Podcast

film okulunda çektiğim skandal filmler ve ilk uzun öpüşmem🫠

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bu bölüm New York'ta gittiğim film okulunda çektiğim 3 kısa filmden, okulda bana çıkma teklifi eden kızdan, çektiğim bazı şeylerin ne kadar kötü olduğundan ve birileriyle bir şey yapmanın ne kadar zor ve güzel olduğundan bahsediyorum.



Bölümde Bahsi Geçenler:

Şu an New York’ta görüntü yönetmenliği yapan arkadaşım İdil’in harika işlerine bakmak isterseniz.

1.⁠ ⁠film

2.⁠ ⁠film

3. film

Victoria

This Is Not a Film

Taxi






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!

----- Podbee Sunar -------
Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

4.324 kelime · ~22 dk okuma

Öncelikle bu bölümün sponsoru annem, babam ve teyzeme teşekkür etmek istiyorum. Çünkü bugün, lise 2'nin yazında, 2014 senesinde, 3 haftalığına New York'ta gittiğim bir sinema kampından bahsedeceğim. Okulun adı Sokapa'ydı, School of Performing Arts and Creativity ve ben Filmmaking, yani yönetmenlik bölümündeydim ve 3 hafta boyunca 3 kısa film çektim. Bu bölümde o 3 filmin ne anlatmaya çalıştığını ve nasıl olduğunu anlatacağım bazıları cidden ikisi çok rezil bir tanesi okey ama yani ikisi çok rezil onlardan bahsedip kendimle dalga geçeceğim çünkü en sevdiğim şey ne kadar beyinsiz olduğumu anlatmak insanlara ki sonra üzülüp bana beyinsiz değilsin desinler Ve New York'ta lisede yaz kampına gitmek herkesin hayatında yaşadığı bir şey değil. Onda farkındayım. Ayrıcalıklı bir şekilde büyüdüğümü biliyorum. Ve bununla ilgili biraz suçluluk da hissediyorum. Ve bunu hissetmemem gereken bir şeymiş gibi de söylemiyorum. Öyle bir yerden söylemiyorum. Çünkü içinde yaşadığımız dünyanın adaletsizliğini düşünmeden yaşamak bence yaşamanın yolu değil yani.

2014 yazında İstanbul'dan uçağa binip New York'a gittim. Orada Tülin teyzem var. Teyzem Queens'de kalıyor. Böyle büyük bir stüdyoda oturuyor. 3 hafta boyunca onunla kaldım ve insanın ailesiyle yaşamaması aileme üzülsünler diye demiyorum ama inanılmaz bir olaymış yani. 3 hafta boyunca teyzemle kalmak çok eğlenceliydi çünkü hani herkes kendi çocuğuna sert davranır ya ya da ne yapıyor, ne ediyor diye sorar. Teyzem hani belki kendi çocuğuna bir şeyler diyordur ama bana hiçbir şey demiyordu.

Ben o yüzden kötü alışkanlıklar edindim New York'ta ikinci haftamda. Bir çeteye katıldım ve insanların telefonlarını çalıyorduk. Ama sadece zengin Wall Street çalışanlarının çalıyorduk böyle. Dövüyorduk onları. Queens çok keyifli bir yerdi. Dünyada en çok dilin konuşulduğu yermiş Queens bölgesi. New York'ta beş tane ilçe gibi bir şey var. Yani ama bunların hepsi büyük. Manhattan var, Brooklyn var, Queens var. Bir de başka şeyler de var. Bronx var. Bu kadar anlatmama gerek var mı bilmiyorum ama.

Transkriptin tamamını oku

Okula giderken ben her sabah Queens'ten bir trene atlıyordum. Oradan Times Square'ın oraya gidiyordum. Oradan da eskiden İkiz Kuleleri'nin olduğu Financial District'te, şehrin finansal merkezine gidiyordum. Böyle bir sürü takım elbiseli adam oluyordu. Ve şimdi çoğu insana söylemediğim bir şey itiraf etmek istiyorum. New York'ta 3 hafta boyunca o yaz sıcağında ki New York yazı bazen İstanbul'dan daha sıcak oluyor. Baya kötü oluyor ve nemli oluyor biraz.

Ben o sıralar kol kılımın olmasını lisede iyi bir şey olarak görmüyordum. Ve o yüzden New York'ta 3 hafta boyunca uzun kollu bir sweatshirt giydim. Ve sürekli terliyordum. Hayvan gibi terliyordum. Çok kötüydü. Ve böyle terliyordum. Sonra üstüme Axe deodorant sıkıyordum. Sonra tekrar terliyordum. Ama fermuarlı bir şeydi hani. Tamamen üstümü kapayan bir şey değildi. Ve sonra çok komik bir şey oldu. Bir gün böyle okulda oturuyoruz. Bir tane kız çok iyi kokuyorsun dedi.

Ama şaka yapmıyordu galiba. Herhalde ter kokumda deodorantın karışımı, bilmiyorum kötü olmamıştı biri için. Ama aynen zor bir yazdı yani. İnsanın kolumu göstermemeye çalışarak hayatta kalmaya çalışması değişik bir zorluk yani. Bunun derinlerine inmek gerekirse, bunun derininde ne var emin değilim yani.

Böyle Türk genlerimden korkmam falan mı var? Hani Avrupa'da insanlar daha kılsız falan, daha şey, kendi erkekliğimden mi utanıyordum? Ama yazın hani sweatshirt giymiyordum, o kadar da değildi. Ama şu an, şu an bununla barışığım. Kıllı kollarımla beraber. Sadece insanlar niye dövme yaptırmadın deyince, çünkü kollarım kıllı diyorum. Hani yaptırsam garip durur diyorum.

Onlarda ama tıraş edersin diyorlar. Aynen öyle bilmiyorum. Dövme yaptırırsam haber vereceğim. Tamam, inanılmaz bir anıydı. Daha ne anlatabilirim ki bu bölümde?

Gittiğim yaz okulu başka bir üniversitenin, Pace University diye bir üniversitenin kampüsünü kullanıyordu ve yurdunu da kullanıyordu. Ben teyzemde kaldığım için aslında biraz yurttaki insanların o yurt hayatından uzak kalıyordum. Hani kesin orada da eğlenceli şeyler oluyordur, akşam oyun falan sohbet ediyorlar, bir şeyler yapıyorlardır. Ama şöyle bir saçmalık vardı, biz liseli olduğumuz için ve 18 yaşından küçük olduğumuz için, ben de 17 yaşındaydım o sırada. Yurdun son giriş saati vardı ve bu saat 10'du. Ama benim giriş saatim olmadığı için ben New York sokaklarında istediğim gibi takılabiliyordum biraz önce dediğim gibi. Ve bu detayı da vereyim. Yaz okuluna İdil diye bir arkadaşım daha geldi benim lisemden. Kendisi o sıralar tıp okumak istiyordu. Şu an New York'ta görüntü yönetmenliği yapıyor. Buradan dinlemediğini biliyorum. Setleri vardır çünkü çok havalı.

Sinir... Hayır hayır. Çok harika bir insan. Ben yoz okuluna gittiğimde çok mutlu oldum çünkü dünyanın her yerinden farklı genç arkadaşlarım oldu bir anda. Ve bizim okulda sadece film dersi yoktu. Yazarlık dersi vardı, oyunculuk vardı, dans vardı. Zaten yani oyunculuk dersine gidenler bizim filmlerimizde oynuyorlardı. Hani öyle paslaşmalar oluyordu. İlk hafta bize kamerayı kullanmayı öğrettiler. Ve ilk ödevimiz şuydu. Tek plan, bir film çekmek.

...ve maksimum iki dakikamız var. Burada şey yapmaya çalışıyorlardı sanırım. Yavaş yavaş film çekmeyi öğretmeye çalışıyorlardı. İlk film tek plan ve bu bayağı kısıtlayıcı bir olay. O yüzden kamerayı nasıl kullanacağını öğrenebiliyorsun... ...ya da tek planla ne yapabileceğini öğrenebiliyorsun ki sonra... ...birçok plan kullanabildiğinde o tek planın önemini de bil gibi. İnsana kısıtlamalar çünkü bazen yardım ediyor. Ben ilk film olarak şöyle bir şey yaptım. Tek plan olacağı için...

Çoğu insan kamerayı oynatmayı tercih etti ama ben kamera sabit kalırsa daha kolay olabilir gibi geldi. Ve New York'ta bir McDonald's'ın önüne girip çıkan insanları çektim iki dakika boyunca ve bu daha sonra New York'taki MOMA tarafından satın alındı. 10 bin dolara. Tamam öyle bir şey olmadı.

Ama McDonald's'ta hamburger yiyen bir Amerikalı adamı çektim ve büyük bir kapitalizm eleştirisi oldu. O da olmadı. Şöyle bir şey oldu. Bir tane genç insan dünya yok olmadan önce iki dakika kalmış kameraya bir mesaj çekiyor. Çünkü uzayda insanlar var ama fakirleri dünyada bırakmışlar. Ya da Ay'da da insanlar var, hatta orada basket oynuyorlar. Filmde böyle bir replik var, şey diyor. Ay'daki insanlar basket oynuyor, sonra smaç bastıklarında mal gibi seviniyorlar ama aslında orada yer çekilmiş şey falan diyor çocuk. Sonra şey diyor, size işte dünyanın nasıl olduğunu hatırlatmak istiyorum ileriki kuracağınız dünya için. Sonra benim herhalde o sırada düşündüğüm bir şey olan şunu söylüyor, kızlar erkeklere çıkmak için sormam.

Sonra devam ediyor, ''Buraya Justin Bieber'ın müziğini koyacağım, lütfen öyle müzik yapmayın.'' Çünkü ben o sırada Justin Bieber'ın kötü olduğunu düşünüyordum gibisinden. Yani tam ergen espri şov ama aynı zamanda da üzüntülü çünkü dünya yok oluyor. ''Adam Sandler filmlerini koyacağım, böyle film yapmayın.'' diyor. Ki yani Adam Sandler o kadar da kötü değil yani, niye öyle bir...

...replik yazmışım, bilmiyorum. Ama en sonunda da dünyayı bizim yaptığımız kadar ciddi yapmayın... ...hani biraz da eğlenin, bu kadar mal olmayın deyip kapıyor. Ve o sırada da hani dünya yok oluyor. Böyle tek plan bir film. Bu çektiğim en iyi filmdi. Kısa film kampında.

Ve sonra komik bir şey oldu yaz kampında. Bir gün okulun asansöre bir kız bindi. Sonra bakıştık, sonra indi. Sonra okulun yemekhanesinde geldi yanıma oturdu. Facebook'umu aldı.

Sonra ben hani dersler bitti, eve dönüyordum teyzeme. Metrodayken mesaj atmış işte, ''Merhaba Cem, buluşmak ister misin bu akşam?'' diye. Ve bu da tam kampın bitiş zamanına yakın zamanlardı. İşte sonra ben de hemen çok sevindim. Bunu screenshot aldım, arkadaşlarıma attım işte. Onlar da ''Cem git, koş! Buluş! Aaa!'' falan yazdılar. Sonra gittim, buluştuk ve çok tatlı bir insandı. Ve sorması da iyi oldu.

Çünkü ben yani kesinlikle sormazdım. Ne kadar malım bilmiyorum. Bu arada şu an şey aklıma geldi. Biz kısa filmlerin gösterimini yapıyorduk. Acaba bu kız filmi izleyip kızların erkekler... Hayır hayır filmde ben oynamıyordum. Adımı falan o kadar aklımda tutması zor olur yani. Aynen dünya benim etrafımda dönüyor. Neyse aynen böyle çok tatlı bir şey oldu yani. İlk yiyişim.

Bu arada tek plan film izlemeyi seviyorsanız, bu öneriyi belki daha önce duymuşsunuzdur ama bir tane Victoria diye bir Alman filmi var ve bu film gerçekten tek plan çekilmiş. Çoğu tek plan filmde, 1917 ya da Birdman gibi filmlerde açıların değişimini saklıyorlar. Ama Victoria'da gerçekten böyle kendilerine bir görev edinmişler ve filmi tek planda çekmişler. Çok gergin bir olay olmalı, tebrik ederim.

Ve güzel bir film. Film ekibinde, 2015'te izleyip... ...Atlas sinemasında gerildiğimi hatırlıyorum. Çünkü canlı performans izliyormuşsunuz gibi oluyor. Bazen tiyatro izlerken de her zaman şey ihtimali oluyor ya... ...oyuncu önünüzde kalp krizi geçirebilir... ...ya da bir anda rapliğini unutup ağlamaya başlayabilir. Genelde olmuyor ama onun heyecanı sizi bazen ayakta mı tutuyor? Bilmiyorum, bir şeyler hissettiriyor. Victoria'yı izlerken de sonuçta iyi bir şey çıktığını biliyorsunuz ki... ...filmi yayınlamışlar ama yine de o hissi hissediyorsunuz.

Film yorumculuğu. Tamam, şimdi ikinci kısa filmime gelelim. Bu kısa film tam bir fiyas koydu. Burada da kendi tecrübelerime dayanan bir film yapmak istedim. Ve ben ilkokulda akıllı bir telefonum olsun istiyordum. Çünkü gittiğim dershanede, gittiğim okuldaki çoğu insanın akıllı telefonu vardı. Ve benim yoktu. Tuşlu bir telefonum vardı. Ben de akıllı telefon istiyorum. Çok basit ve sıkıcı bir şey. Ama YouTube'a girip,

İngilizce telefon incelemeleri izliyordum. İşte şu Android telefonu şöyle, iPhone böyle diye şeyler izliyordum. Ve sonra ilkokul bittikten sonra ailem bana bir akıllı telefon aldı. Hani ilkokulun bitmesiyle bir ödül gibi bir şey. Ve sonra bu istediğim şeyin aslında çok da manyak bir şey olmadığını fark ettim. Sosyal medyaya girip, yani bunu açmama gerek var mı bilmiyorum ama beynimizin yok olduğunu zaten...

Aynen bu konuyla 2014'te de ilgili düşünüyor olmam ilginç çünkü film direkt bunun üstüneydi. Bu filmde bir tane kız var ve bu kızın arkadaşları var. Arkadaşlarının akıllı telefonları var ama bizim kızın yok ve şey diye de düşünüyor biraz. Arkadaşların akıllı telefonlarına bağımlı diye düşünüyor. Ama aynı zamanda istiyor da akıllı telefonu olmasını. Sürekli İngilizce incelemeler izliyor ders çalışması gerekirken. Tıpkı benim gibi. Sonra babası geliyor ders çalışırken, ''Çocuğum, eğer notların iyi olursa sana bir akıllı telefon alacağım.'' diyor. Bizim kız da ders çalışıyor. Böyle bir montaj sahnesi var. Edgar Wright diye bir yönetmen var. Cornetto üçlemesinin filmlerini yöneten. Son derece dinamik görsellere sahip.

...çok hızlı geçişleri olan bir yönetmen. Shaun of the Dead, Hot Fuzz veya The World's End filmlerini izlemediyseniz... ...üçünü de izleyebilirsiniz. Bunların bir sıralaması yok. Ama hepsinin yönetmeni ve yazarı Edgar Wright ve oyuncuları da aynı. Ve hepsi de çok eğlenceli filmler. Ben de kızın o ders çalışma sahnesinde biraz Edgar Wright'ı kopyalamaya çalışmıştım. Neyse, kız ders çalışıyor, babası ona telefon alıyor. Sonra kız bir anda bağımlı oluyor bu filmde.

Arkadaşıyla konuşmamaya başlıyor, sürekli telefona bakıyor, sosyal medyada takılıyor. Sonunda da telefonu çöpe atıyor kısa filmin sonunda çünkü telefonun kötü bir şey olduğunu algılıyor. Bu film, yani hem senaryosu böyleydi ama bunu bile çekemedim. Çünkü çekim günü ne oldu bilmiyorum. Herhalde iyi bir şey yazamadım yani. Öylesine bir şey yazdım ama bir günde çekmemiz gerekiyordu. Çektik. Sonra ben bunu çok saçma bir şeye kurguladım. Böyle montaj, müzik klibi gibi bir şey oldu. Hatta çekerken de insanlar senaryonun ne kadar saçma olduğunu anladılar.

Mesela kız bir gün babasıyla konuşacağı zaman işte sınavdan iyi not aldım diye eve geliyor. Babası dolabın içinden çıkıyor. Böyle bir sahne vardı dün. Herhalde insanlar demişler ki bu kadar kötü oldu bari biz dolaba girelim. Hani Cem bari bunu kullansın. Bunun gösterimine gitmemiştim çünkü her hafta gösterim yapıyorduk. Filmi diğer tüm film öğrencileriyle beraber izliyorduk. Ben de gitmedim. Teyzemle beraber takıldık.

O zaman kısaca 3. filmden de hemen bahsedeyim. Bu benim başyapıtım değil. Ama yani biraz öncekinden, 2. filmden daha iyi bir deneme. Çünkü 2. filmde bir şey çekememiştim. 3. filmde bir şeyler çektim, kurguladım ve kötü oldu. Ama en azından bir şey yaptım yani. Ve içinde kötü olmayan, hani film 3 dakikaysa, 30 saniyesini iyi çekmiş olabilirim. Görüntülerin güzelliği açısından veya... Aynen sadece görüntülerin güzelliği açısından. Senaryo çok kötüydü çünkü. Şu an anlatıyorum senaryoyu.

Bu podcast'ın yaz bölümünü dinleyenler şu olayı belki hatırlıyordur. Ben ve birkaç arkadaşım yazdığımızda bir havuz vardı. Biz o havuzun yanındaki çocuklar için olan sandalyeleri bağırıp havuza atmıştık. Sonra bir anda bir güvenlik belirmişti, ne yapıyorsunuz çocuklar diye. Biz de koşarak kaçmaya başlamıştık. Sonra güvenlik motosikletiyle bizim önümüzü kesmişti. Biz dört kişiydik. Öbür iki arkadaşım hani güvenlik önümüzü kesti de

koşmaya devam etmişlerdi. Biz de arkadaşımla hani güvenliğe saygı duyduğumuz için galiba hemen bizi kelepçelesin diye ellerimizi uzatmıştık. Hayır ama durmuştuk yani hani saygı deyip. Sonra adam da bizi tekrar o havuza götürüp sandalyeleri toplatmıştı ve şey demişti çocuklar okuyun böyle böyle olmaz okumanız lazım işte böyle salak salak şeyler yapmayın demişti ve o bana böyle Aklımda kalan bir şey olmuş herhalde lise 2'de de. Ben de bu tecrübeye dayanan bir kısa film yazdım.

Ama olayları biraz değiştirdim. Olaylar şöyle. Hani ben bu hikayede kendimi şey diye düşündüm. Sandal yatmak benim fikrim değildi. Ben kötü insanlar tarafından kaldırıldım. Ve o yüzden hani suçlu haline düştüm bir de. Çünkü kandıran arkadaşlarım kaçtı. Ben ve öbür arkadaşım yakalandık. Bu filmde de şey oluyor...

İki tane arkadaşlar, bunlardan bir tanesi çok hırslı. Sürekli iyi notlar almak istiyor okul sınavlarından. Ve biliyorsunuz Amerika'da üniversite sınavı SAT diye bir şey var ama sizin lise notlarınız da aşırı önemli. Üniversitelere ayrı ayrı başvuru yaparak giriyorsunuz ve burada okul notlarını bayağı önemsiyorlar. Bizim hikayemizde de bu hırslı arkadaş öbür arkadaşına diyor ki, öbür arkadaş da ben, tatlı çocuk. Süt çocuğu. Hayatında hiç kötülük yapmamış. Ben matematik sınavını çalmak istiyorum. Tamam, ilk sahnede şunu görüyoruz. Hırslı çocuk diyor ki, ben sen olsan da sen olmasan da bu sınavı çalacağım. Hani sen bu planda var mısın, yok musun? Arkadaşın mısın, değil misin diyor. Ben de hani kimseye hayır diyemeyen çok tatlı biri olduğum için tamam yapalım diyorum. Şey diyor, here is the plan diyor.

Sonra direkt sonraki sahneye geçiyoruz çünkü planı zaten göreceğiz. Ve bu sahneyi çok iyi çektim bu arada. Bunu burada öğretmen bile şaşırdı. Sonra olan şey şu, bizim iki karakterden hırslı olan matematik öğretmenini arayıp bana özel ders verir misiniz diyor, bir konuyu anlamadım diyor. Çünkü zaten iyi bir öğrenci ya. Öğretmen de tamam diyor, bunları filmde görmüyoruz. Çünkü show don't tell. Bu da şey demek, gösterin hani anlatmaya gerek yok. Zaten izlerken anlıyorsunuz. Çünkü ben söylememe gerek yok yani. Zaten hani oradan oraya geçtiğinde gördünüz. Çünkü film making. Martin Scorsese.

Geçtikten sonra gördüğümüz şey şu. Çok komplike olduğu için ve çok görsel açıdan muazzam bir sahne olduğu için, şu an hayal edin. Bir tane stüdyo ev, bu teyzemin evi. Ve ben çekimden önce teyzeme evde çekim yapacağımızı söyleyince teyzem direkt o gün tamamen evden çıktı. O da harika bir insan. Hani bazen insanlar kalıp evde en azından arkadaşlarını görüp merhaba diyeyim der ya, teyzem direkt yok oldu. Hani görmedim bile. O kadar havalı biri.

hırslı öğrenci ve matematik öğretmeni. Bu sahne şöyle başlıyor, şu an öğretmenin evindeler ve öğretmen, matematik öğretmeni hırslı öğrenciye özel ders veriyor gibi. Yardım etmeye çalışıyor, trigonometriyi anlatıyor. Sonra bizim hırslı öğrenci de şey diyor, of burası çok sıcak oldu, gidip başka yerde çalışabilir miyiz? Tamam şu an yani niye öğretmenin evinde çalışıyorlar diye düşünüyor olabilirsiniz. Siktirin gidin o zaman o kadar da detaylı düşünmeyin yani. Her şeyi de anlatacak değiliz. Zaten filmi çok iyi çektiğim için hani onu düşünecek vaktiniz bile olmuyor çat çat çat ilerlediği için. Tamam saçma yani evet. Malım öğretmenin evinde olması ama... Sonra tamam diyor öğretmen, çantasını almaya gidiyor. Ve bu bir stüdyo. Biz bu sırada öğretmeni takip ediyoruz kamerayla. Ve bu tek plan tamam mı? Bu tek plan. Öğretmeni takip ediyoruz ve öğretmen öğrencinin görmediği bir yerde. Öğretmen de öğrenciyi görmüyor.

Bu sırada öğrenci öğretmenin kapısına gidiyor, kapıyı açıyor. O sırada ben giriyorum. Bu arada ben oynamıyorum beni, başka biri oynuyor. Ben giriyorum, evin içindeki bir dolaba saklanıyorum. Sonra tekrar kamera dönüyor. Öğretmen hala hazırlanıyor ve görmüyor bu olanları.

Sonra tam çıktığında da ben dolabın içine girmiş oluyorum. Hırslı öğrenci de dolabı kapamış oluyor. Hani orada bekliyormuş gibi duruyor. Ve sonra bu ikisi çıkıyorlar. Bu ikisi çıktıktan sonra, hala tek bilen bu sahne, ben dolabın içinden çıkıyorum. Ve öğretmenin evinin içindeki sınavı bulmaya çalışıyorum. Bu arada...

Hadi koyacağım ya, bunun linkini koyacağım açıklamaya. Tamam, izleyin yani, kendiniz görün isterseniz. Sonra ben sınavı buluyorum. Ya ben değil yine, başkası oynuyor hatırlatayım. Sınavı buluyorum, alıyorum. Ve binadan çıkarken binadaki güvenlik, ''Hey çocuk sen kimsin?'' diyor. Sonra ben koşmaya başlıyorum güvenlikten kaçmaya. Güvenlik koşarak beni kovalıyor. Böyle bir sahneyi de çektik New York sokaklarında. Times Square'da, hayır Queens'de çektik. Sonra yakalıyor güvenlik bu çocuğu ve...

bir tane sorgu odasına götürüyor. Yani hangi binanın bir güvenliği var ve hangi bina binanın içinden çıkan 15 yaşındaki bir çocuğa sen ne yapıyorsun der. Ve 15 yaşındaki çocuk koşarak kaçmaya başlayınca çocuğu kovalamaya başlar. Böyle soruları sorabilirsiniz tabii ki. Sonra sorgu sahnesi de

Tam işte benimle o beni yakalayan yazlıktaki adamın yaşadığı diyalog gibi. Adam, işte niye çaldın diyor. Benim olduğum karakter de arkadaşım istedi aslında, kendim için bile çalmadım diyor. Güvenlikte sen mal mısın, arkadaşının köpeği misin, derslerine çalış, böyle olmaz diyor. Sonra şey yapıyorlar, gel sınavı geri bırakalım diyor güvenlik. Çünkü güvenlikte öğretmenin evinin anahtarı da var.

Öğretmenin evine gidiyorlar, sınavı bırakıyorlar. Ama sonra bizim çocuk arkadaşıyla buluşuyor, tüm bunlar bittikten sonra. Hırslı arkadaşıyla buluşuyor ve hiçbir şey yokmuş gibi... ..."Dostum, sınav burada." diyor. Sınavı veriyor. Hırslı çocuk da... ..."Oh yeah, Harvard." falan diyor. Bu arada bunların hepsi İngilizce oluyor cidden. Cidden Harvard... ..."Oh yeah." diyor çocuk. Sonraki sahne sınavda geçiyor. Sınav sahnesi. Öğretmen kağıtları dağıtıyor. Bizim hırslı öğrenci çok heyecanlı. Her soruyu bileceği için.

Ama öğretmen kağıtları verdikten sonra bir flashback sahnesi görüyoruz. Ve aslında bizim çocuk internete girip başka bir sınav basmış. Ve bunu arkadaşına vermiş. Sonra arkadaşı diyor ki hırslı arkadaşı, ''Bu ne lan?'' ''Bu ne lan?'' diyor. Bizimki de diyor ki, ''Harvard'da iyi şanslar, film bitiyor.'' Bunu

bunu anlatmam... Ben ne yapıyorum şu an bilmiyorum. Ama bu da film yapmakla alakalı, aynen. Niye bir şey anlatmak istiyoruz? Niye konuşuyoruz? İnsan niye bir şey yapmak istiyor? Şimdi biraz bunlara değinebiliriz. Çok iyi bir geçiş.

Fark etmiş olabileceğiniz gibi küçükken yönetmen olmak istiyordum ama şu an beyinsiz bir influencer'ım ve insanlara ürün sattırmaya çalışıyorum. Neden böyle bir şey olmuş diye düşünüyor olabilirsiniz. Bu dinlediğimiz neşeli podcast yapan çocuk aslında çok depresif, çok karanlık, çok havalı, çok derin bir insan. Çünkü aslında yönetmen olmak istiyormuş ama artık değil ve her gün uyanıp kahvesini içip uzaklara bakıp bunu mu düşünüyor diye düşünüyor olabilirsiniz. Bilmiyorum ne düşündüm ben de ama bu küçük hayatımdaki küçük film denemeleriyle ilgili bir şeyler düşünüyorum. Ya da ilk hani niye film izlediğimden de bahsedebilir miyim acaba?

...olabilir. Çünkü bu podcast ile biraz fazla film izlemenin saçmalığıyla ilgili konuşmuş olabilirim bir önceki bölümlerde. İnsanların film izleyip her şey Hollywood filmleri gibi olduğunu düşünmesinden, Hollywood filmlerinin bizi nasıl kötü etkilediğinden, bizi nasıl biraz daha bencil yaptığından bahsetmiş olabilirim. Ama filmler büyürken bana bazı açılardan da yardımcı oldu. Çünkü okulda insan davranışlarını hesaplamak zor. Kim ne yapacak, nasıl hareket edecek? Ama film izlerken kontrollü bir ormandı. Ama film izlerken kontrollü bir ortamda insan davranışlarının nasıl farklılaştığını, insanların neler yaptığını görebiliyorsunuz ve Roger Ebert diye bir film eleştirmeni var. Çok büyük bir film eleştirmeni Amerika'da. Ve kendisi filmlerin yaptığı en iyi şeyi başka insanlara, dünyanın başka bir yerinde ya da yaşadığınız şehirde hiç bilmediğiniz bir insanın nasıl yaşadığıyla ilgili bilgiler edinebilmek, empati kurabilmek diyor filmlerin yaptığı en iyi şeye.

Ve bence küçük yaşta sürekli film izlemek de beni biraz daha iyi bir gözlemci yaptı ve insanların nasıl davrandığını daha iyi anlamama yardımcı oldu. Hem de belki daha az yalnız hissetmemi, bilmiyorum. Ya da daha çok yalnız hissettim. Ama tabii empati kurmanın şöyle bir negatif yanı da olabiliyor. Eğer siz dünyanın nasıl, yani dünyadaki politik ortamı bilmiyorsanız, size bir propaganda filmi izletseler de siz o karakterlerle, yani gidip bir naziyle empati kurabiliyorsunuz.

Eğer bilgisizseniz. O yüzden bilgi baya önemli bir şey. Doğru bilgiye sahip olabilmek. Bunu da aklınızda tutun.

Peki niye film yapmak istiyor insanlar? Niye birilerine bir şey anlatmak istiyor? Ya bu insanların çok eskiden de yaptığı bir şey, birilerine hikaye anlatmak. Ve düşünürsek aslında film bunun son zamanlarda çıkan bir versiyonu. Yani hikaye anlatıcılığı var, yazmak var, müzik var. Her zaman yapılıyor ama film 20. yüzyılla beraber başlıyor. Görüntü var, ses var. Aslında film yapmanın en güzel olan kısımları da bana en zor gelen kısımları aynı zamanda. Kendi zorlandığım şeyi anlatmak gerekirse film yaparken bir şey yazmanız gerekiyor. Tabii ki başkasının yazacağı bir şeyi de çekebilirsiniz ama bir şey yazdıktan sonra o şeyi nasıl çekeceğinizi

tamamen planlamanız gerekiyor çünkü kısıtlı zamanınız var. Diyelim kısa film çekiyorsunuz bir ya da iki gününüz olabilir ve siz hangi açıyı nerede kullanacağınızı bilmiyorsanız bir anda sete gidiyorsanız bir anda böyle çok çıplak hissediyorsunuz ne yapacağınızı bilemiyorsunuz ve sette de oyuncular var, çekim ekibi var, görüntü yönetmeni var ve siz yönetmenlik yapıyorsanız herkes ...size bakıyor ve herkese bir şey demeniz gerekiyor. Ve çok hızlı karar almanız gerekiyor. Ve bazen kararınızdan emin olamıyorsunuz. Zaten dünyada hiçbir zaman kararımızdan emin olamıyoruz. Ama yine de devam etmeniz gerekiyor. Mesela ben o arkadaşım İdil'le beraber yaz kampına gittiğim... ...daha sonra lisede bir kısa film çekmeyi denemiştik. Ve kısa filmin konusu da aslında çok tatlıydı. Biraz Eighth Grade filmine benziyordu. Hayatının ne kadar tatlı ve iyi olduğuyla ilgili bahseden bir genç görüyorduk filmde. Karakter bunlardan bahsediyordu ama bizim gördüğümüz şeyler aslında onun tam tersi oluyordu. Karakterin hayatının ne kadar zor olduğunu görüyorduk ama o arkadaşlarına hani ne kadar kolaymış gibi anlatıyordu. Tüm film de bunun üstündeydi. Ve böyle İdil'le ortak yazdık, beraber çekiyoruz. İdil bazen bana hani şey diyor, şunu şöyle mi yapalım diyor, ben de bilmiyorum diyorum. İdil de yani bilmelisin diyor. Ya da bazen İdil bir karar alıyor, ben ona karşı çıkıyorum. Böyle çok gergin bir ortam oluşmuştu bir anda. Ve o gerginlik, sonra o filmi çekememiştik.

Bu arada izlemediyseniz This Is Not A Film diye bir film var. Bu film belgesel tarzında düşünebilirsiniz. Cafer Panayi, İranlı bir insan. Bu yönetmene İran'da bir ceza geliyor. Evinden çıkamazsın ve işte 6 yıl hapis, 20 yıl boyunca da ev hapisi yaşayacaksın diye. Ve aynı zamanda da bu adamın film çekmesini yasaklıyorlar. Ya da röportaj vermesini, filmle alakalı bir şey yapmasını. Ama yine de bu adam duramıyor tabii ki yerinde.

Yani aslında yerinde duruyor filmde. Evinde bir kamerayla bir şey çekmeye başlıyor. Sonra bir yapımcı arkadaşını çağırıyor. O adam bir kamerayla geliyor ve Caer Panay çekmek istediği filmi kendi evinde anlatmaya başlıyor. Biraz önce benim çırpınarak yaptığım şeye benziyor olabilir ama sadece adamın gerçekten özgürlüğü elinden alındığı için bunu yapıyor. Ve o yaşadığı zorluğu görüyorsunuz ama o yaşadığı zorluğa rağmen kendini bir şekilde ifade etmeye çalışmasını görüyorsunuz. Ve bunu ben de düşünüyorum. Eskiden bana mesela şey insanlar var ya, ben bir şey yazmadan yapamam diyorlar. Şiir yazmadan yapamam, film çekmeden yapamam, şarkı söylemeden yapamam. Bu insanlar bana bunu uyduruyormuş gibi geliyordu.

Ama bu herhalde bir hisse alakalıymış. Geçen ben de böyle yürüyordum ve bir sürü şey düşünmeye başladım ve şey diye düşündüm. Bunları yazmazsam yapamam gibi düşündüm. Sonra dedim. Oha has siktir böyle bir şey varmış dedim. Sonra da yo öyle bir şey yok ben sahteyim.

Hayır hayır öyle bir şey varmış aynen. Bu bölüm az şaka yaptım iyi. Zaten kısa filmlerim bok gibi olduğu için gerçeği söylemem yetti bu bölüm. Ve This is not a film filmini evde çektikten sonra yani nasıl çıktığını da düşünebilirsiniz. Sonuçta adam İran'da yaşıyor ve aynen V'ye gerek yok. Sonuçta adam İran'da yaşıyor.

Adamın arkadaşları bu filmi bir kek gibi bir şeyin içine koymuşlar, harddiskini. Öyle yurt dışına çıkarmışlar ve sonra yurt dışında film festivallerinde gösterilmiş bu film. Ve sonra daha da tepki alınca İran'da bu adamın sansür cezası yemesi, adamın cezasını hafifletmişler. Şu an yurt dışına çıkamıyor ama film çekmeye devam ediyor. Hatta taksi filmi Berlin'de büyük ödülü almıştı diye hatırlıyorum sonrasında çektiği. Ama hala yurt dışına çıkamıyor.

...ve de demokrasinin ne kadar kırılgan bir şey olduğunu... ...her zaman her ülkenin İran gibi olabileceğini... ...ve her zaman özgürlüğü savunmamız gerektiğini... ...şu an çok kışa duyuluyor da, aynen. Bunları da düşünmek isterseniz... ...daha önce bahsettiğim film Persapolisi de izleyebilirsiniz. Ama film çekmeye dönecek olursak... ...şeyden de bahsetmek istiyorum. Biraz önce biraz değindim ama... ...o beraber bir şey yapma sürecinin... ...ne kadar güzel olduğundan da bahsetmek istiyorum.

Yani sizin bir fikriniz oluyor ya da başkasının bir fikri oluyor. Ve eğer güvenli bir ortamdaysanız ve arkadaşlarınız narsist hıyarlar değilse, ki yönetmenler biraz narsist olmak istiyorlar mı? Biraz oluyor olabilirler, bilmiyorum. Ve film sektörü de biraz sinir bozucu, bunu da biliyorum. Çünkü, yani diyelim iyi bir kısa film çektiniz, bu sizin film yapabileceğiniz anlamına gelmiyor. Günümüzde film yapabilecek insanları dünyanın en zevksiz iş insanları seçiyor.

...akıllarındaki tek şey reklam almak, para kazanmak ve bunu kimseye batmayacak bir şekilde yapmak. O yüzden de genelde çok rezil şeyler izliyoruz ve insanlığa olan umudumuz azalıyor. Ve buna rağmen kısa film yapmaya çalışan insanlar ya da buna rağmen adam ev hapisindeyken film yapar, yapıyor. Esas olay bu yani aslında.

Ve aynen tüm bunlar olurken bazen işin özünü unutabiliyoruz. Hani kendini ifade etme olayını. Günümüzde her şekilde insanlar kendini ifade edebiliyorlar. İlla yani bir festivale başvurmalarına gerek yok. Ve çok insan duyuyorum, işte arkadaşlarımla olan konuşmalarımı podcast yapsam çok iyi olur ya da kısa film çekmek istiyorum ama çekmiyorum diye.

Yani yapacağınız şey iyi mi kötü mü olacak bilmiyorum ama bunu yapmaya çalışmak ve birileriyle bir şey üretmeye çalışmak eğer amacınız kendinizi ifade etmek olacaksa ve yani bunun gerginliği, bunun heyecanı da çok güzel tabii ki ama eğer birbirinizi kırmadan bir şey yapabilecekseniz ve genelde kısa film yapan insanlar da gençler oluyor ve gençler de genelde salak oluyorlar o yüzden Buluşuyorlar, bazıları başkasıyla flörtleşiyor, birinin aklında içmek oluyor, başka bir şey yapmak oluyor, herkesin aklı başka bir yerde oluyor ama bazen o modu yakalıyorsunuz ve cidden o sırada dünyada yapabileceğiniz daha iyi bir şey olmuyor gibi. O yaratıcılık hissinin ilerlemesi ve beraber bir şey yapmak, bir şeyin üstüne koymak. ya da başkalarının düşüncelerini duymak. Bence çok güzel. O yüzden sadece bu hissi yapmak için bile bir şey yapmayı deneyebilirsiniz. O yüzden şu an telefonunuzu çıkarıp, yere atıp, üstünü ezip, sonra gidip babanızın eski dijital kamerasını alıp bir kısa film çekin.

bir YouTube kanalı açın en iyi arkadaşınızla ve bir video çekin ve bok gibi olsun ama çekerken eğlenmiş olun. Ya bu arada bir şey çeken insanlara insanların sürekli bok gibi oldu demesi de biraz sıkıcı çünkü evet bazen bok gibi bir şeyler oluyor ve gidip bunu hani YouTube'a koyacaksanız bilmiyorum biraz düşünebilirsiniz ama bazen de cidden çekmek eğlenceli oluyor dinlediğiniz için teşekkürler 5 yıldız vermeyi unutmayın lütfen bir dahaki bölümde beni dinleyin çünkü şu an dikkat ekonomisi ve bana dikkat vermeniz çok önemli şu an Özel şeylerden bahsediyorum gibi ama aslında sayılar, sayılar, sayılar, dinlenme, like. İyi günler.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)