
3.268 kelime · ~16 dk okuma
Selam flarsızlar, 2024'de şöyle bir geri dönüp bakayım dedim neler olmuş, neler yapmışız. Önemli bilimsel gelişmeler nedir diye gözden geçirmeye çalışırken bizim bebe sürekli tepeme tırmanmaya çalışıyordu. O an fark ettim ki aradığım cevap ölümdeymiş. 2024'te bu bebe tam bir insan haline geldi.
Madem öyle size 3 senelik bir kalkınma raporu sunayım. Gerçi 3 yaşını geçti de boşverin. Bu süreçte en beklenmedik şeyler neydi? Neler öğrendim?
Çocuğun üstünde ne tip deneyler yaptım? Hala akıl sağlığını koruyor mu? Onları konuşuruz. Öncesinde de alakalı bir içeriği hatırlatmak istiyorum.
Bu bebe doğduğunda, o dönemlerde çocuk yapmamanın felsefesini araştırmıştım. Dinlemeyenler vardır, dinleyip de hatırlamayanlar kesin vardır. Geçenlerde orada söylediklerimi yeniden gözden geçirip toparladım. Hepsini tekrarlamayacağım ama bir kısmını okumak istiyorum.
İyi bir başlangıç noktası olur. Oradan da kişisel tecrübeme geçeriz. Hayat üreyip çoğalmak demek. En küçük bakteriden 6000 ton ağırlığındaki pando ağacına kadar her canlı kendini tekrarlamaya çalışıyor.
Ta ilk mikroorganizmalardan biri, milyarlarca yıldır kopmadan gelen bir zincirin son halkasıyız. Bu zinciri kendiniz için kırıp ürememenin bir sürü sebebi olabilir. Fakir fukaralık, genetik hastalıklar, hatta bencilce denen sebepler de. E aslında bakarsanız genetik bir kopyanı yaratıp, onun kafasının içinde kendi değerlerini de doldurup topluma salmak da bencillik.
Neyse bunlar bir yana, antinatalizm kişisel şartlarınızdan bağımsız olarak çocuk sahibi olmayı ahlaken sorunlu görüyor. Yani herkesin o zinciri kırmasını istiyor. Çünkü çocuk yapmanın hem insanlık hem de çocuğun kendisi için kötü olduğunu savunuyor. İyi bir çocuk yetiştirip yetiştirmediğini ancak bir ömür boyu süren endişe ve çaba sonucunda anlayabiliyorsun.
Giriştiğimiz başka hiçbir proje bu kadar uzun vadeli ve bu kadar riskli değil. Yakın zamana kadar tüm toplumlardaki çocukların neredeyse yarısının ergenliğe ulaşamadığını biliyoruz. Yani şu ana kadar yaşamış yüz küsur milyar insan varsa ezici çoğunluğu en az bir çocuğunun ölümüne tanıklık etmiş. Yalnız 19.
yüzyılda sağlık ve tarımdaki gelişmeler sayesinde çocuk ölümleri onlarca kat azaldı ve nüfus artmaya başladı. Başarının kurbanı olmak kavramına güzel bir örnek bu. Bunun sembolü Maltus. Canlıların kaynakları tüketene kadar geometrik biçimde çoğaldığını, her canlı gibi eninde sonunda çöküş yaşayacağımızı, dolayısıyla hiçbir zaman bir ütopya yaratamayacağımızı, Patlamalar ve çöküşler arasında gidip geleceğimizi anlattığında, amma da çok şey anlatmış ya, dünya nüfusu henüz 1 milyarın altındaydı, binlerce yıldır olduğu gibi.
Yalnız onu takip eden 100 sene içinde 1 milyar kişi daha eklendi. Bir sonraki 1 milyarın eklenmesi ise bunun yarısı kadar sürdü ve böyle hızlanarak devam etti. Maltus o günleri göremedi ama nüfusla paralel biçimde düşünceleri de yayıldı. bir Stanford profesörünün yazdığı Nüfus Bombası kitabı 68 yılında söz konusu korkuyu tam anlamıyla popüler kültüre taşıdı.
Sadece nüfusun değil, kişi başına tüketimin de artışı yüzünden birkaç sene içinde kaynakları tamamen tüketeceğimizi, yüz milyonlarca insanın açlıktan öleceğini ve inanılmaz biçimde bunun kesinlikle engellenemeyeceğini iddia ediyordu. Hepiniz öleceksiniz, nahaha diye kitap yazmış resmen. Beklenen toplu ölümler gelmediğinde adam utanç içinde istifa filan etmedi. Hatta kitap tedavülden bile kalkmadı.
Sadece sonraki baskılarında tahmin penceresi uzatıldı. Yüz milyonların 80'li yıllarda öleceği öngörüldü. 80'li yıllarda da meselenin ciddiyetini koruduğunu gösteren önemli bir örnek var. Tarihin en büyük sosyal programlarından biri olan Çin'in tek çocuk politikası.
Ama bence dönemin ruhunu anlamak için yasalara bakmaktan daha iyi bir yol var, bilim kurgu eserleri. Nüfus patlaması da dönemin en gözde temalarından. Bir örnek verirsek, 73 tarihli Soylent Green eseri 2022 yılındaki New York'u 40 milyonluk bir şehir olarak hayal etmiş. Yani bugünkü nüfusunun 5 katı.
Ondan sonraki sayısız distopya, orijinal Blade Runner filminin estetiğini takip etti. Yani devasa binalarla dolu mega şehirlerde, sürekli yağan yağmur altında itiş kakışı yürüyen mutsuz kalabalıklar. Böyle bir atmosferde antinatalizmin yaşermesi hiç sürpriz olmayacaktır. Maltusçulukla bir sinerji yaratmış.
Ona göre belli bir noktadan sonra doğacak her çocuk, kendisi dahil herkesin yaşam kalitesini düşürecekti. Bir bakıma topluma karşı işlenmiş bir suç olacaktı. Şimdi nüfus patlaması kehanetleri bugün bize komik geliyor. Nüfus bombası kitabından beri geçen yarım asırda tam 4 milyar kişi daha ekleyip ikiye katlanmış olmamıza rağmen kişi başı kalori tüketimi arttı.
Çin tek çocuk politikasını tamamen kaldırdı. Çoğumuz da öyle kapkaranlık megaşehirlere mahkum olmadık. Bilakis bizi ters bir korku sardı artık. Eğitim seviyesi arttıkça, toprağa bağlı yaşam da azaldıkça ve doğum kontrolü yaygınlaştıkça çok daha az çocuk yapıyoruz.
Ve her birine daha çok kaynak ayırıyoruz. Bugün Güney Kore'de çocuk başına on binlerce dolarlık yardım yapılmasına rağmen doğurganlık oranı nüfusu sabit tutacak sınırın üçte birinde. 2024 yılı nüfuslarının zirve noktasıydı. Bundan sonra her sene biraz daha azalacaklar.
Güney Kore en uç örnek tabii ama sahra altı Afrikası dışındaki hemen her yerde doğurganlık kritik eşiğin altında. Türkiye dahil. Yalnız dikkat edin doğurganlık düşüşü nüfus çöküşüyle aynı şey değil. Çünkü bizim nüfusumuz mesela henüz görece genç, hali hazırda doğmuş olan gençler üremeye devam edecekler ve o dönemde daha az yaşlı ölecek.
Dolayısıyla nüfus bir müddet daha artmaya devam edecek. Ama gidişat belli. Şahsen çok kafayı takmıyorum bunlara. Yani sosyal güvenlik sisteminin açık vermesi gibi pratik sorunlar baş ağrıtacaklar elbette ama otomasyon açığın birazını kapatacak.
O yüzden öyle felaket seviyesinde bir nüfus çöküşü çok uzun zamana yayılıyor. E o zamana kadar da daha radikal değişiklikler olacağını varsayıyorum ben. Yani klonlamaydı, yapay rahimlerdi, efendime söyleyeyim dijitalleşmiş bilinçlerdi. Böyle birkaç ayrı koldan bildiğimiz anlamda insanlık ve üreme tamamen değişecektir bence.
İşin psikolojik yanı daha çok ilgimi çekiyor. Yani çocuğun dünyaya etkisinden ziyade varoluşun çocuğa etkisi daha ilginç. Bilinci fazla gelişmiş varlıklarız biz. Bir gün öleceğimizin farkındayız.
Ve bu yeterince moral bozucu değilmiş gibi hiç tanımadığımız bireylerin hatta bambaşka türdeki canlıların acılarına da üzülme kapasitemiz var. Anlamsız bir evrende anlam, adaletsiz bir dünyada adalet arayıp duruyoruz. Elimizde değil. Dünyaya getirdiğimiz her çocukla birlikte aslında bir yazı turu atıyoruz.
Kontrolümüz dışında sayısız etmen var. Genetik bozukluklardan tutun tesadüflere, başkalarının seçimlerinden, hepimiz aşan, herkesin seçimini aşan mega trendlere kadar bir dolu faktör şekillendirecek o çocuğun hayatını. Diyelim ki ilk çocuğunuzda şans sizden yana güldü, hakikaten her şeyi rast gitti. Sizce kaçıncı çocukta baltayı taşa vuracaksınız?
Yani bu iş kaçınılmaz olarak bir acıya, bir mutsuzluğa sebep oluyor, evet. Ama hiç olmasaydık daha iyi olurdu gibi sansasyonel görüşlerin, antinatalist görüşlerin, Tercih ettiği evreni bir düşünün. Taştan, kayadan, en fazla bakteriden ibaret bir evren. Varoluş acısı duyacak zihinler olmazsa ne olacak?
Bilim, din, sanat, felsefe, mizah, henüz ismini bile koymadığımız, aklımıza gelmeyen başka bir sürü kavram. Bunların hiçbiri olmayacak. Artık güneşin hidrojeni helyuma çevirmesi var. Milyarlarca yıl boyunca çok heyecanlı gerçekten.
O yüzden hayat iyidir. Uçsuz bucaksız bir karanlığın ortasında, bir yerlerde, şansına bir şekilde entropiye karşı kazandığımız bu geçici zaferin bir değeri var. Bazen asırlar öncesini hayal etmeye çalışıyorum. Hayat çok daha zorken, ne bileyim buzul çağında kıçımız donarken veya orta çağda veba salgınları kol gezerken de böyle bir dünyaya çocuk getiremem diye düşünüyor muydu insanlar?
Düşünüyordu herhalde ama teorik bir sorgulamadan ileri gidemiyordu bu. Doğum kontrolü yok, bir şey yok. Öyle bir bireysel otonomi fikri de yok zaten. İstediğin kadar felsefe yap, hı yarın teki çıkıp Allah'ın emri diye konuyu kapatabiliyor sonuçta.
O yüzden bu soruyu sorup da hakkında bir şeyler yapabilecek ilk nesil nükleer felakette burun buruna yaşayanlardı. Bildiğiniz anlamda medeniyetin her an bitebileceğini bilerek geçiyor her gününüz düşünsenize. Sirenleri duyduktan sonra en fazla birkaç dakikanız olacak. Sevdiklerinizle son bir defa konuşma şansınız bile yok.
Ne zaman böyle güzel birkaç şarkı yüzünden 80'ler nostaljisi yaşasam kendimi çimdikleyip hayatın bu yanını da aklıma getiriyorum. O dönemler bunları düşünen insanların önündeki seçenekler hiç iç açıcı değildi. Ya bir anda mahvolacağız ya da başarılı olursak nüfus patlaması sonucu ve çevresel krizler sonucu yavaş yavaş mahvolacağız. Annem ve babam da bu ikileme bakıp C şıkkını seçmişler.
Yani hayırlısı olsun şıkkını ve beni dünyaya getirmişler. O günden bu yana ne değişti? Halen tüm dünyayı yok edecek kadar nükleer savaş başlığı silolarda bekliyor. Üstüne türlü türlü virüsler, efendim kontrolden çıkan yapay zekalar, ölümcül robotlar gibi riskler eklenmiş.
Nüfus patlaması korkusu bitti ama arka planda çevresel krizler devam ediyorlar. Biz de tüm bu olasılıklara baktık ve biz de C şıkkını seçtik. Buzul çağlarından beri devam eden o hayırlısı olsun zincirini kırmadık. Evet, yaptık ama niye yaptık?
Bir sor. Belli başlı tüm filozofların görüşlerini sentezledim ve karar verdim gibi bir şey beklemiyorsunuzdur. İnsanlar en önemli kararlarını neredeyse hiçbir zaman böyle vermiyorlar. Bir şekilde bazı yollara giriyoruz ve o yol üstünde azıcık sağa sola sapıyoruz.
O da belki. Çocuk yaptık çünkü biyolojik olarak buna programlıyım. Ailem istiyor. Onlar da buna programlılar.
Etrafımdaki hemen herkes yapıyor. Ve yapmamak için önümde ciddi bir engel yok. Doğa, kültür bir olup beni bu yola soktular. Bu kadar basit.
Gelelim sıkça sorulan sorulara. Kız mı olsun istedim erkek mi? Kız. Ne oldu?
Kız oldu. Kız mı daha iyiymiş erkek mi? Kız. Bütün soruların cevabı aynı arkadaşlar.
Uyku büyük konu. Saatlerce konuşabilirsiniz. Başka ana babalarla da zaten bunu konuşuyorsunuz sürekli. Ve hiçbir şey öğrenmiyorsunuz aslında.
Çünkü herkesin çocuğu ayrı. Benim bildiğim bir tane kritik hareket var. O da çocuğun uykusu hakkında değil, benim uykum hakkında. Başlarda yatakları ayırmak.
Ben ayrı yattım. Ayrı yatak uzun ve sağlıklı bir evliliğin ilk şartı ölene kadar da bunu savunmaya devam edeceğim. Hadi yatağı ayıramıyorsunuz diyelim bari yorganları ayırın, Norveç usulü. Çünkü tek yorganın işini bırakmak hayat kalitenizi gerçekten en ucuza yükseltmenin yolu.
Sonuçta çocuk ikinizi de uyandırırsa geceleri, ikiniz de ölü gibi olacaksınız tüm gün. Bir ebeveyn ölü gibiyken diğeri sağlam kalmalı. Gün içinde o devralmalı işi gücü. Nöbetteş haledeceksiniz.
Ama uyku hakkında asıl inanılmaz olan çocukların bir noktada uyumayı unutmaları. Uykuya karşı direnç geliştiriyorlar. Ben bunu anlamıyorum kardeşim. Yani bu nasıl bir evrim sürecidir ki?
Böyle bir karşıtlık var. Bu kadar temel bir ihtiyaca. Uyuyamazsan büyüyemezsin. Niye bunu içgüdüsel olarak yapmıyorlar da illa gelip dil dökmemiz gerekiyor?
Her gece Oxford usulü münazara dönüyor evde. Çoğunu da kaybediyorum. Hemşire yeterince yoruluyor mu demişti. Ya yuvada oynuyor.
Sonra çocuk parkında oynuyor. Evde bir iki fasıl benimle oynuyor zaten. Sürekli sağa sola atıyorum. Komünist devlet sporcusu gibi yetiştiriyorum kızı.
Yatmadan önce bir rutini de var. Yine de işimiz yazı turaya kalıyor. Bazen işe yarıyor, bazen yaramıyor. Hangi dille konuşuyoruz?
Dil konusu karışık. İkimiz de çocukla kendi dilimizle konuşuyoruz. Kendi aramızda da İngilizce konuşuyoruz. Yani evde üç tane dil dönüyor sürekli.
Benim bu konudaki motivasyonumun çoğu kendi annem babam. Ben de Türkçe konuşmayı tercih ediyorum tabii ki ama o disiplini sırf kendim için korur muydum bilmiyorum. Ama onların kendi torunlarıyla İngilizce konuşmak zorunda kalmalarını hiç istemedim. Şöyle doyasıya Türkçe maşallah inşallah saydırsınlar işte ne güzel.
Hem çocuk için de iyi bedavadan başka bir dil bilmek. Yani o dili hiç kullanmayacak olsa bile ayrı diller olduğunu anlıyor. Bu öğrenim çok nonlineer gidiyor. Yani uzun süreler tık olmuyor.
Anlamıyor herhalde olmayacak mı diyorsun. Sonra bir anda açılıveriyor. Hiç kurmadığı karmaşıklıkta cümleler kuruyor. Tam da doğal dil modellerine merak saldığım dönemlerde bu işin gerçekten doğalının nasıl olduğunu görmek ilginç oldu.
Bizim modellerin aksine çocuklar inanılmaz derecede az sayıda deneme yanılmayla öğreniyorlar. Zaten Chomsky bunlara bakıp herhalde evrensel grammar teorisini ortaya atmıştı, dilin kanıtsal özelliklerinden bahseden. Öyle bir teorinin çok daha önceleri ortaya çıkmamasına şaşırdım işin açıkçası. Ben genel olarak hiçbir çocuk yetiştirme teorisini de derinlemesine incelemedim bu arada.
Yani kitaplar alıp okumadım, bir ideolojiye yaklaşmadım. Tek bir konu hariç, birden fazla dille yetişirken en önemli şeyin istikrarlı olmak olduğunu okumuştum. Onu takip ettim hakikaten. Yani bir kişiyle bir dili özdeşleştirmeli çocuk.
Eşim de o sırada ne dediğimi anlasın diye mesela İngilizce'ye dönmedim. Hep Türkçe. Eşim de öyle yaptı. Evde kimse ne olup bittiğini anlamıyor.
Sürekli bir muhabbet dönüyor ama. Kısa süre içinde farklı dillerin olduğunu anlıyor hakikaten çocuk ve ben bunun Theory of Mind konusundaki gelişimini hızlandırdığını düşünüyorum. Yani aramızda bir şey konuşmuşuz mesela. Dolayısıyla konuştuğumuz şey bizim bilip annenin bilmediği bir şeye dönüşüyor.
Herkesin aynı anda aynı şeyleri bilmediğini fark ediyor çocuk. O önemli bir eşik. Bir kere bunun farkına vardıktan sonra da çok kısa bir süre içinde yalan söylemeyi keşfediyor. Aramızda tercümanlık yapmaya başladı bir noktada.
O rolü çok sevdi ama annenin dediklerini bana yanlış aktarıyor arada sırada. Mesela anne çikolata yememi söyledi diyor. Bu kadar da anlıyoruz macarca yani biliyorum beni kandırmaya çalıştığını ama çok hoşuma gidiyordu bu. Bilişsel gelişimin heyecanına kapılıp çocuğun resmen bir şerefsiz olarak yetiştiğini gözden kaçırıyoruz.
İlk adımı, ilk konuşması, ilk bilmem nesi, bu tip anlar bence overrated. Yani çok da umursamamak lazım. Herhalde filmlerden görüyor insanlar, gaza geliyorlar illa bunu kaydedeceğim diye. Ama öyle kesin bir an yok.
Çocuk epey bir süre abuk subuk sesler çıkarıyor zaten. O süreçte birkaç kelime tutturuyor şansına. Hangi denemeyi bilinçli yaptığını bilemiyorsun ki. Çok ısrar etmemek lazım bu anlar üstüne.
Sürecin kendisi daha ilginç. Dil öğrenmekten bahsettim zaten de genel olarak her türlü şeyi öğrenmesi ilginç. Mesela mizah duygusunun gelişimine adım adım tanıklık etmek müthiş bir şey. Şaka diye bir kavram ortaya çıkıyor hiç yoktan.
Ben oturup uzun uzun şakanın ne olduğunu anlatmadım. Böyle bir sürü örnek de göstermedim. Reinforcement learning yapmadık yani. Bu yanlış, bu değil, bu ciddi, bu şaka diye.
Çok az örnek üstünden çözdü işi. Hatta neredeyse sanki bu kavram kendi içinde varmış da dillendirilmeyi bekliyormuş gibi. Bizim çocuk süper manasında demiyorum. Her çocuk böyle.
Gelelim daha kritik bir soruya. Esas kritik soruya hatta. Pişman mıyım? Hayır.
Ama zaten her halükarda hayır diyeceğim için manasız bir soru aslında bu. Büyük bir karar verip de pişmanlığını kabul eden çok az insan vardır. Benim yaptığım en iyi iş zaten karar rasyonalizasyonu. Yarın öbür gün sokakta aç kalsam onu bile mantıklı bir zemine oturtabilirim.
Çok tehlikeli bir durum. Hele hele konu çocuk olunca pişmanlığını insan kendisine bile kabul edemiyor. Çünkü o şirin sureti gözünde canlandırıyorsun. Ya bunun var olmadığını düşünmek insanı hakikaten üzüyor.
O yüzden pişman değilim diyorsun. Yani doğa bizi sadece çocuk yapmaya itmekle kalmıyor. Yapınca pişman olmamızı da engelliyor. Şu kısmı daha objektif olabilir yalnız.
Keşke daha önce yapsaymışım diye biraz pişmanlık yaşadım. Ama çok değil. Birkaç seneden bahsediyorum sadece. Yoksa çok gençken olmadı, iyi oldu.
Ondan eminim yani. Gezdik, tozduk, çalıştık rahat rahat. O yüzden mesela şimdi cumartesi gecesini çocuğa kitap okuyarak geçirmek üzere koymuyor. İşin komik tarafı zaten en büyük değişimlerden biri neye değer verdiğinin değişmesi oluyor.
Ben çocuğun hayat kalitemi ciddi biçimde düşüreceğini kabullenerek bu işe girmiştim. Beklentiyi minimumda tutmuştum. Fakat hayat kalitesiydi, mutluluktu. Böyle subjektif durumları karşılaştırmak çok zor.
Büyük olayların öncesinde ve sonrasındaki kriterlerin değişiyor. Geceleri dışarıda sürtme gibi şeyleri zaten epeydir önemsemiyordum ama mesela seyahat etme güdüsünü de zayıflattım. O yüzden de daha az seyahat ettiğim için eskiden sandığım kadar, tahmin ettiğim kadar mutsuz değilim. Çok acayip aslında.
Hiç değişmedim sanıyorsun, ben eski benim sanıyorsun ama çaktırmadan tüm beyin yeniden programlanıyor. Genel olarak çocuk ile mutluluk ilişkisi epey karmaşık. Gördüğüm kadarıyla bu dünyada çocuğun amasız, fakatsız, mutlu ettiği sadece iki grup insan var. Büyük anneler ve büyük babalar.
Kalanlarımız için basit bir cevabı yok bunun. Bir kere devlet politikalarının etkisi çok büyük. Baktığım bir çalışmaya göre Norveç ve Macaristan gibi ülkelerde çocuk sahibi olan çiftler diğer çiftlere kıyasla, aynı gelire sahip, aynı durumdaki çiftlere kıyasla daha mutlularken İngiltere'de durum tersine dönüyor. Çocuksuz çiftler daha mutlular.
Herhalde ABD'de olsak hanımın daha göbek bağı kesilmeden iş e-maillerine cevap vermesi gerekirdi. Burada tam 3 sene işe ara verebiliyorsun. 3 sene boyunca para vermiyorlar da aynı işi aynı seviyede geri dönmen garanti. global rekabet açısından tam bir felaket ama hayat kalitesi açısından harika.
Esas önemlisi mutluluk diye tek bir şey yok. Eğlence, huzur, tatmin hepsi aynı şemsiyenin altındalar. Kısa vadede eğlenceyi azaltıp uzun vadede tatmini arttıran bir şey olarak görüyorum çocuğu. Yani insan belli bir noktada hayatında geriye bakınca ya iyi ki yapmışım dediği bir numaralı şey oluyor genelde.
Bunun da objektif olarak doğru olup olmadığı önemli değil. Yani sonuçta insan kendini kandırabiliyor. Ama hissettiğin şey gerçek. Hakikaten de öyle hissediyorsan o noktada o gerçektir.
Yalnız pek kimseden daha önce duymadığım bir çeşit mutsuzluk da hissettim. Onu paylaşayım. Bu kadar masum bir şeyin bu dünyada işi ne diye düşünüyorsun? Sadece oyun oynamak ve güvende olmak istiyor.
Ama hayatın kendisi korkunç. Yani manasızlığından tut vahşete kadar. Burada sadece aman çocuğun başına bir şey gelmesin korkusundan bahsetmiyorum. Genel bir his bu.
Başkaları için de geçerli. Yani yüz bin sene önce de aşağı yukarı böyle şirin çocuklar vardı işte. Konuştuk biraz önce. Kaç tanesi kurda kuşa yem oldu.
Hastalığa, açlığa kurban gitti. Gitmeye de devam ediyorlar. Bu rakamları herkes biliyor da işte üstüne bu kadar düşünce bir tanesinin o kaybolan potansiyelin büyüklüğü insanın kafasına dank ediyor. Hayat gerçekten aynı anda hem güzel hem de korkunç.
Sanırım çocuk sahibi olmadan önceki halimin anlayamayacağı tek şey de bununla alakalı. Birbirine zıt duyguları aynı anda duymak yeni normaliniz oluyor. Şaşkınlık, sevinç, korku, endişe, gurur, yorgunluk, enerji hepsi aynı anda. Neyse, insanın kendi çocuğu hakkında konuşması rüya anlatmasına benziyor biraz.
Sana aşırı ilginç geliyor ama diğerleri için o kadar ilginç olmayabilir. Umarım sizi sıkmadım. Kısa bir hikayeyle bitireyim. Bizimki ilk doğduğunda kilo alamaması bizi baya korkutmuştu.
Gramına kadar tartıyorduk her saat. Sonunda formülle destekleyince, doğru formülü bulunca düzeldi. İşler rutine bindikten sonraki en büyük korkum ise bir şeyler yutup boğulmasıydı, boğazına kaçması yani. Hala da öyle.
Dünyanın en rasyonel korkusu bu arkadaşlar. Çünkü kalan her şeyin bir çaresi, bir müdahale şansı var. Bunun yok. Yani o arada 30 saniyede, 60 saniyede ne yaptıysan yaptın.
Böyle ambulans çağıracak zaman yok. O yüzden haftada bir Heimlich manevrası videolarına dalıyordum. Kendimi eğitmeye çalışıyordum. Yakınızda bu işlerden anlayan biri varsa kessin sorun göstersin size.
Günün birinde korktuğum başıma geldi. Sabah yatıyorum, bizimki yine üstüme tırmanarak beni uyandırdı. Çok klişe olacak ama gerçekten günümün en güzel anı o. Gözümü açınca böyle karşımda bir çift kocaman açılmış fal taşı gibi göz bana bakıyor gülümseyen bir suratla.
Neyse geldi yatakta oynuyoruz. Benim kulağımda da bluetooth kulaklıklar var. Bu aldı bir tanesini. Tam alma etme bana ver derken tam da ağzının önündeydi öyle geriye düştü.
Hemen elime ağzına soktum ki yapmamak lazım. İyice boğazına ittirme ihtimali yüzünden ama o an düşünemiyorsun. Sert bir şeye dokundum ben de orada. Alamıyorum.
Bari ittireyim de boğazı açılsın diye düşünüyorum. O sırada çocuk aksırıp tıksırmaya başlıyor. Yerinde de durmuyor sürekli solucan gibi hareketler. Aha dedim gidiyor.
Bu kadar yani. Birkaç saniyem var. Heimlich, Meimlich bildiğim tüm Almanların manevralarını yaptım. Bir noktada ağladığını fark ettim.
Ağlamak iyi. Nefes alabiliyor demek. Kalbim hala küt küt atıyor bu arada. Nefes aldığından yüz kere emin olduktan sonra tamam dedik.
Biraz rahatladık ama bu sefer de kulaklığı yutmasının zararlarını düşünmeye başladık. İçinde pil var bunların. Ambulansa gerek yok dediler arayınca. Ama hemen getirmeniz lazım.
Bizimki yolda ağlamayı bıraktı ve uykuya daldı. Bir an önce hastaneye yetişmeye çalışıyorum ama bir yandan da kendime sürekli şunu tekrarlıyorum. Oğlum tam kaza yapacak bir durumdasın. Dikkatini topla, yavaş git.
Hastaneye yetişeceğim diye daha büyük belaya sokma başınızı. Bak herkesin hayatı elinde. Bunu kendime tekrarlıyorum sürekli. Tamam, sakinim.
Geldik hastaneye. Girişte kaydımızı alacak hemşire. İlk sorusu, kulaklığı yuttumdan emin misiniz? O an tüm zaman durdu benim için.
Emin değilim. Hızlıca yatağa bakmıştım çıkmadan ama görmedim yani yuttuğunu. Her şey bir anda olup bitti. Evde bizde kalan arkadaşları aradık.
Bunlar yatağı alt üst etmeye başladılar. Biz de gergin gergin bekliyoruz telefonun ucunda. Bir dakika geçti, iki dakika geçti cevap yok sürekli hışırtılar duyuluyor. Sonunda arkadaş geldi, buldum dedi kulaklığı.
döşemenin içine bir yerlere girmiş bir şekilde oradan bulup çıkarttı. O an öyle bir rahatladım ki yani hastanede orta yere sıçsam yeridir. Meğer benim elimi ağzına sokup dokunduğum o sert şey gırtlağıymış. Boğazına kaçtı diye boğazını tutuyormuşum.
Oraya bastırdığım için de kız aksırıp tıksırıyor tabii. Ben de onu iyice boğuluyor sanıyorum. Aslında onun açısından olaya bakarsak korkunç bir durum var. Yani babasıyla güzel güzel oynarken babası bir anda deliriyor ve elini ağzına sokmaya başlıyor bağıra çağıra.
Valla ben telefonu kapattıktan sonra hemşirenin gözüne dahi bakamadım. O aşağılayıcı bakışlar her yerimi delip geçtiler. Ne salaksınız, ne sorumsuzsunuz diye. Çocuğu aldık.
30 dakikalık dönüş yolunda ara ara sinirlerimiz boşalıyor, kahkahalar atıyoruz. Sonra tekrar sessizlik. Toplam bir saat içinde başladığımız yere döndük. Sıfıra sıfıra elde var sıfır ama sanki dünyaları kazanmış gibi hissettik.
Ve mutlu mesut sonsuza kadar yaşadılar diye de bitireyim hikayeyi. Evet flarsızlar, hepinize mutlu yıllar dilerim. Yeni yıldan tek bir dileğim var. Tek bir dileğim var.
Yeni yılda çok daha sık görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.