Podcast

434: Suriye'de Neler Oluyor?

Trend Topic

1 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Suriye’de savaş yeniden alevleniyor: Halep cihatçıların eline geçerken, Türkiye’nin rolü ve İslamcı-milliyetçi akımların bu süreçteki tutumu tartışma yaratıyor. Bu bölümde, Suriye’deki gelişmeleri, Türkiye’nin risklerini ve savaşın gölgesindeki geleceğimizi ele alıyoruz.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.374 kelime · ~17 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 3 Aralık'ta alıyoruz. Ne yaşadığımızı algılamaya çalıştığımız bir dönemde, aslında neler olduğunu gösteren önemli gelişmeler Suriye'de yaşanıyor. Bir kere manşeti söylemek gerekir. 4 yıldır Astana süreciyle buzdolabına kaldırılan, fiilen sona ermiş gibi görünen, Resmen de sona ereceği umulan Suriye iç savaşı yeniden alevlendi. İdlib ve Afrin'de yani Hatay'ın hemen doğusundaki her iki kentte konuşlanan Suriye Milli Ordusu ve Heyet Tahrir-i Şam güçleri Suriye'nin en büyük ikinci kenti olan Halep'e saldırdı ve sadece iki günde kent cihatçıların eline geçti.

Suriye'deki yeni gelişmeler ve bu gelişmeler karşısında Türkiye'nin siyasi akımlarının özellikle Türkiye İslamcılığının takındığı tavır bizlere geleceğimiz hakkında da fikir veriyor. Görmezden gelemeyeceğimiz önemde büyük bir olayla karşı karşıyayız. Bu bölümde önce Suriye'deki gelişmeleri aktaracağız ardından İslamcılığı değil ama Türkiye İslamcılığını Suriye'deki gelişmeler üzerinden masaya yatıracağız. Bunu yaptıktan sonra Türkiye'nin ne gibi risklere gebe kaldığını da Daha net anlamış olacağız. O halde uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Haber medyasının içinde 10 yıla yakın zamandır bulunuyorum. Medyanın genellikle kararlarını halktan bağımsız aldığı ve halkı yönlendirdiği varsayılır. Fakat halk ile medya arasındaki etkileşim tek taraflı değildir. Halk da medyayı yönlendirir. Örneğin Japonya'yı ele alalım. Japonlar dünyadaki gelişmeleri takip etme konusunda çok meraklılardır. Hal böyle olunca Japon gazeteler dış haberler servislerine milyonlar harcayabilirler.

Transkriptin tamamını oku

Suriye'de bugün dahi Japon gazeteciler bulunuyor. Hatta diyebilirim ki Suriye'deki gelişmeleri Japon gazeteleri Türklerden daha ayrıntılı ve hakikate daha yakın verebiliyorlar. Buna karşı Türkler dış haberlere pek meraklı değildir. Bu yalnızca son birkaç yılın değil, genel olarak yakın tarihimize danga vurmuş bir meseledir. Taa 1962'de aramızdan ayrılan ünlü Türk romancısı Ahmet Ambi Tanpınar'ın tek cümlede özetlediği gibi.

Türkiye, evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkanını vermiyor. Türkiye'nin evlatları, kendi dışındaki gelişmelere böyle ilgisiz olunca, aynı ilgisizlik, ana akım ya da alternatif medya fark etmeksizin, Türk haber medyasında da oluşuyor. Çünkü kimsenin okumadığı, kimsenin izlemediği veya dinlemediği içerikleri, Sırf kamu yararı uğruna yapmak hiçbir medya şirketinin işine gelmiyor. Japonya'da değil ama Türkiye'de reyting katili haberlerdir dış haberler. Hal böyle olunca haber medyasında dış haberler uzmanlığı da oldukça sakattır. 28 Kasım'da Heyet Tahrir-e Şam yani kısa adıyla HTŞ'nin Halep'e dönük bir saldırı başlatması üzerine

CNN Türk'te trajikomik diyaloglar da yaşanmış. Konunun uzmanı olarak çağrılan coşkun başbuğ ve gazeteci İsmail Dükel, HTH'nin açılımını şöyle tartışmışlar. Tam bir savaş hali var. HTH kim? Ya bunlar da şeyden ayrılan bir grup. Deaş'tan ayrılan bir grup. Deaş'ta...

Utanç verir şeyler bunlar. Tabi bu rezaletler halkımızın konuya ne derece hakim olduğuna ilişkin de fikirler verir. Henüz örgütün adını bile bilmeyen uzmanları uzman sayan bir kamuoyu oluşur böylece. Şimdi halka mı kızalım yoksa halkı mankurtlaştıran bu düzene mi?

Karar sizin. Biz doğrusunu söyleyelim. Örgütün adı Hizbut Tahrir Şam değil. Hizbut Tahrir diye bir örgüt var da Hizbut Tahrir Şam diye bir örgüt bile yok. Hizbut Tahrir ta 1950'li yıllardan bu yana küresel çapta faaliyet gösteren bir İslamcı örgüt. Silahsızdır bu arada. Hilafetin yeniden gelmesi için mücadele ederler. Onları geçelim. Konumuz Hizbut Tahrir Şam değil. Zaten öyle bir örgüt de yok.

Heyet Tahrir El Şam, Türkçe söylersek Şam Kurtuluş Heyeti gibi de çevirebiliriz. Selefi bir cihatçı örgütü. 28 Ocak 2017'de kuruluyor. Daha doğrusu 28 Ocak 2017'de birkaç Selefi örgüt birleşiyor ve kendilerine Heyet Tahrir El Şam diyorlar. Peki kim bu Selefi örgütler?

Burada gövde, el-Nusra cephesidir. Onun yanında Ceyşus Sünne, Liva el-Hak ve Nurettin Zengi grupları da ekleniyor, alın size HTH. El-Kaide'nin Suriye kolu olarak ortaya çıkan el-Nusra'nın, kendisi dışında irili ufaklı Selefi cihatçıları bir araya getirerek kurduğu bir örgüttür HTH. El-Kaide'den koptuk diyorlar çünkü bu El-Kaide imajından rahatsızlar.

Bu sayede biraz da makyaj yapıyorlar, alın size biz devlet yönetebilme kudretine sahip selefiyiz iddiası. Denebilir ki bir başka selefi cihatçı örgüt IŞİD-Lacivert ise, bunlar da hadi Lacivert değil ama koyu mafitir. Zaten 29 Ağustos 2018'de alınan bir cumhurbaşkanı kararı ile de bu HTS, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından terör örgütü olarak adlandırılıyor. 28 Kasım 2024 Perşembe günü, 10.000'den fazla Heyet Tahrir El Şam ya da kısa adıyla HTŞ miltanı konuşlandıkları İdlib'den ve Afrin'den yola çıkarak Suriye'nin en büyük ikinci kenti Halep'e saldırdı. Saldırının uzun süredir planlandığı anlaşılıyor ama saldırının Kasım sonunda başlaması tesadüf değil. Çok uzağa değil, saldırının başlamasından sadece birkaç saat geriye gidelim. Bakın gün bile değil, hafta bile değil, birkaç saat geriye gidelim.

Lübnan ve İsrail 27 Kasım 2024'te ateşkes imzaladı ve İsrail ordusu kademeli biçimde Lübnan'ı terk edeceğini duyurdu. 27 Kasım bak. ABD başkanı Biden, Lübnan'da İsrail hükümetleri arasında ateşkes anlaşmasına varıldığını duyurdu. Şimdi İsrail ve Lübnan sınırındaki çatışmalar sona erecek, dedi Biden. Önümüzdeki 60 gün içinde İsrail kademeli olarak o bölgedeki askerlerini çekecek ve Lübnan ordusu topraklarındaki kontrolü ele alacak.

Lübnan'la İsrail arasında 27 Kasım'da ateşkes imzalandı ve İsrail, Lübnan'ı terk etmeye başladı. Fakat bu ateşkes, İsrail saldırganlığının sona ereceği anlamına gelmiyordu. Bu nedenle Suriye'de Beşşar Esad güçleri güneye, İsrail sınırına yığınak yapmaya başladı. Öyle ya, İsrail gibi cinnet halindeki bir güç savaşmadan duracak değildi. Lübnan'la barıştıysa ilk hedefin İran'ın yakın dostu Suriye olması büyük olasılıktı.

Zira ateşkesin gerçekleştiği gün yani 27 Kasım'da İsrail Başbakanı Netanyahu bizzat Suriye'yi ve Esad'ı tehdit etmişti. Suriye'de İran, Hizbullah ve Suriye ordusunun Lübnan'a silah sevkiyatlarını sistematik biçimde engelliyoruz. Esad şunu anlamalıdır ki ateşle oynuyor. Netanyahu'nun Suriye'ye dönük bu tehdidinin ardından 6 saat sonra, evet 6 saat sonra, heyet Tahrir-i Şam güçleri Halep'e kapsamlı bir operasyon başlattı.

Gören gözlere gör demenin anlamının olmadığı bu operasyonu, İsrail hiç değilse mutlulukla karşılamıştır desek yanlış olmaz. Ya işte böyledir, buralarda kahvehane basan Starbucks mücahitleri objektif olarak Siyonizm'le yan yanatır. Bölgeyi yakından gözlemleyen birkaç gazeteciden biri Fehim Paştekin, kendisi 28 Kasım'da sıcağı sıcağına kaydettiği YouTube yayınında bu tesadüfü vurgulamış. Sonra başladı. Manidar bir çakışma bu. İsrail, Suriye'yi felç edecek hamleler yaparken kuzey karışıyor. Sanki birileri düğmeye basmış gibi ya da bunların uzun süredir hazırladıkları planın önünden birileri çekilmiş gibi. O birilerine geleceğim.

İsrail'in Lübnan'la ateşkes imzalayıp yüzünü Suriye'ye döndüğü gün Suriye güçleri de güneye tahkimata başlamasının ardından kuzeyde Cihadçılar Halep'e saldırıyor. Nitekim HTŞ yani heyet tahriyle Şam güçlerinin Halep'e bu kadar hızlı ulaşması ve Halep'i ele geçirmesinde bu durumun da etkili olduğu söyleniyor. Yani Esad, İsrail'den bir saldırı olasılığına karşı birliklerini güneye kaydırıyor ve bu esnada kuzeyde cihatçılar Halep'e saldırıyor. Habertürk'ten Mehmet Akif Ersoy da bu iddiayı dillendirenlerden. Zamanlaması itibariyle bugün olması, bunun bu kadar hızlı ilan verilmesinin sebebi, ben bazı asker uzmanlarla konuştum bölgeyi takip eden, Esad rejiminin

Askeri birliklerin daha çok güney hattına kaydırması ve tehlikeyi İsrail'den beklemesiyle ilgili olduğuna dair bazı değerlendirmeler var. Şimdi Mehmet Akif Ersoy muhafazakar mahallede de sevilen sayılan bir figür. Bunu söylemesinin ardından sünni radikal İslamcılar Mehmet Akif Ersoy'u İran ajanlığıyla suçluyorlar. Bu Şii herhalde falan diyorlar. Mezhepçiliğin en leş haliyle karşı karşıyayız sosyal medyada. Bu haliyle ABD ve İsrail'in hiç değilse olumsuz karşılamadığı, hatta bana kalırsa bizzat sevk ve idare etmese bile olur verdiği, teşvik ettiği bir operasyonla karşı karşıyayız. Dediğim gibi gören gözler bu hakikati fark etmek için yeterli. Görmeyenin gözünü açacak şifayı henüz bulamadık.

Bu operasyonun İsrail'in işine geldiği ortada. Peki ya Türkiye bu işin neresinde? Türkiye devleti yetkililerinin resmi açıklamalarında bir tür bekle ve gör imajı verilmek istendiği, söz konusu bu saldırıların sorumluluğunun alınmak istenmediği anlaşılıyor fakat. Cihatçıların konuşlandığı ve operasyon için hazırlık yaptığı bölge, Türk Silahlı Kuvvetleri kontrolünde. İdlib ve Afrin kentleri, Hatay'ın doğudan komşusu ve Türkiye bu bölgeyi yıllardır elinde tutuyor. TSK'nın bölgede 12 üs ve 114 askeri gözlem noktası bulunuyor. Türkiye'nin Suriye'de kaç askeri olduğu tam olarak bilinmiyor. Daha doğrusu biz bilmiyoruz çünkü açıklanmıyor ama sayının 10 binden az olmadığı söyleniyor. Bu bilgileri şu yüzden veriyorum. Her ne kadar Türkiye resmi olarak sorumluluk almak istemese de, fiilen bu operasyonun Türkiye'nin olur vermesiyle başladığı ortada. Cihatçıların hazırlık yapıp operasyona giriştiği topraklar Türkiye'nin hakimiyetinde çünkü. Gözü olan görüyor, el alemde kör değil yani.

Dünya bu operasyonda Türkiye'nin dahili olduğunu varsayıyor. Rus basını falan takip ettiğiniz zaman, Türkiye'nin hakimiyetindeki güçler Halep'e saldırdı diye manşetler geçiyor. Zaten Türkiye'deki İslamcılar ve mukaddesatçı Türk milliyetçileri, gelişmelerden son derece mutlu. AKP Bursa Milletvekili ve Cumhurbaşkanı Eski Başdanışmanı Mustafa Varank, Halep'in HTC güçleri tarafından ele geçirilmesini Twitter'da şöyle yorumlamış.

Suriye'deki nusayri azınlık diktası, Arap, Türkmen, Kürt demeden 10 yıllarca zulmederken, kendi halkına karşı kimyasal silah kullanırken mezhep savaşı olmuyor. Kasım Süleyman'i kendi ordusu ve dünyanın farklı bölgelerinden getirdiği milislerle apaçık katliamlar gerçekleştirip yeni iskan politikaları uyguladığında mezhep savaşı olmuyor. Nasrallah'ın milisleri Lübnan'dan gelip Sünni şehirleri Abluka ile açlığa mahkum ederken mezhep savaşı olmuyor ama Halep'in öz evlatları zorla çıkarıldıkları şehirlerine dönmek için mücadele edince mezhep savaşı oluyor. Öyle mi? Hadi oradan!

Zamanında Ahmet Davutoğlu, nasıl ki IŞİD'i bir öfke birikmesinin sonucu olarak nitelemiş ve IŞİD'le empatiye yeltenmişse, bugün de Mustafa Varank HTC'yi Halep'in öz evlatları olarak resmediyor. Halep'in öz evlatları Selefi yani. Olur, peki. Türkiye'deki İslamcılar çocuklar gibi şenler. Her yerde fetih marşları, mehter marşları çalıyor.

Burada Türkiye'nin vekalet savaşındaki gücünün adı Özgür Suriye Ordusu'ydu biliyorsunuz. 30 Aralık 2017'den beri ÖSO'nun adı Suriye Milli Ordusu. İşte HTŞ Halep'e yürürken Türk bayrağı pazı bantlarıyla Suriye Milli Ordusu da YPG'nin kontrol ettiği Tel Rifat'a girdi. Ey şanlı ordu! Ey şanlı asker! Haydi gazanfer! Ummanız after! Bir elde kalkan, bir elde hançer, Serhat'e doğru ey şanlı asker! Suriyeli Türkmenler terör örgütünün işgalindeki Tel Rifat'a Mehter Marşı eşliğinde girdi.

Ter-Rıfat bu bölgede, yani Fırat nehrinin batısında, YPG'nin elinde tuttuğu Membiş'le beraber iki kentten biri. YPG de operasyonun ardından Fırat'ın doğusuna çekilmiş görünüyor. YPG, Ter-Rıfat'ta ciddi bir direniş göstermeden çekilince, Suriye Milli Ordusu da Halep'e ilerliyor. Bu haliyle HTS ve Suriye Milli Ordusu'nun bölgede beraber hareket ettikleri anlaşılıyor. Yani operasyon da zaten beraber başlıyor.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Suriye Milli Ordusu'nu bizzat himaye ediyor, maaş ödüyor, Suriye'deki en meşru güç olarak Suriye Milli Ordusu'nu görüyor. O kadar ki Suriye Milli Ordusu'nun Halep'e girmesiyle birlikte militanlardan biri Halep Kalesi'ne Türk bayrağı asıyor. Daha doğrusu surlardan sallandırıyor Türk bayrağını. Tabii gözyaşları şelale. Kayseri.net adlı YouTube kanalı Halep Kalesi'ne Türk bayrağı asılmasını Kayserilere sormuş.

Türk milletine onur ve şeref olacağını söylüyorum ve temin ediyoruz Türk halk olarak. Süper, kalbim küt küt atıyor. Bugüne kadar niye bu kadar geç kalınmış? Halep'e 100 yıl sonra asılan Türk bayrağından çok büyük gurur duyuyoruz. Şu anda gerçekten gururluyum, mutluyum, çok mutluyum. Türk sağı fetih marşlarıyla coşarken Yedi Şafak yazarı ve Erdoğan'ın yıllarca metin yazarlığını yapan Aydın Ünal, Halep'in HTH'nin eline geçmesine üzülenleri şöyle kategorize ediyor.

Halep'in özgürleşmesi Türkiye içinde adeta turnus ol oldu. İşte üzülenlerin tam listesi. CHP, DEM, Saadet Partisi, Doğu Perinçek ve Ulusalcılar, Türkiye'nin üsverlileri, bir kısım Aleviler, seküler Kemalistler, Türkçü ırkçılar ve diğerleri. Halep'in özgürleşmesi şeklinde servis edilen haberler, Türk sahanın zihnini de manipüle ediyor. Zira devletin kutsallığı üzerinden tavır geliştiren Türk sahı, devletle zihnini ayıramayan, entelektüel tüm birikimini devletle aynı frekansta olmak için harcayan Türk sahı, Suriye'deki gelişmeler karşısında afallıyor, riskleri göremiyor, duygusal hasletlerle kendisinden geçiyor.

Sevinmeyen de Türklükten, Müslümanlıktan aforoz ediliyor. Halep kalesine asılan Türk bayrağına sevinmeyen Türklükten aforoz edile dursun, Fatih Altaylı kitabın ortasından konuşmuş. Türkiye'nin de ağzına böyle bir parmak bal çalmak için Türklerin çok sevdiği saçma görsel şölenler düzenliyorlar. Halep kalesine Türk bayrağı asıyorlar falan. Ne oluyorsa, bizim neyimizeyse, ne alakamız varsa. yarın o iner oraya PKK bayrağı da asabilirler, fark etmez. Yani orada bir tezgah dönüyor. Burada olan hiçbir şey Türkiye lehine değil. Bizdeki ahmak bazıları zil takıp oynuyorlar aman da aman. Görürsünüz birkaç sene yakın zamanda aman da amanı. 6 aylının görürsünüz birkaç seneye aman da amanı ifadesinin içini biraz açmak gerekir. Çünkü o birkaç senede ne olabileceğine ilişkin bir fikir geliştirelim ki, hangi risklerle karşı karşıyayız görebilelim. Ama şimdi bir reklam arası verelim, ardından Türkiye'nin içine girdiği riskleri anlamaya çalışalım.

Türkiye İslamcıları ve mukaddesatçı Türk milliyetçileri oldukça heyecanlı. Bu heyecanın arka planında imparatorluk hafızalığının yeniden dirilmesi var. Halep'e yürüyor şanlı ordumuz, oradan Şam'a belki de Kudüs'e. Bu büyük gelişmelere kuşkuyla bakan Türk değildir. Ümmetin coşkusunu galebe çalan Müslüman da değildir. Bu gelişmelere sevinemeyen vatan hainidir.

Reis tüm bu fetihlerden habersiz, miş gibi yapıyor da belli ki her şey hesaplı. Her şey kitaba uygun, plan tıkır tıkır işliyor. Türkiye 100 yılı geliyor. Reis, İsrail bize saldıracak dediğinde anlamalıydık asıl planın İsrail'e saldırmak olduğunu. Bakın postmodern Necip Fazılımız, Fatih Tezcan neler yazmış. ''İsrail bizi vuracak.'' dediği an İsrail'i vuracağını anlamalıydınız.

İsrail'i karadan vuracağız. Evet, biz vuracağız. Türkiye, İsrail'i Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde onun emriyle vuracak ve içimizdeki kriptoları İsrailci Kemalistleri, Sabetayistleri hüzne boğacağız. İnşallah. Bunlar gerçekle bağını tümden yitiren İslamcıları davar güder gibi güdüyor. 2010'da nasıl bir heyecan içindeyse Türkiye İslamcısı, benzer bir çocukluk heyecanı içinde şimdilerdi. Artık yok zalimliğe karşı vicdani duruş, yok insan hakları, yok katil, eset, zulüm falan yok artık. Her şey olanca açıklığıyla ceryan ediyor.

Suriye'de fetihler peşinde koşuyoruz. Haklı olup olmamak önemsizdir, talihidir, ahlaki bir endişemiz yok artık. 82 Halep, 83 Şam olacak inşallah. Fakat bizim ayağımız yere bassın, her şey planlandığı gibi giderse, yani 82 Halep olursa, neler olabileceğini düşünelim. Fiili durum şu, Suriye an itibariyle 3'e bölünmüş durumda.

Ve bu durumun artık değişmesi pek mümkün görünmüyor. Suriye'nin kuzeydoğusu YPG-PYD güçlerinin kontrolünde. Burada kabaca 3 milyon insan yaşıyor ve Rakka, Kamışlo, Kobani gibi kentlerde YPG hakimiyeti geçerli. Buralarda gündelik hayat devam ediyor bu arada. Okullar var, devlet daireleri var, hastaneler var, bankalar var vs. vs. Okullarda Abdullah Öcalan'ın resimleri asılı. Der kitaplarında Öcalan Serokureber yani büyük önder, ulu önder olarak tanıtılıyor. YPG'nin en az 70 bin silahlı militanı olduğu söyleniyor. Bu militanları da gerilla savaşçısı olarak düşünmeyin. Tankları, füzeleri olan bir düzenli ordudan bahsediyoruz. ABD tarafından eğitilmiş ve son teknoloji silahları donatılmış bir güç bu. Burada fiilen devlet gücüne ulaşmış durumdalar. Bahçeli'nin başlattığı İmralı açılımında da bu gücün, yani YPG'nin etkili olduğu söyleniyor. Bu güçle ya savaşacaksınız, zira kendilerini terör örgütü olarak kabul ediyoruz,

Ya da barışacaksınız, nitekim terör örgütü dediğimiz bu güç, yakın zamanda dünyanın tanıdığı bir devlete dönüşebilir. Türkiye kamuoyu, Suriye'deki YPG gücünün boyutlarını bilmediği için bu meselede rasyonaliteyi kaybediyor. Fakat bana kalırsa, askeri yöntemlerle YPG'yi bitirmeye çalışmak teknik olarak mümkün olsa bile hem ekonomik hem askeri çok büyük bedeller gerektiriyor. Bu bedellere diplomatik gerilimleri de katın. Tüm bu riskleri göze alıp, bölgeden YPG'yi kazımaya çalıştıktan sonra başarılı olunabileceği de şüphelidir. Zira bölge halkı etnik olarak da Kürtlerden oluşuyor. Siz orayı ilhak etmediğiniz sürece, YPG'nin yeniden güçlenebileceği objektif şartlar oracıkta duruyor. Bölgeyi ilhak etmek de ne derece rasyonel bir adım olur, yorum sizin.

Kahire bizim 82. vilayettir. Çam 83, Bağdat 84, Mekke 85, Medine 86. Bu oyun bitti. 80 seneden beri bu tiyatroyu oynadınız. Yok öyle bir şey. Halep benim vilayetim. Yürüye yürüye geçtim, yargılanıyorum. Bir daha gidelim, bir daha yargılanırım. Çam benim, Kahire benim. İslamcı hezeyanlarla, Osmanlıcı hülyalarla buralara girmek mümkün de girdikten sonra oralarda tutunabilmek mümkün mü? Ne uğruna ne pahasına? Bu sorulara ancak derinlikli düşünüp değerli toplu cevaplar aramak gerekir. Türk sahanın gaza geldiğine bakmayın, bunların gaza gelip yapmayacağı fenalık yoktur.

Haliyle bölgeyi TSK eliyle ilhak etmek mümkün değilse vekalet savaşını sürdürmek, yani kömürü Maşa'yla tutmak akılcı hale gelebilir. Bu noktada Türkiye'nin elindeki Maşa'nın adı Suriye Milli Ordusu. Fakat Türkiye'nin himayesinde hareket ettiği anlaşılan daha büyük gücün adı da heyet Tahrir el-Şam. Bunlar Türkiye adına savaşırlar, Halep kalesine Türk bayrağı da asarlar falan. Böylece oralarda bizimmiş gibi yaparız, nargilemizi tuttururuz. Dedik ki, Suriye fiilen üçe bölünmüş durumda ve ülkenin kuzeydoğusunda YPG-PYD güçleri hakim. Ülkenin kuzeybatısında ise muhalifler hakim. Öyle diyoruz, muhalifler.

Fakat kimdir muhalifler diye sorunca Hanefi bile değil, Selefi cihadizmle karşı karşıya kalıyoruz. Dünyada Suudi Arabistan'ın başını çektiği fakat Suudların bile Selefi radikalizmden vazgeçtiği bu günlerde Türkiye hemen güney sınırında bir Selefi devletle baş başa kalabilir. Suudi Arabistan artık Selefiliği ihraç etmeye başlamış, bunun alıcısı da ithalatçısı da Türkiye olmuş görünüyor. Bu selefi cihatçılar, YPG ile yer yer çatışmalara girdikçe, bizim mukaddesatçı Türk milliyetçileri de kendinden geçiyor. Bir HTŞ militanı, YPG'li bir kadını sırtına yüklemiş, savaş esiri olarak aldığını söylüyor. Mukaddesatçı Türk milliyetçileri coşkudan deliye dönmüş. Tecavüze götürülen kadına her ne yapılacaksa yapılacak ve bu yapanın hakkıdır zira bu kadın bir savaş ganimetidir.

HTS'nin yer yer YPG ile de savaşması, geniş halk kesimlerine, HTS'yi sempatik bir topluluk olarak göstermek için kullanılıyor. Tıpkı bir zamanlar IŞİD'e yapıldığı gibi. Kuzeydoğusu YPG'ye, kuzeybatısı HTS'ye, güneyi de Suriye Arap Cumhuriyeti'ne bırakılan ve üçe bölünmüş yeni bir Suriye haritasıyla karşı karşıyayız. Öyle ya da böyle, geleceğimizde tek ve bölünmemiş bir Suriye yaratabilmek çok zor görünüyor. YPG PYD'yi bölgeden çıkarabilecek bir güç yok. Keza HTŞ'yi de. Buna karşılık Esad'ı da Şam'dan sökmek çok zor. Her bir gücün arkasında egemen devletler var. Esad gitse dahi, bu rejimin çökmesi kolay değil. Akrabası gelir, kardeşi gelir, kuzeni gelir, artık kim gelirse. Peki bu senaryo Türkiye'nin lehine midir? Yani üçe bölünmüş bir Suriye senaryosu. Dünyanın Türkiye'nin himayesinde olduğunu düşündüğü bir HTC devletinin oluşması bizim lehimize midir? HTC'nin Türkiye'nin vekalet gücüne dönüşmesi ve bölgeyi yönetmesi iyi bir şey midir? Bunun türlü risklerle dolu olduğunu görmeyen zeka geriliği yaşıyordur. El-Kaide'nin makyajlı halinin Türkiye'nin himayesinde devletleşmesi, Türkiye için bir beka sorunudur. Türkiye, böylesi bir gücü kontrol edemediği her noktada sürekli milli güvenlik riskleriyle karşı karşıya kalır. Deyin ki yarın İsrail bu söz konusu gücü, HTŞ'yi bahane ederek Suriye'ye saldıracak. Ne yapacaksınız bu durumda Türkiye olarak? İslamcılar her ne kadar rüyalar görse de hakikat bu. Peki, Esad'ın devrilmesi Türkiye'nin lehine midir?

Esad giderse, YPG'nin bağımsızlığını ilan etmekten başka çaresi kalmaz. An itibariyle bağımsızlığını ilan etmiyorsa YPG, Esad'la olan anlaşması gereğidir. Esad'ın gidişi demek, Rojava'nın bağımsızlığına giden bir adım anlamına gelir ki bu da Türkiye'nin işine gelmez. Nitekim, uluslararası güvenlik uzmanı Prof. Dr. Mehmet Ali Tuğta'nın dediği gibi. Suriye'nin bölünmesine ve Suriye Devleti'nin çökmesine katkı sağlamak, Cumhuriyet tarihinin en büyük ve ölümcül dış politika hatasıdır.

İslamcılar iç politikada fikre mağlup oldular. Türkiye'de bir şeriat kurma fikri hayalden öteye geçemiyor. Nitekim bu fikir Türk toplumunun bilincine çarpıyor. Halkın daha da İslamcı bir rejim hayali falan yok. Halkın gündelik dertlerine çözüm hayalleri var. Fakat iç politikada hayalleri suya düşen İslamcılık, dış politikada hayallerinin peşinden gitmekten sıkılmıyor. Fakat bu hayaller Türkiye'yi de uçurumun kenarına taşıyor.

İç politikada yenilen İslamcılık, dış politikada da yenilecek ama dış politikada yenilirken Türkiye'yi de bir uçuruma götürüyor. Bana kalırsa Türkiye ateşle oynuyor. Plan başarılı olduğu takdirde dahi Türkiye'nin güneyinde katiyen güvenilmeyecek iki güce egemen devlet olma şansı tanıyorsunuz. El-Kaide'nin bir ton açık renklisinin devlet gücüne haiz olması halinde bu gücü ne kadar kontrolünüz altında tutabileceğiniz şüphelidir. Tıpkı 2010'da olduğu gibi Emevi Camii'nde namaz kılma hayalleriyle hareket edilmesinin arkasında tek bir neden var. Maalesef tek bir neden.

Erdoğan'ın bu topluma bir fetih hediye etmesi halinde yeni bir kurucu lidere dönüşme hayali. Tekrar ediyorum, Erdoğan'ın bu topluma bir fetih hediye etmesi. Düşünün, Suriye'nin kuzeydoğusunun Türkiye'nin kontrolünde olduğu algısı Türk sahana yeterince empoze edilebilirse, bu bölge Türkiye'nin fethettiği bir bölge olarak tanıtılırsa, Erdoğan, Fatih Sultan Mehmet'le, Atatürk'le beraber anılır. Halep Fatihi olarak pazarlanabilir Türk toplumuna. Halep Fatihi. Yakın gelecekte Esad'ın devrilmesi, YPG'nin bağımsızlık ilan etmesi, HTŞ'nin egemen bir göze dönüşmesi gibi türlü olasılıklar oracıkta duruyor. Bunlara sevinmek, bu gelişmeleri coşkuyla karşılamak, riskleri gözetmeyen kıt fikirlilerin işi olabilir. Bu kıt fikirliler, Türkiye'nin sokulduğu macerayı göremeyecek kadar dar kafalı olabilirler.

Fakat öylesine sığ bir bakış açıları var ki bu macera kendi düzenlerinin de sonunu getirebilir. Bu gidişatın sonunda ya Türkiye'de tek adam yönetiminin sonu gelecek ya da tek adam yönetimi Erdoğan'ın ölümüne kadar iktidarını garanti altına alacak. Devletçi milliyetçiler Erdoğan'ın arkasında sıralanacak. Hatta belki sürecin ilk aşamasında Erdoğan güçlenecek. Bir fatih, bir muzaffer komutan, bir strateji dehası olarak pazarlanacak.

Suriye'deki gelişmelere bizim gibi temkinli yaklaşanlar terör sevicilikle, Türk düşmanlığıyla, vatan hainliğiyle suçlanacak. Fakat ardından zaman geçince 3-5 aylık ufuklarıyla hareket edenler kucaklarında büyük bir enkaz bulacaklar. Biz de bulacağız maalesef. Yeni bir maceraya giriyoruz. Memleket adına dertlenen hiç kimsenin coşkuyla karşılayamayacağı bir macera bu. Türkiye'ye emperyalist hayaller kurduran,

Halkımızın aşağılık komplekslerini sömürecek bir macera. Hepimizin uyanık olması gereken son derece riskli bir macera. Bu maceraya bu bölümde giriş yaptık ama illaki devamı gelecek. Savaş denilen şey bizim Türk saha için bayram gibidir. Savaş bizim Türk sahanın iştahını açar. Gözü görmez olur savaşta Türk sahanın. Ama Ferran Şensoy'un dediği de doğrudur. Savaş yüksek oktanlı gayet boktan bir şeydir. One, two, three, four Savaş yüksek boktanlı Gayet boktan bir şeydir Bir düğmeye basarsın Birden başlar katliam Hangi düğmeye bassan Artık durmaz katliam Hangi akoru bassan Artık bana fark etmez Yaylalar, yaylalar Yaylalar, yaylalar Savaş yüksek boktanlı Gayet boktan bir şeydir

Olasılıkların hiçbirini değerlendirmeyen bu maceraya kafamızı öyle ya da böyle sokmuş bulunuyoruz. Bundan sonra bol miktarda ümmetçi ve milliyetçi hamasete maruz kalacağız. Savaş bir kere başlayınca katliamlar durmaz, hiçbir şey de planlandığı gibi gitmez. Böyle bir hadise karşısında iştah kabaranlar milliyetçi nutuklar atabilir. Neymiş? HTC, YPG'ye gününü gösterecekmiş, Esad Türkiye devletine cevap vermemenin bedelini ödeyecekmiş, Türkiye Halebi ele geçirince memlekete döviz yağacak, ekonomik kriz de bitecekmiş gibi laflarla ancak ergenler oyalanabilir. Biz süreci gözlemeye devam edeceğiz.

Trend2People bir medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar savaşla sevinmeyin, savaşa iştah kabartmayın. Hoşça kalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)