
4.136 kelime · ~21 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 26 Kasım'da alıyoruz. Gündemi halkın ve siyasetin gündemi olarak ikiye ayırmak mümkün. Halkın gündeminde yeni doğan çete skandalı var. Yani daha doğrusu halkın doğrudan müdahale olabileceği, yorum yapabileceği, halkı doğrudan ilgilendiren, analiz geliştirebileceği konu bu. Konuyu biliyorsunuz diye detaylarına girmiyorum ama o kadar popülerleşti ki artık Kanal D'de yayınlanan Arka Sokaklar dizisinde bile bu konu işlenmeye başladı.
Beş hastaneye hem daha yeni doğan yoğun bakımını aldım. Hepsi tıkır tıkır işliyor. Nereye doktor? Derin derin nefes alıyoruz canım. Yaşatsak bir dert, öldürürsek bir dert. Bir gün bir yerde patlamayız değil mi? Yeni doğan yoğun bakımlarında şüpheli ölümler gerçekleşiyor. Çıkar için bebek ölümlerine göz mü yumuluyor yani?
Kötülüğün kendisiyle karşı karşıyayız. Türkiye'nin yakın tarihinin en büyük sağlık skandalıyla karşı karşıyayız. Herkesin tüylerini diken diken eden bu hadise oracıkta bir dursun. Siyasetin gündeminde ise kayyumlar ve imralı açılımı bulunuyor. Eski ÖDP Başkanı ve BDP Milletvekili Ufuk Uras, Devlet Bahçeli ile görüştü. Belli ki bu sürecin ulaklarından, aracılarından biri olacak Ufuk Uras.
Fakat bu gündem tümüyle kapalı kapılar ardında ilerliyor. Ne olup ne bittiğine, neden olup neden bittiğine ilişkin bir fikrimiz yok. Daha doğrusu fikrimiz var da buna ilişkin bir malumat sahibi değiliz. Sadece benim değil, bir şey biliyormuş gibi konuşanların da neler olup bittiğinden haberi yok.
Süreci mimarı Devlet Bahçeli'nin salı günlerindeki grup konuşmalarını alıyoruz, okuyoruz, dinliyoruz, bir anlam çıkarmaya çalışıyoruz ama hazretleri pek sisli, pek puslu konuşuyor. Neden sorusuna herhangi bir cevap verilebilmiş değil. Neden iki ay önce öyleyken şimdi böyle? Bu soru belirsiz ama şu var. Gerek Dışişleri Bakanı, gerek Milli Savunma Bakanı, gerekse Bahçeli bir savaşın yaklaştığını söyleyip duruyor. Dolayısıyla güvenlik endişeleriyle, güvenlik korkularıyla zihni bulanmış halkımızın bir biçimiyle bu politikaya olur vermesi bekleniyor.
Baya baya tabanı olan, milyonlarca insanın inandığı, güvendiği, kelli felli adamlar, nükleer savaş çıkacak, etrafımız kuşatıldı, cephe emrini bekliyoruz, temalı konuşmalar yapıyor. Ve memlekette yaprak kıpırdamıyor. Belki doğru söylüyorlar, doğru söylüyorlarsa niye gündelik hayat devam ediyor? Yok yalan söylüyorlarsa böyle yalan mı olur?
Herkes de aynı hava hakim. Bunlar bir işler karıştırıyor da hayırlısı. Bunlar aktüel gündemler. Bir de aktüel olmayan gündemlerimiz var. Eğitim ve sağlık sistemimizdeki sorunlar mesela her zaman var. Ekonomik sorunlarımız ya da pahalılık devam ediyor, işsizlik oranları artıyor, faizler yüksek seyrettiği için bir durgunluk hakim. Bence en önemlisi bir bireysel borç batağına sürükleniyoruz.
BDDK verilerine göre takibe düşen kredi kartı borcu yılın başında 16 milyar lirayken Kasım'ın ikinci haftasında 48 milyar liraya yükselmiş. Ödenemeyen kredi kartı borçlarının yıl içinde %200 artması ekonomik krizin sosyal boyutunu gösteriyor bizlere. Bir çoklu kriz evreninde yaşıyoruz. Sadece ekonomide değil, dış politikadan güvenliğe, eğitimden sağlığa, her alanda belirsizliklerin hüküm sürdüğü bir çoklu kriz evrene bu. Dünyanın her yerinde böyle bu arada. Türkiye'ye has bir durumda değil. 21. yüzyılın ilk çeyreğinin sonuna gelirken bu yüzyıl, iyimser beklentiler içinde olmamızı engelliyor. Dünyanın her yeri böyle ama sanırım Türkiye'ye ayrı bir parantez açmak gerekiyor.
Bu hafta küresel çapta araştırmalarıyla bilinen kamuoyu şirketi Gallup'un Global Emotion başlıklı çalışması önümüze etli bir konu bıraktı. Geçen yıl Türkiye dünyanın en sinirli 3. ülkesi olmuştu. E haksız da değildik sinirli olmakta. 6 Şubat faciası.
sonra Mayıs 2023 seçimleri falan, 2023 kabus gibiydi. Fakat geçen sene üçüncü olduğumuz listede, 2024'te ikinciliğe yükseldik. Dünyanın en sinirli ikinci ülkesiyiz. Bizi geçen tek ülke Lübnan, Lübnan'da savaşta, Afganistan falan bizim arkamızda. Onlar bile bizden daha sakin. Efendim kimsenin kimseye tahammülü kalmadı. Hastanede, trafikte, evde, okulda, iş yerinde her yerde şiddet var malum ve her gün haber bültenlerine de yansıyan öfke araştırmaları da yansıdı. Türkiye yüz ülke arasında sinir ikincisi oldu. Medyada konu işin ciddiyetine yakışmayacak bir lakaytlıkla ele alındı. Arkafona iliştirilen ''Mazeretim var, asabiyim ben'' şarkısı eşliğinde hazırlanan haberler... ...sokak röportajlarıyla kolajlandı ve eğlenceli haberler üretildi. Yıllardır bu haberin başlığı hiç değişmedi. ''Mazeretim var, asabiyim ben.''
Bu üçlünün en sinirlisi kim? Ben. Halbuki gülüyoruz ağlanacak halimize, bu meseleyi yani psikososyal bozukluk haline gelmiş sinirlilik halinin sonuçlarını yeterince konuşamıyoruz. Konuyu da pek ciddiye almıyoruz. Tren Topik bunun için var. Gündemin hızı olanca şiddetiyle akarken gündemi yavaşlatıp, ya ne oluyoruz biz demek için var. O halde konumuz belli. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.
Ben burada üst perdeden halka kızılmaz falan deyip duruyorum da zannetmeyin ki sinirlere alınmış çok sakin biriyim. Bu meseleyi, yani Türkiye'nin dünyanın en sinirli ikinci ülkesi olması meselesini işlemeye karar verdiğimde gayet sakindim. Oturdum, kaynakları taradım, bu konuyu düşünmeye başladım, aklına fikrine güvendiğim insanlarla sohbet ettim, her zamanki rutinim. Fakat neden sinirliyiz ya biz bu kadar diye düşünürken, Önünüze nasıl sinirlenmeyelim ulan dedirten onca şey çıkıyor. Ben bölüme hazırlanırken oldukça sakindim ve kabus gibi bir 25 Kasım günü geçirdim. Bugün de 26 Kasım'dır ve hala cinlerim tepemdedir. Bölüm boyunca da bu sinirimi gizlemeyeceğim. Bunu orijinal bir bölüm gibi düşünün. Normalde üstü bumbu değildir ama bu bölüm istisna olsun. Siz de beni affedin. Madem konumuz sinirli olmamız, izin verin ben de sakin kalmaya çalışmayayım, zihnimi rahat bırakayım. 25 Kasım günü, yani dün, pazartesi gününe denk geliyor. Benim pazartesi günlerim sizinkinden farklıdır diye düşünüyorum.
Bir kere televizyondaki mesaim hafta sonları olduğu için pazartesi bir tür tatil benim için. Pazartesi sabahları şöyle bir dolanıyorum, bir yerde kahve falan içiyorum, tren topuyu kurguluyorum, kaynakları falan tarıyorum. Neyse, benim için güzel bir gün pazartesi. Ama 25 Kasım pazartesi düşündüğüm gibi olmadı.
Sabah kalktığımda her şey yolundaydı. Köpeğimiz şekeri gezdirdim, top falan oynadık, her şey yolunda. Eve döndüm, dışarı çıkmak üzere hazırlandım, dışarı çıktım, her şey öğlen saatlerine kadar yolundaydı. Arabaya atladım, kontağı çevirdim ve Levent'e doğru yola koyuldum. Bizleri dinleyen sizler büyük oranda İstanbul'da yaşamıyorsunuz. Yani evet, dinleyicilerimizin beşte bir İstanbul'da, tıpkı Türkiye nüfusu gibi ama beşte dördü İstanbul'da değil. Oldukça zorlu olan bu kentte asabınızı diri tutabilmek güçlü bir psikoloji gerektiriyor. Bir kere İstanbul'a özel bir sarı taksi sorunumuz var. Sarı taksiler sizin yaşadığınız kentte de var da bizdeki sarı taksiler sizinkinden farklı. Bizim taksiciler İstanbul trafiğinin en büyük magandalarıdır.
olmadık işler yaparlar, sürekli aceleleri vardır. Kural da tanımazlar, her türlü trafik ihlalinin de içindedirler. 140 Jornos, İstanbul'un sarı taksi sorununa ilişkin 7 yıl önce bir mini belgesel hazırlamış. Onu analiz eder. %80'i kural tanımaz. Düşünsene, 12 saat direksiyon salladın, para kazanamadan evine gittin. Hatta borçlu evine gittiğin oluyor. Düşün yani. Bir iki kere başına bunlar geldiği zaman, ondan sonra kural da tanımıyorsun, işkence yapmıyorsun.
Bu arada mesele yalnızca kural tanımamazlık değil, aynı zamanda asabi, sinirli, suça eğilimli insanlar taksiciler. Ben 3 büyük kentte de yaşadım. İzmir'de doğdum, büyüdüm. Ankara'da 12 yılım geçti. 6 yıldır da İstanbul'da yaşıyorum. Bu 3 kentte de sayısız kez taksiye binmişimdir. En radikal şeyler İstanbul'da başıma geldi. Yani neler neler geldi anlatamam. Bir gün uzun uzun anlatırım. Daha önce bu taksi meselesini uzunca konuşmuştuk. Fakat zaten dünya çapında ünü olan İstanbul trafiğine bir de son 2 yılda 250 bin motokurye eklendi.
hız baskısı altında çalışan, ne kadar çok paket teslim ederse o kadar çok kazanan, trafikte her türlü riske alan, 20'li yaşlarının başında 250 bin motokurye erkek. Gözünüz sürekli dikiz aynalarında olmak zorundadır. Dikize baktınız. Her şey yolunda mı? 10 saniye sonra bir daha bakın. Çünkü bir motorlu slalom yapa yapa ilerlerken onun slalomuna müsaade etmelisiniz.
Baktığınız en dış kulvardan geliyor 60-70 km hızla, yavaşlayın ki sizi rahat geçebilsin. Çünkü gün içinde birinin ölümüne neden olmak istemezsiniz. Sağa mı döneceksiniz? Bir motorlu siz sağa dönerken sağınızda. Motorunu kullanmaya devam eder. Sinyal verirsiniz, yanınızda olduğu için sinyali de göremez. Dönseniz motosikleti altınıza alacaksınız. Kornaya bassanız size el hareketi çeker. Sizin her ne işiniz varsa vardır ve onların daha çok acelesi vardır.
Herhalde aceleleri var. Onlara laf edeceğine, hız baskısıyla çalışılmasına, hıza puan verilen uygulamalara laf etsene. Sen de gazetecisin işte. Ne şartlar altında çalışıyorlar hiç düşündün mü?
Yok, düşünmedim. İlk kez aklıma geldi. Söylediğin iyi oldu. Demek hız baskısı altında çalışıyorlar. Ondan böyle oluyor. Hmm. Ukala herif. Sensin ukala. Sürekli ders vermeyi bir bırakın. Şurada ağzımızın tadıyla derdimizi bir anlatalım. Herhalde biliyoruz hız baskısını. Solculardan dersimizi aldık. Yolumuza devam edelim. İlla arabada olmanıza da gerek yok bu arada.
Otobüslerden, minibüslerden inerken çok dikkatli olmalısınız. Otobüsten inerken, otobüs ile kaldırım arasından geçmeye çalışan bir motosikletli size çarpabilir. Bakın, olasılıklar içinde ölümün olduğu onca seçenekle beraber yaşıyorsunuz. Kaldırımda giderken arkanızdan kornaya basılan bir kenttir İstanbul. Kaldırımda giderken bakın. Kaldırım da yarım metre genişliğinde bu arada.
Evinizde ne kadar huzurlu olursanız olun dışarı çıkıyorsunuz ve Maslow'un ihtiyaçlar piramidine en altına bir anda iniyorsunuz. Tüm bunlara da tepki göstermemenizi tavsiye ederim bu arada. Çünkü bizim infaz düzenlemelerini geçen ay konuşmuştuk. Herifin biri takıverir bıçağı bacağınıza, haftada bir karakola gidip imza atarsa ne âlâ. Siz bıçaklanlığınızla kalırsınız.
Ülkede sudan sebeplerle çıkan kavgalar öyle noktalara varıyor ki inanılır gibi değil. Trafikte bir motosikletliyle yol verme konusunda tartıştılar. O motosikletli uzun süre takip ettiği aracın önünü kesti. Yanında ablası olan sürücüyü yolun ortasında kurşunlayarak öldürdü. Umut Fakfı'nın verilerine göre 2023 yılında yani geçen sene toplam 3.773 silahlı olay yaşanmış.
Bu olayların sonucu 2318 kişi hayatını kaybetmiş, 3810 kişi de yaralanmış. Öyle tekmeli yumruklu kavgalar, bıçaklı falan şeyler, vaka yadi eden, silah sıkılan, mervi kovanlı falan olaylardan bahsediyorum. Günde ortalama 6 kişi cinayete kurban gidiyor, 10 kişi de yaralanıyor. E abi atsınlar o zaman hapse bu insanları derseniz orada da sorun belli. Bundan 15 sene önce, 2009'da her 100 bin kişiden 163'ü cezaevindeydi. Bu alanda Avrupa'da 7. sıradaydık. Geride bıraktığımız 15 yılın sonunda her 100 bin kişiden 435'i cezaevinde. Artık bu alanda açık ara farklı Avrupa birincisiyiz.
Yedincilikten şampiyonluğa. Bizde oran 100 binde 435. Bizim arkamızda Polonya var. Onların oranı 100 binde 193. En yakın rakibimizin iki katından fazla bir orana sahibiz. Cezaevleri dolmuş taşmış durumda yani. Cezaevine atsanız yer yok içeride.
O yüzden trafikte giderken ne kadar sinirlenirseniz sinirlenin, aman dikkatli olun. Ne yaşarsanız yaşayın, derin bir nefes alıp yolumuza devam edin. Bunlar gündelik rutinimizdir. Alışmak ve adapte olmak zorunda kaldığımız bir gündelik rutin. Ama 25 Kasım günü bu rutinin de dışına çıkan gelişmeler oldu. 25 Kasım kadına dönük şiddetle mücadele günü. Bizde kadın hareketinin sokağa çıktığı iki gün var. Biri 25 Kasım, biri 8 Mart.
Her iki günde de kadınlar İstiklal Caddesi'nde gece yürüyüşü düzenliyorlar. Gece yürüyüşü de tabii politik bir anlam içeriyor. Gece de yürüyebiliyoruz diyor. Erkek şiddetiyle katledilen kadınları unutmuyoruz. Bir kişi daha eksilmeye tahammülümüz yok. Bir kişi daha eksilmeyeceğiz. Bir kişi daha eksilmeyeceğiz.
Tüm bu gündelik şiddetin içinde, şiddetin doğrudan yöneldiği grup başta kadınlardır. Kadın sorun diye bir başlığımız var değil mi? Bunu kabul edersiniz. Bunu kabul etmeyen erkekler de zaten amigdalası gelişmemiş, zayıf zihinlerdir. Üstelik Türkiye'nin toplumsal muhalefetinin de lokomotifidir kadın hareketi. 25 Kasım'da yürüyüş yapacak ya kadınlar, valilik İstanbul'da hayatı durdurmuş.
Ne valiliği be? Yüreğin yetmiyor değil mi Erdoğan demeye? Vali kimmiş? Erdoğan yasakladı. Tamam Erdoğan yasakladı. Tüm bu esnada bir de azar yiyoruz gündelik rutinimiz içinde. Zaten oldukça zorlu bir kent İstanbul. Valiyin ya da Erdoğan'ın diyelim. Genel olarak devletin işgüzarlığıyla çekilmez bir hal almış.
Taksim'de yürüyüş olacak diye Taksim, Halit, Şişhane, Osmanbey, Mecidiyeköy ve Levent istasyonları kapatılmış. Yetmemiş Taksim-Feniküler hattı da kapatılmış. Yetmemiş Kabataş tramvayı da kapatılmış. Beyoğlu ise polis ablukasına alınmış. Bakın buralar iş yerlerinin olduğu yerler. Mesai saatinin sorununda insanlar öyle mağdurluklar yaşadılar ki inanılmaz. Şimdi Beyoğlu'na gitmek istiyorsunuz diyelim ki, eviniz orada. E-Devlet'e girip, ikametgâhınızın B yolunda olduğunu kanıtlamanız gerekiyor. Cumhuriyet Gazetesi yazarı Yazgülü Aldoğan B yolunda oturuyormuş, başına geleni şöyle anlatmış. Galata'da oturuyorum ve Kemeraltı Caddesi'nden polis yolu kesmiş. Evime gidebilmek için E-Devlet'ten adresimi göstermem gerekiyor. Neymiş, kadına şiddete hayır diyecek kadınlar taksime çıkmasınmış. Bu kadına şiddetin dik hâlâsı değil mi?
Yani sevgili dinleyiciler, İstiklal Caddesi'nde kadın yürüyüşü olacak diye İstanbul'un Avrupa yakasında hayat durdurulmuş. Tabii böyle anlatılınca sanki kadın yürüyüşü için önlem alınmış zannediyorsunuz. Öyle de değil. Kadın yürüyüşü de yasaklanmış. Zaten kadınlar yürüyse bundan daha büyük olay olmayacak. Olayın kendisi sizsiniz ya.
Beyoğlu'na kesinlikle giremiyorsunuz. İstiklal Caddesi'nin dar sokaklarına kadar giriş çıkışlar tamamen kapatılmış durumdaydı. Galata Kulesi'nin oraya geldiğimizde ise ek takviye oraya da geldi. Ve bununla birlikte şu an Karaköy'e kadar gelmiş durumda. Yanisi şu, kadınlar şiddete karşı yürüyüş yapacak diye İstanbul'un merkezi Beyoğlu'na giriş-çıkışlar durdurulmuş, İstanbul'da hayat felç olmuş. Ben akşamüstü saat 16 gibi eve geldim, Twitter'a bir bakayım dedim, cinlerim tepeme çıktı. Kendilerine milliyetçi diyen gençler kadınlara ateş püskürüyor. Neymiş bu kadınlar PKK'lıymış, polisimiz onlara dersini verecekmiş, cin cihan azadi diye bağırılıyormuş, o da Apo'nun sloganıymış falanlar filanlar. Çıldıracak gibi olursunuz.
Bunlar Ante Erdoğan'cı bu arada. Kanzi deniyor ya onlar. Bir de esasında sosyal medya örgütlenmesi olduğu için bu kanziler buranın troll diline de adapte olmuşlar. Torbacı kılıklı, muhtemelen sarhoş, lümpen bir tip, kadınları karşısına almış, polisimiz orada bekliyor, hadi gidin yiyorsa falan diye kadınları tahrik ediyor. Kadınlar da bunlara küfrediyor falan. Sonra da bozkurt işareti yapıyor, kameralara bos veriyor. Böyle bir torbacı kılıklı bir tip. Tipinden anlıyorsunuz nasıl biri olduğunu. Polisimiz, polisimiz deyip duruyor.
Polisimiz her yerde diyor genç adam kadınların suratına, sonra da iki eliyle bozkurt işareti yapıp kameralara poz veriyor. 25 Kasım'da bir tür PKK ayaklanması olduğuna ikna edilmiş bir grup geri zekalı, kadına karşı şiddetle mücadele gününde kadınların polis dayağı yemesine alkış tutuyor. Polisimiz her yerdeymiş. Güç tılsımlı bir şeydir. Toplumun en aşağılık kesimleri gücün haklılığını veya haksızlığını sorgulamadan gücün yanında hizalanır. Bunlar gücü gördüklerinde efendisinden kemik bekleyen köpekler gibi itaatkar, güçsüzü gördüklerinde ise aç bir köpek gibi saldırgan olurlar. Köpekleri severiz ama köpekleşen insanlar mide bulandırıyor. Kadınlar kendilerine yönelen şiddeti protesto etmeye çabalıyor, itaatkar köpeğimiz polisimiz her yerde diye kadınları kışkırtıyor.
Ne güzel kudurtmuş aslan kardeşim. Dağda terörist kalmadı. Hepsi şehirlerimizde. Hay terörist kadar taş düşsün başınıza. Torbacı kılıklı müptezel sarhoşun biri sırf kurt işareti yapıyor diye vatansever olur. Böylece tüm müptezeller için kurt işareti bir güvenceye dönüşü verir. Ne güzel kudurtmuşmuş aslan kardeşi. Kurt işareti yapıyor ya makbul vatandaş demek ki. Hıyarın biri de yazmış.
Terörist değillerse onlar da kurt işareti yapsın. Terörist olmasalar bu işarete bu kadar çıldırmazlardı. Çıldırırsınız. Kurt işareti Türklüğün sembolü ya. Neden Türklüğün sembolü diye soruyorsunuz? Çünkü Kazakistan'da, Almatı'da, Kırgızistan'da falan da kurt işareti var diyorlar. Zannedersin bunların hepsi birden Tanrı dağ eteklerinde kımız içerek at sırtında ok atarak büyümüş, 18'ine gelince toya katılmışlar. Biz Anadolu'da büyümüşüz, bize Türklük öğretiyorlar.
Kadınlara değil, feminist geçinen PKK'lılara yaptı hareketi. Neden yaptığını anlamamazlıktan geliyorsunuz bir de. Burada çocuğa kötü yorum edinin topunu s... Neyse, derdimi anlatabildim diye düşünüyorum. Bir de bu hırtlar üredi. Bir de bunlarla uğraşır olduk. Erdoğancılar bitti, Erdoğancıların kadın düşmanlıkları, insanlık düşmanlıkları bitti, bir de bunlar çıktı.
Bunlara kalsa Türkiye'de 50 milyon falan terörist var. Kendileri dışındaki herkes terörist. Tren topuyu kaç zamandır dinliyorsunuz? Yani dertleşip duruyoruz burada. İnsanın bir Ege kasabasına sığınası geliyor. Ya orada teröristlik yapalım bari ya. Büyükkent'te yapmayalım bu işi. Asabın bozuldu bir reklam arası.
Şimdi zihnimizi toparlayalım. Neden bu kadar sinirliyiz? Bu noktada Star Wars'tan faydalanarak anlatayım derdimi. Çünkü korkuyoruz efendim. Korku ve nefret kardeştir. Nefret öyle zannedilmez ama korkulardan beslenir. Korku dolu bir zihin nefrete kolay adapte olur.
Düşünün mesela, hiç korkmuyorsunuz. Cesur olduğunuzdan değil. Korkacak bir şey yok hayatınızda. Böyle zengin, zübbe bir tipsiniz. Böyle havuzlu bir villanın içinde yaşayıp gidiyorsunuz. Böyle bir zihnin bir şeyden nefret etmesi de çok mümkün değildir. Korkak bir zihin nefreti kolaylıkla kuşanır. Bu yüzdendir ki korku karanlık tarafın duygusudur. Jedi'lar korkmazlar. Kabus bile görmezler. Çünkü korku zihni ele geçirdiğinde nefret de egemen olur.
Star Wars serisinin kötü karakteri Darth Vader aslında bir iyilik şövalyesi Jedi olmak üzere henüz çocukluk yaşlarında Jedi konseyinin karşısına çıkar. O zamanlar adı Anakin Skywalker'dır. Genç Skywalker, Usta Yoda ile ilk karşılaşmasında aralarında şöyle bir diyalog geçer. Korktun mu? Hayır. Görebiliyoruz içini. Ne hissettiğini düşün. Duyguların annene yönelik.
Onu özlüyorum. Onu kaybetmek mi korkunun? Başka şeylerle ne ilgisi var bunun? Pek çok var. Korku karanlık tarafın yolu. Korku öfke olur. Öfkede nefret. Nefret acıyı getirir. İçin korkuyla dolu senin.
Basit bir film diyaloğu olarak düşünmeyin lütfen. Öfke ve sinirli olma halinin altında arzularımızı tatmin edememe korkusu yatar. Korkular öfkeye, öfke nefrete, nefretle acıya dönüşür. Bunu Star Wars'ta Ustayo da söyler ama insanlık tarihinde Budizm ve stoacı felsefe akımları bu fikrin üzerine kurulmuştur.
Öfkenin temeli korkudur. Bunu en iyi nerede gördük? Köpek yasasında değil mi? Toplumumuzda köpek korkusu ya da teknik ifadesiyle kinofobi yaygın biçimde görülüyor. Köpek korkusunun nefrete nasıl dönüştüğünü, bu nefretin insana neler yaptırabildiğini gözlerimizle gördük ve görüyoruz. Köpek örneğini derdimi ifade etmek adına verdim. Spesifik bir korku, aynı alanda spesifik bir nefrete çok kolay dönüşebiliyor. Korku ve nefretle dolu bir zihin de aklı selim olanı kavrayamıyor.
Bu köpek meselesini geçmişte uzun konuşmuştuk, o yüzden oyalanmıyorum. Ama laf anlatamadık. Artık sokaklarımız daha güvenli değil mi? Mis gibi oldu sokaklarımız. Adeta birer zürrih oldu. Gidin Yozgat'a aynı zürrih. Köpek korkusunun köpek nefretine nasıl dönüştüğünü gözümüzle gördük. Toplumumuz birkaç yıl içinde canavara döndü. Sokak köpekleri gerçekten bir sorundu ama sokak köpeklerinden daha büyük bir sorun bu nefret grupları oldu. Birbirimizden tiksindik bunlar yüzünden.
Fakat toplumumuzu temelinden sarsan çok daha büyük korkularımız var. Bu korkularımızın nedeninin de güvencesizlik olduğunu düşünmekteyim. Her şeyinizi kaybetme ihtimalinizin yanı başında durduğu bir hayatı sürdürüp giderken korkmamak elde değil. Alt yapısında ise neoliberalizm yatıyor. Artık birer vatandaş olmaktan çok birer müşteriyiz. Devlet de Erdoğan'ın dediği gibi bir anonim şirket gibidir. Yeni Türkiye'yi, başkanlık sistemini, yeni anayasayı her fırsatta milletimize anlatmanızdır. Sizler bir iş adamı gibi bu ülkenin yönetilmesini istemez misiniz? Değerli arkadaşlarım, benim derdim ne biliyor musunuz? Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa Türkiye'de öyle yönetilmelidir. Başımızda bir patron var, biz de onun işçileriyiz. İster işten atar, ister maaşınıza zam yapar. Big Boss.
Bu düzende halk sınıfları hiçbir yerde ortaklaşamaz. Parası olan özel hastaneye gider, parası olmayan devlet hastanesine gider. Devlet hastanesinde yoğun bakım yatağı bulunmaz, özele sevk edilir, orada da para için çocuk öldürülür. Parası olanın çocuğu özel okula gider, olmayanın çocuğu Yusuf Tekin'in aklına emanettir.
Garibanın çocuğu sığınmacılarla beraber okur, kaderi onlar gibi tekstilde taşeron işçi olmaktır. Her şey yolunda giderse 14 yaşında yazılır bir mesele. Öğrenci adı altında işçiliğe başlar. Ölürse Allah rahmet eylesin, kan parası verilir. Ölmezse asgari ücrete talim edilen bir hayat sürer gider. Bu çocukları ucuz iş gücü diye 8 bin lira, 9 bin lira parayla, 5 bin lira parayla sanayiye gönderiyorsunuz. Adı okul ama meslek edindirmek önemli. Nerede tedbiri? Ucuz iş gücü mü bu bizim çocuklarımız? Bu çocukların iş eğitimi nerede? Sanayiye gönderiyorsunuz da peşinde müfettiş var mı? Nasıl çalıştırılıyor bu çocuklar? Günde 10 saat çalıştırılıyorlar. 14-15 yaşında çocuklar.
İşçi Sağlığı İş Güvenliği Meclisi'nin başlığına düşen haberlerden derlediği verileri, son bir yılda, daha doğrusu Ekim 2023'ten Eylül 2024'e kadar geçen son bir yılda, 66 çocuğun iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiğini söylüyor. İlle de yaşamını yitirmesi gerekmez ya da bu korkuyla yaşaması gerekmez. Yaşamını yitirme hali oldukça marjinal bir sonuçtur. Bölümün başında ödenememiş kredi kartı borcunun yıl içinde üçe katlandığını söyledim. Böylesi borçlu bir toplum, iş yerinde mutlu bir hayat sürebilir mi? Peki, nasıl bir iş yeridir bu? Devletin işçiyi koruduğu mu, patronu koruduğu mu bir düzende yaşıyoruz? Patron korunuyorsa, işçi bu kadar stres altında nasıl bir çalışma hayatı geçirmektedir? İşçi deyince bizi dinleyen sizler, kendinizin işçi olmadığını düşünüyor olabilirsiniz. Borderoğlu çalışan herkesten bahsediyorum.
Hasan Hüseyin Korkmazgil'in Haziran'da ölmek zor şiirini grup yorum ne güzel yorumlamıştı, hatırlar mısınız? Tedavi olmak için aylarca randevu sırası bekler. Çocuğuna iyi bir eğitim aldıramaz, borçludur. İş yerinde her türlü baskıya ve mobbing'e maruz kalarak evine döner. Dönerken de bir bakar ki metrolar kapatılmış. Niyeymiş? Kadınlar yürüyüş yapacakmış. Ev yolu iki saat daha uzamış. Yağmur çamur içinde, yorgun argın yürür de yürür bizimkiler. Bu insanın sakin kalması mümkün müdür? Böyle bir gündelik hayat içinde sakin ve huzurlu olabilmek imkansızdır. Türk'ün fıtratı değildir sinirle olma hali. Bu gündelik hayat bizi delirtiyor. Zira gündelik hayatımız korkularımızla doludur. İşini kaybetme korkusu, ne bileyim borcunu ödeyememe korkusu falan bunca korku, nefreti de beraberinde getirecektir. Tüm bunlara bir de politik kamplaşma da eklenince işler rayından iyice çıkar.
Tirantopi'nin son iki bölümünde Atatürk'ü ve kutsallarımızı konuştuk. Bu iki bölüm de çok sevildi, teşekkürler. Fakat bazı solcu dinleyicilerimiz dediklerimi anlamamakta ısrar etmiş. Bir dinleyicimiz yazmış. ''İslam bu topraklara iyi ki gelmiştir, ne de iyi olmuştur'' şeklindeki akıl tutulması laflarının sebebini öğrendik nihayet.
Geçmişte ateizmi yayma başkanlığı yapmaya kalkmasından utandığı için overcorrection yapıyormuş. Halkımız Müslümandır. İyi ki de Müslümandır. Bunu dememin nedeni İslam'a olan hayranlığım değil. Evet bir hayranlığım var ama bunu dememin nedeni bu değil. Halkımız Hristiyan olsaydı da benzer bir laf ederdim. Nitekim İsa'nın hikayesine de hayranım. Halkımız Hristiyandır. İyi ki de Hristiyandır derdim o zaman.
Elbette ateizmi yayba başkanlığı yaptığım için overcorrection yapmıyorum. Bunlar tek bir hikayeden çok büyük sonuçlar çıkaran sığ bir aklın eseri olabilir. Overcorrection yapmak da enteresan bir deyimmiş bu arada, neyse. Ben şöyle düşünüyorum. Türkiye'de iyiye, güzele dair her ne olacaksa yeniden toplum olabilmemize bağlıdır. Bir tür cangılın içine düştük. Hakikaten tımarhane gibi burası. Herkes tek başına ve artık bir toplum değiliz. Bunun temel nedeni de neoliberal düzendir.
Artık biz vatandaş değil, müşteriyiz. Arkadaşlar, memleketinize giderken yola para veriyorsunuz. Bakın bunu 20 yıl önce söyleselerdi, aklımızla alay ediliyor derdik. Benzin kadar yola para veriyorsunuz. Böyle bir düzen bu. Milliyetçilere göre ben bir teröristim. Dem partili bir kürde göre milliyetçi bir orta yolcu, solculara göre davayı satmış bir hain. İslamcılara göre İslam düşmanı, günahkar, Atatürkçüye göre liberal solcu, liberal solcuya göre Atatürkçü. Neyse. Eminim siz de öylesiniz. Bu atmosferde güvence sahibi olabilmek için mahallenize sıkı sıkıya tutunmanız gerekir. Milliyetçi kurt işareti yapıp kadınlara terörist der, mahallesinden alkış alır, güvencesine kavuşur. Kürt, en radikal lafı edince, Şeyh Said gibi direneceğiz deyince alkış almayı marifet sayar. İslamcı, Atatürk'e sövemiyoruz diye ağlar. Atatürkçü, ona buna cahil deyip durur. Solcuyu zaten sağ baştan saysan Türkiye'deki sayıları binlerle ifade olur.
Mahallenize sığınmanızın nedeni korkularınızdır. Her bir mahalle kendi sivil dinini, kutsallarını dayatır sizlere. Birbirinin sesini duymayan, çok dinli bir toplum oluveririz. Çok dinli, bilmeyen, iletişim kurmayan, inançlar üzerine kurulu bir toplum. Tüm bu didişme halinin içinde, Tüm güvencelerimizi birer birer kaybediyoruz. Korku dolu bir gündelik hayat içinde öfkeli ve nefret dolu bir topluma dönüşüyoruz. Öfkeli bir zihin sorunları göremez. Öfke aklın katilidir. Toplumumuz bu sığ ve sonuç doğurmayan bir öfkenin pençesinde kıvranıyor ve birbiriyle iletişim kuramıyor. Birbirinin ne dediğini anlamıyor. Zaten kendinizi ifade ettiğinizde de yanlış anlaşılıyorsunuz.
Bu yüzden her türlü dine saygılıyım. Milliyetçi dine, Atatürkçü dine, muhafazakâr dine, sosyalist dine, hepsine. Yeter ki nefret kusmasın, yeter ki oturup konuşulabilsin. Halkımız Müslümandır, iyi ki de öyledir. Halkımız Atatürkçüdür, iyi ki de öyledir. Bunları geride bırakalım artık. Artık geleceğe bakalım.
Ortada bir ülke, bir devlet namına bir şey kalmadı. Bizim kuşağımıza düşen görev, 85 milyonu yeniden organize edebilmek ve müreffeh bir toplum yaratabilmektir. Bizim kuşağımızın değirimci görevi budur diye düşünüyorum. Çözülen, çürümüş, bireylerden oluşmuş, birbiriyle iletişim kuramayan çok dinli bu toplumun tüm dinlerini aşıp yeniden toplum olabilmeyi sağlamak. Bu çok dinli toplumda bir dinin dindarı olmak değirimcilik değil bana kalırsa.
Toplumumuzun tek bir dini yok, çok dinlidir halkımız. Görevimiz, bu dinlerin sadece birini değil hepsini aşabilmekte. Din derken kastettiğim elbette uhrevi bir sistem değil. Müslümandır, solcudur, sağcıdır, atatürkçüdür, milliyetçidir, kürttür, türktür halkımız. Ama terörist değildir, Türk düşmanı değildir, davaya ihanet etmez, kitapsız değildir, vatansız değildir, hain değildir. Dolayısıyla biz halkımıza dönük olumlu duyguları teşvik etmeliyiz. Birbirimizi aforoz etmemeliyiz Türklükten, Müslümanlıktan, Solculuktan veya Sağcılıktan. Bizim devrimci görevimiz mahallelerimizi savunmak değil. Bu mahallelerin hiçbiri, hiçbiri Türkiye'nin sorunlarını çözmeye namzet değil, belli. Mahallelerimizi bir araya getirebildiğimiz yeni bir kent yaratmak görevimiz.
Biraz da bu yüzden öfkenin dilini değil, mümkün mertebe mahalleleri aşabilen bir politik bakış açısına ihtiyacımız olduğu için halka kızılmaz deyip duruyorum. Peki canın sağ olsun. Zihnimi serbest bırakınca ben de senden tiksiniyorum. Reklamdan önce tiksindiğim gibi. Ama zihnimi çalıştırınca senin öfkeni anlıyor, bu öfkenin anlamsızlığını görüyorum ve şunu biliyorum.
Bu memlekette doğduk. Bu memlekette öleceksek eğer, birlikte yaşamanın asgari şartlarına uyum sağlayacağız. Bu romantik değil, tam tersine rasyonel olanıdır. Bence romantik olan sensin. Sen duygularınla hareket ediyorsun. Ben duygularımın esiri olduğum zaman ben de senden tiksiniyorum. Dünyanın en sinirli ikinci toplumuyuz. Bu öfkeyle devam edersek bu memlekette ölemeyeceğiz. Birbirimize tahammül etmek yurtsever bir sorumluluktur.
Tahammül etmezsek koruyacak bir vatanımız olmayabilir. Üstelik tahammül de o kadar zor değildir. Fakat dahası da var sevgili kardeşim. Bu düzene yıllardır maruz kalıp, bunca adaletsizlik karşısında yine de iyi dayandım be. Başkası olsa daha da delirirdi.
Sen yine iyi dayandın. Yine de çıldırmadın. Dünyanın herhangi bir başka halkı bu yaşadıklarını yaşasa çok daha radikal reaksiyonlar gösterirdi. Senin için nefret dolu belki ama hakkındır. Benden, başkasından, senin yanında olmayandan nefretin hakkındır. Ama aşmalısın bu nefreti. Senin de görevin bu. Bu da sana hayranlığımın nedenidir. Habis duygulardan arınarak bu halkı derinlemesini anlamaya çalıştığınızda halkımızı sevmemek mümkün değildir.
Hayranlık verici bir halk bu. Bakmayın hep eleştiriyoruz da iyi ki bu topraklarda doğduk. Şaka yapmıyorum. Ayrıcalıklı bir toplumuz. Başımıza her ne geldiyse bu halk en azından sağlıklı tepki verdi. Daha henüz delirmedi. O yüzden sevmek lazım bu halkı. Duyuyor musun? Öyle yıkma kendini. Öyle mahsun, öyle garip.
Nerede olursan ol, içeride, dışarıda, derste, sırada, yürü üstüne üstüne, tükür yüzüne, celladın, fırsatçının, fesatçının, hayının, dayan kitap ile, dayan iş ile, tırnak ile, diş ile, sevda ile, tutku ile, düş ile, dayan rüsva etme beni, Gör nasıl yeniden yaratılırım namuslu genç ellerinle. Kızlarım, oğullarım var benim gelecekte. Her biri vazgeçilmez cihan parçası. Kaç bin yıllık hasretimin goncası. Gözlerinden, gözlerinden öperim. Bir umudum sende. Anlıyor musun?
Bir parça umut varsa o da sizdedir. Öfke, aklın katilidir. Öfkenize yenik düşmeyin. Tren Topi'yi podimedyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek öfkenize yenilmediğiniz, aklınızın galip geldiği günler dilerim. Hoşçakalın. Beşikler vermişim ruha Salıncaklar,
hamaklar Çektiğim çileler Anadolu'yu tanır mısın? Çektiğim çileler Anadolu'yu tanır mısın?
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.