
2.481 kelime · ~12 dk okuma
Bir çocukluk arkadaşım var, podcast'ten de tanıyorsunuz. Bazen senelerce görüşmediğimiz, aylarca konuşmadığımız olur. Öldü mü kaldı mı bilmem. Bir gün telefon çalar.
İsmini görünce, telefonu genelde CIA Orta Doğu Masası şefi olarak açarım. Türkiye üstünde oynadığımız oyunlardan bahsederim. O da popülüs sağcı üstlü bu benimser, bana meydan okumaya başlar. Türk siyasi tarihindeki tüm önemli figürleri taklit eder.
Finali de her zaman Süleyman Demirel ile yaparız. Sonra da konu %50 ihtimalle bir şekilde Roma İmparatorluğu'na bağlanır. Herkesin bir geyiği vardır da eninde sonunda, Eee nasıl gidiyor hayata döner insanlar? Biz o dönüşü yapamıyoruz.
Rolümüze kendimizi kaptırıyoruz. Dışarıdan görünen manzara, mesela eşimin tecrübesi şöyle bir şey. Hayatını birleştirdiği, çocuklarıma iyi bir baba olur dediği adam, kanepenin üstüne çıkmış görünmez birilerine parmak sallıyor dakikalarca. Sonra da bir anda telefonu kapatıp hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ediyor.
İlk seferinde korkmuştu kızcağız. Artık kiminle konuştuğumu anlıyor. Yalnız hala soruyor ee nasılmış diye. Ne bileyim nasıl kardeşim?
Ne iş yapar? Çoluk çocuk nasıl? O tip önemsiz şeylere zamanımız yetmedi ki. Birkaç ay sonra yine konuşacağız ve yine hakkında hiçbir şey öğrenemeyeceğim.
Sorun değil. Meşhur filozof Ron Swanson da arkadaşlarının hayatı hakkında hiçbir şey bilmezdi. Ne demişti? Bir keresinde biriyle 3 sene beraber çalıştım ve adını bile öğrenmedim.
Bugüne kadarki en iyi arkadaşımdı. Halen arada sırada hiç konuşmayız. Selamlar selamlar, Full Arsız Entellik'te bugün bir takım uzak mesafe arkadaşlık hikayeleri var ve çıkartmanız gereken de hiçbir ders yok. O yüzden rahat olabiliriz.
Uzunca bir ara vermiştik. Bir takım önemsiz ama zaman alan sağlık sorunları yüzünden. Hayatın başka binbir sıkıcı detayı da var. Onca aradan sonra da oturup ciddi bir şeyler konuşmayı hiç canım çekmedi.
Zaten yine saçma sapan bir gündem var. Umarım siz de aynı kafadasınızdır. O yüzden geyik yapacağız. Her zamanki gibi anlattıklarımın en az %90'ı gerçektir.
Ama o kalan %10'u hangisi? Hayatta söylemem. Geçen sene yakın bir arkadaşımın nişanı için Türkiye'ye geldim. Bu adetleri hiç bilmem.
O yüzden önceden açık açık sordum. Hediye gerekiyor mu? Tabii ne diyecek eleman? Allah'tan Türkçe'de lanlılunlu konuşma seçeneği var da dürüstlük derecesini anlayabiliyorsun.
Mesela yok yok sen gel yeter demek. E kapıdan çevirecek değiliz ama hediye alsan iyi olur demek. Onun yerine ne hediyesi lan sen gel yeter işte. Demek hakikaten hediyeye gerek yok demek.
Noktalama işareti yerine kullanılan bir takım küfürler de olunca %100 emin oluyorsun. Neyse geldik, milletle kaynaştık. Fakat bir gariplik var. Her şey çok güzel.
Mekan güzel, yemekler güzel, kıyafetler güzel. Nişan için bunları yaptılarsa düğünde ne yapacaklar acaba? Nereden geliyor bunca para? Yoksa bunlar da mı o Instagram'daki naylon faturacı çiftlerden oldular?
Sorsam onu da söylerler sabimiyetle. Ama soracak fırsat yok. Sürekli bir seromone hali var. Konuşmalar, danslar, alkışlar.
Onları da yarım yamalak dinleyebiliyorum. Bizim çocuk milletin keyfini kaçırmasın diye alarmdayım. Bir noktada bir alkış koptu. Yüksekçe bir yere çıktılar.
Herkes sıra oldu. Teker teker çiftliğe resim çektirmeye başladılar. Oradaki anlık tavır değişimleri de inanılmaz oluyor. Aile büyükleriyle efendi efendi resim çekiliyorlar.
Rafine bir muhabbet. Sonra kafanı çevirip bir bakıyorsun, enseye şaplak takıldığın mahalle arkadaşın, askerlik arkadaşın, neyse onlar gelmiş. Ooo birkaç saniyelik anırmalar, homurtular sonra hop iş arkadaşları geliyor. Yine samimisin ama belki biraz geç yaşta tanıştığınız için öyle anıramıyorsun rahat rahat.
Kendini ayarlaman lazım. Hepimiz böyle bukolemun gibi davranıyoruz normalde de orada süper yoğunlaştırılmış hali var. Her 30 saniyede bir renk değişimi. Hani Terminator 2'nin sonunda sıvı metal robotu vardı ya ölürken şekilden şekile giriyordu.
Bunlar da bir süre öyle devam ediyorlar işte. Fotoğrafların flashı da eklenince epey sinematik bir olay. Her flashta yeni bir karakter, her flashta yeni bir yüz hali. Fotoğraf fastı bitti, yemeğimizi yedik, hopladık zıpladık ve saatler sonunda dünyanın en yavaş düşen jetonu inişini tamamladı.
Bir dakika ya dedim. Masadakilerin muhabbetini kestim resmen. Gözlerim de fal taşı gibi açılmış. Arkadaşlar bir şey soracağım.
Bu bir nişan mı yoksa düğün mü? Yarısı şaka yaptığımı sanıp gülmeye başladı, yarısı sakat olduğuma kanaat getirip kibarca sustu. Gecenin sonuna kadar fikir birliğine vardıklarını sanmıyorum. Evet, meğer gelinliğe benzeyen o kıyafet gelinlikmiş.
Damat tıraşı gibi gözüken tıraş hakikaten damat tıraşıymış. Hediyesiz gelen de bir tek bizmişiz. Daha birkaç dakika öncesinde acaba ne zaman evlenirler diye dedikodu yapmaya çalışmıştım birileriyle. O kişinin bana niye garip garip baktığını, muhabbetin niye bir yere varmadığını da o an anladım.
Hanım genelde bu durumları benden çok daha önce çakar. Hatta gitmeden önce bana briefing verir, slide gösterisi yapar. Bak gittiğimiz yer şurası, kilit isimler şunlar, sen bunları şuradan tanıyorsun, çocuklarının isimleri Kerizcan ve Gökkuşağı, okula yeni başladılar, sakın emlak muhabbetine girme, evlerine yeni haciz geldi, her şeyi bilir. Gerçek CIA Orta Doğu masası şefi bu.
Ama bu sefer beni yanıltan kendisi oldu. Aylar önce arkadaşım onu davet ederken, benim unutacağım bildiği için hanım üstünden davet ediliyoruz, yanlışlıkla nikahın İngilizcesini söylemiş, O günden beri aramızda hep nikah diye konuşup birbirimizin beynini yıkamışız. O yüzden de gözümüzün önündeki ipuçlarını göremeyecek hale gelmişiz. Ben tabii bunu sakla tutmadım.
Gidip söyledim arkadaşlara. Daha neye geldiğini bilmeden yurt dışından onca yolu tepmiş olmamızı dostluğumuzun bir kanıtı olarak sundum. Birbirimize sarılıp biraz daha anırdık ve gecenin sonunda evlerimize dağıldık. O günden beri de halen arada sırada hiç konuşmayız.
Uzak mesafe arkadaşlık aslında fiziksel mesafeye o kadar da bağlı değil. Aynı şehirde olmanıza rağmen bir türlü yüz yüze görüşemediğiniz dostlarınız vardır herhalde. Benim eski üniversite grubu tam öyleydi. Türkiye'yi her ziyaret ettiğimde toplanır kakara kikiri yapardık.
Yıllar sonra İstanbul'a taşındım ve onları neredeyse hiç göremedim. Birinin uzaklardan gelmesinin özel bir tarafı var. Bunu bahane edip günlük rutinin dışına çıkabiliyorsun. Aynı kişi yakında olunca herhangi bir tanıdığına dönüşüyor.
Görüşmek isteyebilirsin ama böyle büyük şehrin keşmekeşine değecek kadar değil. Bırak aynı şehre aynı evdeyken bile benzer bir durum yaşamıştım. Seneler önce yaptığım o kariyerini çöpe atma rehberini hatırlayanlar bilecek. İstanbul'a taşınırken aklım beş karış havadaydı.
Öyle bir fantezi dünyasındayım ki. Arnavutköy benzeri bir yerde, denize yakın bir yer tutarım herhalde. Gelenim gidenim olur, çok güzel yaşarım. Böyle atıp tutuyorum.
Ta o zamanki kiraları bile görünce titreyip kendime gelmiştim. Üstelik ulaşımı da kötü zaten. Ne yapacaksın orada kalıp? Sabah oradan müşterilere yetişmenin tek yolu herhalde zamanda geriye gidip önceki gece Mecidiyeköy'de otelde kalmak olmalı.
Şirketin ev bulmam için verdiği iki haftayı da son gününe hatta son saatine kadar seyahatte geçirmiştim. O kadar iyi ayarladım ki dönüşte havaalanından direkt müşterinin ofisindeki toplantıya yetişmiştim. Elimde bavullarım var ve akşama kalacak yerim yok. Türk olmanın sayılı lükslerinden biri böyle durumlarda yıllardır görüşmemiş olmanıza rağmen arayıp geliyorum diyebileceğiniz insanlar olması.
Liseden bir arkadaşımı aradım. Geliyorum dedim. Beyefendi siz kimsiniz filan derken kapamıştım zaten telefonu. Gittim salonuna kuruldum.
Biraz hasret giderdik. Ondan sonra da bir daha görüşmedik. İlişkimiz ev arkadaşlığından ziyade devre mülk gibiydi. O iş seyahatindeyken ben evdeyim, ben seyahatteyken o.
Ayda bir belki görüşüyorduk. Birbirimize ufak notlar bırakarak haberleşiyorduk. Seviyeli bir ilişkimiz vardı. Sonra bir erkek arkadaş yaptı kendini.
Daha da yeni işemiştim etrafa kendi alanımı işaretlemek için. Onları temizleyip gittim. Oradan başka bir dostuma taşındım. Bu sefer kendi odam var.
Sağa sola işemem gerekmiyor. Kira da ödüyorum. Brüt olarak epey bir süre kaldım. Net olarak yine birkaç haftadır en fazla.
Oradaki gariplik ben evden çıktıktan sonra başladı. Anahtarı bende kaldı çünkü. Kaldı derken geçmiş zaman kipine gerek yok aslında. Hala bende anahtarı.
Hala İstanbul'a gittiğimde orada kalırım. Benim evimmiş gibi de orada odam hazır olur. Bavulum, kıyafetlerim falan var hala. Buraya kadar yine görece normal.
Ama işin garibi ev sahibi ortada yok. Benim arkadaş yok ortada. Yok derken evde yaşıyor. Aktif olarak orada yaşadığına dair emareler var.
Mesajlaşıyoruz da zaten. İşte yeni kullanılmış kulak çöpleri var, diş fırçası orada, hafiften ıslak. Ya birileri oradaydı ama ben gittiğim anda yok oluyorlar. Ailecek de gidiyoruz bir de.
Oğlum neredesin diyorum bir görüşelim. Esrarengiz cevaplar sürekli. Yıllardır orada kalıyorum, yıllardır göremedim adamı. Gizli oda yaptırdı herhalde.
Biz gittiğimizde oraya çekilip kameralardan izliyor bizi. Velhasıl böyle hem yakın hem uzak olmanın türlü türlü çeşidi var. Genel olarak bakarsak uzun mesafe ilişkiler bir ortak geçmiş üstünden yürüyorlar. Bir noktada beraberdiniz, sonra ayrıldınız, herkes kendi yoluna devam etti.
Her zaman değil ama bazen bu yollar çok farklı yerlere çıktıklarından normalde kesinlikle beraber takılmayacak insanlar haline geliyoruz. Millet bunun farkında oluyor az çok. O yüzden de içgüdüsel olarak eski zemine çekiliyor insanlar. O sayısız kez tekrarlanmış anılar, şakalar arasında kendini güvende hissediyor.
Zamanda donup kalmış bir anı sürekli yeniden yaşıyoruz. Sanki her şey rüyaymış ve şimdi kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bir aralar sürekli beraber olduğumuz bir grup var. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi.
Bu lafta ne demekse. Ya beni epey rahatsız ederdi bende hep aynı şeyi yiyen birilerinin olması. Bir yere gidiyorsun mesela seni bekliyor acaba ne sipariş edecek diye sonra aynısını söylüyor. Neyse böyle bir grup var sonra hayat denen şey oldu.
Herkesin başına bir şeyler geldi ve birkaç ay içinde farklı yönlere dağıldık. Öyle bir dağıldık ki aynı zaman diliminde kimse kalmadı. Bir tanesi yazılım şirketi sayesinde zengin oldu. Muhafazakar çevrelere girdi.
Diğerleri siyasete girdiler. Konuşma tarzları değişti resmen. Ben de Orta Doğu ve Balkanların en tembel podcastçisi oldum. Genelde böyle grupları bir arada tutan bir iki kişi vardır.
Harç vazifesi görürler. Uzak veya yakın mesafe fark etmiyor aslında. Çünkü bir arkadaş grubunda herkes aynı çabayı göstermez. O özel kişilerin ekstra çabasıyla yürür her şey.
Biz de şansına böyle bir kişi yoktu. Herkes eşit derecede tembel. O yüzden dağılır dağılmaz grup çöktü. Ta ki acayip bir olay bizi bir araya getirene kadar.
Gruptaki birinin resmen psikopat olduğunu öğrendik. Aslında elemanın biraz değişik olduğunu seziyorduk. Bu konuda herkesin içgüdüsel olarak radarları açık oluyor. Zaten bize garip garip şeyler anlatıyordu da.
Sürekli ev sahibini dava ediyordu mesela veya tehdit ediyordu. Kiracılık ile ilgili tüm kanunları çalışıp ezberlemiş, bir yerden bir açık buluyor, birkaç ayda bir arıza çıkarıyor. Böyle şeyleri irili ufaklı her şey için yapıyor. Mesela basit bir restorana gidiyoruz.
Büfe gibi bir yer. Orada bile sipariş ettiği yemekte bir sıkıntı buluyor, beğenmediğini söyleyip geri gönderiyor. Ya ekstra bir şeyler koparmaya çalışıyor ya bedavaya getiriyor. Ne kadar önemsiz olursa olsun her durumdan bir kar etme, bir kazanma dürtüsü vardı.
Bize karşı yapmıyordu ama bir öz kontrolü var ve genel olarak eğlenceli de biriydi. O yüzden ya bu da böyle işte diye kabullenmiştik. Meğer bu elemanın yıllardır işi yokmuş. Her sabah evden çıkıyor elinde çantasıyla işe gidiyorum diye.
Ve bütün gün boyunca alakasız şeyler yapıp dönüyor. Herkesin ne yaptığını az çok biliyoruz da hani gidip iş yerinde kontrol edecek halimiz yok. Biz de inandık buna. Bir de tabii işsizliği taklit etmek çok zor bir şey.
Çünkü para getirmen lazım eve bir noktada ortaya çıkar. İşte psikopatlığın bir sonraki seviyesi burada ortaya çıkıyor. Ta yıllar öncesinden. Eşini sen para işlerinden anlamıyorsun diye kafalamış bu.
O yüzden ailenin tüm para kontrolü onda. Çaktırmadan eşinden geçiniyor bu. Hani ev sahibinden şuradan buradan tırtıkladığı paralar da var. Ama esas olarak eşinden geçiniyor.
Kız da çok akıllı zehri gibi bir tip ama bu konuyu kabullenmiş. Çünkü kendi ailesinden de öyle görmüş yetişirken. Para işlerini evin erkeği kontrol eder diye yetişmiş. Yani edebilir de herkesin kendine göre bir düzeni olur tabii.
Ama biraz haberin olması lazım olan bir taneden. Neyse günün birinde bizim grup artık dağıldıktan sonra pek sürpriz olmayacaktır, bizim Eleman'ın başka bir şehirde yıllardır devam ettirdiği bir ilişkisi olduğu ortaya çıkıyor. İş seyahati diye oralara gidiyormuş hep ve o kadını da bir şekilde yoluyormuş. Olay patlak verince her şey bir çorap söküğü gibi açıldı.
Tüm yalanları tek tek belli oldu. Bizim kızın yaşadığı şoku düşünemiyorum. Bir de ufak çocukları var. Boşanıyorlar tabii.
Fakat böyle tiplerle boşanmak da zor. Sandviç için yalan söyleyen insan, kira kontratları için saatlerce günlerce çalışan insan, hayatının en büyük anlaşmalarından birinde karşı tarafı kazıklamak için neler yapmaz? Yanlış olabilirim ama bence asıl motivasyonu eşine zarar vermek de değil, kendisinin kazandığını hissetmek. Artık onu kafasında herhalde sisteme karşı kazandım diye kuruyordur.
Neyse, yalanlarının çoğu mahkemede kanıtlanamadığı için, aldatmada dahil buna, yani gerçekte yaptığından çok daha ufak bir kısmı kanıtlanmış, mahkeme çocuğun velayetini paylaştırdı. Genelde annede kalıyor, iki haftada bir de babaya gidiyor. Eleman da iyi bir baba bu arada, hakkını yemeyelim. Çocuğuyla çok ilgileniyordu hep, onları ayırmak da çocuk için kötü.
Fakat sorun şu, kız bu süreçte hem daha ucuz bir şehre taşındı ve işinde çok başarılı oldu. Amazon'da iyi bir mevkiye geldi. Aile bütçesinden anlamazsın diye yetiştirilen kız orada koca bir takım yönetiyor. 10 milyonlarca dolarlık bütçe yönetiyor.
İyi yaşıyor kısacası. Şimdi kanunlara göre velayeti paylaştırılan çocukların aşağı yukarı aynı standartlarda yaşamaları lazım. Yani haftada bir attan inip eşeğe binemezler. Bu standardı sağlamak da zengin olan ebeveynin sorumluluğunda.
Bir başka deyişle adamın kaldığı evin kirasını ve birçok harcamasını cebinden ödemek zorunda çocuğu orada vakit geçirecek diye. Hatta adam bu imkanı kaybetmemek için bilerek çalışmıyor. Kağıt üstünde resmen işsiz. Kanundaki tüm açıkları maksimize etmiş halde yeni bir hayata başlamış.
Yani en yakınındaki insanın yıllarca sana yalan söyleyip senin sömürdüğünü öğrenmek bir koyuyorsa, bunu devam ettirmek zorunda kalmak, o kişiye hala para ödemek zorunda kalmak iki koyuyordur. Herif de o kadar yüzsüz ki bu arada. Olay patlak verdikten sonra hiçbir şey olmamış gibi bizleri aradı. Ben özür dileyecek herhalde diye beklerken, iyi oldu ya konuştuğumuz, belki görüşürüz, sizi ziyaret ederim deyip kapadı.
İlk defa çevremde böyle klinik bir vakaya rastlıyorum. Herkes yalan söyler de bu kadar uzun süre boyunca, bu kadar sistematik biçimde yalan söyleyebilmek inanılmaz bir şey. Yani ben istesem de bunu yapamam. Buna zihinsel enerjim yok.
Ya ben bizim hanımı aldatmaya çalışsam bir haftada yakalanırım. Millet garip garip şeyler yapıyor ya. Telefonuna kaydederken tesisatçı diye kaydediyor. Söylediğin yalanları hatırlamak zorunda kalıyorsun.
Zamanla kurduğun o yalanlar ağı paralel bir gerçeklik yaratıyor. O gerçekliği hatırlaman lazım. Yani işin ahlaki boyutunu bırak. Benim buna zihinsel enerjim de yok, yapamam.
Bu herif bunu ayrı bir seviyeye taşımış. Ve her şey ortaya çıkınca da utançtan yerin dibine girmiyor. Bu insanlar gerçekten bence uzaylı gibiler. Aşağı yukarı %1'imiz böyle.
Yani illa böyle şeyler yapıyorlar demiyorum. Normal hayat yaşıyor olabilirler. Ama bunları yapmaya kapasiteleri var. Neyse işte biz de bu vesileyle tekrar kaynaşmış olduk.
Yıllardır ölü duran o WhatsApp grubunu yerin altından çekip çıkardık, canlandırdık. Yoğun dedikodu seansları yaptık. Sonra yavaş yavaş farkına vardık ki ya biz ne aptalmışız? Niye bunu heba ediyoruz?
Biraz daha çaba göstermeye başladık. Biraz kıçımızı kaldırdık, birbirimize misafirliğe gittik. Her şey eskisi gibi olmadı tabii, olmayacak da. Dediğim gibi hayat farklı yönlere gitmiş.
Yine de böyle arada sırada, kısa süreliğine o tanıdık yüzleri görmek insanı için ısıtıyor. Kısacası bir psikopat sayesinde arkadaşlığımız kurtuldu. Darısı başınıza demeyeceğim. Umarım zamanında epey çaba harcadığınız o ilişkileri biraz olsun candandırmak için çok daha kolay bir yöntem bulabilirsiniz.
Ben de bu bölüm vesilesiyle kendi kıçımı kaldırıp sizle ilişkimi tekrar canlandırmaya çalıştım. Bir daha da bu kadar ara verirsem sosyal medyadan şuradan buradan darlayın beni. İsterseniz sövün sayın, her şey serbest. Ama özellikle de kimler sövüp saysınlar?
İşte patronları araya sokmanın bahanesini buldum. Yusuf Savrun, Selin Kaledelen, Can Çilingir, Mehmet Erdoğan, Sabahdeniz Gülensoy, Selim Sanje, İhsan, Meryem Bayraktar, Cengiz Macit, Özgür Akçiçek, Yokan Kazcılar, Emre Köksal, Atlas Pera ve Elif Koca Taşkın. En son sen söv Elif. Haftaya da kalanları sayarız.
Gelecek bölüm biraz daha entel kuntel olsun. İlla ağır olmasına gerek yok ama podcastinde adının hakkını verelim. O zamana kadar size esenlikler ve fularsızlıklar dilerim efendim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.