
3.474 kelime · ~17 dk okuma
Merhaba sevgili dinleyiciler. Bu hafta sizden gelen bir soru üzerine hazırladığım bir bölümle karşınızdayım. Soru şuydu. Uzun ilişkinin getirdiği monotonluk aşkın sevgiye dönüşmesi mi yoksa gerçekten tatmin etmemesi mi? Bu konuda kafam çok karışık. Sizden ve deneyimlerinizden faydalanmak isterim diye yazmış bir dinleyicim.
Ben de şöyle düşündüm. Bu soru aslında birçoğumuzun hakkında olan bir soru. Uzun süreli bir ilişkin içerisindeysek, bu gerçekten uzun ilişkinin getirisi, böyle huzurlu, tatlı bir dinginlik mi, yoksa alışkanlık mı, yoksa o monotonluğun tatminsizliği mi, neredeyiz, nasılız, hangisi normal, hangisi değil? Bunlar bence çok çok anlaşılır sorular. O yüzden bugün bunlar hakkında konuşalım istiyorum.
Ve şeyi de fark ettim. Aslında bir süredir böyle aşk ve sevgi, farklılığı ya da işte gerçekten aşkla sevgi farklı şeyler mi? Bunlar hakkında konuşmuyorum. Bu bölüm biraz böyle bunlar hakkında konuşalım. Kafanızda sorular olursa bana her zaman yazabileceğiniz de bu sayede de görün istiyorum. Çünkü ben bana gelen mesajların hepsini görüyorum ve bir şekilde ben de yere diyorlar. İlk fırsatımda bunlar üzerine bir bölüm kaydetmeye çalışıyorum. O yüzden rahat olun. Her zaman bana ulaşabilirsiniz.
Uzun süreli ilişkiler hepimiz için biraz böyle monotonluk getiren ilişkiler gerçekten. Ya monotonluğu kötü olarak algılamak aslında bence bize has bir şey. Yani monotonluk aslında rutin demek, aslında düzen demek, aslında neyin ne zamanlısı olacağını biliyor olmak demek. Bir tarafıyla insanlara iyi gelen bir şey monotonluk.
Ama bir yandan da biz monotonlar bir sürü kötü anlam yüklüyoruz. Yani heyecansızlık demek oluyor, ne bileyim işte hiç sürprizin olmaması anlamına geliyor ya da böyle sıkıcılık anlamına gelebiliyor. Bu da insan doğasına aykırı bir tarafıyla. O yüzden de kafamızı karıştırıyor diye düşünüyorum. Bugün tam da bu sebeplerle hepsine ayrı ayrı bakalım istiyorum.
Önce şunu böyle bir genel geçer şey var ya, aşk zaman içerisinde sevgiye dönüşür, aşk kalmaz. Aşk dediğin işte böyle ilk başta alev alevdir, sonra o sönümlenir ve böyle işte bir kor gibi sıcak yanmaya devam eden ama işte gözümüzü almayan bir şey dönüşür. Bu şekilde tanımlanan bir tarafı var sanki. Aşkın ve sevginin. Ben buna katılmıyorum. Ya zaten aşkı böyle ayırt etmek bana bilimsel olarak da doğru gelmiyor. Çünkü aşk dediğimiz ilk başta o alev alev yanan şey kadar o koruda kapsayan bir şey, kavram. O yüzden de ben hep bunu şöyle tanımlıyorum. Aşk iki boyutlu. İlk kısmı tutulmayı içeriyor. İkinci kısmı ise bağlanmayı içeriyor. ve tutulma ne kadar dinamik, hareketli, belirsizlik içeren bir dönemse, bağlanma da o kadar. Bunun zıttı, sakinlik, huzur, ne aldığımızı, ne istediğimizi, hangi ihtiyacımızın giderildiğini bildiğimiz. O yüzden de aslında uzun vadede bize daha iyi gelen bir dönem. O yüzden aşk aslında her ikisi de. Ve neden bağlanma kısmını aşktan ayrı tutalım ki yani o yanında huzurlu hissettiğimiz insana neden aşık olmayalım ki sorusunu sizlere düşündürtmek istiyorum. Şimdi bunu anlarken bence hepimiz için şunu bir kere kavramamız lazım. Tutulma dediğimiz dönem bizim karşımızdaki insanı henüz tanımadığımız. karşımızdaki insana dair henüz bilgimizin çok az olduğu bir dönem. O yüzden de ondan gelen sinyalleri anlamaya çalıştığımız ve anlarken de emin olamadığımız bir dönem. Yani bizi gerçekten seviyor mu? Gerçekten iyi bir insan mı? Gerçekten bana gözüktüğü gibi biri mi? Ben onu doğru okuyor muyum? Bana söylediği mesela işte o güzel cümlelerde gerçekten samimi mi? Yoksa arkada başka içler mi karıştırıyor?
Yoksa mesela bana verdiği herhangi bir olumsuz işaret, aslında mesela onun karakterine dair çok büyük şeyler söylüyor da ben kaçırıyor muyum? Çünkü böyle hepimiz şeyde hissediyoruz o dönemde, arafta hissediyoruz ve karşımızdaki insanın bizi sevip sevmediğine emin olmaya çalışıyoruz. Bir yandan da bu arada bunu yaparken karşımızdaki insanın dair derin bir istek de duyuyoruz. Yani onu tanımaya dair derin bir motivasyon da duyuyoruz. Bu arada nöro kimyasal olarak dopaminerjik sistemle ilgili ve dopaminerjik sistemin zaten özelliği bize o insanı ittirmesidir, bizi motive etmesidir bir şey yapmaya.
Daha önce belki benden bunu başka podcastlerde dinlemişsinizdir ama benim için en kolay anlatabileceğim örnek bunu. Mesela önümüzde çok güzel bir tatlı duruyor ve biz o tatlıyı bir an önce yemek istiyoruz. Bu dopaminerjik sistem yani. Ye, ye onu. Bir an önce ye. Tadına bak. Ona bir an önce sahip ol. Düşüncesi zihnimizden geçer. Bu, işte o tutulmanın tam tanımıdır. Bir an önce o insana bütün farklı özellikleriyle hakim olmak isteriz. Bir kere zaten tutulma dönemi müthiş bir kontrolsüzlük. Yani ne olacağını bilmediğimiz ve o yüzden hiç kontrolde hissetmediğimiz bir süreci içeriyor. Karşımızdaki insana hakim olamadığımız için, karşımızdaki insanın davranışlarına, duygularına ya da alışkanlıklarına hakim olamadığımız için mesela şeyi bilmiyoruz.
Günaydın mesajı atmayı seven bir insan mı? Yoksa günaydın mesajını sadece ben mutlu olayım diye mi atıyor? Ya da mesela benim yanımdayken nazik bir insan belki ama ya benim yanımdayken değilse? Arkadaşlarının yanında çok neşeli gözüküyor ama ya zaman içerisinde huysuz ve böyle çok kapsi bir insanı dönüşürse?
Yani bu insanın daha hiçbir şey bilmiyoruz. Ve bilmeme hali zaten bizi heyecanlandırıyor. O yüzden de tutulma döneminde ciddi bir heyecan hakim. Yine bu arada ciddi bir obsesyon da hakim. Çünkü tek bir insana odaklanmış durumdayız ve hayatımızdaki her şey sanki bulanıklaşıyor. Yani böyle bir hiperfokus hali. O insan, o dağımızda. Sadece onu düşünüyoruz, sadece onunla olmak istiyoruz, sadece onun hakkında konuşmak istiyoruz. Başka hiçbir şeyin bizim radarımıza girmesinin
istemiyoruz bile. Bu arada bu kısımda şu da var. Mesela gerçekten tutulma içerisindeysek başka insanlara ilgimiz de kaymıyor. Çünkü, şey dediğim bu hiperfokus halinden dolayı başka insanlara gözümüz bile görmüyor. Uykumuzda o var, uyanıklığımızda o var, rüyalarımızda o var, arkadaşlarımızla konuşmamızda o var, ondan mesaj gelmesi çok heyecanlı, ondan mesaj gelmemesi çok acı. Yani her şey ona dair, onunla ilgili.
O yüzden de o dönem aşk diye tanımladığımız o böyle işte filmlerde anlatılan ya da işte arkadaşlarımızdan dinlediğimiz ya da şarkılarda dinlediğimiz aşkı o dönemle kısıtlıyoruz aklımızda bir şekilde. Sonra ne oluyor? Sonra biz bu insana hakim olmaya başlıyoruz yavaş yavaş. O insana dair her şeye. O insan nasıl kokar, nasıl güler, nasıl konuşur, ne zaman mesaj atmayı sever, ne zaman kendine alan açmayı sever. Kalp hislerini görüyoruz, problemlerini görüyoruz. Aslında o zannettiğimiz insan gibi olmayan taraflarını görüyoruz. Yani gözümüzün önündeki o perde yavaş yavaş kalkmaya başlıyor.
Ama bunu illa kötü bir anlamda da söylemiyorum. Çünkü sanki cümlenin gelişinden bile şey gibi anlayabileceğinizi düşünüyorum. Gözümün üzerindeki perde kalkar ve bir anda o insanın aslında bizim zannettiğimiz insan olmadığını fark ederiz. Öyle değil aslında. Çünkü hiç kimse mükemmel değil ve tutulma zaten içinde idealizasyonu barındırır.
Biz ilk başta tutulduğumuz insanı acayip idealize ederiz. Yani bu insanın hiç kötü özelliği yoktur, her şeyle mükemmeldir, her şeyle bizim için yaratılmıştır gibi hissederiz. Ruh eşimi buldum gibi hissederiz. Hani o inanmayalım dediğimiz, belki bunun derin savunucusu olduğumuz kavram karşımıza çıkmış gibi hissederiz.
Sonra bu insan zamanla o ilk gördüğümüz ideal insan olmamaya başlar. Çünkü hiçbir zaman o insan olmamıştır. Çünkü idealizasyonda zaten bu vardır. Biz o insanın özelliklerini kafamızdaki mükemmel sevgili algısına oturtmaya çalışırız. Onun özellikleriyle kafamızdaki mükemmel sevgiliyi örtüştürmeye çalışırız. Ama doğal olarak hiç kimse bizim kafamızdaki kalıba %100 uymaz ve uymayan taraflarını zaman içerisinde fark ederiz. Ah bir dakika ya! Aslında mesela arkadaşları da çok neşeli gördüğümüz bir insanın bazen arkadaşlarının yanında rol yaptığını fark ederiz.
ve hani bizimle yalnız kaldığında, bizimle baş başa kaldığında daha donuk bir insandır belki. Ve aa ben onu öyle tanımamıştım. Ama tanımamıştık tabii ki çünkü her şeyine hakim değildik. Zaman zaman bu gözümüzün önünden perdenin kalkması ve idealizasyonun ortadan kalkması O insanın zannettiğimiz insan olmaması, o insana gerçekten aslında aşık olmayacağımız, olmamamız gerektiğini bize fark ettirir ve ilişki biter. O yüzden zaten ilişkilerin genelde 1,5-2 yıl civarında bittiğini fark ediyoruz. Bu arada birçok ilişki ilk bir yıl içerisinde bitiyor. Bir araştırma hatta kurulan ilişkilerin %70'ini ilk bir yıl içerisinde bittiğini gösteriyor.
Çünkü o zaman zaten hani gözümüzde yükselttiğimiz yükselttiğimiz yükselttiğimiz şey bir yıl içerisinde zaten farkına vardığımız ve artık daha fazla elimize tutmak istemediğimiz bir şeye dönüşüyor. Ama bazen de karşımızdaki insanın diğer bütün özelliklerini de fark ettiğimizde elimizde olan kombinasyonu seviyoruz. Yani şurası zannettiğim kadar mükemmel değil, burası zannettiğim kadar iyi değil, burası zannettiğim kadar hoş değil. Ama ben seviyorum. Çünkü zaten gerçekten muhteşem bir kombinasyon yok hayatta. Hiçbirimiz mükemmel değiliz. Hepimizin birçok olumsuz özelliği var. Önemli olan bizi bu kombinasyonumuzla seven insanı bulabilmek. Ve bizimle karşımızdaki insanı o kombinasyonuyla sevebilmesi. Bu şu anlama gelmiyor bu arada. Yıllar içerisinde kombinasyonlarımız değişiyor. Bazı kötü özelliklerimiz gidiyor, yerine daha iyi özellikler geliyor. Bazı iyi özelliklerimiz gidiyor, yerine kötü özellikler geliyor. Değişen kombinasyonlarımızla seviliyor muyuz, sevilmiyor muyuz? Diğer mesele de bu aslında. Şimdi tutulma böyleyken ve dediğim gibi dopaminerjik sistemin etkisiyle biz bu insana koşarken haldır haldır sonra bağlanırız ve bağlanma da dopaminerjik sistemin aksine opiyoderjik sistemle ilgilidir. Şimdi Gizem bu kelimelerle beni yorma diyorsanız hemen anlatacağım. Opiyoderjik sistem ve oksitosinerjik sistem ne ile ilgilidir biliyor musunuz? Bu insana güvenmek, bu insanın yanında kendini iyi hissetmek, bu insanın yanında kendini olduğun haline var edebilmek, bu insanın yanında stressiz hissedebilmek, bu insanın yanında böyle yumuş yumuş yatabilmek, var olabilmek, yani olduğun haline var olabilmek, olduğun kombinasyonla var olabilmek, bu sistemlerle ilişkiler. Oksitosin bizim bu insana güvenmemizi, yakınlık kurmamızı, o insana kendimizi açmamızı ve kendimizi açmaktan dolayı kendimizi kötü hissetmememizi sağlar. Bu arada oksitosini en çok hep dinliyorsunuz benden ama fiziksel temas da ortaya çıkar ve biz ilişkinin ilk başlarında bol bol fiziksel temas içeren durumlarda bulunduğumuz için de yavaş yavaş bu zaten gelişir ve biz yavaş yavaş içimizi açarız bu insanla yakınlaşırız. Opiyoderjik sistem de hem bu insanın böyle bize huzur ve sakinlik vermesini hem de stresimizi azaltmasını sağlar. Çünkü kendi içinde opioidler aynı zamanda ağrı kesici, rahatlatıcı etkiye sahiptir. O yüzden de opiyoderjik sistemin etkili olduğu bir ilişki aslında bize en iyi hissettiren ilişkidir. Hatta dopaminerjik sistemin etkisinin kokainin etkisini, opiyoderjik sistemin etkisinin heroinin etkisine benzetir çalışmalar. Öyledir gerçekten. Ve neden uzun süreli ilişkiler bittiğinde canımız çok acıyor? Bu da bunu anlatıyor. Çünkü o piyodajik sistemin artık bağlı olduğu bir ilişkinin içerisinden çıktığımızda ciddi geri çekilme etkileri görüyoruz. O withdrawal etkilerini görüyoruz. Yoksunluk etkilerini görüyoruz. Çünkü bir insanla uzun süre birlikte olduğumuzda bütün sistemlerimiz o insana odaklanmaya başlıyor. Bütün sistemlerimiz o insanla aktif olmaya başlıyor. Bu arada çok romantik bir şey bence bu.
Ne demek istiyorum biliyor musunuz? Kalbinizin atışı, bağırsaklarınızın çalışması, beyninizin işlemesi, bir bilgiyi hatırlamanız ya da bir şeye odaklanabilmeniz bile bu insanla ilgili olmaya başlıyor. O insan yanınızdayken mesela daha huzuru, daha sakin olduğunuz için daha iyi uyuyorsunuz. O insan yanınızda olduğu için mesela kendinizi daha iyi, daha güzel, daha varlığınızı anlamlı hissetmeye başlıyorsunuz. Aslında daha romantik baktığınızda. Ama biz nedense o kısmı değil de hep böyle tutulma kısmına odaklanıyoruz. Bana bu dönemi... Şimdi size anlatırken zihnimde hemen belirdi. En güzel anlatan böyle kısacık bir kesit. Up diye bir film vardı. Yukarı bak. Bir Pixar animasyonu. Çok severim ben. Orada Ellie ile Carl'ın böyle hikayesini anlatan herhalde 5 dakikalık filan bir sekans vardı. Ne olur onu bulun, seyredin. Youtube'dan da bulabilirsiniz. Orası işte. Yani bir insanla ortak hayaller kurmak, bir insanla yan yana bir hayat oluşturmak, o insanla beraber bir şey için uğraşmak, onun yanında kendini çok güvende, çok huzurlu hissetmek. Aslında gerçek aşk o. Neden bir de böyle söylüyorum biliyor musunuz? Evrimsel olarak bizim romantik ilişkilere sahip olmamızın sebebi de bu. Aşk bu yüzden gelişmiyor aslında. Aşkın ve çift olma halinin gelişmesinin en önemli sebebi
bizim bebeklerimizi, yani bizden sonraki nesillerimizi kendi başlarına yaşayabilir, yaşa getirene kadar iki ebeveyne de birden sahip olmalarını sağlayabilmek. Ve iki ebeveynin beraber kalabilmesi için, beraber bir hedef üzerine uğraşabilmesi için, birlikte mücadele edebilmesi için aslında bağlanmaya ihtiyaçları var. Ve maalesef neden biz bu süreci çok iyi yaşayamıyoruz? Çünkü bağlanmanın ne kadar kıymetli olduğunun farkına bile varmıyoruz. Bağlanmanın bizim üzerimizde ne kadar olumlu etkiye sahip olduğunu, aslında ilişkinin, gerçek bir romantik ilişkinin gerçek faydalarını bağlanmada ancak alabileceğimizi görmüyoruz bile. Birçoğumuz tutulmanın o dopaminerjik etkisini, o hazlığını, o böyle elde etme çabasını kafamızda romantikleştiriyoruz ve orayı istiyoruz. O yüzden birbiri ardına işte flört etmek, birinden hoşlanmak, onu elde etmeye çalışmak elde edince ah tamam bitti, bir sonraki. Ama aslında bütün beynimizin işleme şekli bizi bağlanmaya götürmek üzerine kurulu. Yani tutulmanın bütün amacı bağlanmaya bizi ittirmesi, götürmesi. O yüzden de biz bence popüler kültürün etkisiyle de çok fazla bağlanmayı sıkıcı buluyoruz. Kaç tane filmde görüyoruz
ki biz birbirini elde ettikten sonra mutlu, huzurlu, sakin, iyi anlaşan ve gerçekten birbirlerini destekleyip iyi yerlere götüren çiftleri kaç defa gördük arkadaşlar? Bir düşünün yani yok. Zaten birçok insanın zihnindeki romantik ilişki algısında da böyle bir şey yok. Çoğumuz en romantik anlar olarak kavuşamayan, kavuşmak için zorlanan ilişkileri biliyoruz. Kavuştuktan sonra ne oluyor bilmiyoruz zaten çoğunlukla. Şimdi kısacık bir ara verelim. Ondan sonra konuları konuşmaya devam ediyoruz.
Şimdi bütün bunlardan bahsetmişken, bence bağlanmanın ne kadar romantik bir şey olduğu konusunda sizi ikna etmişimdir. Ama yani şunu da söylemem lazım. Bağlanmanın oluşması için bizim tutulma dönemini geçirmemiz lazım, bir. İkincisi, bağlanmanın güzel oluşabilmesi için Birkaç hafta önce Bağlılık ve Yakınlık diye iki ayrı podcastım yayınlanmıştı. O podcastlerdeki süreçlerden geçebilmemizi, bizim gerçekten karşımızdaki insana bağlı hissedebilmemiz ve ona yakın hissedebilmemiz gerekiyor. O insanın karşısında kırılgan olmayı öğrenebilmemiz gerekiyor. O insanla stratejik hareket etmek zorunda olmadığımızdan emin olmamız gerekiyor.
Ve biz o insanla bir yola çıktığımıza ve o insanın bize iyi bir yola karşı edeceğine de emin olmalıyız. Şimdi bütün bunları üst üste koyunca bunu eletmek kolay değil. Ve daha önemlisi gerçekten bağlanma değil de bir alışkanlıktan birerdeysen, böyle sıkıcı ve hiçbir yere gitmeyen bir sürecin içerisindeysek o zaman aslında biz bunun gerçekten aşk olmadığını hissediyor olabiliriz. İşte bence burası çok kritik biliyor musunuz? Yani ben ne yaşıyorum? Bir kere her şeyden önce tutulma döneminden bağlanmaya geçerken cinsellikte farklılaşmalar oluyor. Cinsellik yaşayan çiftler için tutulma döneminde sürekli sevişen ve birbirinin bedeninden keyif alan insanlar var. Gerçekten bunu istiyorlar zaten. Birbirlerine dokunmayı, birbirlerini daha fazla tanımayı istiyorlar. Ama bağlanmaya geçtiğimizde mesela cinsellik sıklığı genelde bir miktar azalıyor.
Ama bu azalması belki sayıca azalıyor olabilir ama iyi bir çiftse eğer bahsettiğimiz çift, cinsellik daha keyifli hale bile gelebilir. Çünkü birbirinin bedenini daha iyi tanıyan ve birbirinin ihtiyaçlarını gidermeyi daha iyi bilen bir çiftten bahsediyoruz aslında. O yüzden sıklık azalsa da performans artabilir. Mesela her cinsellik iki tarafında çok keyif aldığı bir hale dönüşebilir.
O yüzden mesela kaybı yani sayıca kaybı kaliteyle telafi edebiliriz. Benzer şekilde mesela ilk başlarda çok daha heyecanlı datelere çıkıyor olabilirsiniz ama şu anda belki o kadar sık bu tip şeyler yapmıyorsunuz ama yaptığınız datelerin yine kalitesini arttırmak sizin elinizde. Beraber bu insanla yeni maceralara atılmak ya da yeni şeyler yapmak sizin elinizde. Biz işte bunlardan vazgeçiyoruz. Bence problem burada başlıyor. Tabii burada modern hayatın getirisi de var. Yani çok yoruluyoruz, çok yorgun oluyoruz. Ekonomik sıkıntılar da tabii ki çok etkili. Çünkü belki gezecek paramız olmuyor, zamanımız olmuyor. Çok fazla çalışıyoruz.
Ama aslında bağlanmaya geçmiş bir ilişkinin iyi olabilmesini sağlayan şeyler arasında bir, ortak bir hedef için uğraşmak ve iki, bunu yaparken de araya heyecan verici aktiviteler katmak var. Mesela kaçımız, itiraf edelim yani kaçımız partnerimizle yeni bir kursa başlıyoruz. Ya da daha önce hiç deneyimlemediğimiz bir şeyi beraber deneyimliyoruz. Yani yaptığımız maksimum şey beraber seyahate gitmek oluyor. Ki bu arada seyahatler çok güzeldir. Yani bunun altını çizmek istiyorum. Özellikle eğer birlikte planlıyorsak ve beraber bir yeri görmekten keyif alıyorsak, yani orada ritimlerimiz tutuyorsa çok iyi bir aktivitedir. Ama bunun dışında yeni kaç şey yapıyoruz? Mesela birbirimizin hobilerinden bir şey öğrenmeye çalışıyor muyuz ya da yeni bir hobiyi birlikte edinmeye çalışıyor muyuz? Romantik date nightlardan anladığımız şey gerçekten bir mum ışığında veya işte romantik bir restoranda oturup yemek yemek mi yoksa orada biraz daha heyecan verici şeyler yapmaya çalışıyor muyuz? Ya da mesela sevişmelerden bahsettim. Hep aynı şekilde aynı yerde aynı pozisyonda başını sonunu her dakikasını bildiğimiz şekilde mi sevişiyoruz yoksa oraya da yenilikler genelliklerden kastım illa belki bazılarınız için uygun olmayabileceğini tahmin ediyorum yani herkes çünkü cinsellik konusunda yeniliklere çok açık olmayabilir ama bu gayet okey yani bu bir spektrum çünkü baktığınızda
Mesela yer değişikliğine gidilebilir ya da başlangıç şekli değiştirilebilir ya da farklı pozisyonlar denenebilir. Yani bir sürü yapılabilecek şey var. Kaçımız gerçekten buraları canlandırmak için bir şeyler yapıyoruz. Yani ilişkinin en başında buraları canlı tutmak için yapılan çok fazla şey var. Birbirimizi heyecanlandırmak için yapılan çok fazla şey var. Ama bir insan mesela 15 yıldır, 20 yıldır, 30 yıldır beraberse bunun için o kadar da gayret sarf etmiyor. Ne zaman sarf ediyor biliyor musunuz? Karşısındaki insanı kaybedebileceğini düşündüğünde. Ama o zaman çoğunlukla zaten iş işten geçmiş oluyor. Ki bu arada cinsellik bir insanı kaybediyorsak onu geri getirmenin yöntemi hiçbir zaman değil. Çünkü orada kaybedilen başka türlü bir yakınlık var ve fiziksel yakınlık o kaybedilen yakınlığını yerine koyamaz. Bunların hepsi el ele giden işler çünkü. Tabi bu arada şunu da konuşmak lazım. Bazen de sıkıcılıktan öte tatminsiz oluyoruz. Yani biz partilerimizde ne kadar kopuk hissediyoruz. Ne kadar onun yanında gerçekten birbirimize ankaşa durumdayız. Ne kadar birbirimizi iyi hissediyoruz. Ne kadar birbirimizin hayatından haberdarız. Bugün herhangi bir evli çifti alın karşınıza. Mesela şunu sorun. Birbirinizin iş yerinde neler olup bittiğini biliyor musunuz? Birbirinizin arkadaşlarıyla ilişkilerinden ne kadar haberdarsınız? Birbirinizin ailelerinde neler olup bittiğinden ne kadar haberdarsınız? Bu soruların cevapları çok önemli. Yani biz biliyor muyuz gerçekten? Eşim neler yaşıyor mesela iş yerinde?
Ya da onu üzen, endişe ettiren bir durum var mı? Ya da bu aralar mutlu olması için bir sebep var mı? Heyecanla beklediği bir haber var mı? Ya da işte arkadaşlarıyla neler oluyor? Ya da mesela takip ettiği spor konusunda mesela onu heyecanlandıran bir şeyler oluyor mu? Ben buna hakim miyim, biliyor muyum bunu? Benzer şekilde, o benimkine hakim mi, biliyor mu? Çoğumuz o kadar birbirimizden kopup götürürüz ki ilişkilerimizi.
Öyle olunca da tatminsizlik duygusu artıyor. Çünkü az önce size anlattığım gibi tutulma döneminde bütün odak birbirimizde. Ve bu çok normal. Yani bağlanmaya geçtiğimizde bütün odağın birbirimizin üstünde olmaması da normal. Ama bunun için çaba harcamamız gerekiyor. Yani ben karşımdaki insanı hala hayatın odak noktasında tutmaya çalışmalıyım. Bu arada mesela çocuk sahibi olmak bunu değiştirebiliyor. Neden mesela uzun sürede ilişkide olan birçok çiftin çocuk sahibi olduktan sonra gerçekten zorlandığını görüyoruz? Tabi ki tek sebebi bu değil. Ama önemli sebeplerinden biri de çocuk olduktan sonra odağın çocuğa kayması. Ama çocuk
belli bir yaşta büyüyüp aileden doğal olarak bağımsızlaşacak biz yine birbirimizle olacağız. Eğer birbirimizi odak noktasına tutmazsak o zaman aslında çocuk evden gittiğinde iki yabancı kala kalıyoruz. Son olarak aslında şunu söylemek istiyorum. Yani uzun süreli ilişkiler bir alışkanlık mı? Alışkanlık olması kötü bir şey mi? Aslında alışkanlık her zaman kötü bir şey olmak zorunda değil. Yani birbirimize alışmak, birbirimizdeki rutinlerden keyif almak hiç kötü bir şey olmak zorunda değil.
Ama bu alışkanlıkları oturturken birbirimize dair bunu konuşa konuşa yapmamız ve o alışkanlıkların hayatımıza keyif veren alışkanlıklar olduğunda fark etmemiz lazım. Tabii ki bir insan hayatımızdan çıktığında biz sadece alışkanlıktan onu özlüyorsak bu birçok şey anlatıyor. Belli ki biz rutini özlüyoruz. O insanın o rutinde olmasının çok büyük bir anlamı olmayabilir.
Bizim karşımızdaki insanla beraber kurduğumuz rutinler ve o insanı o rutinden çıkartırsak o rutinin bir anlam ifade etmeyeceği rutinler oluşturmamız gerekiyor. Yani o insanın kıymetini bilmemiz lazım o rutinin içerisinde. O yüzden bence şu soruları sormak lazım. Bir, ben partnerimi gerçekten insan olarak seviyor muyum? Ve onun şu anda hayatında olup bitenleri gerçekten takip ediyor muyum? Odağım onda mı? İkincisi, bu sorunun diğer karşılığı. Partnerim beni bir insan olarak seviyor mu? Ve onun odağında ben var mıyım? Bunu hissediyor muyum? Birbirimizin ihtiyaçlarını biz bu ilişkide karşılıyor muyuz? Bunun için gayreti sarf ediyor muyuz?
Karşılıklı oturup konuştuğumuzda ilişkimizi birazcık daha renklendirebilmek için ikimiz de çaba harcamaya hazır mıyız? Yoksa mesela ben bununla ilgili problem yaşarken karşımdaki insan gayet bulunduğu yerden mutlu mu? Ve hiçbir şey değiştirmek istemiyor mu? Veya eğer bunlarla çok zorlanıyorsak ve hiçbir farklılık yapamıyorsak bununla ilgili destek de alabiliriz tabii ki. Mesela bunu sık sık söylüyorum ama insanlar çift terapistlerine genellikle ilişkilerine geri dönülemez bir aşamaya geldiklerine gidiyorlar.
Halbuki siz ilişkinizde, diyelim ki çok monotonlaştı ilişkimiz ve biz birbirimize artık o kadar da angaja hissetmiyoruz gibi bir noktadaysanız, bence bu doğru bir zaman gitmek için çift terapistine ve konuşmak için. Yani neyi kaybettik biz? Neyi yakalayabiliriz? Bunu yakalamak için ikimizin de gayreti var mı? Bu bile bence önemli bir soru.
Bir de şunu önermek istiyorum, yakınlıkla ilgili podcastımı dinlemenizi ve yakınlıkla ilgili sorduğumuz soruları çift olarak birbirinize sormanızı çok önemserim aslında. Çünkü hangi unsurlarda yakınlığı kaybetmiş olabiliriz ve bunu kazanmak için neler yapabiliriz? Bence oradan alabilirsiniz ve yardımcı olabilir sizi. Günün sonunda sanırım şunu söyleyerek bitirmek istiyorum bu podcast'ı. Tamam tutulma çok güzel ama bağlanma ondan daha da güzel. Eğer biz kıymetini bilirsek ve gerçek bir bağlanma yaşarsak. O yüzden bence bunu değerlendirmeliyiz. Ve tabii bağlanmayı değerlendirirken şu dört soruyu da belki geciktim bunları söylemekte. Keşke podcast'ın başında söyleseydim ama şu dört soruyu da soralım. Bir, ben partnerim olmadan bir hayat düşünebiliyor muyum? Onun yokluğu benim için ne anlama geliyor?
2. Partnerimle aradayken onu özlüyor muyum? Onun yanında olmayı istiyor muyum? Ayrılığın acısını hissediyor muyum? 3. Bir sıkıntım olduğunda ilk dönüp konuşacağım insan partnerim mi? 4. Her ne olursa olsun bu hayatta onun benim yanımda kalacağını, benimle olacağını biliyor muyum? Buna güveniyor muyum? Eğer bu 4 sorunun cevabı partilerinize işaret ediyorsa, olumlu anlamda, o zaman gerçek bir bağlanma ilişkisinin içerisindesiniz diyebilirim. O zaman bu ilişki çaba harcamaya kesinlikle değer. Hepinize sevgilerimi gönderiyorum. Bir sonraki podcastta görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.