giordano'yu sorgulayan Engizisio'nun İncil'e göre hareket ettiğini, doğru yaptığını falan savunuyordu.
Arada bazı makamlarda biraz ileri gitmiş olabilirler gibi açıklamalar yapılsa da 400 küsur yıllık mesele bile hala çözüme kavuşturulabilmiş değil anlayacağınız. Neyse işte tüm o sorgulamaların sonunda Giordano kafirlikten, dine ve tanrıya küfürden ve sapkınlıktan suçlu bulunmuş. 1 Şubat 1600'de sivil mahkemelere teslim edilmişti. Bunun ne anlama geldiğini Giordano çok iyi biliyordu. Bu idam demekti. Bu arada böylesi idamları asla kilisenin kendisi gerçekleştirmiyordu. Onlara göre tanrının hizmetkarları insan öldüremezdi. Giordano'ya yaptıkları son sorgusunda da tekrar pişman olup olmadığını sormuşlardı.
Şayet pişman olduğunu söylerse idamdan kurtulabilirdi. Fakat Giordano bir kez daha reddetti bu teklifi. Zira o gerçeklerden, doğru bildiği şeylerden asla tabiz vermeyen birisiydi. Pişman olduğunu söylemek, o ana dek savunduğu her şeyi yok saymak demekti Giordano'nun. Bunun üzerine Giordano'nun idam kararı okundu.
Ey Roma halkı, Giordano Bruno bir kafirdir. Yakılarak günahlarından arındırılması kararı verilmiştir. Dinlerken dizlerinin üzerinde olan Giordano ise kararı duyduktan sonra ayağa kalktı. Ve tarihe geçen şu sözleri söyledi. Siz beni yargılayanlar, siz ölümümü bana bildirirken belli ki benden daha çok korkuyorsunuz. Bir hafta kadar sonra olanları ise bölümün başında duymuştunuz zaten.
Giordano bugün hala açık olan ve Campo de Fiori ya da Çiçek Pazarı olarak bilinen meydanda bir direğe çıplak halde bağlanarak diri diri yakılmıştı. Bugün ise bu meydana gittiğinizde ne göreceksiniz biliyor musunuz? Giordano Bruno'nun heykelini. Onu yargılayanların ya da onu yakanların değil, sonsuzluğa meydana koyan Giordano tüm heybetiyle geçmişten bir mesaj veriyor bize aslında. Doğrudan, gerçekten şaşmayın diyor o meydanda. Bu heykel o meydana 1899'da yapıldı. Bu arada 1940'larda Giovanni Mersati isimli bir kardinal Bruno'nun davalarıyla ilgili bir dizi belgeye ulaşmıştı.
Belgeleri inceledikten sonra da kilisenin kesinlikle haklı olduğunu savunmuştu. Bruno'nun ölümünün 400. yıl dönümünde başka bir kardinal Angelo Sodano da onun idamını üzücü bir olay olarak değerlendirmişti. Buna rağmen yine kilisenin haklı olduğunu da söylemişti. Yine aynı yıl içinde Papa II. John Paul bu konuyla ilgili olarak genel bir özür yayınlamış ve gerçeğin peşinden giderken şiddete başvurmalarının yanlış olduğunu ifade etmişti.
Bu arada elbette Giordano ile ilgili bazı tartışmalar da var. Kimilerine göre Giordano'nun yargılanması veya yakılması, kozmoloji üzerine yaptığı açıklamalarla alakalı değildi. Sadece din hakkındaki fikirleri yüzünden idam edildiğini savunanlar da var. Bunun ötesinde aynı dönemde yaşadığı Galileo ile karşılaştırıldığında Bruno'nun bir bilim insanı değil bir düşünür olduğunu da hatırlamak gerekiyor. Yani Galileo gibi bilimsel yöntemi benimsemiş birisi değildi ve bazı düşünceleri de tartışmaya açıktı elbette. Diğer yandan Giordano'nun biraz dik kafalı ve ukala olduğunu, hiçbir eleştiri kabul etmediğini de söyleyenler vardı.
Ama işte tartışmalar da bu perspektiften öteye gidemiyor pek. Daha da önemlisi şu gerçeği değiştirmiyor. O dönemin karanlığının içinde Giordano Bruno bir ışık yakmaya çalışmıştı. Gökyüzüne baktığında dünyanın merkezinde olduğu bir evren değil, gerçek evreni görebilmişti. Dogmalarla dikte edilen korkunun insanlığı ne denli bir karanlığa gömdüğünü anlamış ve bunu anlatmaya çalışmıştı herkese.
Giordano Bruno bir kıvılcım yakmıştı aslında. Ve bu kıvılcım sonrasında sadece ve sadece gerçeğin peşinde olanların katkılarıyla dev bir ateşe dönüştü.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.