
3.723 kelime · ~19 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 7 Ocak 2025'te alıyoruz. Gündeme damga vuran konu İmralı ziyaretleri. Sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan, ki bunlar Dem Parti milletvekilleri, 28 Aralık'ta İmralı'da Abdullah Öcalan'la görüştüler. Öcalan'la görüşmenin ardından heyet, mecliste koltuğu bulunan partilerden randevu aldı ve şimdi o partileri geziyorlar.
İlk ziyaret sürecin siyasi sorumluluğunu üstlenen MHP'ye yapıldı. MHP lideri Devlet Bahçeli, Ahmet Türk, sırrı Süreyya Önder ve Pervin Buldan'ı mecliste kapıda karşıladı ve bu da tarihi bir fotoğraf karesine hediye etti belleklerimize. Demparteyeti İmralı sonrası meclis turuna çıktı. İlk durak başkan Numan kurtulmuş olurken, milli iradenin kalbinin attığı adreste tarihi bir buluşmada yaşandı. MHP lideri Devlet Bahçeli'nin
Aylar önce yaptığı ezber bozan çağrısı farklı bir boyut kazandı. 6 Ocak'ta AK Parti ile görüştüler, benim kayda hazırlandığım 7 Ocak'ta da aynı heyet CHP lideri Özgür Özel ile yine mecliste görüşüyorlardı. Beklenti o ki bu Cuma ya da hafta sonu İmralı'ya ikinci ziyaret gerçekleşecek. Ahmet Türk'ün Nefes gazetesinden Aytunç Erkin'e verdiği demece göre Öcalan, ikinci ya da üçüncü görüşmenin ardından silah bırakma çağrısı yapacak. Aytunç Erkin soruyor. Bahçeli ile ne görüştünüz? Silah bırakma çağrısı konuşuldu mu? Ahmet Türk'ün cevabı şöyle.
Şimdiden bir şey söyleyemeyiz. Bizim de aldığımız bilgiler öyle. Bütün siyasi partilerle görüşüp, veyetin tekrar İmralı'ya gitmesi ve ona göre de değerlendirme yapılacağı anlaşılıyor. Anladığımız o ki, ikinci görüşmede daha net bir öcalanla karşılaşacağız. Gelişmeleri takipteyiz, derli toplu hale gelince bu konuyu masaya yatırırız. Şimdi ne söylese eksik kalacak, ne desek yanlış olacak.
Bana kalırsa haftanın en önemli olayı ama Ferdi Tayfur'un ölümüydü. Öldü gitti işte adam, ne önemi var diye düşünmeyin lütfen. Ferdi Tayfur'u sevmeyebilirsiniz, dinlemeyebilirsiniz ama Türkiye'de milyonlarca insanın evine 2 Ocak günü ateş düştü. Abarttığımı düşünmeyin. Abarttığımı düşünüyorsanız Ferdi Tayfur'u bilmiyorsunuz demektir. Milyonlarca diyorum bakın, evet.
Ferdi Tayfur 79 yaşında hayata veda etti. Gençler belki durumun farkında olmayabilir ama Ferdi Tayfur Türkiye'nin en büyük şöhretiydi. Eğer şöhret hayran sayınızla ölçülüyorsa Ferdi Tayfur'u geçenler olabilir belki veya tanınırlık olarak düşünülüyorsa belki yine Ferdi Tayfur'u geçenler olabilir ama Şöhret, hayranlarınızın size olan bağlılığıysa, şöhret, hayranlarınızın size olan sevgisiyse, eğer böyle ölçülüyorsa, Ferdi Tayfur rakipsizdir arkadaşlar. Şimdilerde fan base diyorlar. Hah!
İşte fan base'i daha büyük bir sanatçı var mıdır? Yoktur. Rahmetli Oya Aydoğan, Ferdi Tayfur'un şöhretini şöyle anlatmış zamanında. Mesela ben Müslüm Gürses'le çalıştım, Ferdi Tayfur'la çalıştım, İbrahim Tatlıses'le, Orhan Gencebay'la, hepsinle çalıştım ama hep demişimdir ki, ben Ferdi Tayfur'daki gördüğüm şöhreti hiçbirinde yaşamadım. İnsanlar, inan, insanlar gelip kendini ayaklarının altına atıyordu, abi biz seni seviyoruz diye. 27 milyonluk albüm satışına ulaşmış 3 sanatçıdan biridir Ferdi Tayfur. Henüz 1977 yılında Derbeder adlı albümüyle plaklar devrinde yani henüz kasetlerde yokken 2 milyon satışa ulaştığında bu, o zamanlar için kırılması zor bir rekordu. 2 milyonluk rekor ancak kasetler devri başlayınca kırılabilecekti.
Fakat kasetler devrinde de Ferdi Tayfur'un liste başı olduğunu söyleyenler de var. Zira korsan kasetler bu sayıya dahil edildiğinde Ferdi Tayfur albümleri rakipsiz hale gelebiliyor. Mesela 90'lara damga vurmuş Emmoğlu albümünün 5 milyonu aştığı söyleniyor. Emmoğlu şarkısını bilmeyen var mı? Eğer yaşınız 30'un altındaysa bilmiyor olabilirsiniz. Köyde aynı kıza aşık olmuş iki amcaoğlunun, Yıllar sonra kızın cenazesi için geldikleri köyde karşılaşmaları üzerine dertleşmelerini konu alır bu şarkı. Klibi de Türkiye'deki hemen hemen ilk arabesk klibidir.
Sevgili seyirciler bir süredir karşımıza hep o çıkıyor. Hangi kanalın düğmesini çevirsek, nereye gitsek o acıklı sesi duyuyoruz. O tabutlu, mercedesli, gitarlı klibi seyrediyoruz. Emmoğlu adeta kasıp kavuruyor. Arabesk öldü, bir daha da belini doğrultamaz derken ortaya çıkan bu şarkı bütün listeleri alt üst etti. Satış rekorları kırdı.
Ferdi Tayfur'u Emmoğlu'dan ibaret saydığın düşünülmesin. Ama o, 90'ların başında popun yükselişiyle bitti denilen arabeski, Emmoğlu'yla yeniden dirilten bir efsaneydi. İlk dinlendiğinde insan bunu nasıl dinler dedirten, detone bir sesti Ferdi Tayfur'un sesi. Ama Türk halkı onu çok sevdi. Bu kader Senin
şerefine Emmoğlu O türküyü bir daha çal, kenara çal Ölümünün ardından da Ferdi Tayfur tartışması sosyal medyayı domine etti. Onu sevenler acılarını yaşarken, Türkiye'de bir kısım insan Ferdi Tayfur'a alerjik yaklaşıyordu. Bu yeni bir fenomen değil, yaşarken de aşağılanırdı Ferdi Tayfur ve hayranları. Küçük görülür, estetik zevklerinin olmadığı düşünülürdü. O kadar ki zeka geriliği yaşayan kesimlerin şarkıcısıydı Ferdi Tayfur. Ünlü besteci Melih Kibar, Emmioğlu klibini şöyle yorumlamış zamanında, 32. günde.
Ben 41 yaşındayım ve şimdiye kadar mantığımı hiçbir zaman almadığı bir kliple karşılaştım. Ve ne olduğunu da anlamaya çalıştım. Hala anlamadım. Çünkü daha çok zeka düzeyi o dışa düşük olduğu varsayılan toplumlar için yapılması gereken şarkılar gibi. Bazı şeyleri belki altyazıyla verebilirlerdi hakikaten. Galiba...
Altında bir öykü falan var değil mi bunun? Ben bir müzik tarihçisi değilim ama Türkiye'nin iktisat tarihine merakım vardır. Gelin bu bölümde Türkiye'de konfeksiyonun gelişimini konuşalım. Ferdi Tayfur'la başlayıp tekstile nasıl geldin demeyin. Biz de uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Benim arabeskle 20'li yaşlarıma dek hiç bilgim olmadı. Yani böyle bir arabesk fanı bir kişi değilim. O gözle dinleyin lütfen. Küçükken hiç dinlemezdim. Bizim evde de özel bir arabesk ilgisi yoktu. Evde akşamları İbo Show falan izlenirdi de. Babam halk müziği sever, arabesk sevdiğini söylemezdi. E İbrahim Tatlıses'i neden seviyorsun? O da arabeskçi diye sorunca biz, babam Tatlıses'in arabeskçi değil, türkücü olduğunu iddia ederdi. En azından babamdan küçükken dinlediğim budur. Tatlıses ferdi gibi, Müslüm gibi arabesk değildi derdi. O türkücüydü derdi. Şimdi doğru mu söylerdi, bu yorum yanlış mıydı ben bir şey söylemeyeyim. Şimdi kırmayalım durup dururken Mustafa Bey'i.
Sevda çeken gönüllere, sevenlere varabesk Fakirlere, zenginlere, entellere varabesk Gizli sevda çekenlere, mahkumlara varabesk 90'lı yıllarda geçen çocukluğum boyunca arabesk ile ilgi hiç duymadım. Abim o yıllarda İstanbul'da üniversite öğrencisiydi. Arada sırada İzmir'e gelince bulutsuzluk gözlerimi, mavi sakal falan ondan duyardım. Oradan bende kalan rock müziğin iyi bir şey olduğuydu. İlk gençlik yıllarımda da rockçi sayılırdım. Arabesk falan bana hep çok uzak gelirdi.
Hele hele rock müziğin zirvesi, rock'ın koklar, barışaraklar 2000'ler. Ben ergenliğimi yaşarken ilaç gibi gelmişti açıkçası. Her yerde rock barlar açılıyor, İzmir'de de her hafta konserler oluyordu. Oz Rock Bar, Dungeon Bar, İzmir-Bornova'da hafta sonları gittiğimiz yerlerdi.
Amatör grupları izlerdik. Hemen hemen her hafta ayrı bir rock grubu çıkıverirdi piyasaya. Arabesk de hiç bize göre değildi ama yani. Özel olarak sevmezdim arabeski. Zaten sevmediğim için arabeski küçümseyen otoritelere de kulak verirdim. Böyle müzik mi olur ya? Ben doğru yoldaydım diye kendimi rahatlatırdım. Facebook'un yeni çıktığı zamanlarda Fazıl Say'ın arabesk müzikle didiştiği yıllardı.
Benim de hoşuma giderdi. Fazıl Say bir gün hızını alamayıp Facebook iletisinde arabescilere yavşak deyince o dönem çok konu tartışılmıştı. Hakkı Bulut konuyu kişiselleştiren arabesciler dendi mesela. Aslında oradaki şarkılardan bir ikisini burada okumak isterdim. Fazıl Say'ın yavşak dediği insanların ne müzikler yaptığını, nasıl müzik yaptığını ve kimlere hitap ettiğini, kimlere yavşak dediğini anlasın diye. Ben de bu tartışmaları Fazıl Say'dan yana bir duygu durumuyla takip ederdim. Hâlâ da benzer durumdayımdır. Arabesk hiç olmasaydı bence de daha iyi olurdu. Keşke olmasaydı yani. kültürümüzü olumsuz anlamda etkilediği çok taraf vardır. Dedim ya, 20'li yaşlarıma kadar hiç oturup arabesk bir şarkı dinlemedim. Bir arabeskiye de hayranlık beslemedim. İlk rock'ı içmeye başladığımız zamanlarda, o ilk gençlik yıllarında arkadaşlar arabesk şarkılar açardı Winamp'tan. Orada bile kapatın şu zırıltıyı diyen tip genelde ben olurdum.
Benim arabeski tanımam için ona maruz kalmam gerekti. Zaten anladım ki arabesk seçilen bir şey değildi, maruz kalınan bir şeydi. Bu ülkede arabesk müziğe düzensiz biçimde maruz kaldığınız yerler dolmuşlardır, taksilerdir. Şoförler genelde arabesk severler. Yallah şoför yallah ne bekliyorsan Yallah şoför yallah ne bekliyorsan
Yüreğimde ghamekli sen, yüreğimde ghamekli sen Sizin de arabeskle mesafeniz benimki kadar uzaksa, arabesk müzikle ilişkiniz taksilerden dolmuşlardan ibarettir. Buralar arabesk müziğe düzensiz biçimde maruz kalacağınız mekanlardır Türkiye'de. Ama dikkat edin, düzensiz dedim. Zira dolmuştan inince şarkı da biter. Gün içinde bir tını olarak gelip geçer. Ama bir de gelip geçmeyen, arabesk dinlemek zorunda olduğunuz mekanlar vardır Türkiye'de. İsteseniz de istemeseniz de dinlemek zorundasınız.
Sürekli bir dolmuş yolculuğu gibi düşünebilirsiniz bunu. Böylesi mekanların ilki cezaevleridir ki benim de arabetle tanışmam cezaevinde oldu. Cezaevinde mapus yatanın illaki kendine özel bir cep radyosu olur. Ama şimdi düşünün lütfen, dar alanda 20 küsur erkeksiniz, her biri ayrı bir radyo kanalı açsa bu iş çileye dönüşür, kimse birbirinin dinlediğinden bir şey anlamaz, o yüzden koğuşta açılan kanalların sayısı bellidir.
Genelde de ortaklaşa açılır, 20 tane radyodan aynı kanalı dinlersiniz. Bizim koğuş mesela Megasite'nin hastasıydı. Sabahtan akşama, akşamdan sabaha, sürekli ama sürekli biçimde tuvalette, banyoda, yemekte, volta'da 7 gün 24 saat sürekli Megasite çalıyor. Sürekli bir Megasite Jingle'ına maruz kaldığımız için bu Jingle'ı sürekli tekrar ediyoruz, dilimize pelesenk oluyor. Bu Jingle'da kadın seslendiriyor Megasite'yi, gün içinde mahkumlar Megasite deyip duruyorlar.
Sabah Megasit'e, akşam Megasit'e. Full damar, full arabesk. Fakat sanmayın ki sürekli Ferdi Orhan, Müslüm İba çalıyor. Yok, onlar arabeskin en popüler halidir ve eskidir. Ben Ankara pavyonlarından çıkan, Ankara havasıyla karışmış, en güncel haliyle arabeskten bahsediyorum. Bu arabeskte 2011 yılına damga vuran kişi, valla tartışmasız söyleyebilirim tanıklığımdadır, Hüseyin Kağıttır.
Zaten bende şans olsa anamdan kız doğardım şarkısını yüzlerce kez dinlemek zorunda kaldım sanırım. Yüzlerce kez bakın. Hatta belki de binlerce kez. Zaten bende şans olsa anamdan kız doğardım. Zaten bende şans olsa anamdan kız doğardım. Alem gibi dost bulur hayatımı yaşardım. Alem gibi dost bulur
Ankara oyun havalarıyla Arabesk'in buluştuğu bu ezgilerden Ankara'da geçirdiğim yılların sonunda tiksinmiştim. Arabesk'in en leş hali. Ankara oyun havalarıyla içle geçmiş biçimiydi. İşte böyle bir ortamda arada sırada Ferdi adam üstüm çalınca şaşıracaksınız ama oh be derdim oh be. Sonunda kulaklarımızın pası silindi. Hakiki Arabesk. Pavyon işi değil, gerçekten damar. Çal be Ferdi baba, en iyisi gene sensin.
Hani en sevdiğini kaybettiğimde İçim yanar, yanar, yanar, yanar, yanar ya Ben de seni kaybettim ağlarım şimdi Arabesk'e maruz kalınır. Bir entelektüel uğraşın sonunda keşfedilmez, arayıp bulunmaz. O sizi bulur. Siz Arabesk'i dinledikçe, daha doğrusu Arabesk'e maruz kaldıkça, bir süre sonra tat almaya başlarsınız. Arabesk beni cezaevinde bulmuştu. arabeske hiç maruz kalmamışsanız onu sevebilmek çok zordur. Ben hayatımda arabeske maruz kalmadan önce arabeski sevebilmeyi mümkün görmüyordum. Bu hayatımın bu aşamasında aylarca arabeske maruz kaldım ve ayların sonunda Ferdi Tayfur'un gönlümdeki yeri değişti.
Yakıştı canıma, bir konu sendin. Arabeske maruz kaldıkça seversiniz, hiç maruz kalmadıysanız sevmeniz de mümkün değildir. Arabesk bir seçim değil, bir zorunluluk halidir çünkü. Cezaevleri bu zorunluluk halinin laboratuvarları gibidir. Fakat biraz önce demiştim ki, Türkiye'de arabeske düzenli olarak maruz kalınan iki mekan vardır. Bunların ilki cezaevleridir ki kişisel deneyimin bu önermeyi destekliyor. Peki ya, arabeske aynı biçimde maruz kalınan ikinci mekan neresidir? Hadi onu reklamlardan sonra konuşalım.
Aradan önce demiştik ki, arabesk aranıp bulunan değil, maruz kalınan bir müzik türüdür. Arabeske taksilerde, dolmuşlarda maruz kalırsınız ama bu çok kısa süreli, gündelik anlarda yaşanır. Ha biraz da dizilerde falan. Ama bunlar sizi arabesk hayranı yapmaz. Fakat demiştik ki, bir de düzenli olarak arabeske maruz kalınan mekanlar vardır. Bunların da ilki cezaevleridir.
Fakat Türkiye'yi arabeskle buluşturan, arabeske kitleler halinde maruz kalınıp müptelası olunan en önemli yerler cezaevleri değildir. Ya neresidir bunlar derseniz bunun için 1980'li yıllara gitmemiz gerekir. Zira Türkiye ekonomisindeki önemli bir değişimin başladığı yıllardır 1980'ler. Başka bir ifadeyle Özal'lı yıllar. Turgut Özal 1984 yılının ilk gününden itibaren Türkiye'yi sarsmaya başladı. Ne yapacağını çok net biliyordu. Bir hedefi vardı. Türkiye'yi içine kapanıklıktan yani fakirlikten kurtarıp zenginleştirmek. Bunun da tek yolu vardı. Türkiye'nin malını dışarıya satabilmesi.
Bu programa, ihracata dayalı büyüme dendi. Bölüme çalışırken, Strateji ve Bütçe Başkanlığı'nın arşivine göz attım. Bu arşivden notlar aldım. Bakın, 1980 yılı itibariyle Türkiye'nin toplam ihracatı 2 milyar 910 milyon dolar.
Bu ihracatın da %80'ine yakınını tarım ürünleri ihracatı oluşturuyor. 1 milyar dolarlık hububat ihracatımız var. Yani ihracatın %80'i tarım ürünü, o tarım ürünlerinin de neredeyse yarısı arpa, buğday vs. Sanayide ihracatçılık diye bir şey neredeyse yok. Zaten halkımızın da %60'ı köylerde yaşamakta.
Hadi ihracat yapalım deseniz neyi üretip satacaksınız? Hem iç piyasayı doyurup hem de dışarı mal satmak için çok büyük bir değişim lazım. Bir kere teşvik lazım. Dahası sermaye lazım. E bu işlerin nasıl yapılacağını bilen müteşebbis lazım. Hepsinden öte plan lazım. Bir de bu sanayi iş kolunda çalışacak ne lazım? İşçi lazım. Onun için de köylerden kentlere göç lazım. E tabii bir de bu sanayi iş kolunu.
Seçmek lazım. Türkiye'nin dünyaya açılan lokomotifi hangi sektör olacaktı? Kısa sürede öne çıkan sektör tekstil oldu. Hem tekstilin ham maddesi olan pamuk da Türkiye'de yeterince bulunuyordu. Böylece ithalata bağımlı olmayan ama ihracatı mümkün olan bir sektör bulmuştuk. Artık kolları sıvama zamanıydı. Böylece 1980'de 2.9 milyar dolar olan ihracat 10 yıl sonra 1990'da 13 milyar dolara yükselmişti. 1990 yılına gelindiğinde tekstil sektörü %12'lik büyümeyle tarihinin en hızlı atılımını o yıl yapacaktı. 90'ların ortalarına gelindiğinde artık Türk pamuğu tekstil sektörüne yetmeyecek, pamukta ithalatın önü açılacak, böylece yerli pamuk da tasfiye edilecekti.
1990'ların sonuna gelindiğinde ise tüm imalat sanayinin %45'ini tekstil imalatı oluşturacaktı. İstanbul'da tekstil ihracatının merkezi başlangıçta Laleli'ydi. 90'lara gelindiğinde ise Laleli'nin tahtını Merter sarsacaktı. Türkiye'de yıllık %10, %8 ihracat artıyorsa tekstil ihracat Artışı yıllık 115'in üzerinde. Bunda en büyük etkenlerden bir tanesi Mertel'dir. Mertel hızla, tekstilde, Türkiye'de tekstilin başkenti olma yolunda hızla ilerlemektedir. Artık Mertel bir dünya moda merkezi olma yolunda ilerliyor. İnşallah en kısa zamanda Mertel dünyada sayılır, moda başkentlerinden birisi olacak. Tabii İstanbul'da merkez merterdi de tekstil Anadolu'da da yeni sanayi kentleri yaratmaya başlayacaktı. Bursa mesela. Osmanlı'dan bu yana kumaşlarıyla meşhur Bursa'da 1980'lerde konfeksiyon atölyeleri birbiri ardına açılıyordu. Keza havlu ve ev tekstilinde deniz yöne çıkıyordu. Veya halı ve kilim üretiminde Gaziantep, hazır giyimde Uşak, Ege'de liman kenti İzmir, 2000'li yıllarda Konya. Peki kim üretiyordu bunca tişörtü, çorabı, pantolonu? Burada büyük tekstil devleri yoktu. Türkiye bu tekstil devlerinin taşeronluğunu yapıyordu. Yıllar yılı büyük bir moda markası yaratma efsanesi sürdüğü gitti. Ama Türkiye bunu başaramadı.
Merkez Bankası'nın sektör bilançolarına baktım. Türkiye'de 2023 itibariyle tekstil üretiminin %57.7'sini yani %58'ini yuvarlak hesapla mikro ölçekli işletmeler üstleniyor. Ne demek mikro ölçekli işletme? Bakın. çalışan sayısı 10'dan daha az olan işletmelere mikro ölçekli işletme deniyor. 10'dan daha fazla, 100'den az ise küçük ölçekli, 250'den az, 100'den çok ise çalışan sayısı orta ölçekli, 250'den çoksa da büyük ölçekli.
Türkiye'de tekstil iş kolunda üretim yapan her 100 işletmenin 58'i mikro ölçekli, 28'i de küçük ölçeklidir. Yani aslında 100 işletmenin 80'inden fazlası, 100'den daha az çalışanı olan böyle merdiven altı diyebileceğimiz bir pastane büyüklüğündeki yerdir. Yani tüm dünyaya mal satılır ama bu mallar büyük oranda merdiven altı, sokak arası konfeksiyon atölyelerinde üretilir. İşte bu atölyelerde dikiş makinesi sesine Ferdi Tayfur'un sesi eşlik eder. Uykusuz gecelerin
sabahı bana sor Bu atölyeler basit birer fabrika değildir, demir şelif fabrikası gibi düşünmeyin. Bu atölyelerde dikiş makinesinin başına geçilir ve sabahtan akşama kadar bir şeyler dinlenir. Sabah kalk, işe git, otur, dikiş makinesinin başına geç, onlarca makinenin sesine, senin makinenle eşlik ederken bir yandan da hep birlikte söyle şarkını. Bana sor Yalnızlığım Peki kimdi bu insanlar? Nereden gelmişlerdi de bir konfeksiyon atölyesinin başında hep birlikte ferdi dinliyorlardı? Hemen hepsi Gecekondu mahallelerinde yaşayan gariban insanlardı. Türkiye'nin teşvik sistemi değişiyordu. Artık tarım ürünlerindeki güvence kalkıyor, onun yerini ihracata dayalı sektörler alıyordu.
Köylerde varabilmek bu yüzden artık giderek zorlaşıyordu. Kente göç yollarına düşenler, geride kalanlara da gelin diyorlardı. Gelin, sizin kızı da konfeksiyona sokarız. Köylerinden döneli birkaç yıl geçmiş, kente tutunmaya çalışan milyonlar. Bir yandan üstleri başları kentli kesimler tarafından hor görülmelerine neden oluyor, cepte para yok, iş diye gidilen yerde ise günün 12 saati bir dikiş makinesiyle baş başasın.
hele bir de aşık olmuşsun, gün boyu bir yanda ferdi, bir yanda dikiş makinesi. Sendika var mı? Yok. Ne sendikası? Sigortan varsa öp başına koy. Kentin ortasındasın, seni tanıyan eden de yok. Evinin 300 metre uzağında bir sokak arasında geçiyor gününün yarısı, diğer yarısı da evinde. E buraların bir özelliği de diğer imalat sanayi iş kollarına farklı olarak kadın çalışan sayısının çokluğudur.
Türkiye İhracatçılar Meclisi'nin verilerine göre hazır giyin ve tekstil sektöründe çalışanların yarısından çoğunu kadınlar oluşturuyor. İşte bu özel durum konfeksiyon aşklarının da mekanını oluşturur. Uzaktan uzağa bakılan o kızın yarattığı duygular Ferdi Tayfur'un şarkılarında dile gelir. Sabahın köründe kalkılıp gelinen bu iş yerinde mesai de Ferdi Tayfur'la başlar.
uykulardasın belki de güzel uykulardasın Sabahtan akşama dek dinlediğiniz bir Ferdi Tayfur albümü gün boyunca döner durur, döner durur. Kasetten dinliyorsunuz, onu böyle sürekli şarkıda seçemezsiniz. Sabahçı kahvesi biter prangalar, prangalar biter kanayan gül. Emmoğlu, bir bilsen, dedikodu. Sen neredesin, ben neredeyim? Huzurun kalmadı, hatıran yeter. Köyünden koparılıp kente sürülmüş, gariban, fukara, eğitimsiz. Kentinde lümpenleşmiş, ahlakını kaybetmiş, köksüzleşmiş zavallı insanlar. İnsanlıklarını kaybetmek üzereler. Bu insancıkların insanlıklarıyla kurduğu biricik temastır Ferdi Tayfur. Bu köksüz, bu lümpen insanların, milyonların, insanlıkla kurduğu tek temastır. Başka da bir temas gündelik hayat içinde zor bulunur. Hele bir de belediye Ferdi Tayfur'u getirmişse. Merhaba cennetlikler!
İstanbul'da 200 bin ağaç projelerini başlatan başta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'na huzurlarınızda teşekkür ediyorum. Ferdi Tayfur konserlerine bilet alınıp gidilmez. Onun konserleri halk konseridir. Parasını belediye verir, giriş bedavadır. Kentin meydanında ya da büyük bir stadyumda düzenlenir. Sahnenin çok iyi korunması gerekir çünkü sahneye atlayanlar konserin insicamını bozarlar. Türkiye'de hiçbir şarkıcı bu boyda bir ilgiye mazhar olmamıştır. Ferdi! Ferdi!
Ferdi! toplumsal meselelere duyarlı bir sanatçı değildi Ferdi Tayfur. Sol ile tek teması memleketlisi, hemşerisi, aynı mahallede büyüdüğü Yılmaz Güney'den ibaretti. Yılmaz Güney onu, o da Yılmaz Güney'i severdi de fikirlerini benimsemezdi. İbo'nun, Müslüm'ün rakıcı imajının aksine Ferdi daha dindardı. Dindar adamdı demiyorum ama
Sahnede rakı içmezdi, sarhoş olmazdı. Kafayı kurtarıp sahneye çıkan arabeskçilerden olmadı. Tüm bu özellikleri Türkiye solunun Ferdi Tayfur'a alerjik olmasına da neden olacaktı. Ferdi Tayfur'un ölümü üzerine Türkiye'de sol kesimlerde de bir tartışma başladı. Sol bilirsiniz, arabeske hep mesafeliydi. Ferdi Tayfur solcu da değildi, sağcı bir şarkıcıydı. Belki de kendisini dinleyen kitlelerin suyuna gidiyordu, bilinmez.
Ama bir hakikat varsa, Ferdi Tayfur'un sola, solun da Ferdi Tayfur'a mesafesidir. İşte bu yıllar süren mesafelenme, 2 Ocak'ta Ferdi Tayfur'un ölümü üzerine tuhaf biçimde patlak verdi. İlk kamusal tartışmayı Tele 1'den Musa öz uğurlu patlattı. ferdi tayfur öldü şarkıcı arabesk şarkıcısı ferdi tayfur öldü şimdi herkes bir övüyor bir övüyor böyle ferdi gitti falan diye şey diye bir de neydi o devlet bahçeli de işte ferdi tayfur'un şarkılarıyla işte bir takım videoklipler çekiyordu ya ünlü olabilir diye belki o da yani bilemiyorum. Neyse, Tevrat Bahçeli de çok üzüldüğünü açıklamış. Bir kişilik olarak nasıl bir insandı bizi ilgilendirmiyor. Fakat sanatsal açıdan baktığımız zaman berbattı yani. Bu gerçeği de söylemek lazım. Arabesk yapıyordu bildiğiniz ağlak bir arabesk yapan birisinden bahsediyoruz. Şimdi ama Ferdi Baba öldü yani böyle bir hale getirdiler. Vallahi hiç kimse kusura bakmasın doğruyu da söyleyeceğiz. Söylememiz de gerekiyor yani. Müzikal açıdan baktığımız zaman berbattı yani.
Ferdi Tayfur'un hayran kitlesinin büyüklüğünü bilen biri bunu demeye çekinir, korkar. Ama Musa Özugurlu ya Ferdi Tayfur hakikatinin farkında değildi ya da çok cesurdu. Ferdi Tayfur'un hem de öldüğü gün sarf edilen bu sözler, Telebir'in Rütük tarafından cezalandırılmasına neden oldu. Musa Zulu'nun ve ardından Rütü'nün bu tavrı tartışmayı alevlendirdi. Ferdi Tayfur'a berbat bir şarkıcıydı demek, ifade özgürlüğü çerçevesine alındı ve Ferdi Tayfur'u sevmeyenler ona türlü biçimlerde karaş almaya başladılar. Öyle bir hal oldu ki Ferdi Tayfur'un ölümü solu ikiye bölmüştü. T24'te Ferdi Tayfur üzere çıkan bir yazıyı alıntılayan Fatih Yaşlı şöyle yazmış.
Nasıl bir çürüme haliyse kaç gündür böyle şeyler yazılıp çiziliyor. Arabesk, yoksul halkın sesi değildi. Yoksul halktan çıkması istenen sesti. Sinik, ağlak, itirazsız, öz yıkımından haz alan bir ses.
E doğrudur, kimse bence buna itiraz etmez. Ferdin'in sesi ya da daha genel ifadesiyle arabesk, yoksul halktan çıkması istenen sesti. Doğrudur ama ben biraz daha farklı bir yerden bakıyorum. Türkiye'nin özellikle 1980'den itibaren yaşadığı hızlı ve plansızca yürütülen kapitalistleşme ya da piyasalaşma bu sürece maruz kalan insanlar, bakın insanlıklarını unuttu bu insanlar.
Bu halka kızılmaz deyip duruyorum da sanmayın ki bu halk kızılacak şeyler yapmamakta. Ben sadece sorumlu olarak halkı görmemek gerekir diyorum. Bu zavallı halkın başına gelenler başka bir halkın başına gelse reaksiyonu daha farklı olurdu. Bizim halkımız yine de basiret sahibiymiş. Bizim halkımız da kapitalistleşen her toplum gibi köksüzleşmiş, ahlaksızlaşmış, lümpenleşmiştir. ama yine de feraseti sayesinde hala insanlığını tam olarak kaybetmemiştir. Biz bu halka ne verdikleri bekliyoruz. İşte bunca yozlaşma karşısında, bunca saldırı karşısında bence halkımızın insanlıkla bağını kuran tek ipucu arabesktir. Evet, arabesk müziğe ilişkin tüm eleştiriler oracıkta duruyor ve bu eleştiriler büyük oranda haklıdır ama bizim insanımızın insanlığa ilişkin bir teması kaldıysa o teması da arabeskle kurmuştur.
İnsani duygular arabesk dediğine gelir. Ne bekliyordunuz? Köylerinden sürülüp iki göz odaya kapattığınız, üç kuruşa dikiş makinelerine oturttuğunuz insanlar çok sesli batı müziği mi dinleseydi? Ne verdiniz de bu halka ne bekliyorsunuz? Bu halk yine de müzik dinliyorsa şükredelim. Yine de bir estetik zevki kalmış diyelim. Tümüyle uyuşturucu batağına saplanmış eroinman bir toplumda olabilirdik ki bugünlerde halkımızın kapitalizme verdiği reaksiyonu budur. Bugün arabesk bile dinlemiyorlar.
Tüm bunları düşünüp bu halkın dinlediği müziği ya da bu halka müzik yapan sanatçıyı yermek, herhalde bunca çelişki içinde bahsetmeye değecek son çelişkidir. Denebilir ki yoksul yığınların isyan etmesinin önüne geçen bir müziktir arabesk. Kader temaldir vs. vs. Memlekette gümbür gümbür bir sol rüzgar vardı da, halk umutla sosyalizmi bekliyordu da, Sol hareketler böyle memleketi kazıp kavuyordu da Ferdi Tayfur böyle bir atmosferde mi şöhret oldu? Solcular neden büyüyemediklerine ilişkin objektif koşulları yeterince tespit ettiyse artık sıra subjektif nedenlere gelse bence iyi olur. Sol bu halde ise solun dışındaki herkesin sorumluluğu bellidir de Sol neyi eksik yapmıştır? Bu soruyu cevaplamadan Ferdi Tayfur'a hele ki öldüğü gün sövmenin yanlış olduğunu düşünüyorum.
Çünkü başta da belirttiğim gibi, arabesk bir seçim değildir, arabeske maruz kalınır. Seçene kızabilirsiniz ama maruz kalana, seçim şansı olmayana kızılmaz. Şu sıralar gençler Level C5 dinliyorlar. Umarım böyle okunuyordur, doğru telaffuz etmişimdir umarım, Level C5. Aynı duygularım bunun için de var. Bu kadar yozlaşmış, bu kadar çürümüş, bunca köksüzleşmiş, lümpenleşmiş bir toplum başka ne dinleyecekti ki? Ne verdik de bu gençlere neyi dinlemelerini bekliyoruz?
Ha ama derseniz ki, Level C5 mi ferdi mi? Elbette ferdi. Ne diyor halkımız? O olmasaydı derdimiz söylemezdi Ferdi'miz. Ferdi Tayfun'un yıllar yılı hor görülen, onunla beraber hayranlarının da aşağılandığı yılların ardından Ferdi baba göçtü gitti bu dünyadan. Geriye Türkiye'nin en büyük şöhreti üzerine konuşmak bizlere kaldı. Allah rahmet eylesin. Güzel insandı. Çok canımı sıktılar benim. Ben fazla öyle şeye gelemem yani. Ben bu milletin çocuğuyum. Benim atalarım bu milletin için kanını dökmüş bir milletin çocuğuyum. Beni kabul etmek zorundalar. Beni ve benim gibileri. Dışladıkları müddetçe müthiş şarkılar yapacağım. Müthiş yapacağım yani. O kadar bilenmiş bir durumdayım. Ben bunu söylüyorum. Muhadiri Meydan diyorum yani. İnsanları aşağılamak yok. İnsana insanca değer vermek lazım. Aşağılamak istiyorlar yani. Ya işte yani işte arabesk bilmem ne, şarkı bilmem ne işte ya.
Tuğka Kaviklan gibi yani şeyler söylemek istiyorlar. Kendileri çok büyük müzisyen gibiymiş gibi. Ferdi Tayfur'un hatırasına saygı duymak, onu sevmeyenlere, Arabesk'e eleştirel yaklaşanlara bir saygısızlık değil. Tam tersine, bu halkın köksüz bırakılmış milyonlarını yeniden kazanma irademize saygı duymaktır.
Halkımızın insani duygularının ölmesine izin vermeyen bu büyük sanatçıyı unutmayalım. Trent Topi'yi Pod B Medya ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar hatıralarda yaşayan sevdiklerinizi unutmayın. Ferit Tayfur'un tüm sevenlerine başsağlığı dilerim. Hoşçakalın. Senden bir hatıra bana bu şarkı Bir gün gitsen bile dağıtılan yeter
Unutmak mümkün mü böyle bir aşkın Bir gün gitsen bile hatıran yeter
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.