
2.251 kelime · ~11 dk okuma
Selam fularsızlar. Orta Doğu'nun son bir senesini özetledik. Geriye kaldı 4.999 sene.
Geçen bölümde bahsetmiştim. Bir arkadaşın sen kimden tarafsın demesi üstüne bunları hazırladım. Normalde bu tartışmalardan uzak duruyorum çünkü hep aynı şeyler tekrarlanıyor. Yani argümanlar birbirini ilerletmiyor, bir şey öğrenmiyorsun.
Dahası böyle oturduğun yerden şu eylem meşrudur, bu değildir, efendim onlar da bunları seçmeselermiş gibi yargılar dağıtmak beni acayip rahatsız ediyor. Bilmiyorum ki. Benden ölümüne nefret eden insanlara birkaç kilometre mesafede yaşamak nedir bilmiyorum. her an roket saldırısı altında olmayı veya bir gece ansızın birazdan mahallenizi bombalayacağız hemen orayı boşaltın diye telefon gelebileceğini veya bir mülteci kampında doğup büyüyüp orada ölmeyi, tüm bunları hayal edemiyorum.
Elbette bir konuyu tartışmak için illa kişisel tecrübe şart değil. Objektif bazı doğrular var, bazı akıl yürütmeler yapabiliyoruz. Ama bu farkındalığa hiç sahip olmayan insanlar da didişmek isteyeceğiniz en son insan tipi. Hani tüm bunların sonunda iyi kötü bir politika etkileyebilsek ne âlâ?
Ama o da yok. Çünkü politika öyle sıradan insanların tartışmasıyla etkilenmiyor. Kısacası bu konularda ilgileniyorsanız enerjinizi neye harcadığınıza dikkat edin. Vereceğim tek tavsiye bu.
Kamu spotundan sonra konuya gireyim artık. Kimden tarafsın ile kim suçlu farklı sorular. Sürpriz olmayacaktır. Hamastı, Hizbullahtı, İzlamik cihattı, yok efendim apokaliptik fedailerdi.
Bunlar ideolojik olarak bana en uzak gruplar. Gayet de basit bir sebebi var. Beni öldürürler. Yan yana yaşayamayız.
Öyle bir vaatleri de yok zaten. Birlikte yaşamaya inanmıyorlar. Kendimi geçtim, bunların güçlü olduğu bir dünyanın başkaları için daha iyi olacağını da düşünemiyorum. Sanat, bilim, felsefe, eğlence merkezi haline gelecek halleri yok.
Peki bunlarsız bir dünyaya ulaşmanın yolu ne? O da herhalde Gazze'nin yarısını yıkmak değil. Öyle olsaydı mesele çok daha önceden hallolurdu. Bütün bunlar ilk defa yaşanmıyor.
Zaten son işgalin Hamas'ın popülaritesine etkisini geçen bölüm görmüştük. Halen çoğunluk onları desteklememesine rağmen, anketlere göre son yıllarda diplomatik çözüme inanç iyice azaldığı için başka grupları destekliyorlar. Hamas bitse Mamas çıkar. Peki diplomatik çözüme inanç niye azaldı?
Kritik soru bu. Kim suçlu, kim sorumlu sorusuyla kesişim noktası da bu. Sonuçta Hamas kurulduğunda Filistin meselesi hali hazırda 40 senelik meseleydi. Gazze'de iktidara geldiklerinde de 60 senelikti.
Tam iki nesildir devam ediyordu yani. O yüzden bana göre sorumluluğun az tampayı İsrail'de. Bunda da şaşılacak bir şey yok. Sorumluluk güçle paralel gidiyor.
O yüzden daha güçlü aktörlerin daha sorumlu olmaları doğal. Ama detaylar önemli. Bunun için biraz tarihe bakmamız lazım. Merak etmeyin binlerce sene geriye gitmeyeceğiz.
Bir sürü insan nedense bunları tartışıyor uzun uzun. Hiç anlam veremiyorum. Ya üç bin sene önce orada kimin yaşadığından bana ne? Neyi kanıtlıyor bu?
O açıdan bakarsan dünyadaki herkes işgalci. Ha bir de bazıları da biraz farklı bir yol seçip, binlerce yıldır orada kan gövdeyi götürüyor, bu sorun çözülmez demeye getiriyorlar. Bence bu bir tuzak çünkü başka yerlerle kıyaslamayı engelliyor. Aynısı Balkanlar için de söyleniyordu zaten.
Dünyada bir sürü toprak parçasının kanla sulanmış bir tarihi var. Filistin o açıdan özel değil. İstanbul mesela tam 36 kuşatma geçirmiş, defalarca el değiştirmiş. Filistin'i özel kılan olaylar aşağı yukarı son 100 seneyle sınırlı.
Orada da birkaç tane dönüm noktası var. Elbette bu dönüm noktalarını ben seçtim ve kendime göre yorulmadım. Benim için ilk dönüm noktası 1. Dünya Savaşı sırasındaki Balfour Açıklaması ve Sykes-Picot Anlaşması.
Bunların amacı çöküşü artık kesin olarak görülen Osmanlı'dan sonra bölgenin Avrupalı kuvvetler ve Ruslar tarafından paylaşımı. Osmanlı zaten etkisiz oralarda uzun süredir. Artık adını koyalım bu işin diyorlar. Şimdi baktım, neredeyse 20 sene önce epey ilgileniyormuşum bunlarla, yazıp çizmişim.
İngiltere özellikle ilgimi çekmişti. Çünkü Araplar dahil herkesi kazıklamışlar. Onları kazıklamalarının yanında kendi içinde de büyük entrikalar dönüyor. Zira imparatorluk farklı güç merkezlerinden oluşuyor.
Hindistan'dakilerin planı ayrı, Kahire'dekilerin ayrı, Londra'dakilerin ayrı. Sık sık birbirine düşman grupları destekliyorlar o yüzden. İnsanlar bunu böyle merkezi bir planın parçası sanıyorlar. İşte İngiltere böyledir, üst akıl.
Onu da destekler, bunu da destekler. Ben hiç öyle görmüyorum. Bence kaos hakim. Neyse, bizle ilgili olan kısmı şu.
O dönemde yaklaşık bir nesildir organize olmuş bir siyonist hareket var. Onlara Filistin'de bir Yahudi vatanı yaratmaya söz veriyorlar. Bir başka da işte, henüz kendilerinin olmayan bir toprağı, henüz orada olmayan bir gruba vaat ediyorlar. Henüz orada olmayan derken, biraz Yahudi var.
Aşağı yukarı her 20 kişiden bir Yahudi. Ama açıklamadan kısa bir süre sonra, savaş bittiğinde İngiliz mandası kuruluyor oraya, Yahudi göçü de kat be kat artıyor. İlerleyen yıllarda faşizmin yükselişini de düşünürseniz, yine bir göç dalgası yaşanıyor. Sonuçta 2.
Dünya Savaşı bittiğinde toplam nüfusun üçte biri Yahudi. Şimdi bir düşünün, aşağı yukarı bir nesil içinde bir bölgenin nüfus yapısını bu kadar değiştirirseniz, en iyi şartlar altında dahi bunu kontrol altında tutma şansınız nedir? Pek yüksek değildir herhalde. E zaten şartlar da idealden çok uzaklar.
Bir kere gelenler oranın kendilerine Tanrı tarafından vaat edildiğine inanarak geliyorlar. Onlara göre Araplar çok geniş bir coğrafyaya yayılmışlar, başka yerlere de gidebilirler ama Yahudiler için oranın önemi eşsiz. İyi de kardeşim orada yaşayan Araplar açısından genel olarak Arap dünyasının durumu mühim değil ki. Haa ya Fas'ta da Arap varmış diye kendi evini barkını bırakıp gider mi insan?
Bizim için belki bu çok zor bir şey gibi gözükmüyor. Uçağa atlayıp başka şehirlerde hayatımızı yeniden kurabiliyoruz. Benim defalarca yaptığım bir şey. Ama o zamanlar insanlar öyle yaşamıyorlar ki doğdukları yerde ölüyorlar.
Daha da önemli bir faktör İngilizlerin doğru düzgün bir planı olmaması. Balfour açıklaması hem bir Yahudi vatanı yaratmayı hedefliyor hem de bunu bölge halkının haklarını çiğnemeden yapmayı hedefliyor. Ne güzel, ben de dünya barışı istiyorum ama olmuyor. Nasıl başaracaksın bunu?
Herhangi bir sınır belirlememişsin. Toprak satışlarına sınır koymamışsın. Bölgeler ayrılırken nüfus mübadelesi nasıl olacak planlamamışsın. Bir ara bir komisyon kurup hallederiz demişler ve böyle 15 sene gitmiş.
O noktada Araplar isyan başlatınca birkaç plan görüşülüyor, onlar da bir yere varmıyor. Zaten tam da o dönemde İkinci Dünya Savaşı'na doğru hızla yol alırken dengeler değişmiş. Çünkü İngilizler açısından Yahudi desteği zaten garanti. Nazilerle işbirliği yapacak değiller.
Fakat Araplar ortada. Onları kazanmak için politikalarını tamamen değiştiriyorlar. Diyorlar ki, Filistin'de 10 sene içinde tek bir devlet kurulacak. Biz zaten zamanında buraya Yahudi vatanı yapmaya söz vermiştik.
Yoksa Yahudi devleti sözü vermemiştik. Yerli halkın haklarını çiğnemeden bunu başarmamız imkansız olurdu. Tabii tek devlet demek kim çoğunluktaysa o yönetir demek. Bölgedeki Arap çoğunluğunun devamını garantilemek için de Yahudi göçünü geçici olarak sınırlıyorlar.
Toprak satışlarını da sınırlıyorlar ve bu sefer de Siyonistler isyan ediyor. İkinci Dünya Savaşı'nın ortalarında bütün dünya toplama kamplarının varlığını ve Yahudilerin ne boyutlarda katledildiklerini öğrenince İngilizlerin bu yeni politikası iyice zorlandı. Bir sürü Yahudi yasa dışı şekilde göç etti Filistin'e ve tabii kendi devletleri olması gerektiğine, bir başka milletin yanında azınlık olmamaları gerektiğine dair inanç arttı. Bu dönemin artık imparatorlukların bitiş çağı olduğunu da hatırlamak lazım.
İngiliz imparatorluğunun en önemli kısmı Hindistan, 47'de bağımsızlığını ilan etti. Mısır zaten 20 senedir bağımsız, yarı bağımsız gibi. Belki başka bir dönemde durumu idare edebilirdi İngilizler ama Artık imparatorluk ölüyor. Savaştan sonra böyle maceralar için ne para kalmış, ne insan kaynağı, ne halk desteği.
Dolayısıyla Filistin meselesini Birleşmiş Milletleri yıkıp oradan sıvışıyorlar. Ve Birleşmiş Milletleri yıkış şekilleri de yine iki devletli bir çözüm. Aralarında gümrük birliği olan politik açıdan ayrı iki devlet. Bölgenin yarısından biraz fazlası yeni kurulacak İsrail Devleti'ne gidiyor, Kudüs ve çevresi uluslararası yönetimde, kalanı da Arapların.
Yani tek devlet sözü yalan olduğu gibi onun öncesindeki İngiliz komisyonlarında görüşülen o %20'lik Yahudi payları falan da yalan oldu. Nüfusun üçte birini oluşturan bir gruba toprağın çoğunu verdiler. Aslında bu İsrail için de riskliydi. Bölge büyük olduğu için o bölgenin içinde kalan nüfusun %40'ı Yahudi olmayacaktı.
Yani ileride kendi devletlerindeki çoğunluğu kaybetme riski taşıyorlardı. Ama Sonkert'i de bu şartları avantajlı buldular. Herhalde ileride daha çok göç alacaklarını ve zamanla Arapların da gideceklerini veya onları kovacaklarını düşündüler. Herhalükârda bu bizi ikinci dönüm noktasına getiriyor.
1948 Savaşı. Şimdi ortada bir Birleşmiş Milletler kararı var. Kararı bağlayan bölgede yaşayan çoğunluk bunu tanımıyor ve bu şartlar altında İngiliz birlikleri sadece birkaç ay içinde bölgeyi boşaltacaklar. Planın uygulandığını görecek kadar bile durmayacaklar.
Bu çekilme takvimi de kararda belirtildiği için İngiliz mandası daha bitmeden otorite çöktü ve iç savaş başladı. Bu savaşta Yahudiler kendi bölgelerinden Arapları kovdular. Yüz binlerce insan kovuldu. Manda'nın resmen bittiği günde İsrail bağımsızlığını ilan etti, ertesi gün çevredeki Arap ülkeleri işgale kalktı.
Onların da derdi otorite boşluğunu doldurup pastadan bir şeyler kapmak ve ayrıca herhangi bir mülteci akınını önlemek. Kimsenin doğru düzgün bir ordusu yok bu arada. Ve savaş sonunda İsrail kazanıyor, Birleşmiş Milletler planında öngörülenden de fazla toprağa sahip oluyor. Hem kendine ayrılan kısmı onlarda hem de o teorik Filistin devletinin yarısı onlarda kalıyor.
Diğer yarısı da Ürdün ve Mısır'da, Batı Şeria ve Gazze sırasıyla. İşte mülteci krizinin başlangıcı bu. İsrail'in sınırları içinde kalan bir kısım Filistinli'ye karşılık hem o İç Savaş'ta hem de bu 1948 Savaşı sırasında evlerinden olan toplam 700 bin küsur insan var. İsrail'in resmi tarihi bunların kendiliğinden gittiği yönündeydi.
Yani Arap devletleri, biz İsrail'i yenince topraklarınıza geri dönersiniz diye bunları ayrılmaya ikna etmiş sözde. Yıllar sonra Yeni Tarihçiler adında bir grup İsrail'li tarihçi, açılan arşivlere dayanarak bu anlatının yalan olduğunu, belki Arapların bir kısmının hakikaten öyle gittiğini ama ezici çoğunluğunun terör kampanyaları sonucu zorla kovulduğunu söyleyecekti. Sonuçta bu insanlar bir daha topraklarına dönemeyecekler. Birleşmiş Milletler henüz daha savaş devam ederken yani 1948'in sonunda bu insanların barışçıl oldukları sürece evlerine dönmesini, dönemiyorlarsa da onlara tazminat ödenmesini kararlaştırdı.
Bu arada ilginçtir, o orijinal kararı Türkiye desteklemiş, Avrupa desteklemiş, ABD dahi desteklemiş. Karşı çıkanlar kim biliyor musunuz? Komünist blok ve Arap devletleri. Kararın bir kısmı Kudüs'ün uluslararası kontrolde kalmasını öngördüğü için kabul etmiyorlar.
Ama oylemadan kısa bir süre sonra onlar da konumlarını değiştirecekler, kararı desteklemeye başlayacaklar. O günden beri defalarca yenilenmesine rağmen bu karar hiç uygulanmadı. Uygulanmadıkça daha da uygulanamaz hale geldi. Zira savaş sırasında çevre ülkelerdeki Yahudiler dışlanınca yaklaşık 300 bin kadarı İsrail'e göç etti, bir o kadarı da Avrupa'dan geliyor ve onlar o topraklara yerleşiyorlar.
Ek olarak 1950'de geri dönüş kanunu çıkardılar. Dünyadaki tüm Yahudilere oraya gelip yerleşme hakkı tanındı. O toprağı işliyorlar, yatırım yapıyorlar, orada doğup büyüyenler oluyor. Bir problemi zamanında çözmezsen kendi elinden iyice çözülmez hale gelecek.
Keza tazminat. O da her geçen sene zorlaştı. O mültecilerin çoluğu, çocuğu, torunu bugün 5 milyon küsur insan ediyor. Hangisine tazminat vereceksin?
Hepsine mi? Üçüncü dönüm noktasından geçen bölümde bahsettik. 67 Savaşı ve yerleşkeler. Arada bir Mısır işgali var.
Süveyş kanalının ulusallaştırılması sebebiyle onu geçiyorum. 67'deki savaşı kazanan İsrail'in Batı Şeri'ye ve Gazze'yi kontrol altına aldığını biliyoruz. Bu bir mülteci dalgası daha yaratıyor. İnsanlar Ürdün'e veya Mısır'a kaçıyorlar.
Bunların yaklaşık yarısı da 48 mültecileriydi. Yani 20 sene içinde ikinci defa yerlerinden oldular. Şimdi bu mülteci dalgaları herhangi bir çözümü zorlaştırdıysa yerleşkeler imkansız kıldı. Nedir yerleşke?
İsrail resmen ilhak etmese de tamamen kontrol ettiği o Batı şeriada önce belli noktalara askeri karakollar kuruyor, yavaş yavaş kökten dinci Yahudilerle dolup köylere, kasabalara dönüşüyorlar. Yani askeri üst kamuflaja altında koloniler kuruyorlar. Sonra onları birbirine bağlayan yollar güvenlik koridoru sayılıyor, bölgede fiilen parçalanmış oluyor. Böylece hem su kaynaklarını ele geçirmek kolay hem Arapları kontrol altında tutmak hem de dinci Yahudileri memnun etmek.
Gerçi bugün o kökten dinciler yerleşimcilerin sadece üçte birini oluşturuyorlarmış. Devlet buraları teşviklerle cazip hale getirdiğinden diğer insanlar da ucuz diye geliyorlar, iş kurmak için geliyorlar. Orada 500.000 Yahudi yaşıyor.
1-200.000 kadarı da Doğu Kudüs bölgesinde yerleşimci. Uluslararası kamuoyunun görüş birliği yerleşkelerin yasa dışı olduğu, hepsinin kaldırılması gerektiği ve 67 Savaşı öncesi sınırlara dönüp iki devletli bir sistem kurulması gerektiği yönünde. Ama kim uygulayacak kararı?
Bakın hala Hamas'tı, Hizbullah'tı bunlar ortada yoklar. Filistin Kurtuluş Örgütü şemsiyesi altında birleşecek gruplar 60'larda yeni yeni ortaya çıkıyorlar. Ve Filistin meselesiyle özdeşleşen terör saldırıları da, işte o okul otobüsü taramalar, uçak kaçırmalar, Münih Olimpiyatları, bunlar 70'lerde oluyor. Ki bunları yapanların arasında Marksist örgütler var yani İslamlaşma daha da sonra.
İntifada denen ilk geniş çaplı isyan 80'lerin sonunda başlıyor. Hamas'ın kurulduğu yıllar ve Hamas'ın sivilleri hedef alan ilk terör saldırısı 93'teki Oslo görüşmelerinden sonra gerçekleşiyor. Yani İngiliz mandasının başlangıcından 70, Arap isyanından 55, İsrail'in kuruluşundan 45 sene sonra. Bunları hatırlamakta fayda var.
O Oslo görüşmeleri de bahsedeceğim son dönüm noktasıydı zaten. Barış umutlarının yeşerdiği ilk an o değildi. Öncesinde, 79 yılında Camp David görüşmeleri var, o da önemli. Ta İsrail'in kuruluşundan bu yana savaş durumunda olan Mısır, orada barış yapıyor, İsrail'i tanıyor.
Sonra da iki devletli bir çözüm taslağı üstünde anlaşıyorlar. Fakat burada Filistinliler taraf değil, Oslo'daysa taraflar. Filistin Kurtuluş Örgütü tarafından temsil ediliyorlar. Halihazırda bunlar Arap Ligince ve Birleşmiş Milletler tarafından tanınıyordu.
Orada İsrail ile birlikte karşılıklı birbirlerini tanıyorlar. Ve artık terör saldırısı yapmayacağız diyorlar. Elbette bunu takiben meydana gelen katliamlar ve İsrail Başbakanının suikasti olmasaydı bile mültecilerin geri dönüş hakkı ve yerleşke meseleleri yüzünden çift devlet hep zor bir projeydi. Yani Oslo bir ilk adımdı.
Daha doğrusu ilk iki adımdı. Çünkü ardı ardına iki protokol imzalanıyor. Fakat tüm bunlara baştan karşı olan Netanyahu'nun yükselişiyle birlikte pek ilerlemediler. Özetle İngiltere'nin yaratıp 30 sene boyunca yönetemediği bir sorun sonunda 48'de patladı, o günden beri de İsrail çözümü zorlaştıracak adımlar attı.
Kısmen ABD'nin diplomatik kalkanına sığınarak. Kısmen diyorum çünkü en kritik adımları ABD ile ittifakları öncesinde atmışlardı. Arap devletleri de savaşlarda başarısız oldukları, çıkarları birbirlerine uyuşmadı, Mültecileri de almaya yanaşmadıkları için sorun iyice büyüdü, haldinin altına süpürülmüyor. Ve İran devriminden sonra İslamcı gruplar güçleniyor, bugünkü duruma geliyoruz.
Bugün herkes tekrar bu meseleyi konuşsa da, pratikte çözüme gayet uzağız. ABD'nin İsrail'i iki devletle bir çözüme zorlaması mümkün gözükmüyor, tek devletle çözüm zaten hayal. Ya statüko devam edecek? Ya da oraları o kadar yaşanmaz hale getirecekler ki, uluslararası kamuoyu baskısı İsrail'i değil, çevredeki Arap ülkeleri etkileyip Filistinlilerin oralara gitmesine yol açacak, İsrail de nihayet oralara ilhak edecek.
Neyse benle aynı şekilde düşünmüyorsanız bile zamanınıza değmiştir umarım. Özellikle de patronlarımın zamanına. Yok, hepimizin zamanı önemli. Ama... Elif Koca Taşkın,
Barbaros Can Konar, Emre Ersoy, Korhan Kaftanoğlu, Öner Can Yıldız, Boran Güney, Burak Özdemir, Bülent Boyacı, Zafer Faydalı, Çağlar Pir ve Özen Kandıralı. Bugün Özen'de duralım.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.