Podcast

430: Atatürk’ü Anlamayı Tarihçilere mi Bırakmalıyız?

Trend Topic

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bu bölümde, Atatürk’ü anma haftasında, onun mirasını ve günümüz Türkiye’sindeki etkilerini ele alıyoruz. Atatürk’ü anlamak sadece tarihçilerin işi mi? Yoksa hepimizin üzerinde düşünmesi gereken bir konu mu? Bu sorulara yanıt ararken, Atatürk’ün modern Türkiye’nin şekillenmesindeki rolünü ve onun mirasının günümüzde nasıl yaşadığını tartışıyoruz.




Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.217 kelime · ~16 dk okuma

Herkese merhaba. Bu kaydı 12 Kasım 2024'te alıyoruz. Bu bölümde sizle beraber Atatürk hakkında konuşmak istedim. Malum, an itibarıyla Atatürk'ü anma haftası içindeyiz. Bu bölümde bir soruya cevap arayacağız. Atatürk'ü anlama işini tarihçilere mi bırakmalıyız? Sorumuz bu. İlk duyulduğunda enteresan gelen bu soruya bölüm boyunca cevap vermeye çalışalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Daha önce birkaç kez dile getirmişimdir, biz de cumhuriyete numara verilmez diye. Neden bunu ifade ediyorum? Çünkü Fransızlar cumhuriyetlerini numaralandırırlar. Birinci Cumhuriyet 1789 devrimiyle başlar. İnsanlığa eşitlik, kardeşlik ve özgürlük ülküsünü kazandırmış büyük bir devrim. Fakat devrimler birer silsile halinde ilerler. 1848 devrimleri ikinci cumhuriyeti ifade eder.

1870'te Paris Komünü ile başlayıp 1940'ta Nazilerin Fransa'yı işgaline kadar geçen dönem 3. Fransız Cumhuriyeti. Nazi işgalinden sonra 1946'ta kurulup 1958'e kadar devam eden döneme 4. Fransız Cumhuriyeti. 1958'de Charles de Gaulle'ün öncülüğünde kurulan

Transkriptin tamamını oku

ve bugüne dek devam eden döneme de 5. Fransız Cumhuriyeti deniyor. Fakat bu 5 cumhuriyet de fikri temellerini 1789'daki Büyük Fransız Devrimi'nden alır. Yani evet, cumhuriyetler değişmiştir ama özü itibariyle eşitlik, kardeşlik ve özgürlük ülküsü bu 5 cumhuriyetin de ilkisi olabilmiştir.

Fransa bayrağı da bu üç ilkeden ilham alır. Liberte, yani özgürlük. Sembolü, sonsuz gökyüzünden ilhamla mavi renktedir. Egalite, yani eşitlik. Sembolü, tüm insanlığın kanıyla aynı, kırmızı renktir. Fraternite, yani kardeşlik. Sembolü, barışın rengi beyazdır. Liberte, egalite, fraternite. İşte Fransız devrimi.

Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik. Üzerine uzun düşünülürse aslında monarşiye karşı cumhuriyetin olmazsa olmasıdır bu üç ilke. Ve insanlığa aittir. Sadece Türklere, sadece Almanlara, sadece Fransızlara değil, insanlığa aittir. Ulusal Egemenliğin temelini de bu üç ilke oluşturur. Ulusun tüm fertleri birbiriyle kardeştir, özgürdür ve eşittir. Bu ülküler bir kere kabul edildi mi, devrimler birbirini kovalar. İlerici tüm siyasi akımlar bu temel üzerine şekillenir. Eşitlik, özgürlük, kardeşlik. Ulusal egemenlik çarkı ancak bu ilkeler üzerine çalışmaya başlar.

Mesela 3 Nisan 1930'da Atatürk'ün manevi kızı, ilk kadın tarihçimiz Afet İnan'ın Türk ocağında yaptığı konuşmaya bakalım. Bu konuşma, eşitlik ülkesine sahip çıkınca ortaya çıkan ilerici sonuçlar açısından önemlidir. Rejimimiz eşitlik prensibine dayanıyor. Seçim sandığı önünde en cahille, en büyük devlet adamı eşittir. Kadın hangi hakla bu eşitliğin dışında tutuluyor? Milli gayrette ve çalışmada kadının payını hor görme hakkı hiç kimseye verilmemiştir.

Bak ne yaptınız? Eşitliğe sahip çıktınız. Buradan kadın erkek eşitliğine ilişkin bir bakış açısı geliştiriyorsunuz kendiliğinden. Ve aynı kendiliğinden hal aslında sosyal adaletçi ideolojileri de besler. Fransız devrimi gibi Türk devrimi de cumhuriyetçilik ülküsüne yaslanarak oluştu. Fakat Türk devriminin Kurtuluş Savaşı gibi son derece özgün bir geçmişi de vardı.

Kurtuluş Savaşı Padişah Halife'ye bir isyan değildi, bunu kabul edelim. Fakat savaş boyunca ulusu yönlendiren ve düşmanı yurttan kovabilen güç de Padişah değil, Büyük Millet Meclisiydi. Bu haliyle 1920'den 1923'e kadar geçen 3 yıllık süreçte meclis ülkeyi yönetebildiğini ispat etmiş, böylece Türkiye halkının temsilcisi konumundaki meclis iradesi, başında bir taçlı olmadan da idareyi eline alabildiğini kanıtlamıştı. Bu yeni durum, yeni bir devletin de oluşması neden olacaktı.

1923 itibariyle yeni devlet fikri herkesin aklında değildi. İşte yeni devlet fikrinin öncülerine kurucu irade diyoruz. Bu iradenin cisimleştiği kişilik de pek açık ki Mustafa Kemal Atatürk'tü. Bizim büyük şairlerimizden Yahya Kemal bu kişiliği şöyle tanımlıyor.

...bir milletin gelişme devresinde... ...büyük adamlar kendilerini göremezler. Millet ise kendini bir timsale görür. Mustafa Kemal Paşa diyor ki... ...bu inönü Muhlisesi yalnız Türk neferinin eseridir. Neferler diyor ki... ...o günün önünde bizim başımızda aslanlar gibi zabitler vardı. Onların elinde kendimizden geçtik. Zabitler diyor ki... ...o gün başımızda İsmet Paşa vardı. Bu muzafferiyet onundur. İsmet Paşa diyor ki bu eser Mustafa Kemal Paşa'nındır. Bu söyleşiyle tevazuan edenler ne kadar aldanırlar.

Çok ama çok açık bir hakikat. Cumhuriyetin kurucusunun Mustafa Kemal Paşa olduğudur. Öyleyse Mustafa Kemal sadece bir rejim değişikliğinin mimarı değil, aynı zamanda bir devlet kurucusudur. Bu kurucu irade, yalnızca devlet de kurmamış, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik temelinde yeni bir toplum da inşa etmiştir.

Ha sizin eşitlik, özgürlük ve kardeşlik fikrine bakış açınız bu toplumla uyuşmayabilir. Fakat olsun. Yeniden kurulan bir devlet ilk kez bu temelde inşa edilmiştir. İşte gelmeye çalıştığım yer de burası. Kurucu irade olarak Mustafa Kemal Atatürk.

Bugün ister Kemalist olun, ister olmayın, hatta isterseniz anti-Kemalist olun. Fark etmez. Nafiledir bu ifadeler. Bu topraklarda yaşayan herkesin, hatta belki de civar coğrafyalarda yaşayanların dahi kaderini doğrudan etkileyen kişinin adıdır Mustafa Kemal Atatürk. Kürtlerin bir kısmı Atatürk'ü sevmez. İslamcıların da bir kısmı Atatürk'ü sevmez.

1980'den sonra bizim entelektüel camia arasında baş gösteren ve bugün post-kemalizm olarak andığımız liberaller de Atatürk'ü sevmezler. Her üç grubun da bu sevmeme halinin gerekçesi olan tarihsel hakikatler bulabilmek de mümkündür. Kürtler Atatürk tarafından kandırıldıklarını, İslamcılar Atatürk'ün hilafete ihanet ettiğini, liberaller de Atatürk'ün diktatörlük heveslisi olduğunu söyleyip dururlar. Üçünün de haklı olduğu tarihsel anekdotlar çıkartabiliriz tarih sahnesinden. Fakat bunlar nafiledir. Üstelik bunlara tarih sahnesinden cevap vermek de bana kalırsa nafiledir. İletişim yayınlarından çıkan Cumhuriyet tarihinden 100 Portret kitabında Mustafa Kemal Atatürk için bu kısmın yazarı Faruk Alpkaya şunları ifade etmiş.

Evet, insanlar yaşadıkları çağın önündürler ve tarihte bireyin rolü erili koşullarla sınırlıdır. Ama bazı bireyler tarihin akışını kavrayarak onun hızlanmasını sağlayacak kadar talihlidirler. Mustafa Kemal o talihi yakalamasını ve yönlendirmesini bilen biridir. Faruk Alpkaya hoca tanıdığım ve bildiğim kadarıyla bir Kemalist değil, daha ziyade yetmez ama evetçilikle cisimleşen post-Kemalizmin bir parçası diyebiliriz. Ama bir tarihçi olarak hakikatin peşinde olan Faruk Alpkaya, Mustafa Kemal'in hakkını teslim etmiş ve tarihin akışını değiştirdiğini kabul etmiş.

Atatürk'ün tarihimizin akışını değiştirmeye başlamasından bu yana yüz yıldan fazla zaman geçti. Ve bugün ister Kürt olun, ister İslamcı, ister Antikemalist bir liberal olun fark etmez. Atatürk, mukadderatımıza diğer herkesten daha fazla etki etmiştir. Ve artık geri dönüşü yoktur bu işin. Geçmiş olsun.

Bu 10 Kasım'da da diğer 10 Kasım'larda olduğu gibi antikamalistler kendi bakış açılarına uygun tarihsel anekdotlar paylaştılar. Öldüğünde Türkiye'nin en zengin kişisiydi. Anıtkabir piramitlerden bu yana yapılan en büyük anıt mezardı. Ya da Savonora yatığı dönemin en lüks yatığıydı ve Mustafa Kemal Atatürk için yaptırılmıştı. Bu bilgilerin hiçbiri yanlış değildir. Fakat konu Atatürk ise, hakikat ne derece önemlidir? Bu podcast serisinde belki de en çok zikrettiğim ifade hakikat.

Bu haliyle benim hakikate ne derece sadık olduğumu ya da olmaya çalıştığımı en iyi sizler bilirsiniz. Fakat konu Atatürk olunca daha enteresan bir tabloyla ve dolayısıyla daha enteresan bir hakikatle karşılaşıyoruz. Evet sorumuz şu, konu Atatürk ise tarihsel hakikatler ne derece önemlidir? Enteresan değil mi? Bu soruya esaslı bir cevap verebilmek için halkımızın Atatürk'ü nasıl kavradığını anlamak gerekir. Halkımız için Atatürk ne anlama geliyor? Bu romantik bir soru değil, son derece hakiki bir sorudur. Türkler için Atatürk ne demektir? Ben bu anlama işine son yıllarda 10 Kasımlarda yayınlanan klipleri izleyerek çalıştım. Çünkü bu klipler halkımızın zihnine yön verdiği gibi aslında halkımız üzerinden bir PR çalışmasıdır, kabul edersiniz.

Bu 10 Kasım'a görebildiğim kadarıyla koç grubunun bırakma isteğini başlıklı klibi damga vurdu. Klipte iki Anadolu çocuğu ailecele bir trene koştururlar. Görüntülerden anlarız ki bu tren Atatürk'ün naaşını taşımaktadır. 10 Kasım'ın hemen ertesidir. Çocuklar trene kaçak yollarla binerler ve onları bir kadın yakalar. Kadının gözü yaşlıdır çünkü Atatürk yeni ölmüştür.

Atatürk'ün öldüğünden haberi olmadığını zanneder çocukların... ...ama çocuklar aslında her şeyden haberdardır. Burada ne işiniz var? Nasıl bindiniz siz? Aşağı köyden oradan geldik. Koştuk deyettik valla. Tamam ama benim sizi indirmem lazım. Ne indirmesi ya? Biz tepeye nereden geldik sen biliyor musun? Şu tepeleri aştık da geldik. Ama... Hem bu Atatürk'ün treni değil mi? Öyle.

Atatürk'ün treni. Temiz olma, çiçek yedir. Ne güzel çiçeklermiş bunlar böyle. Biz de bu memleketin yurttaşıyız. Bizim de yerimiz var burada. Doğru. Artık kimsenin tebaası değiliz. Öyleyse bırak da geçelim işte. Ne diyeyim? Nasıl söyleyeyim?

Çocuklar. Sen bizi çocuk biliyorsun ama... ...bizim her bir şeyden haberimiz var. Ajansdan

söylediler. O gitse de... ...bizi bırakmaz dediler.

Biz şimdi nasıl bırakalım onu? Koç grubunun Atatürk videosu sosyal medyayı sallarken solcular ellerine kalemlerini almış halkımıza dersini vermeye başlamıştı. Bu tip kliplerle sermaye sahipleri kendilerini aklıyorlardı. E doğruydu. Hiç kimse haksız diyemez buna gerçekten. Gören gözler için bu tip klipler birer PR çalışmasıdır. Mesela bir podcaster Burak Ülgen klibi alıntılayıp şöyle yazmış.

Siyasal islamcılar döneminde sermayeleri öyle bir büyüdü ki, seküler kesimden tepki görmemek için her sene en güzel, en duygusal, en duygu sömürücü anmayı yapıyorlar. Sizin bırakmayacağınız tek şey para. Bu mesaj ilgimi çekti. Bu klipler bir yandan da böyle bir amaca hizmet ediyor olabilir, doğrudur. Burak Ülgen de bu mesajın da büyük oranında haklıdır, fakat... Madalyonu tersine çevirelim. Eğer Mustafa Kemal Atatürk kültü, halkımızın zihninde böylesi derin bir yer edinmeseydi, Türkler atasını unutsaydı, Atatürk Türkler için önemi azalan bir savaş kahramanından ibaret olsaydı, sermaye sahipleri böyle klipler çeker miydi?

Böyle klipler olduğu için mi Atatürk ölümünden 86 yıl sonra bile anılıyor yoksa, bu klipler olmasa da Atatürk'ün değerinden bir şey eksilmeyecek olduğunu gören sermayedarlar bu kliplerle PR mi yapıyor? Bence ikincisi. Türk toplumu Atatürk'ü bir tarihsel gerçekliğin ötesine geçerek, ferasetiyle kavruyor. Yoksa bir entelektüel çaba içinde değil Türkler. Onlar zaten 23-38 arasındaki olayları neredeyse bilmezler. Fakat ferasetiyle kavrarlar. Bu haliyle kimi Kürtlerin, kimi İslamcıların, kimi Liberallerin, kimi Solcuların tarihi kurcalayarak çıkardığı bir takım hakikatler üzerinden Atatürk'ü kavramaya çalışma çabası nafiledir. Sabonora yatının dönemin en lüks yatı olması,

Hindistanlı Müslümanların gönderdiği paralarla İş Bankası'nın kurulması ve Atatürk'ün banka işsedarı olması, Kurtuluş Savaşı kahramanlarının savaşın ardından Atatürk'te ters düşmesi üzerine başlarına türlü hadiseler gelmesi, haksızlıklara uğramaları, Ali Şükrü Bey olayı, İzmir suikastı gibi karanlıkta kalmış bir takım hadiseler, Kazım Karabekin'in anıları, Halde Edip'in sürgün hayatı vs. vs. Bu olayları resmi tarih zaviyesinden okuyan Sinan Meydan gibi yazarların yanı sıra, Alternatif tarih okuması yapan Ayşe Hür gibi yazarlarda mevcut. Ayşe Hür'ü anti-Kemalistler, Sinan Meydan'ı Kemalistler severler. Benim nazarımda her ikisi de saygın işler yapıyorlar. Denebilir ki nasıl olur bir insan hem Sinan Meydan'a hem Ayşe Hür'e aynı anda nasıl saygı duyabilir? Bu soruyu kendim sordum, kendim cevaplayayım. Ama önce bir reklam arası verelim, cevap reklamlardan sonra.

Aradan önce hem Kemalist hem de anti-Kemalist tarihçilere aynı anda nasıl saygı duyulur diye sormuş, cevabı aradan sonra verelim demiştim. Nasıl olabilirdi bu? Çünkü Atatürk'ün anlamını kavramak için tarihe değil, bugüne ve geleceğe bakmak gerekir nazarımca. tarih tartışmalarıyla kavranamıyor. 100 yıl geçti ya, 100 yıl. Tarihçilerin araştırıp durduğu bu hadiselerin bugün için anlamı nedir? Bugünü anlamak için bu hakikatler faydalı mıdır? Ya da daha doğru ifadeyle, halkımız için Atatürk, tarihsel hakikatlerin üzerine kurulmuş bir tarihsel kişilik midir?

Yılların ardından vardığım kanaat şu. Atatürk, bu çerçeveden bir tarihsel gerçeklikle kavranamıyor. Tarihçiler elbette işlerini yapsın ve bir entelektüel tartışma derinleşebildiği kadar derinleşsin. 1923 ile 1927 arasında geçen devrimler süreci aydınlanabildiği kadar aydınlansın. Tarihçiler birbirleriyle tartışsın. Fakat eğer derdimiz Atatürk'ün anlamını kavramaksa, tarihçilerin çabası nafiledir. Geçmiş olsun. Çünkü bu tarihsel gerçekliğin ötesine geçebildiğinizde Atatürk'ün anlamını kavrayabiliyorsunuz. Atatürk, tarihsel bir kişilik olmanın ötesinde bir mistik karakter olduğu zaman anlaşılabiliyor. Tarihsel gerçekliğin ötesine geçebilmek. Bu zordur. Zira sadece aklımız değil, duygularımız da kavrama çabasına omuz verir.

Öyle ya da böyle, iyi ya da kötü, Atatürk kaderimizdir. Evet, en doğru ifade bu. Atatürk kaderimizdir. Bugün her ne yaşıyorsak bu tarihsel kişiliğin kaderimize bıraktığı izleri yaşıyoruz. Herkesin kabul edeceği gerçeklik de zaten budur. Devrimciler böyledir. Bir halkın mukadderatını değiştirdikleri için yaptıklarına devrim denir. Türk devrimi de Atatürk'ün ağzından şu ifadelerle vücut bulur. Kuturun kenarında

Yıkık bir ülke. Türlü düşmanlarla kanlı görüşmeler. Yıllarca süren savaş. Ondan sonra dışarıda ve dışarıda saygıyla tanılan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet.

İşte bunları başarmak için Bu ifadeler, yani uçurumun kenarında yıkık bir ülke diye başlayan bu ifadeler, tarihsel gerçekliğin ham halidir. Doğrudur bu topraklar Atatürk tarih sahnesine çıkmadan önce uçurumun kenarındaydı ve yine doğrudur onun dokunuşundan sonra yeni vatan, yeni bir toplum, yeni bir devlet kurulmuştur. Bu haliyle Atatürk yalnızca bölümün başında ifade ettiğin biçimiyle kurucu irade değil, aynı zamanda bir devletin egemenlik gücünü eline alırken ihtiyaç duyduğu kurucu efsanedir. Uhrevi olan, mistik olan, ruhani olandır. Tarihsel gerçeklik mistik olanı kavrayamaz. Tarihsel gerçeklik mistik olana zarar da veremez. Atatürk mistifike edilmiş bir kişiliktir. O, bu ulusun tarihsel efsanesidir. Efsaneler hakikatle kavranamaz.

Bakın, hakikat lafına bu kadar sadık bir kişi olarak söylüyorum bunu. Hakikatle efsaneler kavranamaz. Çünkü hakikatler bilinir, efsanelere ise inanılır. İkisi arasında fark var. Bilmek ayrı şey, inanmak ayrı şey. Efsaneler karşısında hakikat anlamını yitirir. Efsaneler ancak ferasetle, sezgilerimizle kavranabilir.

Atatürk de bu haliyle bir tarihsel kişilik olmaktan öte, bugün 85 milyonun kaderidir. Peki bu kadere sahip mi çıkmalı yoksa bu kaderi geride mi bırakmalı? Bu da cesur bir soru değil mi? Yani 500 yıl sonra da Atatürk'ü yaşatacak mıyız? Başka bir gerçeklik karşısında geri çekilecek miyiz? Ben bu kader çizgisinden ayrılmanın manasız olduğunu düşünenlerdenim.

Yani 500 yıl sonra da, eğer ki bir ulus olacaksak hala var isek, Atatürk de hala var olacaktır. Atatürk kaderimizdir, e iyi ki de öyledir. İşte bu günü anlamak için gereken yegane bilgi de budur. Gerisini tarihçiler tartışıp dursunlar. Bu tartışmalar zevkle okunur, ben de takip ediyorum ama hakikat değişmez. Atatürk kaderimizdir. Duman'ın Ayrılamam yolundan ifadesi ve bu başlıklı şarkısı bence oldukça doğru mesajlar barındırıyor. Ayrılmam değil, ayrılamam.

Ayrılamam yolundan, ayrılmam değil. Zira Atatürk'ün yolu ayrılabildiğiniz, arzu etseniz dahi bunu başarabilmenizin imkansız olduğu bir yoldur. Yani siz subjektif olarak Atatürk'ü sevmeyi de bilirsiniz ama objektif olarak Atatürk'ün yolundan ilerliyorsunuz. Geçmiş olsun. Mesela bir İslamcının zihniyle ele alalım hadiseyi. Ne yapmalı? Hilafeti geri mi getirmeli? Bunu isteyen çoluk çocuk dışında kimse kaldı mı? Ya da şeriat mı getirmeli? Ne olduğunu kimsenin bilmediği şeriat. 2024 yılında hırsızın elini mi kesmeliyiz ya da? Bunlar bir takım fanteziler ve bu fantezilerin peşinden koşan aklı başında kimse kalmadı. İslamcılık, modern dünya karşısında fikren mağlup oldu. İslamcılar çıldırabilirler ama hakikat budur. Geçmiş olsun. Şayet Gazi'nin ömrü ve sağlığı en azından bir 10 yıl daha ülkeyi yönetmeye el verseydi hiç şüphesiz

İkinci Cihan Harbi sonrası bambaşka bir Türkiye görecektik. Erdoğan'ın bu 10 Kasım'da sarf ettiği bu ifadelerin nedeni her ne olursa olsun, oy kaygısı deyim başka bir şey değil, fark etmez. Ama bu ifadeler bir hakikati gösterir bizlere. İslamcılık fikren mağlup olmuş, İslamcı tahayyül tarih olmuştur.

Atatürk modernleşme, sanayileşme ve kentleşme fikrinin ta kendisidir ve İslamcı tahayyül Atatürk'ü aşamamış, böylece yenilmiştir. Rahat olun, önümüzdeki kış şeriat gelmeyecek. Zaten şeriatın ne olduğunu İslamcılar dahi bilmiyorlar. Yenildiler, fikren mağlup oldular.

Bir Kürd'ün zihniyle ele alalım hadiseyi. Ne yapmalı? Atatürk Kurtuluş Savaşı sırasında özellik sözü vermiş ama sözünü tutmamış, Kürtleri inkar etmiş. Eee, bugün ne yapalım? Bir devrimci süreç, 100 yıl önce böyle başlamış ve böyle devam etmiş.

Son derece enteresan ve bir o kadar kışkırtıcı bir soru soralım mı? Hadi soralım. Bizleri dinleyen Dem partili dinleyicilerimize soruyorum. Atatürk olmazsa Öcalan olabilecek miydi? Atatürkçü dinleyicilerimiz de tetiklenmesin lütfen. Ben bizim Kürt dinleyicilerimize soruyorum. Atatürk olmazsa

Öcalan olabilecek miydi? Civar ülkelerde, Irak'ta, İran'da, Suriye'de bu imkanlar oluşmuş muydu? Ama Kürtlerin önemli bir kısmının önder kabul ettiği Abdullah Öcalan da bu cumhuriyet tarafından yetiştirilmiş, mülkiyeye gelebilmiş, bu haliyle Kürt'ün de kazerine imza atılmış. Atatürk kaderimizdir derken kastım budur. Samimiyetle dinleyen Kürt dinleyicilerimiz de dediğimi anlayacaktır.

Bizler, yani Atatürk'ten sonra dünyaya gelen, bu topraklarda dünyaya gelenler, Atatürk'ün sürdüğü tarlada filizlenmiş tohumlar gibiyiz. Atatürk kaderimizdir. Atatürk'ü tarihi araştırarak kavramak, halkın hakikatini görmemizi engelliyor. Atatürk, tarihçiler tarafından kavranamıyor. Zira tarihçiler analizlerinde bugünü ve geleceği dahil etmiyorlar. Atatürk gerçekliğini kavramak için bence zihin açıcı bir kavram, folk kemalizm. Yani bu folklörden doğru yola çıkarak halk kemalizmi de diyebiliriz. Aslında Şerif Mardin'in folk İslam ifadesine bir gönderme de var burada. Yani halk İslam'ı farklıdır İslam'dan. İşte folk kemalizm de farklıdır kemalizmden.

Folk Kemalizm, aydınlanmacı ve modernleşmeci akımların bu topraktaki yaygın gerçekleşme biçimidir. Bağnazlıktan, yobazlıktan uzak dur. Müspet bilim ve sanatla iştigal etmek suretiyle, kendine, ülkene, insanlığa faydalı bir birey ol, öğütleriyle nesilden nesle aktarılmıştır. Aslında Metin Hoca'nın bu folk kemalizm ifadesi ya da daha basit ifade edelim, halk kemalizmi ifadesi bugünü anlamak için daha faydalıdır. Atatürk demek, kız çocuklarını okutmak demektir. Atatürk demek, hasta alınca doktora gidelim demektir. Kadınların boşanabilmesi, köylülerin doktor olabilmesi, öyle ya da böyle özgür düşünceye önem verilmesi demektir. Atatürk bu halkın, bu ulusun haysiyetine dair ne varsa oradadır. Bu haliyle Atatürk bir entelektüel tartışmadan yola çıkarak anlaşılamaz. Atatürk sadece bir tarihsel şahsiyet değildir, bizlerin kaderidir. Bu kader de en acımasız şekilde eleştirseniz dahi iyi bir kaderdir.

Şükürler olsun bu kaderi bize hediye eden bu büyük devrimciye. Bizler 100 yıl önce emperyalizme başkaldırmış ve tarih sahnesine mühünü vurmuş bir ulus isek Atatürk sayesindedir. Tarihi eşeleyip durmanın faydası yok nafile geçmiş olsun. Atatürk bu halkın ulus olma yolundaki efsanesidir. Efsaneler yalnızca akılla kavranamaz. Hakikat efsaneler karşısında anlamsızdır. O, bu topraklardaki eşitlik, özgürlük ve kardeşlik fikrinin ete kemiğe bürünmüş adıdır. Bugün halkımız eşitliği, özgürlüğü veya kardeşliği olumlu duygularla anıyorsa, bunu Atatürk efsanesi sayesinde yapabiliyor. Atatürk demek, geleneksel toplumdan modern topluma dönüşmek demek. Eğer köylerimize dönüp Feodal Beylerin emrinde ırgatlık yapmayı savunmuyorsanız,

Siz de birer folk kemalistsiniz. İsterseniz anti kemalist olun. Ama siz de objektif olarak kemalistsiniz. İster islamcı olun, isterseniz bir post kemalist olun. Her ne olursanız olun, siz de objektif olarak kemalistsiniz. Geçmiş olsun. Bu haliyle Post Kemalistler de tıpkı İslamcılar gibi fikren mağluptur. Atatürk karşısında fikren mağluptur. Zira Atatürk kaderimizdir. Ölüm kalım meselesi olan bir kader çizgisidir bu. Mustafa Kemal'in 15 Ocak 1923 tarihinde Eskişehir'deki konuşması bu ölüm kalım meselesine atıflarla doludur.

Mesele barış yapmakla bitmiyor. Barıştan sonrası çok daha önemli. Çünkü her bakımdan yeni bir ülkeyiz. Hasta bir ekonomi, ilkel bir tarım hayatı, sıfıra yakın bir sanayi. Demir yolları yabancı şirketlerin elinde. Karayolu, okul, hastane yok denilecek seviyede. Halkın ancak yüzde yedisi okur yazar. Büyük bölümün sıtmalı ya da verem. Evet, bütün hayatımız neredeyse ölü. Bu durumumuzla geleceğe yürüyebilir miyiz?

Sürünemeyiz bile. Öyleyse askeri zaferimizi vakit geçirmeden tamamlamak, bunun için de çalışmak, çağın ve bilimin gereğini yapmak zorundayız. Gerçek kurtuluşa ancak böyle ulaşabiliriz. Milletimizin bunun bir ölüm kalım meselesi olduğunu kavrayacağına bütün yüreğimle inanıyorum.

Atatürk bir tarihsel figür değil, bir efsane, mistik bir karakter. Bu toprakların haysiyetine ilişkin olan, akla ve bilime ilişkin olandır. Onu mistik bir karakter olarak kavramanın yanlış olduğunu varsayanlar, halkın hakikati karşısına inilirler. Alın, milyonlarca insan saat 9'u 5 geçe hüngür hüngür ağlıyor. Hadi o insanlara deyin ki, ya mistik bir karakter olmasın Atatürk. Hadi öyle deyin.

İster entelektüel düzeyde Atatürk'ü aşmaya gayret gösteren bir liberal solcu olun, ister dem partili bir Kürt olun, ister kökten dinci bir İslamcı, ister bir komünist olun, fark etmez. Atatürk, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik fikrini ve dolayısıyla ulus olmanın Bu topraklardaki ifadesidir. Bölümün başında Atatürk'ü anlama işini tarihçilere mi bırakmalıyız diye sormuştuk. İşte cevap. Atatürk bir fikirdir. Modernleşmenin, kentleşmenin, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik fikrinin adıdır. Haliyle, halkın Atatürk'ü, tarihin Atatürk'ünden büyüktür. Tarihçiler entelektüel çabalarına devam edebilir ama halkın Atatürk'ü bu çabalardan zerre kadar etkilenmiyor. 2024 Cumhuriyeti 1924 Cumhuriyetinden farklıdır. Numara koymuyoruz biz Fransızlar gibi ama bilin ki 1924 Cumhuriyeti ile 2024 Cumhuriyeti aynı cumhuriyet değildir. Fakat hangi cumhuriyet olursa olsun Atatürk bir kurucu efsane olarak orada duruyor.

Bizim cumhuriyetimizin eşitlik, özgürlük ve kardeşlik fikrinin adı olarak Atatürk halkın gönlünde büyük yer taşıyor. İşte halkın hakikati. Bütün hakikatlerin üzerindeki tek bir hakikat. Halkın hakikati. Bölümümüzü Can Yücel'in Yaşasın Cumhuriyet şiiriyle bitirelim. Bence bu günü anlamak için, Atatürk'ü anlamak için de önemli bir şiir. Seslendiren Haldun Ergüvenci. Gölköy adında bir yer varmış, Gelibolu'da.

Televizyonda gösterdiler geçen gün. Gelenek edilmiş köy halkı. Ben kendimi bildim bileli bu böyledir diyor muhtar. 29 Ekim'de toptan sünnet ederlermiş çocuklarına. Derken ekranda entarili bir çocuk belirdi. Kirvesi tutmuş kolundan. Yatırdılar bir kamp yatağına.

Ardından sünnetçi olacak zat boy gösterdi, elinde bıçağıyla. Çocuk kaldırdı başını bağırdı, yaşasın Cumhuriyet diye. Bunun üzerine de ekran karardı. Korkarım bu, sade gölköylülerin değil, umumumuzun, sade küçüklerimizin değil, büyüklerimizin de düştüğü bir tarihsel yanılgı.

Çünkü sünnet değil, farzdır cumhuriyet. Sünnet değil, farzdır cumhuriyet. Tarihsel bir kişilik değil, kaderinizdir Atatürk. Tren Topi'yi Pol Bimedia ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek Atatürk'ün bir fikir olduğunu, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik fikri olduğunun bilinciyle kalın. Hoşça kalın.

Canım donar, içim geçer Sözüm çalar bir an için, bir an için Ayrı kalamam, ayrılamam yolumdan Hayal miyim, dilemem, vazgeçemem artık

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)