
3.952 kelime · ~20 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 19 Kasım'da alıyoruz. Geçen haftaki Atatürk'ü anlamayı tarihçilere mi bırakmalıyız bölümüne çok sayıda reaksiyon geldi. Ben reaksiyon oldukça mutlu oluyorum. Olumlu olması önemli değil ama bunların pek çoğu olumluydu. Atatürk'cü dinleyicilerimiz bölümü hem pek sevdiler hem de duygularını benimle paylaştılar.
Bazı milliyetçi ya da kemalist dinleyicilerimiz Ayşe Hür'ü tarihçi olarak anlama kızmışlar. Olabilir bu konuyu değiştirmeyi tercih ederim. Dem partili veya sosyalist dinleyicilerimizin bir kısmı olumsuz eleştirilerini yazmışlar. Eleştirilerden anladığım kadarıyla ne demek istediğimi tam anlatamamışım. Bir dinleyicimiz DM'den şöyle yazmış.
Spesifik eleştirim şu. Atatürk mitini tespit ederken, Mustafa Kemal Atatürk'ün yaptıklarının tartışılabilir olduğunu dışlamamalıyız. Daha doğrusu bu tartışmaları talih ve önemsiz görmemeliyiz. Halbuki tarihçilerin Atatürk'ü tartışmasını son derece faydalı görüyorum. Bunu söylemiştim. Bu tartışmaları takip de ediyorum. Entelektüel düzeyde tabii ki tartışılır ama bu tartışmayı halk kesimlerine taşıma çabası nafiledir. Hani hep deriz ya siyasal islamcılık diye. Aslında sadece islamcılık demek yerindedir. Yanlış değildir ama yine de siyasal islamcılık demeyi tercih ediyoruz. Bunun nedeni geniş Müslüman halk kesimleriyle aynı frekansta buluşabilme çabasıdır.
Derdimiz İslam değil, derdimiz Müslümanlık değil demenin ustaca bir biçimidir siyasal İslamcılık ifadesi. Bu sayede Müslüman halk kesimleriyle temasımızı zedelememiş oluruz. Çünkü inancın konusu ile mantığın konusu bir araya getirilemez. Müslüman halkımızı seviyoruz. İyi ki Müslümanlar. Bizim ferasetimiz İslam'dan beslenir. İslam kaderimizdir. Geçmiş olsun. Dedik ki İslamcılık demeyelim, siyasal İslamcılık diyelim. Yanlıştır bu ifade ama ne önemi var? Halkın hakikati bizim entelektüel çabamızdan büyüktür. Aynı şeyi Atatürkçülük için de söylemek mümkündür. Geçen bölümde bahsettiğim üzere Atatürk, mistifike edilmiş, uhrevileşmiş bir karakterdir. Haliyle tarihçilerin Atatürk'ü ile halkın Atatürk'ü arasında fark var.
İstediğiniz kadar tarihin Atatürk'ünü tartışın, bunda bir zarar da yok. Emin olun ben de severim tartışmayı. Şükrü Haneoğlu'nun bakışı mı doğrudur Feroz Ahmet'in mi yoksa Şerif Mardin'in mi? Bunlar saatlerce tartışılır, üniversite kantinleri de bu tartışmalar içindir. Bu tartışmaları yarın öbür gün Tren Topik'te de yaparız. Ama... Bu tartışmaya kendinizi pek kaptırmayın çünkü mantığın anlamını kaybettiği duvarın adı inançtır. İnanılan şey mantıkla kavranamaz. Türkiye'de geniş halk kesimleri Atatürk'ü üniversite kantinlerindeki saatler süren tartışmalarla değil, ferasetiyle kavrar.
feraset yani sezgisiyle kavrar. Atatürk'ü bilmezler, Atatürk'e inanırlar. Bilmek ayrı şey, inanmak ayrı şey. Bilmeyi tercih edelim ama inanana da saygı duyalım. İnananı anlamaya çalışalım. Tıpkı Müslüman halkımıza saygı duyduğumuz gibi. Bir sosyalist dinleyicimiz benim için tarihsel gerçekliğin ötesine geçip tüm feraset ve sezgimle söylüyorum ki tam bir andavaldır yazmış ve şunları demiş.
Siyasal İslam'a karşı kemalizmin kesin zaferini ilan eden çok mistik Ozan Gündoğdu, kemalciliği eleştirerlikten uzakta metafizik bir alana taşıyıp onu dinselleştirdiğinin de farkında değil. Siyasal İslam'dan rahatsız olan Ozan Gündoğdu, bir başka siyasal din istiyor. Kutsamış olduğu kemalizm dini. Siyasal İslam'a karşı Kemalizm'in kesin bir zafer ilan ettiği doğrudur. Çok ama çok açık ki, Siyasal İslam fikren mağluptur. Peki, Atatürk'ü dinselleştirdiğimin farkında değil miydim? Halbuki benim bu ifadem bir dilek değil, bir tespitti. Atatürk'ü dinselleştiren ben değilim. O zaten mistifike haldedir. Uhrevileşmiştir. Haliyle aklın değil, duyguların konusudur.
Atatürk'ü duygulardan ırak konuşmak da pek zordur. Bu, bugünkü devletin marifeti de değildir. İslamcılık karşısında halkın yarattığı bir harekettir bu. Bugünkü devlete kalsa Atatürk'ün unutulmasını tercih ederdi. Halkımızın İslamcılık karşısındaki feraseti, onun Atatürk'e sarılmasına neden olmuştur. Aksini iddia eden 10 Kasımlar'da saat 9'u 5 geçe, bu toplumun ne yaşadığı üzerine bir dakika düşünsün.
Gündemde bu hafta da Atatürk var. Milli Eğitim Bakanı Üsttekin'in açıklamaları, Mustafa Kemal'in askerleriyiz diye haykıran genç teğmenlerin TSK'dan ihracı ve muazzez ilmiye çığın ölümü, Atatürkçülük üzerine bir daha düşünmemize fırsat veriyor. Burada pek çok bölümde seküler milliyetçiliği, yeni kuşak milliyetçi gençleri masaya yatırdık, bu konuda röportajlar da yaptık, Bahadır Andin Çaslan'la seküler milliyetçiliği konuştuk. Benim düşünceme daha yakın bulduğum Bartu Bölükbaşı ile Türk mitolojisini masaya yatırdık. Bu esnada milliyetçi gençlerin hışmıyla karşılaştık. Olmadık hakaretler, türlü türlü saptırmalar ama geriye kalan, Trantopi'yi hala dinleyen milliyetçi gençler oldu. Onlar, kendisini milliyetçi saymayan benim gibi birinin eleştirilerine tahammül ettiler.
Sağ olsunlar, hepsine selamlar. 10 Kasım haftasında Atatürk'ü konuşunca en esaslı tepkiler anti-Kemalist solculardan geldi. Fark ettim ki hep solcuları kayırmışım. Konu solculuk olunca biraz iltimas geçmişim. Fakat bir iddiam var. Solcular milliyetçilerden daha keskin fikirlidir. Bu enteresandır. Aslında daha mütevazi olmaları gerekir. Fakat benim gördüğüm biraz daha keskin, daha net fikirleri var.
Bakalım eleştirel yaklaşıma milliyetçiler kadar tahvil edebilecekler mi? Çünkü düşünceleriniz bu kadar keskinse eleştiri biraz zorludur. Bundan sonra bir süre solculuğu konuşalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
İktisat eğitimi görenler, Dunning-Kruger eğrisine aşinadır. Bu eğri, tecrübe ve entelektüel birikiminizle öz güveniniz arasındaki ilişkiyi inceler. Başlangıçta entelektüel birikiminiz bir birim attığında, yani ilk marjinal adımınızı attığınızda entelektüel manada, Özgüveniniz bunun birkaç misli hızla artar. Özgüveniniz entelektüel seviyenizin hemen başındayken zirve yapar. Çok az şey biliyorsunuzdur ama özgüveniniz tavandır. Kruger bu zirveye aptallığın zirvesi adını verir. çok sığ bir bakış açısına sahipsiniz ama özgüveniniz de tavan, işte aptallığın zirvesi. Bu aşamada tıkanıp kalmak, özgüveninizin sağladığı konfor alanında yıllar geçirmek mümkündür. Ama bunun yerine entelektüel birikiminizi arttırmaya devam ederseniz, bu sefer tam tersine özgüveninizin azaldığını görürsünüz.
Öyle bir aşamaya gelir ki, eskisinden çok daha derinlikli düşünüyorsunuzdur ama özgüveniniz dibi görmüştür. İşte buna da umutsuzluk çukuru deniyor. Umutsuzluk çukurundan çıkmanın tek bir yolu var. Başka fikirlerin ne dediğini anlamaya çalışmak.
tekrar ediyorum, umutsuzluk çukurundan, yani özgüveninizin yittikten sonra, özgüveninizi kaybettikten sonra çıkabilmenizin tek yolu var, başka fikirleri anlamaya çalışmak. Görebildiğim kadarıyla solcular, solcu olmayan fikirleri anlamaya pek çabalamıyorlar. Bu da onları umutsuzluk çukurunda veya aptallığın zirvesinde sabit bırakıyor, maalesef. İşte böyle bir aşamaya geldikten sonra eskisinden çok daha derinlikli düşünüyorsunuzdur ama özgüveniniz o aptallığın zirvesindeki kadar da yüksek değildir. Aptallığın zirvesindeki halinize göre çok daha birikimlisiniz ama o halinize göre son derece mütevazi hale gelmişsiniz.
Ben Dunning-Kruger evresindeki aptallığın zirvesinde birkaç yıl geçirdim. İnanılmaz bir özgüven, inanılmaz bir ego, çok rahatsınız, aşırı konforlusunuz, her şeyi anladınız. Artık yani sizin öldüğünüz tarih dışındaki her şeyi biliyorsunuz artık siz. O yılları atlattığım için mutluyum, zira bu sayede tevazu sahibi olabildim. Kendimi bildim bileli, daha doğrusu 13-14 yaşlarından itibaren Türkiye'nin yakın tarihine meraklı biri oldum. Doğan Yurdakıl ile Soner Yalçın'ın yazdığı Abdullah Çatlı'nın hayatını anlatan Reis kitabını okuduğumda lise hazırlıktaydım. La meğer neler oluyormuş diye böyle bir kapı araladı böyle kitaplar.
Sonra Altan Öğmen'in Bir Dönem Bir Çocukla Başlayan serisi. Sonra Şevket Süreyya Aydemir'in Tek Adamı, Suyu Arayan Adamı. Bunlar müthiş kitaplar. Cüneyt Arcıüre'in Yakın Tarih kitapları. Uğur Umcu'nun gazetecilik kitapları. Doğan Avcıoğlu'nun kitapları. Sonra Atil Yehyan vs. vs.
Arkadaşlarıma anlattığım ama onların haberinin olmadığı türlü hikayeler bende ben neymişim ya etkisi yarattı. Ya benim anlattığım şeylerden kimsenin haberi yok. Bende de özgüven tavan tabi. Özgüvenimin zirvesini 18 yaşında üniversiteye başlamadan önce gördüm. Bunun aptallığın zirvesi olduğunu mülkiyeye başladıktan sonra anladım. Zihnimde takılıp kalan bir noktayı aşamıyordum. Turan Dursun'un, İlhan Arsel'in kitaplarını okumuş, İslam'ın hakikatini kavradığımı düşünmüştüm. İslam, halkımız için zararlı bir düşünce sistematiğiydi. Bundan emindim. Turan Dursun'un din bu kitabı, ders kitabı falan yapılıp okullarda öğretilmeli, halkımız da bu cahillikten kurtulmalıydı. İlhan Arsel'in Arap Milliyetçiliği ve Türkler kitabı, İslam'ın
Arap emperyalizminin ideolisi olduğunu düşünmemi sağladı. Artık harekete geçmeli, İslam'ın safsatalarını ben de anlatmalıydım. Henüz 18-19 yaşlarındaydım. Mülkiye'ye yeni başlamıştım. Her yerde türlü tartışmalar yapılıyor. Bu tartışmalarda tıkanılıp kalınınca bir hocanın odasına giriliyor, tartışmaya hoca da dahil oluyor. Müthiş bir atmosfer, tam benlik. Ben de meraklı bir tipim. Benim gibi ilgi alanları olan tipler lisede pek yoktu. Mülkiye'de de pek çoktu. Bu tiplerle kantinde oturuyoruz. Saatlerce bir meseleyi enine boyuna masaya yatırıyoruz. Üstelik benim de hayranlığımı kazanacak insanlarla beraberim. Yaşım da onlara göre oldukça küçük. Biraz küçük kardeş muamelesi yapıyorlar bana. Neyse. Bir gün bu arkadaşlara dedim ki, üniversitede her türlü fikrin topluluğu var. Neden bir ateist düşünce topluluğu olmasın? Hadi ateist düşünce topluluğu kuralım. Arkadaşların tepkisi hala gözümün önündedir. Şuna benzer bir reaksiyon.
Bu kahkaha benim özgüvenimi biraz sarstı, saygı duyduğum insanlar tarafından alaya alınıyordum. Bu fikrin doğru olduğunu o kadar emindim ki ama İslam'ın hakikatini halka anlatmak gerekirdi. Ancak bu sayede halkımızı İslam'ı kullanarak sömüren siyasetçilerin elinden kurtarabilirdik. Bu kıvılcımı üniversitelerden çakmalıydık. Turan Dursun'un İlhan Ersel'in kitaplarını okuyup tartışırdık. Tanrı'nın varlığına ilişkin felsefe okumaları yapardık.
Bu felsefecileri okula çağırıp konferansta düzenlerdik. Ben fikrimi açtıkça kahkahaların tonu artıyordu. Neydi bu kadar saçma olan? Neyi yanlış düşünüyordum? Bana kahkahalar atan arkadaşlar da benden daha birikimli, fikrine saygı duyduğun tiplerdi üstelik. Çok kırılmıştım. Aptallığın zirvesinden düşüşümde bu olay çok etkili olmuştu. Şimdi ben de geçmişe bakıp bu fikrime acı acı gülüyorum. Gerçekten çok saçmaydı. Bu fikrin, yani İslam'ın hakikatini halka anlatma girişiminin saçmalığını kavramama neden olan üç isim oldu.
Bunlardan ilki Vladimir Lenin'di. Lenin'in Sosyalizm ve Din kitabını bu kahkahaların ardından okumam çok hızlı olmuştu. Bundan 14-15 yıl önce şu kısmın altını çizmişim. Din, etkisini neden en çok geri kalmış şehir proletaryası, yarı proletarya ve köylü kitlesi üzerinde göstermektedir.
Burjuva ilerici aydınları, radikaller ve burjuva maddecileri bu soruya, cahil oldukları için, diye cevap verirler. O zaman da, kahrolsun din, yaşasın dinsizlik, ateist görüşleri yaymak başlıca görevimizdir, diye haykırmaya başlarlar. Marksistler ise bunun doğru olmadığını, aldatıcı bir görüş olduğunu, dar görüşlü burjuvaların fikri olduğunu söylerler. Ateist görüşleri yaymak başlıca görevimizdir diye haykıran ben, Lenin tarafından mahkum ediliyordum. Halbuki Lenin de ateistti, tanrıya inanmıyordu, tespitleri doğruydu, din etkisini en çok geri kalmış şehir proletaryası ve köylü kitleler üzerinde gösteriyordu. Nedenini ben cahillikle açıklardım, cahil çünkü bunlar derdim, bilmiyorlar, bilseler inanmazlardı. Fakat Lenin, tam da benim durumumu tespit edip, benim düşüncemi tehdit ediyordu. İyi ama o da, yani Lenin de inançsız biriydi.
Neden ateist görüşleri yaymak başlıca görevimiz değildi? Çünkü inanç, gündelik hayat pratiklerinden süzülerek ortaya çıkar. İnsanlar durup dururken inanmazlar. Gündelik hayat pratikleri değişmeden inancı değiştirebilmek imkansızdır. Bu idealizm ve materyalizm tartışması kadar kadimdir. O halde doğru olan inancı değiştirmek değil, inancın zemini olan gündelik hayat pratiklerini değiştirmektir.
İnancı değiştirmeye çabalamak, nedenleri görmezden gelip sonuçlara odaklanmak gibi bir sığlığa bizi hapseder. Ama din de sahip çıkılacak bir şey midir Allah aşkına? Din bir sonuçtur diye dinsel safsatalarla mücadeleyi bırakmalı mıydık? Marx demiyor muydu din kitlelerinin afyonudur diye? Bu afyonu halkımızın bedeninden söküp almak iyi bir şey değil miydi? Marx'ın tam olarak böyle demediğini de Komünist Manifesto'dan öğrenmiştim. Marx, din kitlelerin afyonudur demeden önce şunları diyordu.
Buradaki afyon, eroin anlamında değil, bir ağrı kesici anlamındadır. Nitekim o tarihlerde böyle bir uyuşturucu algısı yoktur. Acı dolu bir hayat ve güvencesizlikle dolu bir yaşam içinde din, ezilenlerin iç çekişidir. Kalpsiz dünyanın kalbidir din. Siz bu kalpsiz dünyayı değiştirmeden, kalpsiz bu dünyanın kalbini söküp almaya çalıştığınızda ezilenleri karşınıza alırsınız. Sonra ezilenlere kızıp durursunuz, cahiller, bu halktan hiçbir şey olmaz, ne haliniz varsa görün deyip memleketinize olan hislerinizi kaybedersiniz. Halbuki yapılması gereken evvela halkın hakikatini anlamaya çabalamaktır.
Aptallığın zirvesindeyken Tanrı fikrini aşabilmiş bir zihnin zinde olduğunu, uyanık olduğunu düşünürdüm. Bunun da doğru olmadığını zaman içinde öğrendim. Tanrıyı aşmak bir metot içerisindeyken anlamlı bir işti. Ama bu metottan yoksun bir zihin Tanrıyı aşıp ona inanmayı bırakınca bu kişinin artık berrak bir akla sahip olduğunu varsaymak doğru değildi. Zira Tanrı bir inanç meselesiydi ama inanca ilişkin olan her şey Tanrı'ya ilişkin değildi.
Tanrı fikrini aşanlar, inançların tümünü aşmış değillerdi. Yani inanma işini bırakmış değillerdi. Sadece Tanrı'ya inanmıyorlardı. Ama inanmaya devam ediyorlardı. Bilmeden inanılan, inanarak yaşanan şeyler her yerdeydi. İngiliz sosyalist gazeteci Malcolm Magritch'in dediği gibi. İnsanların Tanrı'ya inanmayı bıraktıktan sonra artık hiçbir şeye inanmadıkları söyleniyor bize. Aslında durum bundan daha kötü. Artık her şeye inanıyorlar.
Ben kendi hikayem üzerinden anlatımımın sonuna geldim. Bu hikaye, inançlara saygı duymayı, inançları değiştirmeye kalkmanın nafile olduğunu, inançları anlamaya çalışmanın daha doğru olduğunu öğrenmemle sonuçlandı. İnançlar bir sonuçtu. Siz inancı değiştirmeye çabalıyorsanız, bu sonuçların nedenlerine odaklanmalıydınız.
Bu öğrenme hali, halkımızın dini, İslam'a olan ilgimi de arttırdı. İslam'ı anlamaya çalıştıkça özgüvenim iyice dibe düştü. Çünkü basitçe, yeterince derinleşmeden birkaç kitap okuyarak reddettiğim bu din, zannettiğim kadar tek boyutlu değildi. Özellikle heterodox İslam, yani tasavvuf bu toprakların kadim bilgisinin üretildiği yerdi. Demiştim ya üç isim bu fikrimi değiştirdi diye, biri Ren'in, diğeri Marx,
Bir de Mevlana ya. Mevlana hayranlığımı kazanmıştı. Mesela Ali Şeriati. Yoksa Müslüman mı oluyordum? Aptallığın zirvesindeyken kabaca 10 yıl içinde umutsuzluk çukurda düşmüştüm. Eskiden medya içeriklerine reklamlar girince kızardım. Ne işi var bu tanıtımların burada diye hayıflanırdım. Sonra parayı bu reklamlardan kazanmaya başlayınca kızmıyorum. Hadi bir reklam arası.
Toplumumuzun yaygın olarak benimsediği din İslam'dır. Mezhepleri tartışmıyorum. Şafiiler var, Sünniler var, Aleviler var. Bir de İslam'a genel olarak inanmayanlar var. Şimdi madalyonu tersine çevirelim. Aynı anda hem İslam'a hem de başka bir dine inanmak mümkün müdür?
Bu soruya cevabımız evet mümkündür. Cevabı biraz daha açalım ve Atatürk'ün de pek fazla etkilendiğini bildiğimiz Fransız düşünür Jean-Jacques Rousseau'nun toplum sözleşmesinin 4. kitabının 8. bölümüne gidelim. Her devlet yurttaşların sevmesini istediği inançlardan oluşan bir dine sahiptir. Bu dine bağlı olmayan bir yurttaş ne kanunlara bağlı olabilir ne de görevini yerine getirebilir. Toplumun bir parçası olmak isteyen herkesin kabul etmesi gereken bir inançlar bütünü vardır.
Bu inançların tanrısallık ve ahlak üzerine olabildiğince basit ve net olması gerekir. İşte bu inançlara sivil din denir. Sivil din mi? Kimi kaynaklarda seküler din diye çevrildiğini de gördüm. Nasıl bir din bu? Rusya'ya göre toplum sözleşmesini yaratan dine sivil din deniyor. Evet uhrevi olan ama dinsel olmayan, mistik olan ama İslam'la, Hristiyanlık'la veya diğer ilahi dinlerle kavranamayan bir
Sivil din. Toplumun bir arada kalmasını, böylece toplum sözleşmesinin ayakta kalmasını sağlayan bir sivil din. Her devletin, yönetme zekasına sahip her fikrin ihtiyaç duyduğu bir şey. Sivil din. Meşhur sosyolog Emil Durkheim, Ahlak ve Toplum kitabında bu toplum sözleşmesini ve sivil dini Fransız devrimi üzerinden ifade ediyor.
1789'un prensiplerine teoremler olarak değil, imam vesikaları olarak inanılırdı, diyor. Gerçekten de öyledir. Fransız sivil dininin şartları üç tanedir. Neydi onlar? Liberté, égalité, fraternité. İşte Fransız devrimi.
Bunlar mistifike edildikten sonra halk tarafından kavranabilir. Yoksa geniş halk kesimlerine liberteyi, fraterniteyi, egaliteyi anlamını açıklamak pek mümkün değildir. Geçen bölümü dinleyenler neye atıf yaptığımı anlamıştır diye düşünüyorum. İmanının şartlarını eşitlik, özgürlük ve kardeşlik olarak sunduğumuz bu sivil din, cumhuriyetçi olabilmenin yani toplum sözleşmesini de ayakta tutabilmenin temel şartıdır. Öyleyse toplumlar, bir arada kalabilmek için kendi sivil dinlerini yaratmak durumundadır. Bunu din diye kavramazsınız, buna bilim insanları din diyebilir, o fark etmez.
Nasıl ki İslam dini veya Hristiyanlık veya herhangi bir başkası kalpsiz dünyanın kalbi ise, sivil dinler de akılsız dünyanın aklıdır. Bu akıl sayesinde bir arada kalabilir ve birlik ve dayanışma duygularına sahip olabiliriz. Sivil dinler, halkın ferasetini sağlayan kaynaklardır. Yarın, solcular, sosyalistler iktidarı olsa, hadi öyle diyelim devrim olsa da onların da bir sivil dine ihtiyacı olacak. Kadınların toplumsal hayatta ön planda olması gerektiğine ilişkin bilgiyi feminizm okumaları yaparak edinebilirsiniz. Fakat halk kesimleri bu bilgiye erişmeden de aynı sonuca ulaşabilirler.
Bu feraseti sağlayan şey sivil dinlerdir. Bu sivil din otoriter ya da demokratik olabilir. Fransız devrimi demokratik olana, ilerici olana ilerleyen bir sivil din yaratmıştı. Ama sivil dinler ille de bu anlamda demokratik olmak zorunda değiller. Mesela faşizm. Onu da sivil bir din gibi kavramak mümkündür. Mussolini'nin 1926'daki o meşhur ifadelerine bakalım.
Faşizm sadece bir parti değil, bir rejimdir. Sadece bir rejim de değil, bir inançtır. Sadece bir inanç da değil, bir dindir. Faşizm, köşeleri son derece belirli, otoriter bir devletin vatandaşlarına inandırdığı bir siyasal dindir. Burada din diye kastedilen elbette ilahi bir sistem değildir. Dinin duygusal, toplumsal, ütopik ve son derece insani yönleridir. Faşizmden Sovyetlere geçince belki ideolojimizi 180 derece değiştiririz ama sivil dinler yok olmazlar.
Rusya'da 1920'ler boyunca çocukların vaftiz törenleri yerine ekim törenleri düzenlenirdi. Ortodoks ayinler yerine Sovyet binalarında ekim töreni yapılırdı. Oktyabrina, öyle okunduğunu düşünüyorum, denen bu ritüelde önce çocuğa bir isim konur, ardından da hep birlikte enternasyonel marş okunurdu. Bu arada çocuklara da geleneksel isimler yerine, Avangarda, Traktorina, Spartak, Robesper, hatta Elektrifikasya gibi yeni sivil dinden etkilenen isimler koyulmaya başlandı.
Sovyetler, ilahi dine açık bir saldırganlık içinde, sivil dini onun yerine koymaya çabalayan bir rejimdi. Siyasal İslamcılık, Sovyetlerin çabasının tam tersini yapmaktadır. Siyasal İslamcılık ilahi bir sistem olarak İslam'ın modern bir yorumudur. Bu yorumda ilahi bir sistem olarak İslam, aynı zamanda toplum sözleşmesinin de temelini oluşturur. Öyleyse sivil olan da ilahi olan da tek bir din vardır, o da İslam'dır.
Sovyetler sivil dini ilahi dinin yerine koymayı tercih etti ve yenildi. Bu yüzden yenildi demiyorum ama sonuç olarak yenildi. Siyasal İslamcılık ise bunun tersine ilahi dini sivil dinin yerine koymayı denedi ve an itibariyle tıkanmış durumda. Fikren mağlup oldu. O halde ilahi dinin yeri ayrı, sivil dinin yeri ayrı. İlahi ve sivil dinlere de saygı duymak ilerici her akımın görevi.
İslamcılık fikri Türkiye'de son 22 yılda yaşanan gelişmeler karşısına yenildi. Toplumumuz sadece İslam temelinde bir arada duramıyor. Tam tersine İslamcılık toplumumuzu karpuz gibi ortadan ikiye ayırıyor. Üstelik gelecek sorunlarımıza da çare bulamıyor. Toplumuz sözleşmesi İslam zemeninde gerçekleşemiyor.
Üstelik İslami olan bu toplumun karmaşık sorunlarına da cevap veremiyor. Bunda inat ettiğimiz sürece çürüyoruz. Bunu fark eden halkımız, ferasetiyle sivil dininin ne kadar önemli olduğunu kavradı. Bizleri 21. yüzyıla taşıyacak olan İslam değil, Atatürktü. Türk'ün atası. Adı bile mistiktir. Father of Turks.
karşılaştırmalı edebiyat profesörü Nevzat Kaya'nın Flu TV'de Kürk mantolu Madonna'yı analiz ettiği yayında Atatürk'ü ele almış. Benim de hoşuma gitti bu kısım. Buyurun dinleyelim. Adam doğal olarak akıllı. Kesinlikle farkında. Doğal bir biçimde akıllı. Kesinlikle farkında. Çünkü bu Osmanlı İmparatorluğu'ndan geriye kalan bu 13 milyon nüfuslu Anadolu parçası. Babamız yok, ümmet olacak, bileceğimiz bir şey yok diye kendilerini parçalayacaklarını bildiği için baştan demiş ne mutlu Türk'üm diyene ve lütfen ben de Atatürk, ben sizin babanızım. Anlatabildim mi? İnanılmaz akıllı bir adam. Bayılmıyor, o mütevazi bir adam. Onun şöyle bir işi, bak o Osmanlı İmparatorluğu 7. Vahdettin değil ki. Türklerin babası olayı. Mesela ne mutlu Türk'üm diyene de böyle bir şey yani. Kompleksli olmayan arkadaşlar, kimse adımızı bilmiyor ama... ...ve bakın, ilk başta ben, ilk Türk sizin babanız ben oluyorum. Çünkü biliyorum modernleşmenin anlamına geldiğini. Entelektüel olmak hakikaten farklı.
Türk kimdir? Atatürk'ün tanımına göre söylersek, Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir. Vurgulara dikkat edelim. Türkiye halkına Türk Milleti denir denmiyor. Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir diyor. Öyleyse, Türkiye Cumhuriyeti'nden önceki Türk Milleti'nden bahsetmiyor Atatürk.
Demek ki Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte ortaya çıkan siyasal anlamdaki Türk milletinden bahsediyor. E bu milleti bir arada tutacak bir de baba lazım, işte Atatürk. İşte tam da bu noktada mistifike olur Atatürk. Fakat onun entelektüel biyografisine hakim olduğunuzda farkedersiniz ki, mistifike olmayı kendisi de ister. E çünkü o da biliyordu Cancak Rus soyu.
Toplumun bir arada kalması için başında bir kral olmadan, kendi kendini yönetebilmesi için mistifikasyona ihtiyaç duyulduğunu bir biz bilmiyoruz Atatürk de biliyordu. Bu haliyle Atatürk, cumhuriyetin sivil dininin adıdır. İlahi bir sistem değil elbette, seküler bir dindir. Denebilir ki bu din bundan 80-90 yıl önce devlet tarafından dayatıldı. Başka bir devlet kurulur, başka bir din yaratılır. Öyle değil.
Halkımız önemli bir feraset göstererek İslamcılığın devletleşmesi sonucu Atatürk'e sahip çıkarak bu sivil dinin hafife alınamayacağını kanıtladı. Son 10 yıla bir bakın. Benim çocukluğumda ulusal bayramlardaki ritüeller bu yaygınlıkta katınılan etkinlikler değildi. Daha ziyade devlet zorlaması gibiydi.
Ama son yıllara bakıyoruz, başka bir şey bu. Bakın, Cumhuriyet'in 100. Yıl Marşı'nı devlet değil, bu halkın feraseti bestelettirdi ve benimsedi. Ben pek sevmedim ama halkımıza saygı duyuyorum. Atatürk'e inanan halkımız, Atatürk'ü kavrayan demedim bakın, Atatürk'e inanan halkımız, bu şarkıyı duyduğunda duygulanıyor. Parla hilal ve yıldızım Parla beyaz ve kırmızım
Türk'ün yolu Cumhuriyet Parla yüz yaşındasın Şimdi adını vermeyeceğim yetmez ama evetçi. Aşırı liberal bir arkadaşım vardı okulda. 10 Kasım'da bunun dedesi ölmüş. Her 10 Kasım'da dalga geçmek için benim dedem öldü 10 Kasım'da, benim için 10 Kasım'ın önemi dedemin ölmesidir falan derdi. Aptallığın zirvesindeki zamanlarıydı. Özgüveni tavandaydı. O zamanlar Facebook daha popülerdi. 10 Kasım'da dedesinin resmini paylaşırdı, Kemalistlere laf sokardı, Kemal'i de böyle malı capstock açıp yazardı falan filan. Ben de bununla dalga geçerdim, deden ne mühim adammış falan diye. Ama arkadaşımızdı yani, etrafımızdaki isim. Bir gün KHK'lar birbiri ardına yayınlanmaya başladı. Hemen her gün birkaç akademisyenin okuldan ihraç edildiğini öğreniyorduk. Ben o zamanlar Ankara'dayım. Mezun olmuşum ama okulun durumuna da üzülüyoruz yani. Çok da duygusalız. O yıllarda hepimizin duygusunu yakalayan tek bir slogan vardı ve en coşkulu şekilde atılan slogan da buydu.
Yaşasın. Bu slogan bizim sivil dinimizin geçmişinde bulunan bir yol gösterici gibiydi. İstibdat bize yakışmazdı, hürriyete aşıktık. Bunlar akılla değil, ancak duygularla kavranabilecek hadiselerdir. Yani oturup düşündükten sonra ortaya çıkmış mesele değildir, istibdat niye bize yakışmaz, hürriyete niye aşığız vs. diye. Hayır, öyle inanırız. Hürriyet iyidir, böylesine inanırız. Bu bir inanç meselesi.
Bir hadise duyguyla kavranır mı? Kavranır. Benim İslam'dan ve Spinoza'dan öğrendiğim budur. Duygular da akla ilişkindir. Durup dururken oluşmuyor yoğunlaşmış düşüncelerin bileşimi duygular. Bir gün bir başka KYK ile uyandık yine. Yeni liste yayınlanmış diye gelen bir mesaj içimi cız ettirdi. Listeye baktım. Biraz önce bahsettiğim arkadaşım da okuldan ihraç edilmişti. Çok üzüldüm. Samimiyetle söylüyorum çok üzüldüm. Okula gittim. Etrafta tam bir matem havası var. Gözleri yaşlı olanlar üzüntüden değil de öfkeden ağlıyorlardı. Çaresizliğin neden olduğu bir öfke. Büyük hanfide toplanmış yüzlerce insan, ajitatif konuşmalar ve kapanış.
Hocaları uğurluyoruz. Benim arkadaş da o aralar hoca olmuş, asistan olmuş. Onu da uğurluyoruz. Başladık Mülkiye Marşı'na.
Baktım bizim yetmez amebekçi dağılıyor. Ey vatan gözyaşların dinsin yetiştik çünkü biz diye şarkıya eşlik ediyor. 10 Kasımlarda dedesinin resmini paylaşan bu kişiyle şimdi beraber Vatan Marşı'nı söylüyoruz. Atatürk bugün neyi sembolize etmektedir? Bundan 80-90 yıl önce değil, bugün neyi sembolize etmektedir? Ben size cevabını vereyim. Bugün Atatürk, kadın haklarını, demokrasiyi, tek adamcılığın yerine halkın egemenliğini, dinsel bağnazlığın yerine aklı ve bilimi, keyfiliğin yerine hukukun üstünlüğünü, müreffeh bir toplum hayalini sembolize eder. O halde böylesi sembollerin kutsanması, solcular için bir yenilgi değil, zaferdir. Tüm bunların sembolüdür, halkımızın hasret kaldığı şeylerin resmidir Atatürk ve bu yüzden iyi ki de öyledir. Halkımızın İslamcılık karşısındaki zihnini sağlam tutabilme çabasıdır Atatürk. O, tüm bunların mistifike edilmiş bir temsilidir. Müslümanı da sever Atatürk'ü, ateisti de. Kendisini komünist, dolayısıyla enternasyonalist, vejeteryan, antinatalist, materyalist, evrimci ve antikemalist olarak tanımlayan bir dinleyicimiz yazmış. Mustafa Kemal'e yaklaşımın üzerinde pek eleştirim yok. İlgilenmiyorum. Bu kadar eleştiriye açık bir konuyu bir tabu kabul etmen, bu tabuyu araçsallaştırman, eleştirel kesimi keyfine göre xyz adnetmen haddine değil. Buna sert itirazım var. Mustafa Supi, Dersim veya birkaç anahtar kelime versem beni çok iyi anlayacağını da biliyorum. Ama bunlara değinmedin yayında.
Taraflısın. Ama gerçekten kopuk bir taraflı. Açıkça söylüyorum. Kendine gel. Bu bir tehdit değil. Yapacağım en radikal şeyi bu e-postayı yazarak yaptım zaten. Ama kendine gel.
Bu bana bir Müslüman'a Muhammed'in Ayşe'yle kaç yaşında evlendiğini biliyor musun diye sorması gibi geliyor. Bakın, Diamond Tema mıydı o gencin adı? Hepimizi ateist yapabildi mi? Halbuki adamın anlattığı şeyler hakikatti. Umarım daha iyi anlatabilmişimdir. Atatürk'ün halkımızın ferasetine iz bırakmasını solcular bir yenilgi olarak değil, bir zafer olarak görmeli.
Fakat maalesef tam tersine gururları inciniyor. Bu yanlış bir tutum. Atatürk kazandı ve iyi ki de kazandı. Siz bir entelektüel faaliyet olarak Atatürk'ün icraatlarıyla, Atatürk'ün sembolize ettiği bu şeylerin nasıl çelişkilerle dolu olduğunu tarihten bulup tartışabilirsiniz. Mustafa Supiler'in ölümünün sorumlusudur doğru. Dersin meselesini daha önce Tunceli mi Dersin mi bölümünde konuşmuştuk. Bu tartışmalar evimizin salonunda ya da Trentopik'te de yapılır. Hiçbir zararı yoktur. Benim ateist düşünce topluluğu fikrim gibi. Zararsız ve komiktir. Halkımızı aydınlatmaya çabalayın. Hadi durmayın. Bu şarkıları dinlemeye devam edebilirsiniz. şarkı dinlemek size tatmin ediyorsa ne âlâ? Hiç mi şarkı söyleyesiniz yok? Peki, o halde Mustafa Supileri, Dersim'i, Ali Şükrü Bey olayını, Savonar hayatını tartışıp durun. Yüzyıl önceki hadiseleri didiştirip durun. Kendinize sıfatlar takının. Öfkeli olun, dik durun, keskin olun, anti-Kemalist olun, anti-Stalinist falan. Çelişkisiz bir hayat yaşamaya gayret gösterin. Bozuk düzenin sağlam şarkı olmak için didinip durun.
Bu şarkıları yıllarca dinledim. Sonra bir de halkımıza baktım... ...ve Nazım'a kulak verdim. O da şarkı dinlemekten yılmış. Şarkı söylemek istiyor artık. Seni düşünmek güzel şey. Seni düşünmek ümitli şey. Dünyanın en güzel sesinden... ...en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey. Seni düşünmek güzel şey. Seni düşünmek ümitli şey. Fakat artık ümit yetmiyor bana. Ben artık şarkı dinlemek değil...
Şarkı söylemek istiyorum. Halkımızı sevin. Ferasetinin kaynaklarını anlamaya çalışın. Politik doğrularınız halkın ferasetine çarpıyorsa, halktan gizlediğiniz fikirleriniz varsa doğrularınızı gözden geçirin. Ateist düşünce toplulukları kurmaya çabalamayın. Memlekete şöyle bir bakın. Ateist düşünce topluluklarıyla oyalanacak vaktimiz kalmadı. Artık deneyimlemediğimiz bir çağda bambaşka sorunlarla baş başayız. Onlarca yıldır dinlediğimiz şarkıları dinlemeye devam edemeyiz. Başka bir şarkı tutturmak zorundayız. Trantopi podbimedia ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar aptallığın zirvesinde yaşamayı reddedin. Umutsuzluk çukuruna doğru ilerleyin. Hoşçakalın.
Ümit yetmiyor bana Fakat artık Ümit yetmiyor bana Ben artık şarkı dinlemek değil Şarkı söylemek istiyorum Seni düşünmek güzel şey Seni düşünmek ümitli şey Seni düşünmek
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.