
3.999 kelime · ~20 dk okuma
Herkese merhaba. Bu kaydı 14 Ocak 2025'de alıyoruz. Gündem çok parçalı, o yüzden gündemi değerlendirirken seçim yapmak zorunda kaldım. Evvela size bu gündemleri bir sunayım. Bir kere tren topikleri ele alacaksak bence en popüler konu Ayşe Barım ve ID Production olayıdır. Hiç bilmeyeniniz var mı bilmiyorum ama anlatmaya kalksak zaten bir bölümü buna ayırmak zorunda kalırız. Ben kendi adıma, kendi belirlediğim bir çerçeve içinde olayı takipteyim. Belli ki biraz daha gelişecek Ayşe Barım olayı.
Bir kere muhafazakar dindar kamuoyunun önüne yiyin bunları diye servis edilen bir entertainment camiası var. Bu camiayı anti-muhafazakar, seküler bir diskurla sahiplenen seküler çevreler var. Tüm bu didişme içinde hakikati görmek için biraz da zamana ihtiyaç var. Önümüze konan yemek henüz çok sıcak. Hele bir soğusun, ondan sonra yeriz. Acelemiz yok. Önemli olan hızlı olmak değil. Önemli olan hakiki olmak. Bu podcast serisinde yavaş gazetecilikle bunu yapmaya çalışıyoruz. Hızı boş verin, Ayşe Barım olayını takipteyiz diyelim ve geçelim.
Memleketin futbol gündemi de ligin ikinci yarısının başlamasıyla baya bir ısındı. Bizi ne ilgilendirir demeyin Fenerbahçe camiasının bir iddiası var. O iddia da bence oldukça büyük. Diyorlar ki lig bu Galatasaray lehine taraflı şekilde dizayn edilmiş.
Ben bunun doğruluğunu veya yanlışlığını masaya yatırmam ama bu iddiayı dile getiren Fenerbahçe yönetiminin iletişimine ilişkin konuşulabilir. Zira bu büyük bir iddiadır ve böyle büyük iddialar delil gerektirir. Az şey değildir, sadece spor basınlı değil, tüm gazetecileri ilgilendirir. Bunu da geçelim. Ayşe Barım'ı ve Fenerbahçe'yi atladıysak geriye Özgür Özel'in kırmızı kartı kalıyor. Kırmızı kart!
Valla işin aslı bu kırmızı kart meselesi güzel konu ama herkes söyleyeceğini söyledi. Benim de içimde kaldı. Ben de düşene vurulmaz kafasındayım. Yani daha dövmenin anlamı yok bu adamı. Ama bir neymiş bölümü hazırlamaya da başladım. Onu da bu hafta yayınlarız. Bunu da böylece geçelim. Bence en önemli konu şu süreç. Adını koyamadığımız, ne olup ne bittiği bizlere açıklanmayan şu süreç.
Bu süreci takipteyiz. Muhtemelen bu hafta İmralı heyeti ikinci kez Öcalan'a gidecek. Oradan artık biraz daha net çağrıların gelmesi bekleniyor. MHP lideri Bahçeli de bugün sıcağı sıcağına bunu vurguladı.
Önceki çözüm sürecindeki hafızamız, ardından sürecin bitmesi ve kanlı bir bilanço. Bunların hepsi bu yeni sürece olan bakış açımızı etkiliyor. Fakat tarihi günlerden geçtiğimiz de ortada. Gündem olanca hızıyla bizleri sürüklerken, birbiri ardına geçip giden günlerin tarihsel önemini kavrayamıyoruz. O yüzden bu süreci bu bölümde masaya yatıralım istedim. Önümüzdeki dönemde bu süreç çok daha fazla gündem olacak, o halde biraz daha en azından azaltalım konuları. İsterseniz daha fazla uzatmayalım, ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.
Çeviri Adına her ne derseniz deyin, an itibariyle hiç şeffaf ilerlemediği ortada. Burada şeffaflık beklerken hakkaniyetli davranmak gerektiğini farkındayım. Bir kere fiilen ilerleyen ama hukuken suç teşkil eden bir sürecin içinden geçtiğimizin bilincinde olalım. Sonuçta terör örgütü liderliğinden hüküm giymiş bir kişiyle kurduğunuz diyalog üzerine politika yapıyorsunuz. E hukuk ve Altyazı M.K.
devre dışı haliyle. Ama zaten ünlü anarşist düşünür Bakunin'in dediği gibi. Hukuk siyasetin fahişesidir. Bunu bir eleştiri olarak değil, bir hakikat olarak dile getiriyorum. Hukuk, siyasetin fahişlesidir. Zira hukuk dediğiniz şey, devletin meşruiyet kaynağından başka bir şey değildir. Asıl olan siyasettir. Hukuk, siyasetin meşruiyet aracıdır. Bazen hukukun çerçevesini esnetmek bir zorunluluğa dönüşebilir. Bugün olduğu gibi. Türkiye'nin an itibariyle içinde olduğu Suriye krizini daha önce izah etmeye çalışmıştım. Suriye'nin kuzeydoğusunda başka bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Bu gerçeklik Türk halkına doğru izah edilemiyor maalesef. Esad oracıkta dururken tablo daha farklıydı. Ama 8 Aralık'tan bu yana, YPG'yi kuzeydoğu Suriye'den söküp atabilmek zannedildiği kadar kolay görünmüyor. Bu noktada ya milliyetçi acıtasyonlarla manipüle edilmiş biçimde ya da hakikat üzerine siyaset yapılabilir.
biz hakikati sunmaya çalışıp bugün ne olduğunu anlamaya çalışacağız. Bunun için önce ilk çözüm sürecinde Kuzey Doğu Suriye'nin rolünü konuşacak, ardından bugüne geleceğiz. Öyleyse gelin filmi çok değil, 10 yıl kadar geriye saralım. Bundan 10 yıl kadar önce, 2014'ün ikinci yarısındayız. Türkiye'de her şey yolunda görünüyor. 10 Ağustos'ta Erdoğan, Ekmelettin İhsanoğlu karşısına seçimi kazanmış ve cumhurbaşkanı olmuş. Gönlünde başbakanlık yetkilerini de eline almak var ama yapabilecek mi henüz belli değil. Türkiye'de çözüm süreci nedeniyle silahlar konuşmuyor ama silahların susmadığı bir yer var ki o da Suriye.
Şimdilerde adı unutulmuş, kolu kanadı kırılmış bir örgüt IŞİD. O tarihlerde gücünün zirvesinde ve son derece saldırgan. Kuzey Irak'ı neredeyse ele geçirmiş. Orada Barzani güçlerini alt etmiş ve Musul'u kontrol altına almış durumda. Irak-Şam İslam Devleti militanlarının Irak'ın kuzey doğusundaki ilerleyişi sürüyor.
Musul'da kontrolü ele geçiren IŞİD, Kerkük'ün Havici, Riyad ilçeleriyle Riyad Naye'sini de ele geçirmeye çalışıyor. Radikal militanlar aldıkları kentlerde zafer turları atıyor. IŞİD, Irak'ta ele geçirdiği toprakları Suriye'deki topraklarıyla birleştirmiş ve devlet olduğunu ilan etmiş. Hedefinde ise Kuzeydoğu Suriye var. Rakka'yı başkent haline getiren IŞİD, Kuzey'e, Kobani'ye doğru ilerlemekte.
Kuzey Doğu Suriye'de giderek geri çekilen YPG ise yığınağını Kobani'ye yapmakta. IŞİD, Kobani kapılarına dayanmış, YPG'nin son sığınağının da yarısını ele geçirmiş durumda. Irak-Şam İslam Devleti terör örgütünün Kobani'deki ilerleyişi sürüyor. Koalisyon güçlerinin hava saldırısını yavaşlatmasının ardından IŞİD militanları Kürt gruplarının komuta merkeziyle birlikte kentin yarısında kontrolü ele geçirdi.
Kuzey Irak ve Kuzey Suriye'de yaşanan IŞİD ilerlemesi Türkiye'nin de ilgisini çekiyor. Erdoğan iktidarı YPG'nin IŞİD tarafından bitirileceğini zannediyor. Böylece Kuzey Doğu Suriye'deki PKK devleti sorununun IŞİD eliyle bitirileceği düşünülüyor. Zaten IŞİD Kuzey Irak'ta da bir Kürt devleti kurulmasının önüne geçmişti. Barzani güçlerini alt etmişti. Aynı IŞİD şimdi bu sefer YPG'nin elindeki tüm Kuzey Doğu Suriye'yi ele geçirmiş durumda. Son kale olarak Kobani kalmış.
Erdoğan da YPG'nin Türkiye'ye sığınmasını, Türkiye'nin taleplerini kabul etmesini istiyor. Artık Ekim 2014'teyiz. Kobani düştü düşecek. İşte aylar geçti, herhangi bir netice yok. Şu anda Aynül Arap da diğer adıyla Kobani de, buyurun, düştü düşüyor.
Erdoğan bu konuşmayı yaptığında takvim yaprakları Ekim 2014'ü gösteriyordu. Bu tarihte çözüm süreci devam ediyordu. IŞİD tüm hızıyla YPG'yi geri çekilmeye zorluyor, Türkiye'de bu durumu fırsata çevirmeye çalışıyordu. YPG sıkıştıkça çözüm sürecinde Türkiye istediklerini daha rahat alabilirdi.
GPG öyle bir hale gelmişti ki Türkiye'nin yardımı olmadan bölgede varlık gösterebilmesi imkansız hale gelmişti. ABD, Rusya ve Suriye Hava Kuvvetleri IŞİD'i havadan bombalıyor ama sonuç alınamıyordu. IŞİD'le mücadele edecek bir kara gücüne ihtiyaç vardı. Havadan bombalamak suretiyle bu sorunlar çözülmez.
Yerde, kara harekatında bu görevi ifa edenlerle işbirliği kurulmadıkça hava harekatıyla bu iş bitmez. Türkiye, IŞİD saldırganlığını bir fırsat olarak görmüş, IŞİD karşısında sıkışan YPG'nin Türkiye'nin arzu ettiği konuma geleceğini düşünmüştü. Altın çizelim, tüm bunlar yaşanırken çözüm süreci de devam ediyordu. Süreç, tıpkı bugünkü gibi Kuzeydoğu Suriye'de düğümlenmişti. Türkiye'deki Kürtlerin de gözü kulağı Kuzeydoğu Suriye'ye ve YPG'nin son kalesi Kobani'ye çevrilmişti. IŞİD saldırıyor, Türkiye izliyordu. HDP'nin tüm gündemi Rojava olmuştu. Bizim hükümetimiz, devletimiz, benim öz kardeşim orada tecavüzcü barbar ordusunun tehdidi altındayken, orası bizim iç işimiz değil,
bizi ilgilendirmez diyebiliyorsa, sen de bizim hükümetimizdeyiz. Sen de bizim hükümetimiz olanız. Demirtaş'ın bugün hapiste olmasının nedeni de Kobani'ye yardım ulaştırılması için 6-8 Ekim arasında başlatılan ayaklanmaydı. Bu ayaklanmanın neticesinde Barzani'ye bağlı peşmerge güçleri, Türkiye sınırlarından Kobani'ye ulaşmış, böylece Kobani, IŞİD karşısına direnerek düşmemişti.
Irak, Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin gönderdiği peşmergelerin bir bölümü Erbil'den yola çıkıp dün Şırnak'taki Habur sınır kapısından Türkiye'ye girmişti. Peşmergelerin diğer bölümü ise havayolu ile Şanlıurfa'ya geldi. 6-8 Ekim'deki ayaklanmayla Peşmerge'nin Türkiye'ye girişine izin çıkarılması Erdoğan'ı çok sinirlendirdi. Kürtler istediklerini talep ederek, rica ederek değil zorla elde etmişti. Peşmerge Kobani'ye girmişti. Bu süreçte Erdoğan iktidarı son derece öngörüsüz davrandı. Beklentileri şuydu. Işıt YPG'yi sıkıştıracak, YPG'de Türkiye'ye sığınmak zorunda kalacak, Türkiye istediklerine eli iyice zayıflamış YPG'den
Bu haliyle IŞİD'in Kuzey Doğu Suriye'de ilerleyişi Türkiye'nin de işine geliyordu. Düşmanını dize getirmesi kolaylaşıyordu. Fakat iktidarın öngörüsü eksiklerle doluydu. IŞİD barbarlığı, Esad karşıtı muhalifler parantezine alınamayacak kadar vahşiydi. Erdoğan iktidarı için IŞİD'de başta meşru bir muhalif güçtü ama IŞİD saldırganlığının boyutu dünya gündemine de damga vuruyordu. Dünya kamuoyu IŞİD barbarlığı karşısına tedirgindi. IŞİD'le bölgede savaşan tek kara gücü de YPG'ydi. Türkiye'de YPG'ye destek olmuyordu. Tam tersi IŞİD'i tercih ediyordu. Daha doğrusu Türkiye, YPG'ye belli ki destek vermeye hazırdı da taleplerini YPG kabul etmiyordu.
Türkiye, Rojava'ya yardım karşılığında bölgenin Türkiye'ye eklemlenmesini istiyordu. YPG ise bunu kabul etmiyordu. YPG ile Türkiye arasındaki pazarlık aylar sürdü. Hatta hatırlarsınız, PYD lideri Salih Müslüm'ün Türkiye'de kırmızı halıyla ağırlandığı yıllardı. Salih Müslim, Ulusal Kürt Konferansı'nın hazırlık toplantısı için gittiği Erbil'den özel bir havayolu şirketine ait uçakla İstanbul'a geldi. Müslim, uçakta ikinci ismi olan Muhammed'i kullanarak seyahat etti. Müslim, havaalanında MİT'e ait olduğu ileri sürülen siyah bir otomobille alındı. Salih Müslim'in nerede kalacağı, ve programa hakkında bilgi verilmedi. Ziyaretin iki gün süreceği ve bazı görüşmeler yapacağı ileri sürüldü. PYD başkanının İstanbul'dan sonra Paris'e geçeceği de iddialar arasında. Salih Müslim ile Türkiye arasındaki görüşmeler 2016'ya dek sürdü. Türkiye'nin en ileri hedefi, çözüm süreci boyunca Rojava bölgesini Türkiye'ye bağlayarak geliştirmekti. PYD ise kendi özelliğini korumak istiyordu.
Yani aslında bugün masada olan şey, 2015'te de masadaydı ve çözüm sürecinin Türkiye açısından kazanımı, bu bölgenin Türkiye'nin kontrolüne girmesi arzusuydu. Fakat çözüm süreci biliyorsunuz, 2015'te kanlı biçimde rafa kaldırıldı. 10 Ağustos 2015'te Erdoğan'ın şu açıklaması, sürecin fiilen bittiğini işaret ediyordu. Çözüm sürecini filan anlamadılar, şu anda bu buzdolabındadır.
2016'da 15 Temmuz'dan sonra başlayan yeni düzen arayışı içinde PYD terör örgütü listesine alınarak tüm resmi ilişkiler askıya alındı. Türkiye ile ilişkileri kopan PYD ve onun silahlı gücü YPG'nin tutanacak bir dala ihtiyacı vardı. O dalı uzatan da ABD olacaktı. PYD-YPG, IŞİD'in son derece kötü imajından da faydalanarak, IŞİD karşıtı koalisyonun bölgedeki kara gücüne dönüştü. Türkiye, YPG'yi IŞİD karşısına yalnız bırakınca, YPG, ABD ile zaten daha önceden oluşan bağlarını iyice kuvvetlendirdi. Yıllar içinde ABD-YPG ilişkisi öyle bir hale geldi ki, YPG için ABD'nin vesayet gücü denmeye başladı. ABD duruma el koymuş, YPG'nin de Türkiye'ye ihtiyacı kalmamıştı. Böylece süreç Türkiye adına kayıpla sonuçlandı. Artık YPG, Kuzey Doğu Suriye'yi egemenliğe altına almış, kurulu bir güce dönüşmüştü. Türkiye ise Kuzey Suriye'nin batısını ele geçirerek en azından YPG'nin denizle bağlantısını kesmekle yetindi.
Üstelik bu güç, Işıl'a karşı savaşan kadınları da kapsıyordu ki, Batı nezdinde bu durum oldukça sempatik hale getirilmişti. Hollywood'da YPG mensubu milisler özgürlük savaşçılığı olarak tanıtılıyordu. Türkiye, YPG'yi IŞID'in yok edebileceğini düşünerek yanlış bir tahminde bulundu ve günün sonunda kazanan YPG, kaybeden IŞID ve IŞID'le birlikte Türkiye oldu. Ve tüm bunlar bundan 10 yıl önce gerçekleşti. 10 yıldır Kuzeydoğu Suriye'yi hakimiyeti altında tutan güç YPG'dir. Bu duruma sevinir misiniz, üzülür müsünüz bilemem ama ortada bir hakikat var. Düşman olarak görebilir, bir terör örgütü sayabilir veya özgürlük savaşçı olarak tanımlayabilirsiniz. Hakikat değişmez, YPG Rojava adını verdiği Kuzey Doğu Suriye'yi hakimiyeti altında tutuyor. 2015'te çözüm sürecini bitiren Kuzey Doğu Suriye'deki gelişmelerdi. Ekim 2014'te Kobani'de yaşananlar çözüm sürecini akamete uğratmış, Haziran 2015'teki seçimlerde AKP'nin tek başına iktidar olanını kaybetmesi, sürecin kanlı biçimde sona ermesi neden olmuştu.
Artık Erdoğan, eski gücünü korumalı, gücü yeniden tek elde toplamalıydı. Bu süreçte terör ve terörist kavramları öylesine rahat kullanılmaya başlandı ki, Erdoğan karşısındaki tüm muhalif güçler terör parantezine alınmaya başladı. Türkiye adım adım bir tek adam rejimine ilerlerken, tek adamın karşısındaki herkes potansiyel terörist haline geliyordu. Her tarafımız teröristlerle çevriliydi. Zaten savaşıp duruyorduk. Herkes teröristi. Erdoğan'ın belagatı, halkı arkasına almak için son derece etkiliydi. Siz hepiniz, ben tek diyordu Erdoğan. Yani bir taraftan PKK, bir taraftan FETÖ, bir taraftan DAİŞ, bir taraftan FYD, bir taraftan YPG, topunuz gelir!
Allah'ın izniyle bu milleti aşamayacaksınız. Rabbimin izniyle bu milleti aşamayacaksınız. Bu süreçte devlet haline gelecek ve nizamı tümüyle ele geçirecek olan Erdoğan'ın iletişim dili genç kuşakları da etkileyecekti. Bugün herkese terörist diyen ve kendilerine kanzi denilen gençler son 10 yılın eseridir. Düşünün 2015'te gözlerini hayata yeni açmış ve bu meseleleri yeni yeni takip etmeye başlayan 15 yaşındaki bir ergen bugün 25 yaşındadır. Eğer ailesinden veya çevresinden başka bir hikaye dinlemediyse, bu nizamın içinde herkese terörist demesi normaldir. Öyle ya da böyle 10 yılı geride bıraktık. 10 yıldır ülkeyi teröristler ve yerli ve milliler olarak bölen, karşısında konumlanan herkesi terörle iş birliği yapmakla suçlayan iktidar, 10 yıl önce öngörüsüzce giriştiği politikanın bedelini Türkiye'ye ödetiyor.
Dedikten sonra bir reklam arası verelim. Buraya dek 10 yıl önce biten çözüm sürecinin Kuzey Doğu Suriye'ye dokunan kısımlarını ele almıştık. Aradan sonra bugüne geleceğiz. Henüz kimse neden sorusuna cevap verebilmiş değil. Süreçten en azından benim beklediğim asgari şeffaflık bu. Yani neden sorusuna gerçekçi bir cevap. Ne oldu da devlet Kürt politikasını 180 derece değiştirdi? Ne oldu da Bahçeli daha dün muhalefeti demlenmekle suçlarken bugün İmralı'dan deme uzanan bir hat tarif etmeye başladı?
Ne oldu da daha dün HDP kapatılsın, HDP'yi kapatmıyorsa anayasa mahkemesi kapatılsın diyen Bahçeli bugün öcalan gelsin, demin başına geçsin diyebiliyor. Neden sorusuna bu işi muhatapları cevap vermeyince kamuoyu kendi cevabını kendisi üretiyor. İktidar bloğuna oy veren halk kesimleri için neden sorusuna bir cevap vermeye gerek bile yok. Devlet işini biliyor, derin bir iş var da bakalım deniyor. Zaten Türk saha için doğru ile yanlışı ayırt etmek gereksizdir. Devlet ne derse doğrusu odur. Buna milliyetçilik değil devletperestlik diyelim. Türk sahanın kontrol ettiği kitleler milliyetçi zannedilir ama bu milliyetçilik devletperestliktir aslında. Devlet PKK ile iş tutarsa devletperest için Abdullah Öcalan bir beyefendiye bile dönüşebilir. MHP'li bir milletvekili Mehmet Taytak'ın dili sürçüyor.
Bizim tüm kardeşlerimize ayrılmadığımızı, onların acılarına ortak olduğumuzu, ama teröristlerle, PKK'yla, YPK'yla problemimiz olduğunu ifade ettik. Önceki günleri göreceksiniz. Abdullah Özer'le VF'nin mutlaka başaramasını yapacak. Bir zamanlar, Sayın Öcalan denince, Rütük ceza keser, Öcalan'a Sayın diyen soruşturma geçirirdi. Bunu da MHP'liler savunurdu. Şimdi bir MHP'li milletvekili, er ne kadar dil sürçmesi dese de, Öcalan'a Beyefendi diye hitap ediyor. Bu tarihi bir durumdur. Bu dil sürçmesinin yeni sürecin eseri olduğunu söylemek için, insanın halinden anlamak yeterlidir. Öcalan bu süreçte meşru bir siyasi özneye dönüştürülüyor.
Bunun doğruluğunu veya yanlışlığını bir kenara bırakalım ama Mehmet Taytak'a da boş vakitlerini dinlemesi için bir şarkı önerelim. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, o kutsal, o uhrevi devlet, Türk sağına emanettir. Bizler, eşitlik ve özgürlük talep eden kesimler, devletin yönetimine ortak değiliz. Devletimiz alidir ve sağcılar tarafından yönetilmektedir.
Son yarım asra şöyle bir bakın, 77 yılı ve 91 yılında toplam 3 yıl solcular, o da işte Ecevit CHP'si ve Erdal'ın önü CHP'si eliyle devlet idaresinde söz sahibi olmuş, onda da türlü katliamlar Maraş, Çorum ve Sivas yaşanmıştı. Türkiye'de derin devlet denen şey, devleti solcuya teslim etmemek için bir araya gelmiş çetelerden ibaretti. Fakat Türk Sağı, kendi hezeyanlarının sonunda ülkeyi öyle bir noktaya taşıdı ki, bugün azılı düşmanı, varlık nedeni olan Kürt hareketiyle barışmak zorunda kaldı. Zorunda kaldı diyorum, burada bir ünlem koyalım, devamında bu ünlemi açıklayacağız.
Peki biz buna ne demeliyiz? Bana kalırsa barış dediğiniz şey an itibariyle bir tercih değil, bir zorunluluktur. Yani sevseniz de sevmeseniz de barış fikriyle iyi geçinmek durumundasınız. Barışı tercih etmiyoruz, barışmak zorunluluğundayız. Bu haliyle objektif olarak iktidarla yan yana düşüyoruz ama bu da bir zorunluluktur.
Bu önermemi tersinden ispata yelteneyim. Şu soruyla başlayalım. Barışılmazsa ne olur? Çok açık ki 500 km'lik güney sınırımızda terör örgütü olarak tüm dünyaya ilan ettiğimiz ama dünyanın geri kalanların terör örgütü saymadığı bir güçle komşu olacağız. Savaşarak Kuzey Suriye düğümünü çözmek mümkün mü? Bunun için bölgedeki YPG gücünü bilmekte fayda var.
Bir kere gerilla savaşı veren bir güçten bahsetmiyoruz. Yani dağlarda saklanıp karakol basan sonra dağlara geri çekilen bir güç değil bu. Karşımızda bir düzenli ordu ve bu ordunun kontrolü altında tuttuğu bir bölge var. Ben kaynakları taradıktan sonra YPG'nin en az 65 bin, en çok 135 bin silahlı mensubu olduğunu söyleyebilirim. Ama bir olağanüstü durum karşısında, bir seferberlik halinde bu sayının artması mümkündür.
Zira YPG'nin ABD'den aldığı silahlar nedeniyle silah sorunu da bulunmuyor. YPG gücü sadece silahlı piyadelerden de oluşmuyor. Bunun yanı sıra tankları var. Sadece tankları da yok, anti-tank füze sistemleri var. Sadece anti-tank füze sistemleri değil, uçak-savar savunma sistemleri var. Bu bilgileri iktidarın düşünce kuruluşu, Seta'nın, Can Acun ve Bünyamin Keskin imzalı PKK-PYD raporundan ediniyorum. 69 sayfalık rapor, YPG gücünü analiz ediyor. ABD'nin silah yardımının gündeme gelmesiyle birlikte, YPG'nin çatışmalarında ve terör faaliyetlerinde kullandığı silahlar hakkında bilgiler de ortaya çıkmıştır.
Başkan Obama'nın talimatıyla ABD ordusuna bağlı özel kuvvetler, YPG-SDG'ye doğrudan operasyonel danışma hizmeti sunmak için sahaya gönderilmiştir. Bu saha elemanları yaklaşık 10 yıldır düzenli bir ordunun gerektirdiği eğitimleri veriyorlar. Sadece bu değil, aynı zamanda hem Rusya'dan hem Esad güçlerinden kalan silahlara sahipler. Üzerine bir de ABD tarafından donatılıyorlar.
YPG'nin en önemli eksiği bir hava kuvvetinin olmaması. Ama ABD uçakları bölgede etkin, YPG'ye hava desteri de ABD veriyor. Yani öyle ya da böyle bir düzenli orduyla karşı karşıyayız. Bu hakikati iyi kavramak gerekir. Bu düzenli orduyu alt edemeyecek durumda mıyız peki? Ben bir askeri uzman değilim ama öyle görüyorum ki, TSK isterse YPG'yi alt eder, bölgeden söker atar.
Fakat bunun bedelinin ne olacağını da iyi tahlil etmek gerekir. Bir kere böyle bir askeri operasyonun yüzlerce, belki de binlerce şehit anlamına geleceğini söylemek yanlış olmaz. Alışageldiğimiz Kuzey Irak operasyonlarına benzemez Kuzey Suriye'ye dönük bir operasyon. Dahası yeni adıyla SDG'yi, yani Suriye Demokratik Güçleri'ni dünyanın geri kalanını terör örgütü olarak kabul etmiyor. Dolayısıyla dünyanın geri kalanının meşru saydığı bir güçle savaşmış olacağız.
Tüm bu savaşı ilerletirken bir de dünyanın meşru saydığı bir güçle kanlı bir savaşa girişmiş olmak ne tür maliyetler doğurur? Bu aynı zamanda türlü diplomatik krizlere de neden olacaktır. TSK Rojava'ya girerken Suriye ordusu ne yapacaktır? Tarafsız mı kalacaktır? Türkiye'nin yanında mı olacaktır?
Peki ya İsrail, bu hamle karşısında biz de Sam'a ilerliyoruz derse ne yapacağız? Dahası ABD'nin bölgede duran 12 üstüne ne yapacağız? Tüm bunları geçtim. YPG'yi yendikten ve lav ettikten sonra bölgeyi ne yapacağız? Peki ya bir başka soru, böyle bir savaş, yani TSK'nın Kuzey Suriye'ye girmesiyle başlayacak savaş ne kadar sürecek? 10 gün? 10 hafta? 10 ay? Belki de yıllarca sürecek bir savaş.
Tüm bunlar yaşanırken Türkiye'nin güneydoğusundaki Kürtler ne hissedecek, nasıl davranacaklar? Tüm bu savaşın ekonomik yükünü kaldırmaya peki hazır mıyız? İşte bu soruları sormadan giriştirecek cevaplar boş kalıyor. MHP lideri Devlet Bahçeli de 14 Ocak'taki son grup toplantısında YPG'ye sesleniyor. Önce dinleyelim, sonra tercüme edelim. KKK-YPG böyle bir kere öldü tüm mezunlukları.
Suriye hükümetinin çağrısına kulak vermelidir. Silahlar bırakılmalı, terör yöntemiyle sonuç alınamayacağı görülmelidir. Aksi halde terör örgütü mücavir topraklarımızın neresinde yürüyorsa, bataklık nerede bulunuyorsa terörün kaynağına hücum ederek özellikle Fırat'ın doğusunu meşru müdafaa ilkeleri gereğince parmadağın etmesi Türkiye Cumhuriyeti'nin bir devlet olmalıdır. Bahçeli diyor ki silahları bırakmazsanız savaşacağız, silahları bırakırsanız barışacağız. Burada silah bırakmaktan kastın ne olduğu tam olarak belli değil. Ama işin içine özel anda dahil olduğuna göre, en azından bu güçle TSK arasında bölgede bir ittifak kurulmasının masada olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Sürecin AKP tarafındaki en önemli aktörlerinden birisi, AKP'nin Diyarbakır milletvekili Galip Ensarioğlu. Kendisi, Amida Haber adlı internet sitesine açıklamalar yapmış. Bu açıklamalar, Türk medyasında çok yankı bulmadı ama ben cazip buldum. Şöyle diyor Ensarioğlu. Kobani sürecinde PYD Türkiye açısından bir terör örgütü değildi. Kobani kurtulurken Türkiye devlet olarak ciddi katkıda bulundu.
Ama daha sonraki süreçlerde PKK'nın PYD üzerindeki vesayeti ve Türkiye'ye karşı bir tehdit oluşturabilecek pozisyonu Türkiye'yi bu anlamda terör örgütü ilan etmeye hem de karşısında tedbir almaya itti. YPG daha önce terör örgütü değildi. PKK'nın PYD üzerindeki vesayeti kalktıktan sonra, bu sürece dahil olduktan sonra PYD'nin Türkiye'ye karşı bir risk değil, birlik içinde aynı çıkar peşinde bir güce dönüşmesi değerlendirilebilir. Yani aslında Kürt hareketini ikiye bölüyoruz. Bir PKK, bir de PYD-YPG var. Türkiye'nin şartı nedir? PKK kendisini laf etsin. Böylece PKK'nın PYD üzerindeki vesayeti sona erecek. Geriye kalan YPG güçleri de Suriye'nin yeni yönetimine dahil olacak. Muhtemelen adı değişecek ama bölgede özerk bir güç olarak kalmaya devam edecekler.
biz de bu özerk güçle barış tesis edeceğiz. Plan bu. Ne kadarı gerçekleşir bilinmez. Barış, Türkiye açısından bir tercih değil, zorunluluk demiştik. Ama aynı biçimde barış, YPG açısından da bir zorunluluk. Yani YPG'nin de Türkiye'ye dayatacağı çok fazla talebi yok. Yeni bir devlet kurmaya ya da özerk bir bölgede egemenlik tesis etmeye çalışıyorlar. En uzun sınırları ise kendilerini meşru bir güç olarak görmeyen Türkiye ile.
Bölgede istikrarlı bir güç olabilmek istiyorlarsa, Türkiye ile barış imzalamak zorundalar. Yani barış hem YPG'nin hem de Türkiye'nin içine geliyor. Bu da tarihi bir fırsat penceresi Erdoğan'ın ifadesiyle. İmralı heyetinden sırrı Süreyya Önder de, şu anda iki taraf bu işi çözmezse, 72 taraf sürece müdahil olacak diyor.
bir uğrunda nitelikli bir emek, çaba ve mümkün olan en geniş katılımı sağlamakla uğraşıyoruz. Şu an çözersek iki tarafla çözeceğiz. Eğer bu fırsatı da kaçırırsak 72 taraf bu işe müdahil olacak. Sürece ilişkin muhalefet daha ziyade milliyetçi ve apolitik, anti-Erdoğan'cı çevrelerden geliyor. Her iki taraf da neden sorusuna bizim bölüm boyunca yaptığımız gibi bir cevap vermeye çalışmıyor. Kuzey Suriye'deki sorunun nasıl çözüleceğini ilişkin kafalarında ne bir proje ne de bir çözüm yolu var. Haliyle an itibariyle yapılan, tarafların sözlerini manipüle etmekten başka bir şey değil.
Sırrı Süreyya'nın, iki taraf bu işi çözmezse, 72 taraf bu işe müdahale olacak açıklamasını tehdit olarak algılayanlar olmuş. Halbuki bu, hakikati ifade etmekten öte bir anlam taşımıyor. Yarın Trump başkanlık koltuğuna oturacak, bölgedeki istikrarsızlık sürerse, evet doğru, yarın 72 taraf bu bölgeye müdahale olacak. Bu da, elimizi çabuk tutmak zorunda olduğumuzu gösteriyor. İşin içine bir de Fransa girdi. Birleşmiş Milletleri de devreye girmesi mümkün. Falta Ataylı'nın, 13 Ocak'ta söyledikleri bence son derece değerli. YPG diyor ki Fransa garanti olarak duruma el koysun diyor. Şimdi uluslararası alanda kendini göstermeye çalışan Fransa'nın ne diyeyim yakışıksız lideri Emmanuel Macron da muhtemelen bu birkaç kez daha dillendirilirse ve Amerika da buna ufaktan bir yeşil uçuk yakarsa
böyle bir şeye soyunabilir. bununla ilgili birleşim milletlerden, birleşimler genel kurulundan karar çıkartmaya falan kalkışabilirler. sırrı süreyi önderdi. zannedelim bunu biliyor ve bu kasıtla bunu söylüyor. diyor ki çözdük çözdük çözmedik bu uluslararası bir mesele haline gelir diyor. haklı olabilir mi? haklı olabilir. çünkü bu uzun zamandır türkiye'nin üzerinde sallandırılan bir demokrasi, kılıcı zaten. ama pkk'nın en zayıf olduğu dönemde böyle bir şeyin bu şekilde gündeme gelmesi de ayrı bir mesele.
Buna karşın bana kalırsa Sırrı Süreyya'nın sözleri çok açık olmasına rağmen bu sürece apolitik bir yerden karşı çıkan milliyetçi muhalefet tarafların açıklamalarını manipüle ederek yol yürümeye çalışıyor. Sırrı Süreyya'nın biraz önce dinlediğiniz konuşması üzerine Ümit Özdağ şunları yazıyor sosyal medya hesaplarında. Ben bu süreçte milliyetçi bir muhalefet olmasın demiyorum. Hatta daha öteye geçiyorum. Milliyetçi bir muhalefet, bu süreci denetleyen milliyetçi bir muhalefet olmazsa olmazdır diyorum. Ama
Sonuçta böyle bir sürecin illaki milliyetçileri temsil eden bir muhalefeti olmalı da, bu muhalefeti daha politik, daha derinlikli olmaya davet etmeliyiz. An itibariyle ne İyi Parti'den ne de Zafer Partisi'nden sahadaki durumu gözeten, ciddiyette bir açıklama duymuş değiliz. Şu zamana kadar sadece söylenenleri manipüle edip, o manipülasyona cevap veren bazı liderler görüyoruz. Ne yapmalıyız? Suriye'ye mi girmeliyiz? Bölgeye ilhak mı etmeliyiz? Barışa hayır diyenler, bu sürece topyekun karşı çıkanlar, savaşa girelim mi demekteler? Ya da en uzun sınırımızı bir istikrarsızlık dönemine meze mi etmeliyiz? Çok ama çok açık ki barışmak zorundayız. Bunun başka bir çaresi yok arkadaşlar. Denebilir ki yöntemi bu mu olmalıydı? Elbette yöntem tartışılır. Muhatabın öcağın olması da bana kalırsa doğru değil. Daha önce söylemiştim, 75 yaşında, 19 yıl örgütü yönetmiş, 25 yıldır hapiste olan bir kişi elbette işlevsel olabilir ama bu kişiye böylesi bir politik sorumluluk atfetmek bana yanlış geliyor açıkçası. Peki ne yapmalı? Bir kere böyle bir işe neden girişildiği daha açık biçimde halka izah edilmeli.
Neden girişildiği izah edilince, vatandaşlar da vakayı daha net anlarlar. Ama bunun net izah edildiği takdirde, iktidarın karizmasının çizileceği yolu ortada. Erdoğan'ın bu süreçten Kürt oylarını almak istediği ve bir anayasal değişikliği elde etmek istediği de söylenebilir. Doğrudur. Erdoğan sürece bir milli güvenlik çerçevesinden değil, bir politik güvenlik çerçevesinden yaklaşıyor. Onun derdi, iktidarını daim etmektir. Sürecin ilerlemesi halinde Erdoğan'ın dönü açılacaktır.
Erdoğan kendi çıkarlarına aykırı bir durum olsaydı bu işi sürdürmezdi. Demek ki çıkarları var. Hatta süreç akamete uğradığı anda savaşın düğmesine basmaktan da çekinmeyecektir Erdoğan. Bu ve bunun gibi çok fazla eleştiri sunulabilir. Ama an itibariyle barışın bir zorunluluk haline aldığını söylemek gerekir. Biz bu meseleye Türk'ün tarafından doğru bakıyoruz da tabii bir de Kürtler var. Onların da beklentisi barıştan yanadır. Barış, her iki taraf için de kendisini dayatıyor. İki tarafın da barış dışındaki seçenekleri oldukça maliyetli. İnsani olan da barıştan yana olmaktır. Eğer bu barış, daha büyük bir savaşı çağırmayacaksa önceden olduğu gibi, bu barışın sonunda yine kan gölleri oluşmayacaksa, barışı savunmanın ne mahsuru var?
Zaten an itibariyle barış dışındaki tek sesenek var savaş, o da son derece kanlı. E o halde, bu kanlı sürece başlamadan önce barışı denemek, barışı deneyenlere de fırsat vermek bence doğrudur. İster milliyetçi, ister İslamcı, ister solcu, ister sağcı olun. Savaş ile barış arasında kaldığınızda, savaştan değil de barıştan yana tutum takınıyorsanız, bu sizin insanlığınızla ilgilidir. Buna karşın, barışın da maliyetleri var elbet, başka zaman onu da konuşuruz.
Bu bilinçle izlemedeyiz. Veda'yı İsmail Hakkı Demircioğlu ve Erkan Oğur yapsın öyleyse. Dostluklar kurulsun, insanlar gülsün. Son bulsun savaşlar, imza ölmezin. Tren Topi'yi Pobi Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme dek savaşa alışkın zihninize barışın bir zorunluluk olduğunu öğretmeye çalışın. Hoşçakalın.
Dostluklar kurulsun, insanlar gülsün Son bozulsun savaşlar, kimse ölmesin
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.